Mesela dünyanın büyük çoğunluğunun fakirlik içinde yaşaması AHLAKSIZLIKTIR.
Bütün semavi dinlerin, hatta bütün kadim öğretilerin, Taoizmin, Konfüçyüsçülüğün onaylamadığı birçok şey bugünün dünyasında onaylanır hale gelmiştir. İnsanlığı fakirliğe davet eden Budizm bile insanların açlıktan ölmesine cevaz vermez.
Bütün dinlerin karşı çıktıkları bir yoksulluk durumu ortaya çıkmıştır ve bu da bir AHLAKSIZLIKTIR.
Uzak Doğunun Müslüman olmayan ülkelerine bakın milli gelirlerinin neredeyse 1/3'i fuhuştan geliyor, diğer 1/3'i de taklit ya da korsan ürünlerden.
Küresel bir ahlaksızlıktan bahsediyoruz.
Daha doğru bir ifade ile kapitalizmin kendine göre ahlakı var: Sermayeyi biriktiren ve karı tahrik eden her şey AHLAKTIR.
Abdurrahman Arslan: Zaman Dışı
Konuşmalar, s:15
Kapitalizmin tek bir AHLAKİ kuralı
vardır: Para getiren, karı artıran, sermayeyi çoğaltan HER ŞEY Ahlaktır.
Buna başka insanları açlıktan ölüme mahkûm
eden politikaları uygulamak ya da bütün bir nesli fuhşa itmek de dâhil, diyor
sanırım.
***
Batı, bilgiyi atomize ettiğinden ve istidlalle şehadet (konuştuğunu
yaşayarak göstermek-AHÇ) olgusunu dışladığından, salt tecrit temeline dayalı
araçsal aklı ve burhanı devreye soktuğundan dolayı Batı enteljensiyası, burhan,
beyan ve irfan alanlarında telafisi mümkün olmayan bir epistemolojik
fragmantasyona (canlılığa ya da bir anlama yönelmeyen bilgisel
parçalanmaya-AHÇ) yol açmıştır.
Abdurrahman Taha açısından Batı'nın içine düştüğü temel açmaz budur.
Abdurrahman Taha, Seküler Ahlakın Sefaleti, s:16
Batı bütünü parçalayarak her bir parça üzerine ayrı bir uzmanlık geliştirdi.
Parça küçüldükçe bütünden koptu, diyor sanırım.
Bir arkadaş mide rahatsızlığı için doktora gitmişti. Verdiği ilacın
prospektüsünde karaciğere ve böbreğe olumsuz etkilerinden bahsediliyordu.
Hatırlatınca, "midedeki sorunu çözelim karaciğer veya böbrekte sorun
çıkarsa o zaman onun doktoruna gidersiniz" demiş.
"Siz olsanız midenizi düzeltmek için böbreklerinizi mahveder misiniz? Deyince
"Ben ilaç kullanmıyorum" demiş.
Yani hem BÜTÜNDEN HABERİ yoktu hem tavsiyesini kendi yaşanmaya değer
bulmuyordu
Geleneksel tıp çalışan bir arkadaş, bu rahatsızlığın sebebi böbrek üstü
bezlerdeki bir problem nedeniyle dalağın normal çalışmamasıdır, dedi. Eğer şunu
kullanırsa her üçü de düzelir.
TEVHİD diyordu eskiler, TEVHİD kaybolunca insan uzmanlaştığı işin içinde
kayboluyor.
Mesela Uzak Doğu ülkelerinde fuhuş
endüstrisi var. Talep dışardan geliyor. Demek ki küresel çapta bu ahlaksızlığı
onaylayan daha doğrusu böyle bir ahlaksızlığı TİCARİ GELİR olarak düşünen, bunu
kapitalizmin gereği olarak gören, bunu FUHUŞ değil de GELİR meselesi olarak
değerlendiren bir dünya ve bir AHLAK anlayışı var.
Eğer buna AHLAK denilirse... Böyle bir
dünyada yaşıyoruz.
BU şu demektir: Ahlaksızlık
kurumsallaşmış, uluslararası ilişkilerden, siyasetin kendisinden dolaylı bile
olsa onay almış bir durum var.
Üstelik bunlar ülkelerin REFAH olarak
kalkınması adına meşrulaştırılabiliyor.
Dolayısı ile bütün insanlığı kapsayan
bir sorun var.
Şöyle demiştik: Kapitalizmde sermayeyi
büyüten, karı artıran her şey AHLAKTIR.
Abdurrahman Taha, Zaman Dışı Konuşmalar, s:16
Kapitalizmde TANRI paradır. PARAYA tapılır. Para getiren her şey meşru ve
KAPİTALİST AHLAKA uygundur.
Sattığınız namusunuz, şerefiniz, kendi
anneniz, KIZINIZ, oğlunuz, nesliniz bile olsa.
Hatta ben BUNU Bile satabildim diye
GURUR bile duyarlar.
Hristiyanlığın, İslam'ın, Museviliğin,
Taoculuğun, Şintoizm'in, Budizm'in belli noktalarda müşterek oldukları ahlaki
zeminin, kapitalizm tarafından tahrip edilerek aşındırıldığına ve bir bakıma
yok edildiğine şahit olduk.
Her şey paraya indirgendi ve bunun için
iyiden, güzelden, hayırlı olandan uzaklaşmanın önemsiz bir durum olduğu bir hal
yaygınlaştı.
Evet, dünyada ahlakın çözülmesi hali var
ancak bu durum toplumların kendi iradeleri ile gerçekleşmiyor. Zira bu durum
belli bir iktisadi faaliyetin, belli bir kültürün, belli bir teknolojinin,
belli bir siyasetin sonucu olarak geliyor. Türkiye'de bu durumdan payını
alıyor.
Abdurrahman Arslan, Zaman Dışı
Konuşmalar, s:17
Immanuel Wallerstein'dan bir alıntı
yapmıştık. Diyordu ki, ekonomi, toplumun kültürel pozisyonu ve siyaset
birbirlerinden bağımsız değillerdir. Eğer bunlardan biri ile oynarsanız
diğerleri de değişir.
Eğer ekonominizi kapitalizm ya da
liberalizm üzerine kurarsanız, kanunlarınızı da ona göre düzenlemek zorunda
kalırsınız. Tabi ki toplumun AHLAKI DA mecburen liberal değerler daha doğrusu
DEĞERSİZLİKLER üzerine şekillenir ve PARAYA tapmak, PARA için her şeyi meşru
görmek toplumun ahlakı olur.
BU toplumların tercihi değil SİYASETİN
onlara dayatmasıdır, diyor sanırım.
"Nasıl yaşarsam, ne yaparsam doğru
davranmış olurum" sorusuna verilmiş cevaptır ahlak.
Bugün küresel çapta bir ahlak sorunundan
bahsediyoruz. BU insanlık tarihinde sık sık karşılaşılan bir durum değil.
Hatırlatmak isterim ki, bu duruma
İNSANIN temel ihtiyaçlarından tüm toplumun beraberce sorumlu olduğu bir AHLAK
anlayışından, bir sorumluluk duygusundan koparak geldik.
Temel ihtiyaçların karşılanmadığı bir
toplumda fazla ahlakçı olma HAKKINIZ yok.
Abdurrahman Arslan, Zaman Dışı
Konuşmalar, s:18
İnsanların en DOĞAL ve TEMEL
ihtiyaçlarını (Yemek-içmek, Barınak (EV), emniyet, cinsellik, ısınma, elektrik,
su) ellerinden alacaksınız ve bunları onlara PARA ile satamaya başlayacaksınız.
SU içmeyi bile PARALI hale
getireceksiniz
Hatta PARASIZ tuvalet ihtiyacınızı bile
gideremeyeceksiniz
İnsanları "Kirayı ödeyeceğim"
diye fakiri ZENGİNE kul edeceksiniz
Elektrik, su faturalarını TEPESİNE
tepesine vuracaksınız
Ekecek, dikecek 1 metre toprak
bırakmayacaksınız
Ve diyeceksiniz ki AHLAKLI olun.
Olmazzz, mümkün değil.
Hayatta kalma, Çocuklarını Doyurma,
VARLIK YOKLUK mücadelesine düşmüş topluluklardan AHLAKLI Olmalarını bekleyemezsiniz.
AHLAKSIZLIĞIN temeli onları topraksız,
evsiz, yiyeceksiz en temel ihtiyaçlarından mahrum bırakan sistemin ta
kendisidir, diyor sanırım,
***
Tarihin her döneminde bazı toplumların AHLAK sorunu olmuştur. Zannediyorum
ki küresel çaptaki bugünün AHLAK sorunu insanın yazılı tarihinde daha önce
kaydedilmiş değil.
Her türden toplumlar çözülüyor, her türden değerler çözülüyor, her türden
aile çözülüyor. Müslüman aile de çözülüyor, Hristiyan aile de çözülüyor,
seküler aile de çözülüyor.
Dolayısı ile dünya genelinde çözülmeyle gelen bir BOŞLUK var. Bunun en
büyük nedeni olarak modernleşmeyi görüyoruz. Ancak gayet iyi biliyoruz ki
modernleşmenin başlangıçta kendine has bir ahlak anlayışı vardı. Ahlaksız
değildi. Buna kendisi LAİK (seküler) AHLAK diyordu.
Görünen o ki Laik Ahlak projesi başarısız olmuştur. Bunu artık kabul
etmemiz gerekiyor. Laik Ahlakla birlikte modernist projenin de başarısızlığı
söz konusudur.
Abdurrahman Arslan, Zaman Dışı Konuşmalar, s:19
Modernist projenin çuvalladığı, Laisizmin (sekülerizmin) tüm toplumlarda AHLAKİ
yapıyı ve Değerleri dağıtarak toplumların çöküşüne neden olduğu Batı'nın tüm
düşünce adamlarının kabul ettiği bir durum sanırım.
Bunlara hayranlık sanırım sadece YENİLMİŞ, şahsiyetsizleşmiş toplumlarda
devam ediyor.
Etik kavramı Türkçedeki ahlak kavramının
karşılığı değildir.
İkisinin arasında mahiyet farkı vardır.
Etik değerler, ÜST bir otorite tarafından ortaya konulmayan, daha çok akıl ve
insani ilişkilerin oluşturduğu tecrübelerden çıkarılır. Etik, kültürel olarak
tanımlanmış ve kabul görmüş görece ortak "iyi" ve "kötü" ya
da "doğru" ve "yanlış" değerler üzerine oturur.
ETİK için bilincin sekülerleşmesi
(Tanrıdan kopması-AHÇ) şarttır.; yani etik, felsefik olarak rasyonel (akılcı,
aklın hayvaniyeti, menfaat seviyesinde-AHÇ) düzenlenmiş kurallardır.
Başka bir deyişle ORTAK İYİ bize
verilmiş bir bilgi değildir, içinde yaşadığımız sosyal gerçeklik tarafından
tayin ve tespit edilir.
Abdurrahman Taha, Zaman Dışı Konuşmalar, s:21
Kısaca: Ahlak, menfaate rağmen DOĞRUNUN peşine gitmeye; Etik, menfaati ve
toplumsal tercihleri Ahlak diye tanımlamaya denir diyor sanırım.
Tanrı'yı hayattan çıkarmadan ETİK
olamaz.
ETİK Tanrının umursanmadığı yerde
TOPLUMUN ortak akıl ortak vicdan ortak tecrübesinden hareket ettiğini söyler.
Lakin bu pek doğru değildir. Tanrı'nın olmadığı yerde GÜCÜ elinde tutanın,
PARAYI elinde tutanın, MEDYAYI kontrol edenin, KÜLTÜR dayatabilenin MENFAATİ
etik diye tanımlanır.
Toplumların keneleri Bankacıların itibar
kazanması, profesyonel fuhşiyatçıların SANATÇI diye ortalıkta dolanmaları,
Bilim ŞEYLERİNİN aşı firmalarının pazarlamacılarına dönüşmeleri,
politikacıların kendi menfaatlerini dayatmaları hep bu süreçlerle ilgili
sanırım.
Sağlıkçıların kullandığı "tıbbi
etik" ya da son dönemde oldukça moda olan "cinsel etik" veya
"mesleki etik", "haber etiği" ...
İslam'ın Ahlak anlayışından baktığımızda
YORUM ve KANAAT diye bir seçenek yoktur. Ahlak bir tanedir. Yani böyle
mesleklere göre AHLAK dağılımından bahsedemezsiniz.
İnsan eğer İslam Ahlakı ile
ahlaklanmışsa evinde de, mesleğinde de, sokakta da, özel alanında hep aynı
ahlakın insanıdır. Dolayısı ile farklı mekânlarda farklı roller üstlenemez,
üstlenmez zaten. Üstlenmesi zihni bir parçalanmışlığı getirir ki, bu da
sekülerizm demektir.
Etikte öyle bişi yok. Belli bir menfaat
grubu bir araya gelip etiği "şartlara uygun" bir şekilde
düzenleyebilir.
Abdurrahman ARSLAN, Zaman Dışı Konuşmalar, s:22
AHLAKI belirleyen YARATICIDIR.
Mesleğe göre değişmez. Kulların
inisiyatifi, kanaati, yorumu diye bişiden söz edilemez.
YALAN doktor için de, avukat için de,
Reklamcı için de Muhasebeci için de, Esnaf için de YALANDIR.
Politikacı da olduğu gibi.
Mesela FAİZ. Bankacı için de, Öğretmen
için de Devlet için de HARAMDIR
Zina, zengin için de fakir için de, genç
için de yaşlı içinde, evli için de bekâr için de, erkek için de kadın için de,
eşcinsel için de feminist için de HARAMDIR
İş başka arkadaşlık, HAYIR başka GÖREV
başka, Emir kulu başka, ALLAH'In kulu başka diye kategorize edilemez, diyor
sanırım.
Etik insanlar arası ilişkiler için ihtiyaç
duyulmuş bir tanımdır.
Ama ahlak insanın insanla ilişkisini
olduğu kadar insanın eşya ile ilişkisini, insanın tabiatla ilişkisini, insanın
yaratıcı ile ilişkilerinin bütününü kapsayan çok daha geniş bir kavramdır.
Belki de Batı'da eşyayla ve tabiatla
ilişkinin bu kadar sorunlu olması Etik kavramının çağrıştırdığı bu anlam
fakirliği nedeniyledir.
Abdurrahman Arslan, Zaman Dışı
Konuşmalar, s:24
"Siz bilmeseniz de her şey Allah'ı
zikreder". Canlı cansız, taş, toprak, su, hava, ateş, kurt, kuzu, hamam
böceği, ay, güneş, yıldızlar, dağlar, ovalar... Tüm mahlûkat Allah'ın vermiş
olduğu sorumluluk çerçevesinde hareket eden KULLARIDIR:
Onlarla Allah'ın ruhsat verdiği
çerçevenin dışında ilişki kurmak HARAMDIR. Onlara değil, onların sahibine yani
YARATICIYA isyandır.
Ancak sosyal ETİK, Tıp Etiği, Ticari
etik, Politik ETİK, Fuhuş ETİĞİ, Toplumsal Cinsiyet Etiği ve diğer ETİKLERİN
diğer mahlûkatla kurulacak ilişkiye dair bir görüşleri yoktur.
