Çocukluğumda köyümüzden kırk kilometre mesafesi olan Bitlis’e giden yollar, kardan sık sık kapanırdı. Olağan bir durumdu. Bazen yollar haftalarca açılamazdı. Köyden şehre yahut şehirden köye dönüşlerde mahsur kalmak hayatın sıradan hadiselerindendi.
Bir şubat tatilinin ardından okula gidebilmek için birkaç metreyi bulan karın içinde yürümem gerekmişti. On bir, on iki yaşlarında ya var ya yoktum. Bereket versin ki daha önce yağan karın bir kısmı donmuş, tabaka haline gelip sertleşmişti de buzlaşmış yüzeyin üzerindeki karda dizlerimize kadar bata çıka da olsa ilerleyebiliyorduk.
Bilinenin
aksine ilk dünya savaşı 1. Dünya Savaşı değil 1756-1763 yılları arasında süren
7 Yıl Harbidir. Tabii ki, tüm dünya savaşlarında olduğu gibi savaşın merkezi Avrupa’dır
ve konusu da aynıdır: Batılıların sömürecekleri bölgeleri -özellikle
Hindistan, Kanada ve Afrika’nın- paylaşım mücadelesi.
Bir tarafta Fransa, Rusya, İsveç, Avusturya, İspanya, Bengal Subah (Hindistan), Saksonya, Wabanaki (Fransızların kontrolündeki Amerika Yerli Konfederasyonu), diğer tarafta Büyük Britanya (İngiltere), Prusya (Almanya), Hannover, Portekiz ve İrokualar (İngilizlerin kontrolündeki Amerika Yerlileri) yer alıyordu.
Ancak savaşın merkezi Avrupa olduğu için başroldeki Fransızlar ve İngilizler sömürgelerdeki savaşları büyük oranda kendi birlikleri ile değil sömürgelerden devşirdikleri ve hizmetlerine aldıkları yerli kabile ve kavimler ile vermek zorunda kaldılar.
Şöyle anlatırsak çocuklar peygamberi sevmez, böyle anlatsak sever…
Vay efendim,
“Peygamber yetim kaldı, sütannesine verildi” dersek çocukların psikolojisi bozulur.
Yok efendim, “ebabil kuşları taş attı dersek, kuşları görünce panik olur,
psikolojik trawma geçirirler”, vıdı vıdı, bıdı bıdı...
İki saat kadar
kendilerini dinledikten sonra aklıma bir soru takıldı:
Acaba, “bu hanımlar kendilerini bir adama sevdirmeyi becerebilmişler midir? Ki bir başkasına yol tarif ediyorlar?”
“Olgunlaşmamış bir zihne -en ciddi konularda bile- "kendi kararını kendin ver" deniliyorsa orada mucize; ahlakın, o toplulukta tamamen yok olmamış olmasıdır.”
Alman Filozof Karl Löwith (1897-1973)
Bir önceki yazıda[1] –özetle- şöyle demiştik: "Kanaatimize göre Türkiye’de 2010’lu yıllara kadar sömürgeci yozlaşmaya direnen, “BABA’ya dayalı aile yapısının” korunuyor olmasıydı. 2010’lu yıllardan itibaren Türkiye’de dindarlıktaki gerileme, ateistliğin yükselişi, suç oranlarındaki artış, ahlaki çözülüş ve çıplaklığın dindar ailelerin içine bile nüfuz etmesi “Devlet Desteğini” arkasına alan ve “ATAerkil Düzene Son” sloganı ile yürütülen 'BABA'nın, çocuk ve aile üzerindeki etkisinin kırılması ile sonuçlanan süreç olduğu kanaatindeyiz.”
Kaldığımız yerden devam edelim…
Filistin’e Üzülürken İran Karşıtı Kampanya Yürütmenin 3 Sebebi
Konuya girmeden önce müsaadenizle biraz hazırlık yapmak istiyorum:
ABD Savunma Bakanlığı açıklama yapmış:
“İran’ı, 2003'te Irak'a düzenlenen operasyonların iki katı büyüklüğünde
vuruyoruz.[1]”
Irak’ı örnek vermesinin bir sebebi var
sanırım; Irak, dünya tarihinde en ağır şekilde bombardımana tutulan ülkeymiş.
(7 Ekim sonrası Gazze’ye kadar.)
Nitekim,
-
İsrail
ve ABD, 28 Şubat operasyonuna bir kız ilkokulunu ve iki hastaneyi vurarak
başladılar ki, bu bir VAHŞET gösterisi idi. Hiçbir kural ve sınır tanımayacaklarını
bütün dünyaya ilan ediyorlardı.
Günümüzde Hilal'i gözlemek için iki yöntem kullanılıyor.
1- Bilimsel hesaplarla "ayın görüleceği vakit" önceden hesaplanır ve
herkese duyurulur.
Ancak bu yöntemde mesela Diyanetin duyurduğu gibi “Büyük Okyanus'ta saat bilmem
kaçta, şu kadar yükseklikte 10 dakikalığına görülecek olan Hilal mi başlatır
Ramazan'ı yoksa her ülkenin sıradan insanlarının görebileceği hilal mi geçerli olması gereken zamandır?” gibi sorular NET olarak cevaplanmamış sorulardır.
Mesela dünyanın büyük çoğunluğunun fakirlik içinde yaşaması AHLAKSIZLIKTIR.
Bütün semavi dinlerin, hatta bütün kadim öğretilerin, Taoizmin, Konfüçyüsçülüğün onaylamadığı birçok şey bugünün dünyasında onaylanır hale gelmiştir. İnsanlığı fakirliğe davet eden Budizm bile insanların açlıktan ölmesine cevaz vermez.
Bütün dinlerin karşı çıktıkları bir yoksulluk durumu ortaya çıkmıştır ve bu da bir AHLAKSIZLIKTIR.
Uzak Doğunun Müslüman olmayan ülkelerine bakın milli gelirlerinin neredeyse 1/3'i fuhuştan geliyor, diğer 1/3'i de taklit ya da korsan ürünlerden.
Küresel bir ahlaksızlıktan bahsediyoruz.
Daha doğru bir ifade ile kapitalizmin kendine göre ahlakı var: Sermayeyi biriktiren ve karı tahrik eden her şey AHLAKTIR.
Buna başka insanları açlıktan ölüme mahkûm eden politikaları uygulamak ya da bütün bir nesli fuhşa itmek de dâhil, diyor sanırım.
Acı
ama böyle: "Bir kişinin hapse girip girmeyeceğinin en önemli
göstergesi, tek ebeveyn tarafından büyütülmüş olmasıdır."
CC Harper
ve SS McLanahan
İlk yazıda [2] KONDA’nın
yapmış olduğu bir araştırmadan alıntı yaparak, araştırmanın sonuçlarına göre Türkiye’de
2008 yılında %2 olan dinsizlik oranının 2025 yılında % 8’e çıktığından, % 55
olan dindarlık oranının da % 46’ya düştüğünden bahsetmiş, araştırmayı değerlendiren
Dr. Bülent Güven Beyin bu durumu Türkiye’de Özal döneminden beri uygulanan
Liberal politikalara bağladığını söylemiştik.
Avrupa’da da benzer süreçlerden geçildiğinin Türkiye’de de aynı durumun “biraz gecikme” ile ortaya çıktığı tespitinin altını çizip, 2008/10’lu yıllara kadar direnip “gecikmeye” sebep olanın ne olduğunu sormuştuk.