Günümüzde Hilal'i gözlemek için iki yöntem kullanılıyor.
1- Bilimsel hesaplarla "ayın görüleceği vakit" önceden hesaplanır ve
herkese duyurulur.
Ancak bu yöntemde mesela Diyanetin duyurduğu gibi “Büyük Okyanus'ta saat bilmem
kaçta, şu kadar yükseklikte 10 dakikalığına görülecek olan Hilal mi başlatır
Ramazan'ı yoksa her ülkenin sıradan insanlarının görebileceği hilal mi geçerli olması gereken zamandır?” gibi sorular NET olarak cevaplanmamış sorulardır.
Bu konuda Hesaplamayı yapan insanların YALAN söyleme ya da hesap hatası yapma
ihtimali var mıdır? Var tabi...
Konunun politikacılar tarafından SİYASİ olarak kullanılıp halkın yanıltılma
ihtimali var mıdır? O da var tabi…
2. Geleneksel yöntem: Hz Peygamberin döneminde yapıldığı gibi güvenilir ve
yalan söylediğine şahitlik edilmemiş birileri Ay'ı gözlemek için yüksek bir
yere çıkar. Ayı gördüklerinde herkese duyururlar ve Ramazan başlamış sayılır.
Bu yöntemde kişinin yalan söyleme ihtimali var mı? Var tabi.
Bu yöntemde devletlerin konuyu siyasi bir manipülasyon aracı kılma ihtimali var
mı? O da ihtimal dâhilinde tabi.
Peki, bunlardan hangisi İSLAM’i?
Onlarca yıl boyunca aldığımız pozitivist eğitim bize BİLİMİ mutlak, kesin,
yanılmaz ilim yani VAHİY kaynağı olarak gösterdiğinden doğal olarak ilk yöntemi
yani bilimsel yöntemi kabul etmeye eğilimli olsak da mesele o kadar BASİT değil
kanaatindeyiz.
Zira bu yöntem dini uygulamalarda Bilimi ‘Otorite’ haline getiriyor. Doğruyu ve
yapmamız gerekeni bize “Bilim” söylemeye başlıyor. Dolayısı ile Bilime böyle
bir konum verdiğimizde Bilime uymayacak şeyleri reddetmek zorunda kalacağız
demektir. (Bu yol kaçınılmaz olarak Deizm durağına götürecektir bizi. Zira bu
tren o duraktan başka bir yere gitmez kanaatindeyiz.)
Dikkat edin lütfen!
İnsanlar Peygamberlerin peşine kaliteli bilimsel açıklamalar yaptıkları için
düşmezler. Hatta bilimin onu onaylayıp onaylamadığına bakmazlar bile.
Peygamberlerin, vahyi Allah'tan Cebrail aracılığı ile aldığına inanırlar. Bunun
için de Peygamberden “bilimsel” bir kanıt istemezler.
Tıpkı meleklerin, Ahiret’in, Hesap gününün, Cennet’in, Cehennemin, imanın,
aklın, kalbin, vicdanın “bilimsel” olarak ispatını istemedikleri gibi.
Biz Peygambere itibar ederiz yani İNSANA. Hazreti İnsandan gelen HABERE…
İnsana itimad etmek bilimsel gevezeliklerden çok daha kıymetlidir. Zira insanın olmadığı yerde bilimin anlamı yoktur.
İmanın, inancın BİLİMSEL kanıtlarla işi yoktur.
İman, aklın sınırlarının bittiği yerde başlar.
Eğer mesele, aklın sınırları içinde ise; İMAN etmeye gerek yoktur, zaten onu biliriz.
Bilmediğimiz, anlayamadığımız, idrakimizi aştığı noktada İMAN meselesi
başlar. Yani konu her biri farklı bir
şey iddia eden bilim adamlarını da, iddiaları sürekli değişen, bugün
söylediğini yarın yalanlayan, bugün iddia ettiğini öbür gün zırva olmakla
suçlayan pozitivist ilimleri de aşan ÜST bir seviyenin konusudur.
Ne sevginin ne merhametin ne fedakârlığın ne İnsaniyetin ne de İMANIN yani insanı insan kılan hiç bir şeyin MODERN FEN bilimlerinde matematiksel kanıtı yoktur. Bunlar ölçülebilir şeyler değildir.
Demek ki, inanan bir mü’minin Peygamberden veya dinden beklediği BİLİMSEL veriler değildir.
Üstelik,
ne ayı KENDİMİZ gözledik ne hesaplamayı kendimiz yaptık? İkisinde de BİRİLERİNE
inandık? Yani aslında ikisi de bizim için başkalarından gelmiş “HABER”dir.
Eğer ne idiğü belli olmayan bir Bilim adamının da bize yalan söyleme ihtimali varsa neden göz ardı ettiğimiz yalan söyleme ihtimali bilim adamının ki oluyor? Pekala "ayı gördüm" diyenin yalan söyleme ihtimalini de göz ardı edebilirdik... Bu bize ne kaybettirirdi?
Eğer kendi tecrübe etme imkânımız olmayan HABERLER arasında bir tercih yapmamız gerekiyorsa; neden peygamberlerin ya da Mü’minlerin getirdiği haberleri değil de kapitalizmin odalığına[1] dönüşmüş bilim adamlarının haberlerini tercih etmemiz gerekiyor? Onları peygamberlerden daha güvenilir kılan ne?