Eğer bu konularda bir söz edilecekse Kim
oldukları veya yeterlilikleri ne kadar olduğu belli olmayan, muhtemelen
sermayeden MAAŞ alan birileri dar çerçevede size DOĞA etiği diye bişi uydurur
geçer diyor sanırım.
Öncelikle AHLAKIN kendisine ait bir
dünya kurmak istediğini ve o dünyanın en başta bugünün iktisadi ilişkilerinden
ya da modern dünyadan farklı bir dünya olduğunu kabul etmemiz gerekiyor.
Yoksa Ahlakı İslam'ın her gittiği yere
katalizör olarak katılan, ama hiç bir şeyin değişmesini talep etmeyen bir şeye
indirgeriz. Ki Kant'ın din anlayışı tam da budur.
Dinamik olmayan, bir şeye dokunmayan,
kimseyi rahatsız etmeyen, ama başka DEĞER sistemleri tarafından sürekli
etkilenen, değiştirilen, mahiyet olarak içi boşalmış lakin ismen kendini
koruyan bir din anlayışıdır bu.
Abdurrahman Arslan, Zaman Dışı Konuşmalar, s:26
Modern dünyaya meydan okumayan, onu etkilemeye, değiştirmeye çalışmayan ancak
seküler ideolojiler tarafından sürekli etkilenen, değiştirilen, dönüştürülen,
yorumlanan bir Dİn ya da AHLAK anlayışının HAYATTA olduğundan bahsedilemez.
Orada okunan Kur'an ancak ÖLÜLERE okunan
(insanlık olarak ölmüş tiplere okunan Kur'an'dır) deniliyor sanırım.
***
- İsrail bir kefaret mi?
- Evet, Holocaust'un (Nazi soykırımının) bir kefareti olarak okunabilir.
Dolayısı ile burada böyle bir ahlakı, günah çıkarıcı ve itirafçı bir kültürle
beraber ele alabiliriz.
Kanaatime göre itirafçı bir kültür her an günah işlemeye mütemayil bir
kültürdür, itiraf etmiş olmasına rağmen. Bu bakımdan kulun din adamına yaptığı
itiraf, kulun Rabbinden bağışlanmayı dilediği İslam'daki tövbenin karşılığı
değildir.
Şahsen ikiyüzlü bir kültür olarak görüyorum, bu ikiyüzlülükten dolayı çok
tehlikeli bir kültürdür. Çünkü her zaman özür dileyebileceği bir suçu
işleyecektir. Yani feragatte bulunacaktır ama feragatte bulunduktan sonra
bildiğini okumaya devam edecektir.
Abdurrahman Arslan, Zaman Dışı Konuşmalar, s:27
Bilmem dikkatinizi çekti mi? Batı'da sürekli ÖZÜR DİLEME tartışmaları
vardır.
Amerika'daki Kızılderililerden özür diledi, dilemedi,
Kanada'daki yerlilerden özür diledi, dilemedi,
Belçika Bostwana'da özür diledi, dilemedi,
Fransa Cezayir'de özür diledi, dilemedi,
Hollanda Bosna için özür diledi, dilemedi.
Bunun bilinçaltında HRSİTİYANLIĞIN günah çıkarma eylemi var.
Batı sürekli Özür diler sonra Günah çıkarır
Ve yeni katliamlara koşar.
Bizdeki NASUH Tövbesi gibi bir Tövbe değildir GÜNAH ÇIKARMA, diyor sanırım.
***
Martin Luther'in Hristiyanlık dini için
yaptığı en önemli reform belki de Katolik Kilisesinin birçok öğretisine karşı
çıkarak, İncil'i Almancaya çevirerek Avrupa'yı modern dünyaya taşımasıydı.
Abdurrahman Arslan, Zaman Dışı Konuşmalar, s:30
Son saatlerini yaşamakta dostumun palyatif birimindeki yatağının başında 5 kişi
vardı. Tamamen erimiş, gözleri kaymış, dünya ile kuru, düzensiz bir nefesten
başka bir irtibatı kalmamıştı.
Şahıslardan biri elindeki Mealden yüksek
sesle Yasin Suresinin TÜRKÇESİNİ okuyor diğerleri de onu takip ediyorlardı.
Bu yeni başlamış bir hal değildi
sanırım. Zira Cumhuriyetin kuruluş yıllarında Kamal Paşa defalarca Dolmabahçe
Sarayında kendi huzurunda ve Sultanahmet, Süleymaniye, Nur'u Osmaniye, Mihrimah
Sultan gibi camilerde TÜRKÇE Kur'An okutarak namaz kıldırma girişimlerinde
bulunmuştu ki belki de bunun en belirgin ve zirve örneği EZAN
Türkçeleştirilmesi ve Elmalı'lı Hamdi Efendiye yaptırdığı Türkçe Meal
çalışmasıdır.
Bu konuda Modern İslamcı hareketle
Kamalist öncüler arasındaki garip ve tanımlamakta zorlandığım bir HEDEF
birliğinin olduğunu söylemek sanırım zor değil.
Karşılaştığım bu hadise bana, Kamalist
öncülerin başaramadığı bir yere mi, Modern İslamcılar BECERİP ulaştı mı acaba? Sorusunu
sordurdu.
Zeyl: Mesele ANLAYIP daha iyi YAŞAMA
meselesi ilgili değil kanaatindeyiz.
Zira Kur'an'dan Yalan söylemeyin,
sözünüzü tutun, dedikodu etmeyin, KARDEŞ OLUN, birbirinize yardım edin, İyiliği
engellemeyin, Kibirlenmeyin, HADDİ AŞMAYIN, kâfirlere verdiklerimize ÖZENMEYİN,
harama el uzatmayın, Yahudi ve Hristiyanları taklit etmeyin gibi HERKESİN gayet
iyi bildiği, anladığı, şuuruna erdiği ayetleri HAYATA GEÇİRMEYENLERİN
Bilmem hangi surenin, hangi ayetinin,
hangi kelimesinin, bilmem kaçıncı anlamını merak ediyor olmalarının psikolojik,
sosyolojik, stratejik hatta ekonomik başka sebepleri olabileceği kanaatindeyim.
Kör müyüz, APTAL'ı mı oynuyoruz?
Yasalar toplumun değerlerinin bir
yansıması, bir aynası olmalıdır ki, toplum kendisi ile tutarlı ve sağlam
KARAKTERLİ olsun.
Aksi halde çatışma kaçınılmazdır. Zira o
toplumun değerleri ile yetişen, onu içselleştiren bir insanla, bu insanın suç
işlediğinde onu yargılayan yasa arasında bir çatlak meydana gelmiştir.
BU KİŞLİĞİ böler. (Bir toplumsal
şizofreniye neden olur-AHÇ) BU nedenle bu ikisinin birbiri ile uyumu hayatidir.
Batı'da bu denge aşağı yukarı muhafaza
edilir ama bizim gibi modernleşen, dışardan yasa ithal eden toplumlar açısından
tam da bu ethos (ahlak anlayışı) ve nomos (kanunlar) münasebeti neredeyse bir
daha ASLA bir araya gelemeyecek şekilde tahrip edilmiştir.
Bu nedenle bizim gibi ülkelerde insanın
dünya görüşü ve inancıyla onu yargılayan yasalar arasında uzlaşması mümkün
olmayan vicdani, manevi ve ruhi çatışmalar devam etmektedir.
Abdurrahman Arslan, Zaman Dışı Konuşmalar, s:29
Ahlakına, namusuna, şerefine düşkün bir toplumda eşcinselliği ve serbest
cinselliği meşrulaştıran kanunlar yapacaksınız, hatta ZİNAYI serbest bırakıp
EVLENEN erkeklerin tepesine bineceksiniz
Ailenin kutsandığı toplumda AİLESİZ
TOPLUMUN kanunlarını dayatacaksınız
Cömertliği, borç vermeyi, zekâtı,
sadakayı yücelten; cimriliği, FAİZİ, RİBAYI, BAŞKASININ sırtından Geçinmeyi,
RANTÇILIĞI (kiracılığı) HARAM gören bir topluma Kapitalist (paratapar)
ekonomiyi dayatacaksınız
Ve soracaksınız:
- Bu topluma ne oldu?
- Neden bu kadar asabi?
- Neden bu kadar ahlaksız?
- Neden bu kadar kültürsüz?
- Neden ERDEMLER çöküyor?
- Neden toplumun 5'te biri YALNIZ
yaşıyor? Evlenemiyor, aile kuramıyor?
Hem namussuzluğun kanununu yapıyor hem
namussuzlardan şikâyet ediyor
Nedir bu şizofreniye sebep?
Kör müsünüz yoksa APTALA mı
yatıyorsunuz? Diyor sanırım.
***
Martin Luther'in Hristiyanlık dini için yaptığı en önemli reform belki de
Katolik Kilisesinin birçok öğretisine karşı çıkarak, İncil'i Almancaya
çevirerek Avrupa'yı modern dünyaya taşımasıydı.
Abdurrahman Arslan, Zaman Dışı Konuşmalar, s:30
Son saatlerini yaşamakta dostumun palyatif birimindeki yatağının başında 5 kişi
vardı. Tamamen erimiş, gözleri kaymış, dünya ile kuru düzensiz bir nefesten
başka bir irtibatı kalmamıştı.
Şahıslardan biri elindeki Mealden yüksek sesle Yasin Suresinin TÜRKÇESİNİ
okuyor diğerleri de onu takip ediyorlardı.
Bu yeni başlamış bir hal değildi sanırım. Zira Cumhuriyetin kuruluş yıllarında
Kamal Paşa defalarca Dolmabahçe Sarayında kendi huzurunda ve Sultanahmet,
Süleymaniye, Nur'u Osmaniye, Mihrimah Sultan gibi camilerde TÜRKÇE Kur'An
okutarak namaz kıldırma girişimlerinde bulunmuştu ki belki de bunun en belirgin
ve zirve örneği EZAN Türkçeleştirilmesi ve Elmalı'lı Hamdi Efendiye yaptırdığı
Türkçe Meal çalışmasıdır.
Bu konuda Modern İslamcı hareketle Kamalist öncüler arasındaki garip ve
tanımlamakta zorlandığım bir HEDEF birliğinin olduğunu söylemek sanırım zor
değil.
Karşılaştığım bu hadise bana, Kamalist öncülerin başaramadığı bir yere mi,
Modern İSlamcılar BECERİP ulaştı mı acaba? Sorusunu sordurdu.
Zeyl: Mesele ANLAYIP daha iyi YAŞAMA meselesi ilgili değil kanaatindeyiz.
Zira Kur'an'dan Yalan söylemeyin, sözünüzü tutun, dedikodu etmeyin, KARDEŞ
OLUN, birbirinize yardım edin, İyiliği engellemeyin, Kibirlenmeyin, HADDİ
AŞMAYIN, kâfirlere verdiklerimize ÖZENMEYİN, harama el uzatmayın, Yahudi ve
Hristiyanları taklit etmeyin gibi HERKESİN gayet iyi bildiği, anladığı, şuuruna
erdiği ayetleri HAYATA GEÇİRMEYENLERİN bilmem hangi surenin, hangi ayetinin,
hangi kelimesinin, bilmem kaçıncı anlamını merak ediyor olmalarının psikolojik,
sosyolojik, stratejik hatta ekonomik başka sebepleri olabileceği kanaatindeyim.
***
Akılla AHLAKIN tasfiyesi
Batı, Aydınlanma ile birlikte Hristiyan
ahlaktan radikal bir şekilde koptu.
Öncelikle İnsanın yaratılışını Allah'tan
koparıp TABİATA bağlayarak, Ahlakın üst otoritesini ALLAH'tan tabiata yani AKLA
indirgedi. Tabiattan yasa elde etti ya da "doğal durum" dediği tabiat
yasalarını kendine uyarlamaya çalıştı, bireyi onun üzerine kurdu.
Ancak iktisadi ilişkileri, bireyi,
toplumu rasyonel (akılcı) zemine oturtunca bir sorunla karşılaştı: Ahlakın da
metafizik temellerinden ayıklanması ve AKILCI zemine taşınması gerekiyordu.
Zira Ahlakın tek referansı Tanrı idi ve başka bir referansa ihtiyaç vardı. Bunu
da Descartes yaptı:
Descartes ahlaki kuralların AKLIN
kurallarının üzerine oturabileceğine inanıyordu. Aslında bu yaptığı Martin
Luther'in yaptığının devamıydı.
Abdurrahman Arslan, Zaman Dışı Konuşmalar, s:30
AKIL tartışmaları yapıp duruyoruz ya.
Bu da dışardan, Hristiyan dünyadan bize
gelen bir tartışma sanırım.
Günlük hayatın kurallarını AKLA
tanımlatmaya başlayınca AHLAK da bundan istisna olamazdı. Sıranın AKLA gelmesi
zaruriydi.
Sorunumuz şu: Tek referansı Allah olan,
Ahiret bilinci olan, Ebedi âlem düşüncesi olan AHLAK'ı; akli, 5 duyuya dayalı,
bilimsel, ölçülebilir, pozitivist ve materyalist referanslarla nasıl
tanımlayacağız?
Batı dünyası bunu başaramadı. Bu nedenle
AHLAKI muhafaza etmek yerine KOMPLE AHLAKI tasfiye etmeye karar verdi. Namusa,
şerefe, ırza, nikâha, edebe, mahreme, iffete düşmanlığı sanırım bu nedenle
Peki, Müslüman DÜNYA,
Allah'ı/teslimiyeti tasfiye ederek Akla dayalı bir AHLAK anlayışı tasarlamayı
başarabilecek mi?
Yoksa o da Hristiyan dünyada olduğu gibi
AHLAKTAN aklı tasfiye derken KENDİNİ DE tasfiye edecek mi?
Ruh ve beden ayrılınca, ruh Kiliseye
beden siyasete kaldı.
Beden ve bedenin eylemlerinin
yönlendirme hakkı böylece siyasete geçmiş oldu...
Hâlbuki bu döneme kadar insan ve insanın
faaliyetleri siyasetin değil DİNİN konusuydu.
Sözgelimi bir örnek verelim: Büyük
iddialar sahibi olduğunu söyleyen Dindar Türkiyeli cenah, SİYASET, aileyi kendi
konusu edindiğinde TRAJİK bir şekilde bunu sorun etmedi. Hâlbuki AİLE ve Aile
içi ilişkiler dinin KONUSUDUR ve konusu OLMAK zorundadır.
Abdurrahman Taha, Zaman Dışı Konuşmalar, s:31
İslam AİLESİZ olmaz, olamaz. Aile
üzerine kurulu bir DİNDİR.
Dindarlar ailelerini devletin
yönlendirmesine müsaade ettiklerinde, VARLIK'larının kontrolünün de SİYASETİN
eline geçeceğini anlayabilecek HİKMETTEN yoksundular.
Şimdi ELİNE AİLENİN kontrolünü alan
siyaset, nesillerle, gençlerle, Müslümanlarla kedinin fare ile oynadığı gibi
oynuyor,
Böylece toplumun ahlakının da, edebinin
de, hayâsının da, dindarlığının da, AİLESİNİN de icabına baktı, diyor sanırım.
- İslam dünyasına sürekli saldırılar gelişiyor. Ancak buna tepki
yükselmiyor?
- Hatırlarsanız Irak işgali sırasında iki milyon insanın Londra'da
yürümesini (şimdi Filistin'e destek gösterilende olduğu gibi-AHÇ) fıtratın
isyanı olarak yorumlamıştım.
