Gavurlaşmış Dindarlık… (Fuat Durgun Yazısı)

Yazar : Ahmet H. Çakıcı Tarih : 8 Tem 2026 0 yorum

Çocukluğumda köyümüzden kırk kilometre mesafesi olan Bitlis’e giden yollar, kardan sık sık kapanırdı. Olağan bir durumdu. Bazen yollar haftalarca açılamazdı. Köyden şehre yahut şehirden köye dönüşlerde mahsur kalmak hayatın sıradan hadiselerindendi.

Bir şubat tatilinin ardından okula gidebilmek için birkaç metreyi bulan karın içinde yürümem gerekmişti. On bir, on iki yaşlarında ya var ya yoktum. Bereket versin ki daha önce yağan karın bir kısmı donmuş, tabaka haline gelip sertleşmişti de buzlaşmış yüzeyin üzerindeki karda dizlerimize kadar bata çıka da olsa ilerleyebiliyorduk.

Yaşım küçüktü ve bu uzun, meşakkatli yol boyunca bana refiklik yani yoldaşlık edebilecek biri gerekiyordu. Yol arkadaşlığı için şimdi mahiyetini hatırlamadığım ama ihtimaldir ki siyasi sebeplerden dolayı rahmetli babamla araları pek hoş olmayan, medrese tahsili görmüş ve siyasî muhalifliğiyle maruf bir beyefendiden başkasını bulamamıştık. Nihayet sabahın erken saatlerinde onunla yola koyulduk.

Şehre varıncaya kadar o zat benimle muhabbet namına, neredeyse tek kelime dahi etmedi. Çocuk aklımla bunu babama olan küslüğünün ve öfkesinin benimle ilişkisine de sirayet etmiş olmasına yorumlamıştım.

Velhasıl, çok şükür ki, sağ salim şehre vardık. Yolun sonlarına doğru takatim iyice tükenmiş olsa da beyefendiye fazlaca yük olmadım diye kalmış hafızamda.

Fakat bugün dönüp o güne baktığımda şunu daha iyi anlıyorum: Emanet bir çocuk, yüklerin en ağırıdır. O beyefendi, babamla aralarında niza bulunmasına rağmen hiç erinmeden o emanetin altına girdi, beni muhafaza etti ve yerime ulaştırdı. Sağ olsun. Babam da o beyefendi ile aralarında husumet olmasına rağmen beni ona emanet etmekten çekinmemişti.

Yıllar geçti. Ben büyüdüm. Hem onun siyasî çizgisinin hem babamın siyasî çizgisinin hilafına bir yola yöneldim.

Ama o yolculuk, hem fikir dünyamı aydınlatan hem de milletimizin geçmiş değerlerine dair önemli ipucu veren bir hatıra olarak zihnimde yer edindi.

Hayat fikir birliğinde değil, gönül birliğindedir.

O günlerde Kürtler -ve muhtemelen diğer Müslümanlar da- aralarında sorun bulunan bir kimseye; karlı, fırtınalı, çığ tehlikesi bulunan dağ yollarında evladını emanet edebiliyordu. Çünkü arada ihtilaf vardı ama itimatsızlık yoktu.

Üzerinden çok uzun bir zaman geçmeden öyle bir zamana geldik ki, insanlar güllük gülistanlık bir parkta, kedi-köpeğini dahi birine emanet edemez hâle geldi.

Düşmanı bildiği birinin çocuğu bile olsa, emanet kabul edip, emanetin hakkını verme sorumluluğunu omuzlayan bir anlayıştan; dostunun bile yükünü taşımaya imtina eden bir anlayışa savrulduk.