Kanaatimize göre burada ANA mesele oruca ne zaman başlayacağız meselesi değildir: Zira eğer öyle olsaydı Türkiye, Suud, İran ve Mısır arasında yüz yıla yakın bir zamandır süren bu soruna şimdiye kadar bir çözüm bulunabilirdi.
Mesele SİYASİDİR ve bu sorun ülkelerin ‘SEN bana tabi olacaksın”, “Ben sana tabi olmam’, ‘Müslümanların Lider Ülkesi Benim”, “Herkes bana Uyacak” çatışmasından kaynaklanan bir problemdir. (Enteresan olan bu ülkeler içinde “Liderlikte” en ısrarlı olan Türkiye’nin, kanunları ve uygulamaları ile İslam’a en uzak, Allah’ı işlerine karıştırmamakla övünen Laik bir ülke olmasıdır.)
Bu nedenle olsa gerek, bu ülkelerin İKTİDARA yakın İlim Adamlarının her ramazan başlangıcında kendi ülke iktidarlarının haklı olduğuna dair fetva yayımlamaları ADETA rutin görevleri olmuştur.
Peki, biz ne yapmalıyız?
Benim kanaatim İslami hassasiyet sahibi, derdi boş tartışmalar yapmak olmayan Müslümanlar için orucu bir gün fazla tutmak veya 1 saat fazla tutmak vs. sorun değildir. Onlar bunu hiçbir zaman dert etmediler, etmezler de.
Mesele ÜMMETİN birliğidir!
Her ne kadar bu ülkeler kendilerini ÖZGÜR BAĞIMSIZ İslam devleti, olarak
tanıtıyor olsalar da HEPSİ de bir şekilde Amerikan ve İngiliz emperyalizmi ile
direk ilişki içinde olan ülkelerdir. Ve bahsi geçen sömürgeci ülkelerin bu
coğrafyada 200 yıldır kalabilmeleri yaydıkları bu fitnelerin hala işlev görüyor
olması iledir.
Bu nedenle Müslümanların bir türlü ortak RAMAZAN ve bayram yaşayamamalarını MASUM bir ihtilaf olarak görmemeleri gerekir, kanaatindeyiz.
Nitekim Ramazan konusunda çok hassas(?) olan bu ülkelerin FİLİSTİN konusundaki tavırları konu hakkında NET bir fikir verebilir.
Yapılması gereken öncelikle;
1- Kendi aralarında birliğini sağlayamayan, kendi ailesinde, kendi dostlarıyla,
kendi şehrinde, kendi ülkesinde, kendi cemaati ile beraberce oruç tutup BAYRAM
yapamayan insanların tüm dünya çerçevesinde birliğe talip olmaları saçmalıktır.
Biz kendi aramızda beraberce bayram yapabilme becerisine ulaşabilirsek Türkiyeli Müslümanlar olarak iktidarlar için GERÇEK bir baskı unsuru haline gelip konunun çözümünü isteyebiliriz.
Eğer tüm dünya Müslümanları olarak bir araya gelebilmenin yollarını inşa edemezsek “şerefimiz ve namusumuz Allah’ın zalim kulları tarafından çiğnenmeye” devam edecektir.
2- Müslüman toplulukların ORTAK eylemleri vardır. Abdest, namaz, Ezan, Hac gibi…
Oruç da bu eylemlerden biridir.
İmam, "Allah'u Ekber" dediğinde milyonlarca insan eline kaşığı alır.
İmam, "Allah'u Ekber" dediğinde milyonlarca insan elinden kaşığı
bırakır.
Bu müthiş bir duygudur ve farkına varanlar için müthiş bir güçtür de.
Yüz milyonlarca insanın arasında, onları
birbirine bağlayan, kardeş kılan, dost hissettiren, aynı dertlerle dertlendiren
ORTAK bağı kurar RAMAZAN.
İşte bu bağa saldırıyorlar.
Bu bağ koparsa, bu bağı bir daha bağlamak yüzlerce belki de binlerce yıl
alabilir. Büyük ihtimalle de mümkün olmayacaktır. (Bunun her ne kadar Müslüman
aydınlar farkında olmasalar da Emperyalistlerin farkında olduğunu düşünüyoruz.)
Ne dediğini, neyi konuştuğunu bilmekte zorlanan tiplerin, züccaciye dükkânına
girmiş fil misali ne yaptığını bilmeden bu BAĞI koparmalarına müsaade
etmemeliyiz.
Dedik ya, yarım saat fazla oruçtan, bir gün fazla veya eksik oruç tutmaktan
değil de dünyanın öbür ucundaki Müslümanlarla elimizde kalan son bağların da
kopmasından, PARÇALANMAKTAN, parça parça olmaktan, zaten içinde bulunduğumuz
FİTNE ortamını daha da derinleştirmekten korkmalıyız.
Allah Doğrusunu bilir.
Bizdeki hikmet buna yetti.
Ahmet Halkan Çakıcı
Ramazan 1447/ Alanya
[1] İbare
John Stuart Mill’den alınma
0 yorum:
Yorum Gönder