Fakat şunu görüyoruz ki, insanoğlu belli bir hayat standardına alıştıktan
sonra onu terk edemiyor. Dolayısı ile hayat standardını korumak için bir süre
sonra her şeyi ONAYLAMAYA başlıyor. Nitekim dönemin İngiliz Başbakanı Blair
"Irak'ın işgali hayat standardımızla ilgili" dediğinde buna vurgu
yapıyordu.
Demek ki insan fıtraten, belli bir hayat standardına alıştıktan sonra
vazgeçmiyorlar, geçemiyorlar. Dışarda istila bile olsa biraz protestoda
bulunuyor ama işgalin önüne geçebilecek bir diriliş geliştiremiyorlar
Abdurrahman Arslan, Zaman Dışı Konuşmalar, s:36
Safiyüddin Erhan Beyden işitmiştik "İnsan hiç bir şeye alışmamalı.
Zira tüm alışkanlıklar bir köleliği getiriyor." benzeri bir şey demişti.
İslam'da güzellik, iyilik, doğruluk
ADALETTE içkindir.
Çünkü İslam'da ADALET ahlaka içkindir.
Yani İslam açısından bir şey iyiyse, o
aynı zamanda güzeldir, Aynı zamanda doğrudur aynı zamanda adildir.
İslam'da doğruluk, iyilik, güzellik ve
adalet birbirlerinden ayrılamaz şeylerdir.
Batı düşüncesi bunu parçalamıştır.
Abdurrahman Arslan, Zaman Dışı Konuşmalar, s:42
Yaptığın şey ÇİRKİN ama kanunlara uygun.
Yaptığım adil değil ama KANUNLARA uygun
Yaptığım şey doğru değil ama suç da
değil
Bunun adil olmadığını biliyorum ama
kanunlara uygun.
Bu cümleyi İSLAM'ın içinde
kullanamazsınız.
İyi, Doğru, Güzel ve Adil değilse
ŞERİATA da uygun değildir.
Sanat, İslam'ın HAKİKAT telakkisinden
telakkisinden kopuk bir şekilde tanımlandığı için Müslümanlar bugün sanat
peşinde koşarken, kendi hakikatlerinden kopuk bir sanat anlayışını, sanat olarak
içselleştirip yapmakta olduklarını görürüz.
Doğrunun, iyinin, güzelin olduğu gibi
Sanatın da hakikatten kopmuş olması kabul etmeliyiz ki Müslümanlar için büyük
bir sorundur. Zira bu durum Müslümanların amelleri ile imanları arasında ciddi
bir tutarsızlığa neden olmaktadır. Bu da düşünce dünyalarını parçalamakta.
O halde, estetik, edebiyat ya da genel
olarak sanat anlayışımızın ciddi manada körelmiş olması ve dönüşüme uğramış
olması tesadüf değildir.
Abdurrahman Arslan, Zaman Dışı Konuşmalar, s:45
Düşünce dünyası parçalanmış, HAKİKAT ANLAYIŞI bulanmış, Güzellik, estetik,
doğru ve iyi kavramları başka kültürlerin işgaline uğramış bir KÜTLENİN
edebiyatından, mimarisinden, yaptığı camilerden, TOKİ binalarından,
şehirlerinden, şiirlerinden, âlimlerinden, dinlerinden ve AHLAKLARINDAN bir
hayır çıkmaz.
Zira hakikatin bütünlüğünün verdiği göz,
fikir, telakki, zevk, estetik, anlayış vs. para ile güç ile ya da İMKÂN ile
satın alınabilecek şeyler değildir.
Diyor sanırım.
***
Müslüman ekonomiyi, iktisadı, siyaseti, sanatı her ne derseniz deyin ayrı ayrı
kategoriler olarak değerlendirmiyor, DEĞERLENDİREMEZ de.
İslam, Müslümanın iktisadi, siyasal,
sanatsal, düşünsel hatta özgürlük telakkisini dahi AHLAK temelli kurar.
Ahlaktan bağımsız siyaset, ahlaktan bağımsız ekonomi, Ahlaktan bağımsız HUKUK,
ahlaktan bağımsız sanat düşünülemez.
...
Modern sanatın bütün alanlarını
Müslümanlar içselleştirerek, aktör ya da sanatçı olarak kendileri Müslüman
oldukları için yaptıkları işi de İslam'ın sanatı haline geldiğini
düşünüyorlar... Hâlbuki düşünmeliydi İslam'ın güzellik anlayışı nedir? İslam,
ahlaktan bağımsız bir sanat ya da güzellik anlayışı öneriyor mu?
Abdurrahman Arslan, Zaman Dışı Konuşmalar, s:46
Seküler (Tanrıyı umursamadan hayatı
yönlendiren) ideolojiler hayatı sürekli parçalara ayırırlar. Onların hâkimiyetine
giren Müslüman topluluklar da onlardan bulaşan PARÇALAMA hastalığına
tutuldular.
Artık ekonomiyi yönetirken, siyaset
yaparken, devlette, okulda, iş yerinde, evinin içinde, sanatta İSLAM'In
AHLAKINA karşı kendini sorumlu hissetmiyor,
PİYASA denen YÜCE bir TANRI'ya kul
olmayı tercih ediyor.
İslam'la bağı arasıra dilinden dökülen
elhamdülillah kelimesinden, yüzündeki sakaldan, başındaki örtüden ya da Teravih
namazından ileri gidemiyor, der gibi.
Zeyl: Ekonomiyi, siyaseti, aileyi, sanatı,
fikri DİN DIŞI alan sayan dindar tipi için simge, SEMBOL ve örneğin sayın ve
saygıdeğer başörtülü Bülent Ersoy hanımefendi olabileceği geldi aklıma.
***
Unutmamak gerekir ki,
İslam her zaman adaletin peşinde koşan,
adalet üzerine inşa edilmiş ve tavrını sürekli adaletten yana koyan bir varlık âlemi
tasavvur eder.
Bakın bunun güzel bir örneğini Kur'an'da
geçen Hz Süleyman'ın ordusunun seferi sırasında bilgiç karıncanın konuşmasında
buluruz. "Çekilin, çekilin kenara, İSTEMEDİKLERİ HALDE sizi
ezmesinler".
Zira farkındadır ki, Peygamber Ordusu
isteyerek karıncaları EZMEZ. Hz Süleyman'ın ADALET için fisebilillah giden
ordusuna, varlık dünyası da katılmakta, işini kolaylaştırmaktadır. Yolun
kenarına çekilmekte ve bu seferi onaylamaktadır.
Abdurrahman Arslan, Zaman Dışı Konuşmalar, s:47
Peygamber ordusu BİLEREK, isteyerek,
farkında olarak ADALETTEN sapmaz. Zira bu Kâfirlerin sıfatıdır.
Bilerek, isteyerek, farkında olarak
ZULMETMEZ, zira bu da kâfirlerin sıfatıdır.
Bilerek isteyerek, farkında olarak
MAZLUM, Sahipsiz, çaresiz, kimsesiz, güçsüz, silahsıza -hayvan bile olsa, odun,
kaya taş bile olsa- eziyet etmez, katletmez, yaralamaz, vurmaz, kırmaz,
öldürmez. Zira bunları KÂFİR yapar MÜSLÜMAN ona benzemez, onu taklid etmez.
Karıncalar bile buna ŞAHİTTİR, diyor sanırım.
Setr (örtünme), tesettür, giyinme -ister
erkek ister kadın olsun- hicrettir.
İnsan, giyinirken bedenin görüntüsü ile
birlikte davranışlarını da örgütler ve yeniden düzenler.
Dikkat edilirse tesettüre girenlerde
YENİ BİR BEDEN algısı oluşur...
Bir bakıma beden bizim korumamız
gereken, bize ait, bize emanet edilmiş bir şey. Çünkü İslam bedenden ölümden
sonra bile vazgeçmiyor. (Ona hürmet etmeye devam ediyor.-AHÇ) Başka inançlarda
ölmüş beden kendisinden kurtulunması gereken bir şeydir ve kolayca yakılabilir.
Abdurrahman Arslan, Zaman Dışı Konuşmalar, s:50
Tesettür -erkek ve kadın için-
HİCRET'tir.
Bir medeniyetten başka bir UYGARLIĞA
geçmektir.
TARAF olmaktır.
Bir sembol, bir simge bir ÖRNEK
olmaktır.
Bir İDDİAYI sahiplenmektir.
Kendi ruhunda yaptığın bir yolculuk, Bir
GÖÇTÜR.
İNSAN tesettüre girince BİR yerden BAŞKA
BİR YERE gider, diyor sanırım.
Tabiatları birbirine uyumlu insanları bir araya getirerek kardeş kılmış
olması. BU yeni bir ilişki biçimiydi.
Unutmamak lazım ki Topluluk BELLİ bir ilişki biçimi ile meydana gelir;
şeklini, biçimini bu ilişki biçimi belirler.
Biz bir şeyleri paylaşabilir olmayı cemaat olarak algılıyoruz hâlbuki
Müslümanların cemaatinde bazı şeyleri paylaşan insanların birliği değil her
şeylerini paylaşabilen insanların birliği söz konusudur. PAYLAŞMAK bu tür
ilişki biçiminin kendisidir.
Yani Müslümanı ya da Müslüman topluluğu Müslüman olmayan topluluktan ayıran
şey TAM DA bu ilişki biçiminin kendisidir.
Değilse zaten insanlar her zaman bir topluluk içinde oldular.
Onları cemaat yapan oydu, o özdü: Her şeyiyle paylaşıyor her şeyiyle
birbirlerinden kendilerini sorumlu hissediyorlardı. Bunu Allah Resulünün
mucizesi olarak görüyorum.
Abdurrahman Arslan, Zaman Dışı Konuşmalar, s:54
***
Mekân, üzerinde yaşayanlara mutlaka bir
şeyler katar.
Mekân hiç bir zaman masum değildir. Bu
anlamda bir mekân oluşturmak daima teolojik/ideolojik bir nitelik taşır.
Onun için fesat kökünden gelen Yesrib,
Peygamberin hicreti ile dinin yaşandığı yer anlamına gelen MEDİNE'ye dönüşür.
Tabi burada medeni derken modern
ölçüleri kastedmiyoruz: MEDENİ demek İslam Hukukuna, ahlakına saygı ile yaşamak
manasınadır.
Tipik bir örnek vereceğim; Bir hanımın
yüzüne BAKMADAN konuşmak Modern Uygarlığa göre saygısızlıktır, onun kişiliğini
aşağılamaktır. Bizde ise medeni davranış, bir hanımın yüzüne bakmadan
konuşmaktır. Bu iki farklı pratiktir.
Abdurrahman Arslan, Zaman Dışı Konuşmalar, s:55
Enteresan bir deney videosu
seyretmiştim. Adamla ayna arasında HAVLU vardı. O şartlar altında adamın aynaya
suretinin yansımaması gerekiyordu. Ancak kenardan bakan adamı görebiliyordu.
Videoyu çeken IŞIK fotonların BAKANIN devreye girmesi ile hareket
değiştirdikleri ile açıklıyordu olayı.
İddiasına göre İnsanın BAKIŞI ışığın
hareketini değiştiriyordu.
O halde GÖRÜNTÜ sabit bir şey değildi.
Bakana ve mekâna göre değişen bir şeydi.
Zeyl 1: : ÖZGÜR ve asil kadınların
yüzlerine HERKES bakamaz. Onlar dilediklerine YÜZLERİNİ gösterirler.
Dilemediklerine izin vermezler.
Yani yüzlerinin müşterisini kendileri
seçerler.
Köle, Cariye kadınlar yüzlerinin
müşterisini kendileri seçemezler. Bu yüzden herkes gösterirler.
Müslüman erkek, Müslüman bir hanımefendi
ile konuşurken onun GÖZÜNE DİK DİK bakmaz. Ben sana SAYGI gösteriyorum, Seni HÜRRLERDEN
görüyorum, Yüzünü KIYMETLİ yüzlerden sayıyorum, diyerek bakmadan konuşur. Bu o
kadını YÜCELTMEK ve saygı içindir.
Zeyl 2: Modern Kadınların büyük bir
sorunu da budur. Onlar HEDEFLEDİKLERİ erkek için süslenirler. Ancak sokağa
çıktıklarında sadece HEDEFLEDİKLERİ erkekler tarafından değil TÜM ERKEKLERİN
gözlerine sergi olurlar.
Bu da onları hedeflemedikleri Gözlerin
HEDEFİ haline getirir.
Mekke'ye yaklaştıkça bir anlamda
düzenleme giderek sıfırlanır. Kıble, Kâbe’nin bütün yönlerini kapsadığından
gittikçe bir halka şekli oluşur. Kâbe’ye gelmek dairenin merkezindeki sıfır
noktasına gelmek gibidir.
Bu noktada bütün camiler ve bütün
mü'minler namaz kılarken yüzlerini Kâbe’ye döner ve Kâbe’ye bakarlar. Böylece
herkes birbirinin arkasında DURURKEN aynı zamanda yüzlerini de birbirlerine
dönmüş olur.
Kâbe değişmez bir sabite olarak oluşmuş
milyonlarca dairenin dönüşüne aracılık ederek insanları yüz yüze getirir ve
Rabbinin huzurunda onları birbirlerinin sahibi kılar.
Abdurrahman Arslan, Zaman Dışı Konuşmalar, s:56
Kâbe’nin çevresinde halkalaşmaya başlayan Mü’minler halkalar halinde tüm
dünyaya yayılır
Kâbe, tüm Mü'minlere YÖN ve İSTİKAMET
verir
Hepsini bir hedefe bir ODAĞA yönlendirir
Herkesin kendini bu istikamete göre
düzenlemesi gerekir. Bu ortak bir EDEBİ getirir.
Hepsi birbirinin ardında, birbirlerinin
arkalarını korur haldedirler.
Kâbe’nin siyah binasını aradan
kaldırırsan tüm Mü'minlerin YÜZYÜZE geldiği fark edilir.
Oluşan halkaların bir başı ya da sonu
yoktur. Yani halkanın hiç bir yerindeki biri, diğerlerinden daha ÖNEMLİ ve ÖZEL
değildir.
Bir damlanın var ettiği dalgalar gibi
aynı darbenin, aynı hareketin, aynı enerjinin, aynı gücün harekete geçirdiği,
kaldırıp indirdiği dairelerdir.
Kâbe’nin misyonu şu an orayı kimin
yönettiğini göz ardı ettirecek kadar önemlidir.
Ve İhmal edilmemelidir diyor sanırım.
Batı'nın Tektipçiliği ve onun bizdeki
izdüşümü: Tekfir
İslam toplumunun en belirleyici ve temel
özelliklerinden biri de toplumsallığı başkaları ile birlikte inşa ediyor
oluşudur.
Kur'an bunu hemen hissettirir. Çünkü
daha ikinci üçüncü ayette sizi ÖTEKİ ile yüz yüze getirir. İslam tarihi de
böyledir; hep ÖTEKİ ile birlikte ve yüz yüze olunmuştur. Bazen kavga ederek,
bazen karşı olarak, bazen anlaşarak, bazen anlaşmayı bozarak AMA hep öteki ile
birlikte.