Bu tedenni seviyesini bizimle aynı zaviyeden seyredebilecek “İnsanlar artık birbirlerine daha az az güveniyor daha fazla şüphe duyuyorlar” kanaatini paylaşabilecek, bu yönde tecrübe ve hatıralar edinmiş birçok kişi olduğu kanaatindeyiz  

Bu değişimi dindarlığın azalması ile izah edemiyorum. Çünkü o günden bugüne daha fazla din konuşuyor, daha fazla dinî sembol taşıyor, daha fazla dinî aidiyet iddiasında bulunuyoruz. Dinden kopmayı bırakın daha fazla dindarlaştığımız fikrindeyim…

Ancak bu dindarlaşma süreci ne yazık ki, 
 mü’minleşmeye dönüşmedi.

Bilakis, bir düşüş yaşadık.

Bir tarafımız dindarlaşırken bir tarafımızla da birbirimize olan "itimadı" kaybettik; itimadı kaybetmek de birbirimize yabancılaşmayı getirdi. Bu sebeple bazen, tabiri caizse, dindarlaşarak gâvurlaştık[1] diyesim geliyor.

Zira iman yalnızca bazı doğruları tasdik etmek değildir, aynı zamanda varlığıyla güven telkin edebilmektir de. Malumunuz insanlar onların yanında malları, canları, sırları ve çocukları hususunda emniyet ve huzur sahibidirler.

Ancak başkalarının nezdinde güvenilir olmak yetmez, başkalarına da güvenebilecek durumda olmak gerekir. Zira başkalarına güvenmeden onlardan güven beklemek en hafif tabirle nezaketsizliktir. Herkesin kendisine itimat edilmesini beklediği, kimseye itimad etmediği yerde ancak fitne çoğalır İslam (huzur, barış, esenlik) değil.

İtimat edebilmek ve itimat verebilmek insanı mutlaka dindar kılmayabilir; fakat muhakkak mü’min kılar.

Kanaatimize göre “Allah’a güven, doğrusu Allah kendisine güvenenleri sever.[2] ” emri “itimadın imanın iskeleti” olması sebebiyledir. Nitekim insanın ayakta durabilmesi için iskeletinin sağlam olması gerektiği gibi, imanın da ayakta kalabilmesi Allah’a (cc) ve O’nun kullarına itimatla olur.

Bu yüzdendir ki, iskeleti çöken bir bina nasıl ayakta duramazsa, herkesin kendisine itimat beklediği, diğerine itimat etmediği, itimat hassası çöken bir toplumun iman iddiası da, toplum olma vasıfları da uzun müddet ayakta duramaz.

İnsana itimat edemeyen birinin Allah’a itimat ediyorum iddiası da; Hz Muhammed’e (Hazreti İnsan’a) güvenmeyen birinin Müslümanlık iddiası kadar boştur. 

Birbirlerine itimat edemeyenlerin “Hepiniz birlikte Allah’ın ipine sımsıkı sarılın ve ayrılığa düşmeyin.[3]” emrini yerine getirmeleri mümkün olamayacağından izzetlerini korumaları da mümkün olamayacaktır. Ancak bu süreçte tek kaybedilen izzet olmayacaktır çünkü izzetin olmadığı yerde dinin özünün ve manasının da korunması mümkün değildir.

İtimad gidince “Öz” ve “Mana” da gider: Geriye ritüeller, semboller, taklitler yani amelleri ile “Gavurlaşmış Dindarlar” kalır.

Hacı Abi (Fuad Durgun)  24-06-2026


[1] Dindarlaşarak Gavurlaşmak tabirini dinin Hakk, Adalet, Doğruluk, Tevazu, Helal, Haram, Kanaat gibi temel vasıflarının geri palana düşüp belli belirsiz bir hal aldığı onların yerini Gösterişçi, Teşhirci, Helal ve Haram konusunda geniş mezhepli, Dünyayı ve Dünyalığı kutsayan bir Dindarlık biçiminin aldığı durumlar için kullanıyoruz. 
[2] Âl-i İmran 159. Ayet-i Kerime
[3] Âl-i İmran 103. Ayet-i Kerime

 


Bu yazımı arkadaşlarınızla paylaşın

0 yorum:

Yorum Gönder