Batı tarihi böyle değildir. Öteki ile
zaman zaman karşılaşılır. Kendi içinde homojendir. Hristiyanlığın ideali de
budur. Homojen bir Hristiyan Toplumu ümmeti yaratmak. Kilisenin ideallerinden
biridir.
Abdurrahman Arslan, Zaman Dışı Konuşmalar, s:59
100-150 sene önceki İstanbul'u,
Diyarbakır'ı (Amed'i), Trabzon'u düşünün. 72 millet aynı anda yaşar, onlarca
farklı dil konuşulur, onlarca farklı dil ve alfabede eser basılır. Yüzlerce
farklı kıyafet ortalıkta dolaşırdı.
Bir BATILIKAŞMA projesi olan
Cumhuriyetin işe tüm farklılıkları yok etmeye çalışarak başlaması tesadüf
değildir. Batılılaşmanın gereğidir. Hala TÜM Farklılıkları yok etmeye çalışarak
devam ediyor olması projenin hala hayatta olduğuna da delildir.
Rumlar, Ermeniler, Yahudiler sürüldü.
Kürtlere savaş açıldı. Müslümanlar Cumhuriyet İslam'ına zorlandı, tüm tekke,
medrese ve dergâhlar TEK TİP Diyanet'e indirgendi, Herkes Türk olmaya zorlandı.
Homojen Toplum istiyordu Cumhuriyet
elitleri BATI'daki gibi.
Zeyl: Ne yazık ki, Aziz Kudretin farklı
farklı yarattığı kullarını homojenleştirme, TEKTİPLEŞTİRME hastalığı dini
yapılara da girdi ve TEKFİR FİTNESİ bunun üzerinden kolayca yayıldı.
Hâlbuki bu günün cemaatleri ister modern
ister geleneksel olsun FİKREN hiç bu kadar TEK TİP ve benzer olmamışlardı
sanırım.
Toplum hayatının zamanı kavrama ve
algılaması onun siyasetini ve ideolojisini de şekillendirir.
Şu an bizim kullandığımız saat ve bugün
kullanmakta olduğumuz zaman Cenevre'de oluşturulmuş GÜNEŞİ esas alan bir zaman
anlayışıdır. İslam toplumları günü güneşe göre, ayı ve seneyi Kamere (Ay'a)
göre hesaplar.
Güneşe tapan Azteklerden öğrenip
Gregoryan isimli bir papazın 16. Yüzyılda Batı'ya getirdiği bu sistem güneşi
temel alıyordu. Statik (sabit) bir zaman algılayışı temelinden hareket eden bu
düşünce biçimi hayatı dolayısı ile varlığı da statik olarak algılıyordu. Yani
zamanı kendi teolojisine göre geçmişinden farklı olarak kategorize diyordu.
Tarih onun için doğrusal bir zeminde mükemmele doğru akan bir zamandır artık.
(ilerlemeci ideoloji-AHÇ)
Bunun üzerine Modern anlayış üç ideoloji
geliştirdi: İnsan/birey, toplum ve tarih. Yani bizim aklı evvellerin iddia
ettikleri gibi mesele sadece zamanı hesaplamakta aydan güneşe geçme meselesi
değildir.
İslam toplumlarında zaman sabit
değildir. Mesela modern toplumda nısfu’l-leyl (gece yarısı) sabit bir şekilde
gece 24:00 iken İslam toplumlarında akşam namazı ile sabah namazının ortasıdır
ve sürekli değişir. Tıpkı Ramazanın sürekli değişmesi gibi.
Abdurrahman Arslan, Zaman Dışı Konuşmalar, s:60
Zamanı sabitlemek algıyı da dönüştürür. Bu ideoloji her şeyi sabitleme yoluna
gider.
Kalkma saati sabittir, yatma saati
sabittir, Mükemmel görünüm ölçütü sabittir, makamlar sabittir. Şeker
hastalığının ilacı sabittir. Hırsızlığın cezası sabittir. Kanunlar sabittir.
Zamanın sabitlenmediği toplumlarda
güneşle kalkılır, yatsıdan sonra yatılır, akşam yemeği ikindi ile akşam
arasında yenir. Güneşin durumu değiştikçe zaman da değişir. Namaz vakitleri de
sürekli değişir. Tıpkı ilaçların hastadan hastaya, şeriatın insandan insana
değişmesi gibi. Sabit bir kanunlar silsilesi (anayasa yazılamaması duruma göre
değişen, her anın KENDİNE has bir AN olduğunu kabul eden anlayışın neticesidir)
Zenginlik için de çalanla açlık içinde çalan aynı değildir, gibi.
***
Batı'nın zaman anlayışı mekaniktir.
(Fizik kanunlarına bağlı, bilimsel)
İslam'ın ise kozmiktir. (Gökyüzüyle,
uzayla bağlantılı.)
Zamanın kozmik olarak belirlenmesi
amelin yani hayatın ve varlığın algılanmasını düzenleyen dinin odak noktasını
belirler. Dünyanın hareketlerine uyumlu olan bir zamanı beraberinde getirir ve
SABİTESİ yoktur. Tek sabite Allah'ın ipidir, ona sımsıkı sarılmanız gerekir.
Sabitesi olmayan bir zamanın insana
kazandırdığı en önemli haslet "yeryüzünde bir sabite yoktur, her şey
değişiyor" demektir ki bu her şey fanidir düşüncesinin özünü teşkil eder.
Demek ki değişim demek her şey canlıdır, her şey kendi ömrünü
tüketmektedir" anlamına gelir.
Tekrar edeyim zaman sabit değilse değişim
ilerleme değildir, eşyanın ömrünü tamamlamasıdır. Bu bakışın çok önemli bir
sonucu vardır. Geçmiş insanların tecrübelerinden yani gelenekten faydalanabilme
imkânı verir.
Batı zamanı sabitleyince sürekli ileriye
doğru lineer (düz bir çizgi üzerinde ileriye doğru) ilerlediğini düşündü. Bu da
geçmiş insani tecrübeye bir imkan olarak bakabilmeyi imkansızlaştırdı.
Abdurrahman Arslan, Zaman Dışı Konuşmalar, s:61-62
* Sabit olmayan zaman insana her şeyin değiştiğini kendi ömrünü tamamlayıp
yerini yenisine bıraktığını hatırlatır. Sabit zamanlar hayatın içinden
döngüleri dışlar. Döngülerin dışlanması insana her şeyin sabit olduğu hissini
verir, Kendisinin ve VARLIĞIN ölmekte olduğunu sabit olanın sadece HAYY olan
olduğunu unutturur.
* Döngüleri unutup zamanı sabitlemek
sürekli ileri gidiyor hissini insana verir. Bu da insanlığın sürekli sınandığı
belalardan TECRÜBE ve hisse almasını engeller. Zira insan bebeklik, çocukluk
olarak gördüğü zamanın tecrübelerini ciddiye almaz
Diyor sanırım.
***
Sömürgeciliğin en parlak dönemlerinde
Kuzey Amerika'ya, Güney Amerika'ya, Afrika'ya, Avustralya'ya gitmek için 60
MİLYON Avrupalı yurdundan ayrıldı.
20. Yüzyılla birlikte GÖÇ yolları
tersine döndü.
GÖÇÜN toprak gasp etmek için yapılmadığı
dönemde GÖÇ'ün mantığı değişti. Sömürge sonrası dönemde göçenler atalarından
miras aldıkları hayatta kalma mücadelesini sonraki nesillere aktardılar.
Sömürgecilik ve onun getirdiği modernitenin altında ezilen nesiller, o
sömürgeciliğin vatanında, sömürgeliğin zaaflarında kendilerine yuva bulma
ümidiyle göç etmeye başladılar.
Abdurrahman Arslan, Zaman Dışı Konuşmalar, s:70
Afrikalılar, Doğulular, Güney
Amerikalılar Batı'nın kapılarında birikmeye başlamadan çok önce 60 MİLYON
AVRUPALI onların topraklarına göçüp, onların topraklarına yerleşip, onların
servetlerini Avrupa’ya taşımaya başladılar.
Sömürge edilmiş ülkelerin insanları
yakılan, yangın yerine döndürülen, kaynakları ele geçirilmiş, topraklarına el
konulmuş, suları zehirlenmiş ülkelerinden kaçıp tıpkı Atalarının kuraklık,
işgal, hastalık zamanlarında yaptıkları gibi İÇGÜDÜSEL olarak kendilerinin ve
ÇOCUKLARININ hayatlarına kurtarmak için ülkelerinin servetlerini yağmalayan
ancak güvenli gördükleri ülkelere doğru gitmeye başladılar diyor sanırım.
***
Hz Ömer'den (ra) bir örnek verelim:
Mısır Valisi Amr b. As döneminde
Hristiyanlar belli bir yerde toplanıyorlar. Toplanınca onlardan endişe duyuyor
ve onları dağıtıyor. "Siz şuraya yerleşeceksiniz" diyor. Yani mecburi
ikamete tabi tutuyor.
Bu durum Hz Ömer'e (ra) iletilince Hz
Ömer şiddetle karşı çıkıyor: "İnsanların hürriyetine engel olamazsın"
diyor. Amr b. As bazı kaygılarını dile getirince "Eyleme dönüşmemiş, yani
fiil haline gelmemiş hiç bir eylem suçlanamaz" diyor.
Bütün dünyada böyle nüfus mübadeleleri
var ama benim anladığım İslam yeryüzünde insanların mallarına, mülklerine el
koymaya gelmemiş. Böyle bir hakkı da hiç bir Müslümana vermiyor.
Bunlar HİCRET değildir. Hicret GÖNÜLLÜ
bir katılımdır. İskân politikaları ile insanların köylerinden, kasabalarından
kaldırılıp şehirlere yığılmaya zorlanması bir ZORLAMADIR, gönüllük değildir.
Abdurrahman Arslan, Zaman Dışı Konuşmalar, s:71
Köylüleri, köylülüğü, toprakla ve
hayvanla uğraşmayı TV'lerden, basından aşağılayıp, maaşlı işçi olmayı
medenilik, ÇAĞ atlama olarak tanıtıp, kaldırmayacakları vergiler altında
çiftçilik ve hayvancılıkla geçinemez hale getirip, sağlık ocaklarını ve
okullarını kapatıp, ebeliği yasaklayıp, çocukları ve öğretmenleri taşımalı
eğitim eziyeti ile bıktırıp kitleleri ucuz işçi olsunlar diye kentlerin
varoşlarına yığmak zulümdü, HİCRET değil diyor sanırım.
Bu zulümdür.
Zeyl: Aklıma gelmişken bir kılçık atayım.
Türkiye'de bir zamanlar Rumlar ve
Ermeniler mübadeleye ve tehcire konu oldular. Ancak onca yıl geçti üzerinden
hala "Gönderilen Rumların ve Yahudilerin mallarına, paralarına,
mülklerine, iş hanlarına, evlerine, köşklerine, bağlarına, bahçelerine KİM ya
da kimler çöktü?" Sorusunu sormaya cesaret edemedik.
Zira bu göçleri besleyen sebeplerin
modern sebepler olduğunu düşünüyorum. Modernleşmenin getirdiği BÜYÜ, BATILI
ülkeleri o insanların gözünde cazibe merkezi kılıyor. Yani ya iktisadi refah
durumunu yükseltmek ya da iş bulmak için göç ediliyor.
Türkiye'yi baz alırsak köydeki tarlasını
bırakıp büyük kentlere belki seyyar satıcı olmak için gidiyorlar.
Niçin?
Çünkü o şehrin içinde bulunmak, o şehrin
bir parçası olmak, onu teneffüs etmek çok cazipken köyde olmak köylü olmak
iticidir. (Köye yurt edinmek, yaşamak için değil ancak tatil ya da emekli
olduktan sonra kafa dinlemek için gidilir-AHÇ)
Bu da büyük oranda modernleşmeyle
özellikle de iletişim teknolojisinin, medyanın, televizyonun insanlara sunduğu
SANAL dünya ile ilgili bir şey.
Zira köyde koyunlarını sağan insanların
bile zihinleri dönüşmüş durumda. Bir kentli gibi düşünüyor. Dolayısı ile
zihnindekinin karşılığını KÖYDE bulamıyor. Sorun maddi, "ben orada
geçinebilir miyim geçinemez miyim" sorunu değildir.
Abdurrahman Arslan, Zaman Dışı Konuşmalar, s:72
1- Modern zihnin kırsalda karşılığı yok.
Orada yaşamayı ancak TATİL kıvamında olursa kurgulayabiliyor,
içselleştiremiyor. Dolayısı ile Şehirden KÖYE dönüş diye bişi (kitlesel
anlamda) YOK!
2- Köyden şehre ya da 3. Dünya'dan Batı’ya
yapılan göçler HİCRET değildir. Zira bir zihin inşa etmiyor, bir şey kurmaya
talip değil, teslim olmaya gidiyor, DAVASI yok.
Para, iş, statü, pastadan pay kapma
mücadelesi HİCRET olarak tanımlanamaz diyor sanırım.
***
Bu gecekondu semtler, varoşlar bir şehri ifade etmiyor zira bir şehir
olabilmesi için toplumsal bir hafızanın olması GEREKİR.
Toplumlara bu hafızayı ve derinliği dinler verir. Şahsen Medeniyetler kuran
TEK şeyin din olduğunu düşünüyorum. Tüm medeniyetler DİN eksenlidir ve özünü
dinden alır. Ne kadar deforme edilmiş olurlarsa olsunlar ister seküler ister
vahiy kökenli olsun dinlerin dışında medeniyet kurucu bir şey olmadığı
kanaatindeyim.
Nitekim modern uygarlığın özü de Hristiyanlıktır. Eğer Hristiyanlığın
tarihi manastır tecrübesi olmasaydı asla modern uygarlık olamazdı. Modern
uygarlığın fabrikadaki çalışma disipliniyle manastırdaki keşişin hayatının
tanzim ediliş biçimleri bile olağanüstü derecede benzerdir.
Abdurrahman Arslan, Zaman Dışı Konuşmalar, s:73
Medeniyetler Özellikle ÖNCÜ kuşağın fedakârlıkları, özverileri, çabaları,
gayretleri, cömertlikleri, beraberlikleri, vefaları, sadakatleri ile inşa
edilir.
Ancak insanları kendi menfaatlerinden şehvetlerinden arzularından vazgeçip
BERABERCE bunların peşinden gitmeye YALNIZCA dinler ikna edebilir, diyor
sanırım.
Dikkat edin sadece Türkiye'de değil
yeryüzünün tüm ahalisi köyleri terk ederek kentlere yerleşiyor...
İnsanlar akışkan mekânda daha serbest
şekilde dolanıyorlar. Ancak modernleşme onların ŞEHİRLİ olma imkânlarını
ellerinden alıyor. Onlar kendi topraklarından koptukları anda artık ne köylü
olabiliyorlar ne de şehirli. İki cami arasında beynamaz olarak kalıyorlar.
Ne kadar şehirli olurlarsa olsunlar BATILI
anlamdaki bir şehirlinin KÖTÜ bir kopyası olarak kalıyorlar. Bunu İstanbul'da
en lüks semtlerden en varoş mahallere kadar görmek mümkün.
Ancak burada dikkat edilmesi gereken bir
şey var.
Bunu sadece kırsaldan gelen insanlar
istemedi. Onlar gelip İstanbul'un o şehirli kimliğinin bir parçası olan tarihi
ahşap evlerini yıkıp gecekondular kondurmadan önce, ŞEHRİN yerli ahalisi o
evleri (yani İstanbul'un ŞEHİR kimliğini-AHÇ) terk edip Pangaltı'ya, Osmanbey'e
APARTMAN DAİRESİNE taşınmışlardı. O ahşap evlere burjuvazi sahip çıkmadı ki,
köyden gelenler sahip çıksın...
Hicret edenin kafası berraktır, ne
yaptığını bilir. Ancak günümüz nüfus hareketleri ile şehirlere dolan insanların
zihinleri ise alabildiğine karışıktır, onlarda bir berraklık yoktur.
Abdurrahman Arslan, Zaman Dışı Konuşmalar, s:75
Birilerinin bir şeyleri yakıp
yıktıklarından, tahrip ettiklerinden, bozduklarından, ayağa düşürdüklerinden,
yozlaştırdıklarından, MARKA değerini düşürdüklerinden falan ŞİKÂYET edip
duruyoruz.
Önce şunu sormalıydık: Onlar onu
yapmadan önce biz o her neyse ona sahip ÇIKIYOR MUYDUK? Eğer biz ona sahip
çıkıyorduysak onlar bunu ona nasıl yapabildiler?
Diyor sanırım.
***
Mekân,
varsayılanın aksine geometrik bir kavram değildir ve ona indirgenemez.
Her mekân telakkisi ve algısı bir inanca dayanır; ya da inanca mündemiç bir
mülkiyet anlayışına. İbadet ve toplanma yeri olarak KABE'nin inşası zamansal
olanın mekânsal olana önceliğidir. Aynı zamanda kozmik olandan insani olana da
geçiştir.
Burada MEKÂN, dini ve siyaseti yani YÖNETMEYİ birbirinden ayırmayan bir
içerim olarak zamanı tasarlar.
Kâbe uzamın mekâna, vaktin ömre, amelin ibadete, hayatın faniliğe, beşerin
cemaate/topluluğa dönüşmesinde başlangıç noktasıdır.
Kâbe bunu mekânda temsil eder, zamanda/tarihteki temsilcisi de peygamberdir.
Abdurrahman Arslan, Zaman Dışı Konuşmalar, s:80
Kıyamet gününü simgeleyen üzerlerine giyindikleri kefenle, Allah'ın evi
(Beytullah'ın) çevresinde hiç kimsenin diğerinden daha önemli bir pozisyonda
olmadığı daireler şeklinde dönerlerken gökyüzündeki yıldızların Yaradanın
emrine hiç itiraz etmeden "lebbeyk, Allahümme Lebbeyk (Emret Allah'ım
Emret!)" diyerek biteviye birbirlerinin etrafında döndükleri gibi döner
Müslümanlar.
Hepsi aynı yöne, aynı hedefe, aynı emre, aynı amaca aynı noktaya odaklanmış,
çeşit çeşit zorluklara rağmen aynı EV'e varmak için yola düşmüş, yolda KARDEŞ,
cemaat, Topluluk olmuşlardır. Odak noktasındaki KÂBE aradan kalkarsa secde
etmiş insanların secde etmiş insanlara secde ettikleri yüceltilenin boyun
eğmiş, secde etmiş KUL olduğu düşünülebilir. Secde etmiş kulun yücelttiği ise
sürekli dönmekte olanları (zamanı, yıldızları, ömürleri, insanları vs.) yaratan
HALIKTIR.
Kara bir bina Allah'ın evine,
Görülen iş İBADETE dönüşür burada,
Artık zaman geçmiyordur ÖMRÜ BİTİYORDUR,
Dünya ve dünyaya ait olan fanidir, baki olan yalnız Allah'ın yüzü ve ona
bakıp nurlananlardır.
RUH cesede anlam verir,
Cesed RUH ile kıymet bulur burada.
Gibi şeyler söylüyor sanırım.
Hacer-ü'l Esved
Kanaatimce buradaki hikmet insanla
ilgilidir. Gökten indirdiğine inandığımız mübarek bir taşı yüceltmek için
insanlar tarafından ulaşılması zor, insanlara tepeden bakan bir yere değil de
ÜSTELİK peygamber eli ile insan boyu ile aynı hizada bir mevkie yerleştirilmiş
olması İnanlar tarafından rahat görülsün diye değil, insana verilmek istenen
dersle ilgili olabilir.
Kendini insan seviyesine indirerek
onunla aynı seviyeden insana bakması, insana hem insanın kıymetini hatırlatır
hem de insanı büyüklenmemeye, başka bir ifade ile tevazua davet eder.
Abdurrahman Arslan, Zaman Dışı Konuşmalar, s:82
Ben cennetten geldim SENİNLE ve soydaşlarınla aynı mesafeden muhatap oluyorum. Sen soydaşlarına TEPEDEN bakıyor, burnunu havalara kaldırıyorsun.
***
Her yolculuk menzilini kendi içinde taşır.
Hicret, menzilini kendi içinde taşıyan
bir yolculuktur: bazen geri dönmeyi vaad eder, bazen de dönüşü olmayacak bir
yolculuktur.
Ancak tarihte hiç bir hicret yoktur ki,
menziline varamamış olsun.
Vaktin olgunlaşması için bazen çöllerde
senelerce gezinmek, bazen asırlarca uyku halinde kalmak, bazen iki dostun bir
mağaradaki bir kaç gün geçirmesi gerekmiştir.
Ama her hâlükârda menzile varılmıştır.
Tufan da bir hicrettir. Yerinde KALANLAR
helak olmuş, hicret edenler yani gemiye binmeyi göze alanlar kurtulmuştur.
Abdurrahman Arslan, Zaman Dışı Konuşmalar, s:84
Ataletin, hareketsizliğin, rahat yeyip rahat uyumanın, konforun, lüksün,
durgunluğun, durağanlığın içinde çürüyenlerden bişi olmaz.
Durgun su PİSTİR, ABDEST bile alınmaz.
Suyun dahi hicret edeni, dağ taş
koşturanı makbuldür.
Hicret edenler, yola çıkanlar, riski
göze alanlar, rahatlarından verenler, çabalayanlar İLLA Ki ulaşırlar menzile.
Ama kendileri ama çocukları. Ama tez ama geç... Diyor sanırım.
Hayatın anlamını yine hayatın içinde
arayan bir topluluk -yani günümüz toplumu-tevhitle ilişkisini koparmış müşrik
bir topluluk sayılır.
Bu topluluğun BELİRGİN vasfı hakikat
karşısında verdiği tepki, duyduğu şüphe ve gösterdiği cahilliktir.
ŞÜPHECİLİK bilgisizlikten değildir,
doğru bildiğinden daha fazlasını bilmeyi REDDETMEKTEN ileri gelir.
Bu nedenle MÜŞRİK bir topluluk kâfir bir
topluluktan daha fazla ifsad edici, yıkıcı ve fitnecidir. Böyle bir topluluk
sabah evden 2 Tanrılı olarak çıkar akşam eve 5 Tanrılı olarak döner.
Karşılaştığı her sorunun çözümü için bir başka Tanrıya dönerek yardım diler.
Abdurrahman Arslan, Zaman Dışı Konuşmalar, s:84
Safiyüddin Erhan Bey, "HAKK'a teslim olmamış dindar kâfirden daha
tehlikelidir. Zira KÂFİR bir alçaklık ederken "MÜSLÜMANLAR bu işe
uyanırlarsa ne yaparım?" diye korkar. Korka korka yapar.
Ama Dindar biri aynı eyleme UYGUN BİR
KILIF bulur, aynı alçaklığı ALLAH RIZASI diye şevkle, heyecanla hatta CİHAD
diyerek yapar" diye meseleyi izah etmişti.
Zeyl: Aileyi, toplumsal yapıyı,
geleneksel bağları darmadağın eden uygulamaları savunurken DİNDARLARIN
"Hz. Peygamber, hanımlarına şöyle davranırdı" diye girip "ayet,
hadis paralayarak" KONUNUN aslının ne olduğunu fark etmeden attıkları
nutuklar geldi aklıma.
Ya da Allah Rızası için "MÜSLÜMAN
zengin olmalı" diyerek alınan komisyonlar, ihaleler, yapılan acaip İTTİFAKLAR...
Nihayette elbiselerinden arınmış olarak
çıplak bir şekilde imtihandan geçmek değil midir?
Lütfedilmiş bir imana sahip olma
"sanatını" öğrenmek isteyen herkes, aynı zamanda ATEŞTEN GEÇME
sınavını da öğrenmek zorunda kalacaktır.
Eğer mü'Min buna rıza gösteren, "Âlemlerin
Rabbine Teslim oldum" diyen İbrahimilerden biri olursa; ateşin sahibi de
lütfunu esirgemeyerek ateşe "serin ve selamette ol" der, keremiyle
demeye devam da edecektir.
Abdurrahman Arslan, Zaman Dışı Konuşmalar, s:87
***
Hz İbrahim,
arkasını dönüp gitmeden önce, yaşın
verdiği engin yumuşaklık içerisinde "Ya Hacer, Ben sizi Allah'a emanet
ediyorum; buraya bir çardak yap otur! Zira Rabbimin muradı budur" dedi.
Tevekkülün getirdiği o SONSUZLUK İçerisinde
Hacer de "Eğer Allah'ın emri bu ise koruyucuların en hayırlısı olan Allah
bizi koruyacaktır! "cevabını vermişti.
Nihayetinde bilen O'ydu. İbrahim
bilgilendirilendi; şimdi Hacer "işittik ve itaat ettik" diyenlerin
toplamıydı.
Bu an ubudiyetteki sırrın, emre
itaatteki inceliğin şehadet âlemindeki tezahürüydü. Bu an her şeyin sağlam bir
niyete bağlandığı ve insanın BEN'ini terk ettiği andır.
İtaat Hz Hacer olup çıkmıştır.
Abdurrahman Arslan, Zaman Dışı
Konuşmalar, s:93
"işittik ve itaat ettik"
Teslim olanın/Müslümanın; İşittik ve bahane bulduk, MÜŞRİĞİN işaretiydi sanırım
o dönem.
Yahudi ahlakı idi sanırım
"RAİNA" , bize müsaade et, bize izin ver "çıkarımıza
geleni" yapalım diyen
Faize bahane bulan,
"Rant"a bahane bulan
Hırsızlığa bahane bulan
ADALETSİZLİĞİ yol edinen
"Bu çağda bu anlayış olur mu?
Böyle bir dünyada Mümkün mü?
1400 yıllık Eski masallarla mı
Müslüman zengin olmalı Azizim...
diyen...
Hz Hacer'in köleliğinden ve ona biçilen
yüce mevkiden bahsederken aklıma başka bir köle olan Hz Bilal ve ezan geldi.
Geçmişte bir köle olan HZ Hacer'in Kâbe’deki
mertebesinde olduğu gibi, ezanın da Hz Bilal gibi geçmişinde kölelik olan renk
itibari ile de Hz Hacer gibi siyahi birisine okutulmuş olmasında kanaatimce
derin hikmetler vardır.
Başka bir deyişle mübarek bir köle ile
yine onun gibi mübarek bir köle olan Hz Hacer'in çocuklarının salaha ve felaha
çağırılmaları az bir şey midir?
Abdurrahman Aslan, Zaman Dışı Konuşmalar s:94
Bir sivil toplum derneği 5 yıldızlı bir
otelde Şuurlanma Toplantıları düzenlemişti. Aileleri ile hem tatil yapıyor hem
de aralara konulmuş konferanslara denizden ya da SPA'dan (hamam) çıkıp bazıları
şortları ile katılıp bilinçleniyorlardı.
Bir ara bir soru geldi: "Neden bu
haldeyiz?" gibi bir şeydi.
"Bakın" dedim. Hz Peygamber
"Bu din gariplerle geldi gariplerle gidecek" diye HABER veriyor.
Ve biz kapısında güvenlikçilerin
bekleyip tam da peygamberin bahsettiği GARİPLERİ (Hacerleri, Bilalleri, Eyüp El
Ensarileri) içeri sokmadıkları bir yerde İSLAMİ BİLİNÇLENME toplantıları
yapıyoruz. Bu toplantıya sahabe gelmek istese büyük çoğunluğu kapıdan def
edilecek.
İslam'ın geleceği olan GARİPLERİN
katılamadığı İSLAMİ toplantılarla şuurlanmaya çalışan MÜSLÜMANLARIZ biz.
Sizce bunu nasıl izah etmeliyiz?
"Peygamber ne dediğini bilmeyen
Serhoş biriydi?" deyip aradan sıyrılacak mıyız
yoksa
Biz Bu DİNİN yani Peygamberin ne
anlatmaya çalıştığından haberi olmayan ya da bunu umursamayan, yaşadığı hayatı
DİN edinmiş, bir topluluk muyuz?
Ezanın Hz Bilal'e okutturulması ses
güzelliği ile ilgili bir mesele değildir, onunla açıklanamaz kanaatindeyiz.
Ezanın Hz Bilal'in ağzından söylediği
"Her türlü bağ ve bağlantıyı, büyük olan Allah için koparın, yani
kurtuluşa ve özgürlüğe gelin."
(Tabi burada kastedilenin modern
özgürlük telakkisi olmadığını hatırlatmış olayım.)
EZAN öncelikle bir DUYURUDUR. Bir YÖN
çağrısıdır. Zira felaha veya SALAHA bir yön olmadan ulaşamazsınız. BU yüzden
ezan Hz. İbrahim'in inşa ettiği Kâbe’ye yani KIBLE'YE dönmeye çağırır.
Bunun içinde her türlü bağ ve
bağlantının (mal, mülk, para, iş, kadın, zevk, eğlence, çıkar, menfaat vs. AHÇ)
GÖNÜLLÜ OLARAK terk edilmesi ile (Özgürleşmek ile-AHÇ) mümkündür.
Ancak bundan sonra kendi menziline
varmak imkân dâhiline girecektir. ( Yola gelinecektir-HÇ)
Abdurrahman Arslan, Zaman Dışı Konuşmalar, s:96
Sizin sahip olmak için ÇIRPINDIĞINIZ HİÇ BİR ŞEYE sahip olmayan siyahi bir eski
köle SİZİ KURTULUŞA çağırıyor.
O sizin EN ÖNÜNÜZE geçiyor. KABE'Nin
tepesinden hepinize "hadi kurtuluşa gelin" diyor.
ÖZGÜRLEŞMEDEN dünya takıntıları ile
para, mal, mülk KÖLELLİĞİ ile masa zaafı ile KadIn düşkünlüğü ile güçlünün
kapısında memurluk ile KIBLEYE dönülmez. Kurtuluşa erilmez, felaha kavuşulmaz
DEMEK istedi bize HZ Bilal (ra) diyor sanırım.
***
Allah'ın iki "evi" vardır:
Biri insanın kalbi, diğeri inananların
kalbi (KÂBE).
Taşıdığı ismin manasının da ifade ettiği
gibi KALP değişken, halden hale giren, kararsız bir vasıftadır. KALICI bir yön
sahibi ve kararlı bir hal alabilmesi ya da kendine bir yön tayin edebilmesi
için iNSAN'IN kalbinin, inananların kalbine (KABE'ye) bağlanmaya ihtiyacı
vardır.
Günahın kararttığı kalbi temizleyen
vahiydir; inananların kirliliğini de KÂBE...
Hz İbrahim'in çıktığı yolculuk, insanın
başlangıç yeri olan "MEKAN'a" yani "EV"e dönüştür. Ancak
eve dönüşler hiç bir zaman kolay yolculuklar olmamıştır.
İşte insanı ALLAH'In evine (kendi
"baba" evine-AHÇ) ulaşmak için her şeyini feda etmeye, her şeyden
soyutlanmaya, tüm kirlerini üzerinden atmaya çağıran bu meşakkatli yolculuğa
HAC diyoruz.
Abdurrahman Arslan, Zaman Dışı Konuşmalar, S:97
Bilmem ki bişi izaha gerek var mı?
İhram, aynı anda iki şeydir:
Biri insanı doğarken sardıkları kundak,
diğeri ölürken sardıkları kefen.
Kanaatimizce burada dikkat çekilmesi
gereken hem kefenin hem kundağın insanın KENDİ İRADESİNİN dışında insana sarılan
şeyler olduklarıdır.
İnsan dünyaya geldiği HAL içinde
dünyadan ayrılır. Kundak ve kefen biri dünyaya hayatına biri dünyadan gidişe,
AHİRET hayatına işaret eder. İkisinin de kendisine has menzilleri vardır.
Kefeni insan, kendi iradesi ile giyer.
Giyilen ihram Hz Âdem’in elbisesidir. Mü'minlerin Efendisinin cuma günleri
giydiği elbise de odur.
Kefenin beyazlığı
özgürlüğü/selamı-barışı ve Allah'a teslimiyeti ifade eder. Bir tarafı ile Hz
İsmail'in Allah'ın emrine, bir tarafı ile koyunun Hz İbrahim'e olan teslimiyeti.
Abdurrahman Arslan, Zaman Dışı Konuşmalar, s:100
İhram, başkalarının değil kişinin kendi örtündüğü kundak/kefendir.
Avcının seni teslim alması değil,
KİŞİNİN teslim olacağı makamı kendisinin seçmesidir. Yani başkalarının değil
kişinin kendisinin İSTİKAMETİNİ, Yönünü, KIBLESİNİ tayin etmesidir, diyor
sanırım.
Yaşadığı hayattan her şeyini terk etmek, arkasında bırakmak bir yana,
ÖLÜMDEN ÇOK KORKTUĞUNDAN, bunun neticesi dünyayı çok sevip bağlandığından
dünyasını da beraberinde götüren Modern Müslümanın Kâbe’ye yaptığı ziyaret
-Allah'u âlem- günümüzde Hacer'ül Esved-i her zamankinden daha fazla kararmak
zorunda bırakmaktadır.
Abdurrahman Arslan, Zaman Dışı Konuşmalar, s:102
Ejder Okumuş'un "Gösterişçi Dindarlık" diye bir eseri vardı.
Başlığındaki "Gösterişçilik" ve "Dindarlık" iki uyumsuz
kelimeydi.
Bir araya gelmeleri NORMAL şartlar altında mümkün olmaması gerekirdi.
Yazar İRONİ yapıyordu.
İlk gördüğümde de Yazarın ironisi anlamıştım lakin şimdi birbirine zıd bu
iki kavramın bir araya gelmesinden oluşan ABSÜRDİZMİ çok daha yakın
hissediyorum.
Abdurrahman Abi sanırım dünya sevgisine dalan DİNDARLARIN absürdizmlerini
KABE'ye taşıyor olmalarından şikâyet ediyor.
Müslümanların ekseriyeti kabul etmekte
çok zorlansa da Modernliğin etkisi ile dönüşerek yeni bir mahiyet kazanan
"çağdaş dindarlığın" Kâbe’sini yitirip hayatın Kâbe’sini bir panteon
(Çok tanrılı Tapınak) olarak inşa etmeyeceğini sanmak insanın kendisini
tanımaması demektir.
Çağın GERİSİNDE kalmamak adına,
Günümüzün belki de en büyük ve EN MEŞRULAŞTIRICI YALANI "zamanın
ruhuna" uyum sağlama çabası ve geleceği buna göre tasarlaması demek,
içinde kendisinin de olduğu PANTEONU inşa etmesi demektir.
Bugün biz çağdaş Müslümanların panteona
dönüştürmekte oldukları şey MABETLERi (Kâbe) değil bizzat hayatın kendisidir.
Abdurrahman Arslan, Zaman Dışı
Konuşmalar, s:102
Kâbe’ye gidiyor HAC edecek. İhramını
yani kefenini sırtına geçiriyor.
Ve diyor ki ben DÜNYA'YA, dünyalığa ait
HER ŞEYİ geride bırakıp RABBİME döndüm. Allah'ın evine girmek için KALBİMDEKİ
evi boşalttım.
Yalnız TELEFONUNU unutmuş. O yanında.
Çıkarıyor ve başlıyor merkezinde KENDİSİNİN yani BEN'inin olduğu fotoğraflar
çekip sanal âleme yollamaya
Beni fark edin, bakın "BEN"
KABE'deyim... GÖRDÜNÜZ mü? Demeye...
Kâbe’den kendi ŞAHSİ ümmetine CANLI
YAYIN yapmaya...
YÜCELTİLMEYE, kutsanmaya,
Hatırlatılmaya, adı anılmaya, bakılmaya, TAKİP edilmeye layık olan BEN'im der
gibi.
GÖSTERİŞÇİ bir dindarlık, fark edilmemiş
koca bir KİBİR ile
Allah'ın mabedinde kendi MABEDİNİ/PUTUNU
yontar gibi...
Der gibi Abdurrahman Bey
Yeni Anayasa
Kanaatimize göre Batı dışındaki bütün
toplumların modernleşme ile birlikte izledikleri yol bir anayasa ortaya
çıkarılıp bunun toplumun ortak metni ilan edildiği süreçtir.
...
Net bir şekilde ifade edersek modernleşmeyle
beraber bizim gibi toplumların ( ve Medine Vesikasının büyük endişesi olan-AHÇ)
ortak İYİSİ ortadan kalkmıştır.
Batı dışı toplumlara -anayasalar ya da
başka yasalar aracılığı ile- başka dünya görüşlerine ait ortak iyi zaten
durmadan dayatılmaktadır.
Abdurrahman Arslan, Zaman Dışı
Konuşmalar, s:104
Bizim gibi yenilmiş, sömürge veya yarı sömürge hatta Oktay Sinanoğlu Beyin
(Allah rahmet eylesin) deyişiyle Türkiye gibi sömürge bile olmayı başaramamış
ülkelerde anayasalar HALKIN ortak menfaati ya da farklı zümrelerin ortak
İYİLİĞİ için yapılmaz.
Yönetici zümrenin ya da onlara BASKI
kuran küresel ölçekteki ŞEBEKLERİN menfaatleri için yapılır ve topluma
dayatılır.
Şu anda hükumetin ağzında dolanan yeni
ANAYASA lafı da bu ölçekte değerlendirilmesi mi gerekir acaba?
Batı haricindeki toplumların devlet anlayışlarında MUTLULUK arayışı yoktur.
İslam'da devletin nihai hedefi mutluluk değil ADALET'tir.
Bu yüzden modern devlette MUTLULUĞUN tesisi büyük bir problem olarak ortaya
çıkıyor. Çünkü mutluluğun tanımı bile kendi başına bir problemdir.
Ancak Adalet, adaletin tesisini, devletin bunu icrasını (soyut değil somut
bir vakıa olduğu için-AHÇ) ortaya koymak problemli değildir. Zira adaletin ne
olduğu İslam'da açıkça tarif edilmiştir. Onun aşağı yukarı somut temelleri de,
ayağını basacağı zemin de tanımlanmıştır.
İslam'da tartışılan ADALETİN iktidar tarafından hangi araçlarla ve nasıl
tesis edileceğidir.
Bu nedenle İKTİDARIN görevleri değil iktidardaki yöneticinin ya da
halifenin bunu tesis edip edemeyeceği yani sıfatları, kendi meziyetleri üzerine
tartışma vardır. BU anlamda devlet Batı’dakinden biraz değil, ÇOK farklıdır.
Abdurrahman Arslan, Zaman Dışı Konuşmalar, s:112
İslam toplumlarında devletin sorumluluğu ahaliyi mutlu etmek değildir. ADALETİ
SAĞLAMAKTIR.
Batının MUTLULUĞU kutsayarak, toplumda MUTLULUĞUN önünü açma arayışı EN
SAPKIN düşünceleri, fikirleri MUTLULUK adına toplumlara dayatma, ahlaki zemini
YOK ETME noktasına gelmiştir.
Hâlbuki ADALET olduğunda toplumlar "eğer ruhsal sıkıntıları yok
ise" mutludurlar.
Diyor sanırım...
Dertdaş...
O dönemde Aidiyet meselesi bir kimlik
meselesi değildir.
Bugün kimliği bir aidiyet meselesi
olarak görüyoruz. Medine Vesikası bağlamında baktığımız zaman kimlik başka bir
şeydir, modern devlet bağlamında başka bir şeydir, Postmodern felsefenin
çoğulculuğu bağlamında başka bir şeydir
Medine Vesikası ile Müslümanlar, organik
bir birlikteliklerini, bir tercihte bulunmayı ait olma halini teyit ettiler.
...
Günümüz modern devlet anlayışında hukuk
birliği, dil birliği, kültür birliği, vatan birliği esas kabul ediliyor. Tüm
bunların olmaması AYRILIKÇI sebepler olarak görülüyor. Hâlbuki FARKLI diller
konuşmayı İslam bir ayrılık nedeni olarak görmüyor. Ayrılıklar ancak dini
alanda olursa anlamlanıyor.
Modern Ulus devletin çok korktuğu bir
şeydir bu.
Abdurrahman Aslan, Zaman Dışı
Konuşmalar, s:117
"Biz kimiz" diyorlar Hz
Resul'e "Biz, komşusu açken TOK uyumayı dert edinenleriz" diyor.
Kimse anasını, babasını, ana dilini,
vatanını, dilini, devletini ve dayattıklarını KENDİ tercih edemez.
Ama dinini tercih edebilir. Ama
KOMŞUSUNUN açlığını ya da derdini kendine dert edinmeyi seçebilir.
DERTLERİ ortak olanlar KARDEŞTİR.
Kimisi PARA'yı dert edinir para
kardeşliği kurar, kimisi EMLAK kardeşliği, Kimisi Komisyon kardeşliği, Kimisi MAFYA
kardeşliğini tercih eder.
İnsanlar
dillerinden değil DERTLERİNDEN ayrılırlar diyor olabilir.
Kamu alanı yeni bir meseledir.
12. yüzyıldan itibaren yavaş yavaş oluşum sürecine girerek ortaya
çıkmıştır. En önemlisi KAMU alanı kendine içkin, kendine ait bir hayat
biçimiyle beraber doğup gelmiştir.
Dolayısı ile kamu hukukundan bahseden ULUS devlet, o hukukun öncelediği ve
tanımladığı hayatı da topluma DAYATIR. BU çok önemli bir durumdur.
Medine Vesikasında insan, inandığı din ve o dinin hukuku ile birlikte
düşünülür. (Bireye HUKUK ve kanunlar üzerinden din dayatılması
düşünülmemiştir.-AHÇ) Bu durum modern hukuk açısından çok mantıksız bir
durumdur. Hâlbuki bütün geleneksel toplumlar için durum böyledir. İnsan dini
ile birlikte, o da hukuku ile birliktedir. Bunları birbirinden
ayrıştırmazsınız.
Hâlbuki modern hukuk kendi yaslandığı dinini önermez bile, tüm somut ve
soyut imkânları ile topluma dayatır.
Abdurrahman Arslan, Zaman Dışı Konuşmalar, s:117
Ben Müslümanım diye bağırırsınız.
Pozitivizm, Materyalizm, Batıcılık, sekülerizm, Gender İdeoloji DEVLET en
son kimden FON ve KREDİ almışsa o dini SİZE çakar, çocuğunuza dayatır,
nesillerinizin beynini yıkamaya çalışır
BUNUN ismine de HALKLARIN özgürlüğü der.
Diyor sanırım.
O dönemde Aidiyet meselesi bir kimlik meselesi değildir.
Bugün kimliği bir aidiyet meselesi olarak görüyoruz. Medine Vesikası
bağlamında baktığımız zaman kimlik başka bir şeydir, modern devlet bağlamında
başka bir şeydir, Postmodern felsefenin çoğulculuğu bağlamında başka bir şeydir
Medine Vesikası ile Müslümanlar, organik bir birlikteliklerini, bir
tercihte bulunmayı ait olma halini teyit ettiler.
...
Günümüz modern devlet anlayışında hukuk birliği, dil birliği, kültür
birliği, vatan birliği esas kabul ediliyor. Tüm bunların olmaması AYRILIKÇI
sebepler olarak görülüyor. Hâlbuki FARKLI diller konuşmayı İslam bir ayrılık
nedeni olarak görmüyor. Ayrılıklar ancak dini alanda olursa anlamlanıyor.
Modern Ulus devletin çok korktuğu bir şeydir bu.
Abdurrahman Aslan, Zaman Dışı Konuşmalar, s:117
"Biz kimiz" diyorlar Hz Resul'e "Biz, komşusu açken TOK uyumayı
dert edinenleriz" diyor.
Kimse anasını, babasını, ana dilini, vatanını, dilini, devletini ve
dayattıklarını KENDİ tercih edemez.
Ama dinini tercih edebilir. Ama KOMŞUSUNUN açlığını ya da derdini kendine
dert edinmeyi seçebilir.
DERTLERİ ortak olanlar KARDEŞTİR.
Kimisi PARA'yı dert edinir para kardeşliği kurar, kimisi EMLAK kardeşliği,
Kimisi Komisyon kardeşliği, Kimisi MAFYA kardeşliğini tercih eder.
İnsanlar dillerinden değil DERTLERİNDEN ayrılırlar diyor olabilir.
* Hristiyani mezhepler arasındaki çatışma direk AKİDEVİ konulardadır.
Müslümanların mezhepleri arasındaki ayrılıklar AKİDEVİ konulardaki
çatışmalardan değil, yorumlardan kaynaklanır.
- Bu açıdan Sünnilik ve Şiiliğe baktığımız zaman onlar için de böyle bir
problemin olmadığını söyleyebiliriz sanırım
* İslam'ın bütün mezhepleri için ASILLA ilgili bir problem yoktur.
Eşari'nin de altını çizdiği gibi mezheplere bağlı olanlar arasında Asılda fark
yok. İlkesel olarak problemlerimiz var, farklılıklarımız YORUMDADIR.
Eğer asılla ilgili bir problem yok ise usullerin çokluğu RAHMETTİR.
Zira asıl üzerine tartışmak KALICI parçalanmalara sebep olacakken usul
üzerine tartışmalarda ASIL orda durduğu sürece tekrar tekrar denenerek
fitneleri ve ayrışmaları çözmek mümkündür.
Abdurrahman Arslan, Zaman Dışı Konuşmalar, s:122
Allah'ı inkâr eden yok!
Allah'ın sıfatlarını inkâr eden yok!
Peygamberi, melekleri, inkâr eden yok!
Kimsenin Kur’an’dan şüphesi yok!
Ahiret var mı yok mu diye tartışan YOK!
Kaza ve Kaderin Allah'ın elinde olduğuna itiraz eden yok.
Müslümanların mezhepleri İMANI, akideyi tartışmaz.
Onlar, Hz Peygamberin eli kanadığında Hz Aişe (ra) elini tutup pansuman
yapıyor. Ardından Hz Resul Abdest alıyor. Abdesti Kadın eline değdiği için mi,
eli kanadığı için mi aldı? Diye tartışırlar.
Onlar RESULÜ tartışmaz, HZ Resulden sonra yerine Hazreti Ali'mi gelmeliydi,
Hazreti Ebu Bekir mi diye tartışırlar.
Onlar İmanın ilkelerini tartışma konusu yapmaz; İslam halifesi bir başka
MÜSLÜMAN (biz beğenmesek de MÜSLÜMAN) grup tarafından devrilirse, isyan çıkarıp
Müslümanlar arasında kan dökülmesine razı mı olmalıyız, yoksa KAN dökmeden
ISLAH'ın yoluna mı gitmeliyiz diye tartışırız.
Biz HARAM'ı tartışmayız midye, salyangoz, karides helal midir haram mıdır
diye tartışırız.
Bizim AYRILIKLARIMIZ İMANİ değil siyasidir,
Bizim düşmanlıklarımızın temeli İTİKADİ değil politiktir,
Biz mezhepsel kavgalarda birbirimizi boğazlarken mesele İMAN meselesi değil
YÖNETCİLERİMİZİN rekabeti, siyasi beklentileri, İTTİFAKLARIDIR.
Diyor olabilir.
Zeyl: Özellikle Arap Ligi ve Türkiye'nin sürekli, düzenli ve sistematik
olarak toplumlarına pompaladıkları şii düşmanlığının ABD ile yapmış oldukları
ittifakın bir getirisi olduğunu kanaatindeyiz.
Allah doğrusunu bilir.
Yaratıcı KAOS teorisini geliştirenlere göre küreselleşen dünyada
rahatsızlık verecek ölçüde bir BOŞLUK alanı vardır. Küresel düzene, ekonomiye,
siyasete ve kültürel alışkanlıklara entegre edilemeyen bu bölge İSLAM
DÜNYASIDIR.
Küreselleşme Modernlik ideolojisinin yeryüzü çapında ölçek büyütmesidir.
Modern ve postmodern biçimlerin aldatıcı formalarının dışına çıkıp, meselenin
mahiyetini dikkate aldığımız aman, modernliğin esas itibari ile hükmünü icra
ettiğini söyleyebiliriz.
Abdurrahman Arslan, Zaman Dışı Konuşmalar, s:127
Modernleşmeye ve Küreselleşmeye bir TEK İslam dünyasından direnç var.
Bu yüzden NOAH Harari eserlerini İslam Dünyasını ikna etmeye yönelik
yazıyor
Bu nedenle İstanbul Sözleşmesinin ilk İmzalayanı Türkiye oluyor
Bu nedenle İKLİM Numarasının en önde at koşturanı Türkiye ediliyor
Bu nedenle bütün BATI dünyası hep birlikte Filistin’e ve Filistin'e yardım
edenlerin üstüne yumuluyor,
Lübnan'a seyreltilmiş ATOM bombası atıyor
Yemen'i her gece bombalıyor
Desek yanılır mıyız acaba?
Bugün KAOS gibi görünen bir durumla
karşı karşıyayız.
Batılıların KAOS'tan umdukları fayda
şudur:
KAOS öncelikle bir savaş ortamı
değildir. Dışardan gelen bir gücün uçakları, topları, askerleri ile bir toplumu
öldürmesi, teslim laması, sindirmesi, korkutması değildir söz konusu olan.
BU KAOS geleneksel yapı içerisindeki
insanların sosyal değerlerini, toplumsal ve ahlaki ilişkilerini çözerek
parçalamaktadır.
Kanaatimize göre parçalanmış değerlerin
dünyasındaki insanlar, medya ve benzer unsurlarla DIŞARDAN gelebilecek yeni
değerlere açık hale gelebileceklerdir.
KAOS ortamı ile toplumun içinde İslami
unsurların bulunduğu, şekillendirdiği, farklı değerlerin geçerli olduğu
geleneksel yapının kurucu vasfını kaybedip bütünüyle çözülüp işlevsiz
bırakılmasına yönelik bir niyet var. BU durumda artık dışardan dayatılacak her
türlü değere açık bir toplum ortaya çıkacaktır.
Bütün Ortadoğu ülkeleri için söz konusu
bir durum bu sanırım.
Abdurrahman Arslan, Zaman Dışı
Konuşmalar, s:128
KAOS teorisi AHLAKSIZLIĞI ahlak, AHLAKI
da AHLAKISZLIK olarak tanımlayan bir AHLAKİ karmaşa, KAOS ortamı var edilmesini
amaçlar. Öyle bir ortam oluşur ki, özellikle yeni ve genç nesiller için ne
AHLAKTIR, ne AHLAKSIZLIKTIR anlaşılamayacak hale gelir.
Böylece GELENEKTEN gelen, sömürgeciliğe
direnen değerlerin yerine SÖMÜRGECİNİN dayattığı, toplumu SÖMÜRÜLMEYE uygun
hale getiren değerler ikame edilebilir.
Bu saldırı bütün ORTADOĞU ve TÜRKİYE'YÊ
yönelik işletilmektedir, diyor sanırım.
Açıktır ki,
Tanrılık iddiası ile Allah'a yakınlaşma iddiası aynı kalpte bir araya
gelemeyecek kadar birbirine zıddır.
Ama Allah'a yakınlaşma gayreti kadar insana ahlak kazandıran başka bir şey
yoktur. Tanrılaşma iddiası bu yolu tıkar.
Abdurrahman Taha, Seküler Ahlakın Sefaleti, s:129
İnsanın motivasyonu kendisini BEĞENDİRMME çabasından gelir.
İnsanın kendini diğer insanlara beğendirme çabasından çoğunlukla GÖSTERİŞ,
kendini TANRIYA beğendirme çabasından AHLAK ve erdemler ortaya çıkar.
Her ne kadar insanın kendini, insana beğendirme çabasından da ahlak
çıkabilir görünse de çevrede her zaman beğenecek, takdir edebilecek, kıymeti
görebilecek insan bulunamaz. Zira insan nankördür. Dolayısı ile İnsan kendini
insana ERDEM olarak beğendirme gayreti ya sömürülme ile ya da büyük bir hayal
kırıklığı ile neticelenir.
Hayy (her an diri ve farkında), semi (işiten), basir (duyan), Hâkim (hüküm
ve hikmet sahibi) Allah'ın verdiği motivasyonu insanın vermesi mümkün değildir.
İnsan TANRILAŞMA iddiası ile bu YOLU tıkar.
Dini terk edenlerin ilk işlerinin ellerinde ALKOL bardağı ile ERDEM yolunu
terk ettikleirini ilan etmelerinin sebebi de sanırım bu.
Benim tercihim UYGARLIK kelimesinin
kullanılmasından yana.
Çünkü çok SEKÜLER bir ifade. Hâlbuki
MEDENİYET İslam'a ait bir kavram olduğu için muhtevası, içeriği İslam'i olmayan
bir şeyi onunla ifade etmeye kalktığımızda Müslüman zihninde çok tahripkâr bir
etkisi oluyor.
Aynı durum MİLLET kavramında da var.
Millet değil de ULUS kavramının kullanılmasının daha uygun olduğunu
düşünüyorum. Gerek Ulus, gerek Uygarlık kullanıldıkları anlamın semantik alt
yapısına çok daha uygundur zira bu kavramların kendileri SEKÜLER kavramlardır.
Abdurrahman Arslan, Zaman Dışı
Konuşmalar, s:133
Millet bir İNANÇ birliğini ifade eder. O
anlamda İslam Milletinden, Hristiyan milletinden, kapitalist milletinden,
komünist milletinden bahsedilebilir. Lakin Türk milleti, Kürt Milleti, Sırp,
Arap, Rus milletinden bahsedilemez. Bunlar KAVİMLERDİR. Bir devlet ÇATISI
altında toplanılmış birbirine inanmayan aynı devletin kavimlerine,
vatandaşlarına ULUS demek daha uygundur.
Aynı şekilde teknolojik ilerlemeyi ve
BATI'lı fikriyatın üstünlüğünü ifade etmek için UYGARLIK kelimesini kullanmak;
İslam'i paradigmanın ürettiği İnsani olgunlaşmayı, kemalatı, edebi, hayâyı,
şerefi, namusu, NEZAKETİ ve bir HUKUK dairesinde hareket etmeyi ifade eden MEDENİLEŞME
kelimesini BOZMAMAk daha uygundur, diyor sanırım.
Modernite nedir?
İnsanın "inşaallah" demeden
konuşmasıdır.
Abdurrahman Arslan, Zaman Dışı
Konuşmalar, s:141
Modernite Allah'a meydan okumaydı.
Allah değil, BEN yapacağım demekti.
Allah istese de istemese de YAPACAĞIM
demekti.
Bana karışamaz
İşime müdahale edemez, demekti.
Hız, Sinema, trafik, captagon, insan
katliam teknolojileri, FİLİSTİN, gözetleme kameraları, takip teknolojileri,
kişisel bombalar, novigasyonlu katiller -SİHALAR-, AŞILAR, Gender ideoloji,
eşcinsellik, ailesiz toplum, yalnızlık, evsizler, alzheimer ve OTİZM bu çağın
en belirgin sembolleri oldu sanırım.
Kent ve Şehir
Antik dönemdekiler bugünün şehirlerine "böyle şehir olmaz!" diye
itiraz edeceklerdir.
Şehir dediğinde BURÇLAR olur, surlar olur, çarşılar olur. Yani SERMAYENİN
kendisini güvende hissedeceği bir mekân olur.
Modern şehir daha doğrusu kent ise endüstriyel şehirdir. Geçmişin tarımsal
ilişkilerinin hâkim olduğu ilişkiler yoktur. O eski şehrin ismi artık KÖY
olarak anılır. Başka bir ifade ile işçilerin, fabrikaların, sanayi bölgelerinin
olduğu yerdir burası. Ben KENT diyerek ayırmayı tercih ediyorum bunları.
Kenti kuran BURJUVAZİDİR.
Diyeceksiniz ki: Müslümanların yaşadıkları yerlerde de şehirler var.
Doğrudur ama Müslüman Şehirleri Çağdaş Medeniyetin mahsulü insan tipini
üretmiyor. Bizim MEDİNE örnekliğinde bahsettiğimiz Müslüman şehirlerin ürettiği
insan, dindar, dinini yaşayan insandır.
Hâlbuki Batı Medeniyetinin ürettiği insan tipi bireydir, sekülerdir, dinle
ilişkisi oldukça sınırlı hatta DİN onun için vicdan meselesidir. Dolayısı ile
onun yaşadığı kamusal alanı kendi aklıyla düzenler, din müdahale edemez.
Abdurrahman Arslan, Zaman Dışı Konuşmalar, s:142
Kentin ÇOCUKLARIYIZ biz ŞEHRİN değil.
O yüzden sanırım,
Konuştuklarımızla yaşadıklarımız arasındaki; Hayalini kurduğumuz insanla
olduğumuz insan, Halimizle İDDİALARIMIZ arasındaki uçurum.
Sorun burada
Benim kanaatime göre İslam insanlara bir PROJE sunmuyor, hayatı
projelendirmiyor. Sorun burada.
O hayata bir başlangıç noktası koyuyor ve HADLER (sınırlar çekiyor)
kanunlar koyuyor.
Hâlbuki Batı'da Kentsel HAYAT projelendirilmiş bir hayattır.
Abdurrahman Arslan, Zaman Dışı konuşmalar, s:143
Kentin çevresine kurulduğu yapı MESCİD, Cami, Kilise, parlamento ya da meclis
değildir. Kentler SANAYİ sitelerinin, petrol kuyularının, Maden ocaklarının
MERKEZİNDE olduğu yapılardır.
Bütün hayatın organizasyonu Sanayi’nin çalışma düzenine göre
düzenlenmiştir.
Saatler Fabrika’nın ya da fabrikaya personel yetiştiren OKULUN başlangıç
saatine göre kurulur, sabaha namazına göre değil; Uyku, yemek, eğlence, tatil,
hasta ziyareti her şeyi FABRİKANIN açılış kapanış veya paydos saatlerine göre
ayarlanır.
Hayatın her anı SANAYİCİ PATRONLAR tarafından hesaplanmış, projelendirilmiş
ve Kent insanına dayatılmıştır.
Sorun buradadır: Bu İNSANİ bir hayata değil SANAYİCİNİN menfaatine işaret
eden bir hayattır
Diyor sanırım.
Ziya Paşa'nın
Diyar-ı küfrü gezdim beldeler kâşaneler
gördüm
Dolaştım mülk-i İslam’ı bütün viraneler
gördüm
Beyti meşhurdur. Anlaşılan medeniyet
kavramı ile kaşaneler ile viraneler arasındaki ikilemden viraneleri terk edip,
kaşanelere geçmek istiyor dönemin İslamcısı.
Medeniyet dediği yerde kaşaneleri
gördüğü için medeniyet demişti. Burada anlaşılan medeniyet kavramını
eleştirdiğinizde alternatif olarak VİRANELERİ savunduğunuz gibi bir aşağılık
duygusu bilinçaltında yatıyor.
İşte tam da içinde bulunduğumuz büyük
sorun bu:
ÖTEKİ üzerinden kendini tanımlamak.
Bunun getirdiği (ÖLÜMCÜL-AHÇ) çelişkinin
farkına varamayarak Müslümanlık iddiasında bulunmak.
Abdurrahman Arslan, Zaman Dışı Konuşmalar, s:145
Batı diyor ki ben İLERİYİM sen GERİ.
Batı’nın bu tanımına itiraz edemeyip
toplumlarımıza taşıyoruz. Üstelik DARWİN TEORİSİ adı altında bizim gibi
IRKLARIN aşağılık, gelişmemiş, insanlık kategorisinde düşük varlıklar olduğunu
DERS haline getirip çocuklarımıza okutuyoruz MİLLİ eğitim adı altında.
Bu da bizi ŞAHSİYETSİZ, kimliksiz,
şuursuz SÖMÜRÜLEBİLİR bir toplum haline getiriyor.
Diyemiyoruz ki biz sizden teknoloji
olarak geri olabiliriz ama İNSANLIK olarak daha geri değiliz. Erdem olarak daha
geri değiliz, Mesela komşumuza, anne babamıza, özürlümüze, yolda kalana, başka
insan ırklarına sizin gibi AŞAĞILIK bir şekilde davranmayız.
Bunu diyemeyip BATININ bizden üstün ve
İLERDE olduğunu kabul edince sahip olduğumuz ÜSTÜNLÜKLERİN de kıymetini
bilemiyor onları BATININ aşağılık ahlakı ile değiş tokuş ediyor hatta ONLARDAN
çok daha beter bir hale düşüyoruz demeye çalışıyor sanırım.
Zeyl: Ziya Paşa'nın Batı’da gördüğü
Kaşaneler ANADOLU'YA da geldi. Artık bizde de var. Eksik kalmadık onlardan
şükür.
100 yıl sonra hala emin misiniz bunun
çok iyi bişi olduğuna?
Kent, -medeniyet dediğimiz
civilizationun mekânı olan kent- dünyevi CENNETİN mekânıdır.
Dolayısı ile problemin kendisi mekânla
başlıyor. İslam böyle bir mekân yani kent istemiyor. Şehrin -yani İslam'ın kent
tasavvuru- Ahiret 'e yöneliktir. Hâlbuki kentin yönü üretime ve SALT bu dünyaya
yöneliktir.
Öte yandan biz yakın zamana kadar
Medeniyetin moderniteye verilmiş bir cevap olduğuna inanıyorduk, hâlbuki şimdi
anlıyoruz ki bu bir CEVAP değil, Modernitenin İslam'ın içinde üretilmesidir.
Abdurrahman Arslan, Zaman Dışı
Konuşmalar, s:147
Batılı KENT anlayışı insan amelinin
üretime, üretimin paraya, paranın zevke ve konfora dönüştüğü mekândır. Bu
yüzden olsa gerek AHLAKIN ve ERDEMLERİN çözüldüğü ve buharlaştığı, insani
BAĞLARIN yerini çıkar bağlarının aldığı mekânlardır.
Kent, ahiret, ahlak ve erdemler için dizayn
edilmemiş AVM'lerin mekânlarıdır.
Böyle bir KENTTE fakirlerin giremediği
sitenin ismini Ebu Zer sitesi, tatil köyünün ismini dar'ul Hikme, moda
salonunun ismini Tevhid giyim, defilelerde popo sallayan mankenin ismini
Sümeyra, köftecinin ismini CİHAD Köfte Salonu koyabilmek Müslümanların değil
MODERNİTENİN zaferidir, diyor sanırım.
İstesek de istemesek de bizim KENT
anlayışımız, medeniyet anlayışımız, tanımlarımızın ve algılarımızın büyük
çoğunluğu Batı'da gördüğümüz resimden ibarettir ve bundan kurtulmak hiç de
kolay değildir...
Bu ciddi bir problem. Buna ben ZİHİN
kirlenmesi diyorum...
Büyük oranda bize ait olduğunu
varsaydığımız, ama bize ait olmayan Batılı Medeniyet kıstaslarından hareketle
medeniyet tanımı yapıyoruz. Problemin kendisi bu. Dolayısı ile "Ne bize
aittir?", "Ne bize ait değildir?", "Nereye kadar bize
aittir?" şeklinde kıstasları kullanamıyoruz.
Hâlbuki Kent, medeniyet ve Uygarlık
üzerine konuşacak birinin bunlardan evvel kurucu unsurlar olan zaman ve mekân
üzerine tefekkür etmesi gerekir.
İslam'a ait olmayan bir zaman ve mekân
telakkisinden kalkarak İslami bir hayat kurulamaz dolayısı ile İslami bir
Medeniyetinden bahsedilemez.
Abdurrahman Arslan, Zaman dışı
Konuşmalar, s:148
Ana sınıfından üniversiteye hatta daha sonrasına kadar Pozitivizm, Materyalizm
ve sekülerizmin hayat, mekân ve zaman tanımları ile onlarca sene BEYNİ yıkanan
kitleler Anayasa’sında şeriatten 1 tek kelime kalmamış bir ülkeyi İslam ülkesi
sanabilirler.
Faizin ismini vade farkı koyunca;
Hırsızlığın ismini enflasyon koyunca otelin ismini cennet koyunca mekânın
İSLAMİLEŞTİĞİNİ sana bilirler.
Hâlbuki mekânın isminden önce mekânın,
kendisinin, işlevinin, amacının, hedefinin, ahlakının, içinde bulunduğu zamanın
İSLAMİ bir hale bürünmesi gerekir.
HANS'ı Hasan, Eva'yı Havva, Salamon'u
Süleyman, Benyamin'i Bünyamin, Devid'i Davud, joanna'yı Yahya, Maria'yı Meryem
yapınca MÜSLÜMAN olmadıkları gibi Batı sömürgeciliğine medeni demekle MEDENİYET
olmuyor; KENTİNE şehir demekle şehir olmuyor, diyor sanırım.
Zihnimiz kirlendi...
Batı uygarlığına karşı İslam, Batı
kültürüne karşı İslam Kültürü ve benzeri karşıtlıklar üreterek Batının ezici
hegemonyasına karşı kendimize bir kurtuluş imkânı üretmek için bunu yaptık.
Ve bunu yaparken zihnimiz kirlendi.
Kanaatime göre bu yüzden KURTULUŞ ASLA
mümkün değil.
Gerçekten bir kurtuluştan söz
edebileceksek, önce bu bakış açısını ve bunun şekillendirdiği zihniyeti terk
etmemiz gerekir.
Şu an içinde bulunduğumuz düşünce biçimi
bırakın kurtuluşu bizi Batı'ya daha çok bağımlı hale getiriyor. İşte bugün
yaşadığımız entelektüel çöküntünün, avamileşmenin kökeninde de bu var.
Abdurrahman Aslan, Zaman dışı Konuşmalar, s:149
İçinde bulunduğumuz yenilmiş psikolojisi
ile Batı'yı taklid ederek KURTULUŞA erme çabası bizi şuursuz, bilinçsiz,
ahlaksız, erdemsiz, ilimsiz, gayretsiz, ruhsuz, HERKES GİBİ davranan KÖLELERE
dönüştürdü.
Batı'ya da kendimize de bakmanın bir
başka yolunu bulmamız lazım, diyor sanırım.
Grekler son dönemlerinde zihinlerinin çok kirlendiğinin farkındaydılar. Ve
onu nasıl temizleyeceklerini bilmiyorlardı.
Toprağın altına dönüştürülmesi bir metafordur ve zihni TEMİZLEMEYİ esas
almıştı. Onlar da biliyorlardı ki, toprak altına dönüşmez.
Bugün Müslümanların da zihni kirlenmiştir, bunu kabul etmemiz lazım.
Bunu niçin yaptık? Batı karşısında bir imkân oluşturabilmek için.
Batı uygarlığına karşı İslam, Batı kültürüne karşı İslam Kültürü ve benzeri
karşıtlıklarla BATININ ezici hegemonyasına karşı bir kurtuluş imkânı bulabilmek
ümidi ile bunları yaptık.
Bunu yaparken zihnimiz kirlendi.
Abdurrahman Arslan, Zaman Dışı Konuşmalar, s:149
Batı sırtlanlar sürüsü halinde ellerindeki gelişmiş silahlar ile her taraftan
Hind'den, Türkistan'dan, Kafkaslardan, Afrika'nın doğusundan batısından
kuzeyinden güneyinden, Balkanlardan her taraftan üzerimize üşüşmüştü.
Çıkar yol arıyorduk.
Batı'nın nasıl başardığını, Batı'nın nasıl düşündüğünü anlayabilirsek belki
kendimizi kurtarabilirdik.
Bir de baktık ki, kendi AKLIMIZLA NASIL düşündüğümüzü unutmuşuz. Zihnimiz
kirlenmiş, kim olduğumuzu hatırlayamaz hale gelmişiz.
Sonuçta ne kendimizi ne ekonomimizi, ne tarihimizi, ne hukukumuzu, ne
şehrimizi, ne ailemizi, ne çocuklarımızı İslam üzerine şekillendiremeyecek
hastalıklı, garabet bir hale duçar olduk, diyor sanırım.
Bugün toplumlara dayatılan Modern
siyaset eski Greklerden alınma siyasettir.
İdare edenler ve idare edilenler ayrımı
oradan gelir. Diğer bir ifade ile Kentin Özgür insanlarının ve kentin polisinin
tüm yükünü sırtında taşıyan köleler.
Ya da kanunları yapanlar ile kanunlara
uyanlar. Bu tanımın
İslam'ın siyaset teorisine uygun bir
tanım olduğunu düşünmüyorum. Böyle bir ayrım İslam'ın siyaset teorisine göre
meşru kabul edilemez.
Abdurrahman Arslan, Zaman Dışı
Konuşmalar, s:154
Toplum çalışacak, emek verecek, üretecek, imal edecek sonra kendilerine YÖNETİCİ
diyen bir zümre bin türlü ihale, komisyon, haraç ve vergi oyunu ile onların
elindekiler alıp yiyecek. VE bir kısmını da HALKTAN kendilerini korumaları için
polislere verecek.
Onlar kanun koyacak ama kanunlar sadece
HALKI bağlayacak.
Bunu İslam'la bağdaştıramazsınız.
BU yüzden ulus devletler (yani onları
yönetenler) KANUN yapma yetkisini Tanrının elinden kendi ellerine alır,
kendilerini bağlamayan, HALKI SÖMÜRMEYİ kolaylaştıran kanunlar yaparlar.
Halkın 100 ömrü olsa elde edemeyeceği
kazançları bir ihale ile alır; yapılacak işlerin "KAYMAĞINI" yani
komisyonlarını üzerinden sıyırıp alır yapılacak işi taşerona/sıradan halka
yüklerler.
İSLAM bunlarla savaşan dinin adına
denir, diyor sanırım
Zira İslam Kula KUL olmaya SAVAŞ Açmış
dinin ismidir.
Özel Bir Yer
İdare edenler ve idare edilenler
Kanunları yapanlar ve kanunlara uyması
gerekenler...
Bu teori bizim karşımıza yeni kavramlar
çıkardı. Mesela Siyasi HAKLAR kavramı, Siyasal suç, birey-devlet ilişkisi
kavramı...
Bunlar deyim yerindeyse bireyin devletin
haklarına tecavüz ettiğini, bu nedenle cezalandırılması gerektiğini söyleyen
kavramlar.
Ancak bunlar somut kavramlar değil.
Devletin istediği zaman istediği gibi düzenleyebildiği, keyfiliğe ve
suiistimale çok açık kavramlar. Bu anlamda Ulus Devletler kendi aleyhlerine
gelişen durumları SUÇ ilan edip zapturapt altına alabilirler.
...
Dolayısı ile modern zamanlarda siyaset
ve demokrasi aslında sınıfsallığı içeren kavramlardır.
Abdurrahman Arslan, Zaman Dışı
Konuşmalar, s:155
Batı Sınıflı toplumdur.
Yönetici zümrenin kralların, lortların,
kontların, markilerin, düklerin, baronların, despotların kökleri binlerce
seneye gider.
Onlar HALKI yönetmek için ÖZEL,
seçilmiş, ÜSTÜN, farklı insanlardır.
Demokrasi ve POLİTİKA oyunu Seçkinlerin,
kanun yapıcıların, kanunları uygulayıcıların, kanunlardan muaf olanların,
kanunları menfaatleri çerçevesinde eğip bükücülerin, kanunlar üstü olanların
Sıradan halka TAHAKKÜM etmesinin modern
zamanlardaki versiyonudur.
İlk kelimesi "LA İLAHE" olan
ve konuya bütün seçilmiş, özel, muhteşem, kanunlar üstü TİPLERE HAYIR, diye
giren bir dinle bu sistemin uyuşması mümkün değildir.
Ne diyordu Ebu Cehil: "Bana yanında
ÖZEL bir yer ver. Ben de sana iman edeyim:
- "Ya Amr" diyordu Hz Resul,
"Benim öyle bir yerim yok ki sana vereyim."
Batı'nın politik geleneğinde devlet ya
da merkezi otorite den bağımsız toplumun düzenlenmesi diye bir hadiseye
rastlamıyoruz.
Doğu toplumlarında böyle bir şey yok.
Uzakdoğu toplumlarda devlet ya da merkezi teşkilat ikincil önemdedir. Toplumsal
işlerliğin sürdürülmesinde esas unsur AİLE ve AİLE düzenidir.
Bu yüzden aile düzeni ve ilişkileri
olağanüstü şekilde detaylandırılmıştır. Çünkü toplumun işleyişi o sonsuz
sayıdaki kurumlar üzerinden sağlanır. BU nedenle devleti konuşmak, tartışmak
onun üzerinde yazmak çok önem taşımamıştır, hatta yönetmek bile. Zira herkes
ailede bir yöneticidir.
Abdurrahman Arslan, Zaman Dışı
Konuşmalar, s:157
Modern Devletin aileye olan
düşmanlığının temelinde de bu yatar. AİLE devletin müdahil olamayacağı iktidar
alanları var ediyor.
Düşünün Devlet diyor ki: Tam anlamı ile
Batılı SÖMÜRGECİLERE teslim olmuş bir halde bizim dinimiz "Batıcı
ÇAĞDAŞLIK dinidir". Ama üzerinden 7 nesil geçtiği, tüm kurumları YOK
edildiği halde bu toplum hala ben MÜSLÜMANIM demeye çalışıyor.
Düşünün Devlet diyor ki, Bizim
Diktatörümüz (Stalin, Mao, Saddam falan yani) Kutsaldır, Eşi benzeri yoktur,
Olmasaydı olmazdık.
Demeye ana sınıfından başlıyor,
Üniversite bitiriyor, uzmanlıkta bile devam ediyor. Adı için özel DERS koyup
beyin yıkma faaliyetlerini tüm çocukluğu ve gençliği boyunca sürdürüyor, Kutsal
törenler tertip edip, adına bayramlar düzenleyip yüce lideri KUTSAMA ayinleri
yapıyor. Milyonlarca dolar harcayıp TV Programları, belgeseller, müfredatlar,
canlandırmalar yapıyor.
Ve onca masrafa rağmen SİHİR, ailenin
"isttir et" demesi ile bozuluyor.
ULUS devlet, TEK İLAH olabilmek için mutlaka
AİLEYİ devre dışı bırakmak zorundadır.
İster farkında olunsun ister olunmasın
Türkiye'de de "ailenin tasfiyesi ile" yapılan da budur,
kanaatindeyiz.
Devlet Tanrısı
Modern siyasetin ayakları Hristiyan
ideolojisindedir demiştik. Özelikle Protestan teolojisindedir. Kavramları da
Eski Grek'ten alıntıdır fakat burada dikkatimizi çekmesi gereken bir şey daha
var.
Protestanlık ruhla bedeni, imanla ameli,
dinle siyaseti ayırıyor. Hristiyanlıkta bunların arasındaki ilişki zayıftır
ancak vardır. Protestanlık bunu bütünüyle ayırıyor Bir tarafta ruh, iman ve
din; diğer tarafta amel, beden ve siyaset kalıyor. Kilise ve Devlet bunları
bölüşüyor.
Din, iman ve ruh Kilisenin,
Beden, amel (eylem) ve siyaset DEVLETİN
oluyor.
Protestan Hristiyanlık sen İnsanın -ki
sonra devlet insanı VATANDAŞ yapacaktır- imanını, ruhunu ve dinini bana ver -ki
vatandaş olmasını sağlamak için de bunlar kullanılabilir-, sen de onun ameliyle
yani faaliyetleriyle, eylemleriyle, bedeniyle ve siyaseti ile ilgilenesin,
diyor.
Başka bir deyişle DEVLET siyaseti ele
geçirip modern zamanlar insanının amelini ve bedenini düzenleme, ona müdahale
etme HAKKI kazanıyor. Toplumun düzenlenmesi, insani amelin eylemin de
düzenlenme hakkı oluyor.
Böylesi bir iKTİDAR biçimi ile dünya ilk
kez karşı karşıya gelmiştir.
Abdurrahman Arslan, Zaman Dışı
Konuşmalar, s:160
Modern Devlet tarihte görülmemiş
ceberrut bir TAHAKKÜM kurar.
Denizler, nehirler, yağmurlar,
topraklar, madenler, ormanlar, hayvanlar, İnsanlar onundur. Çocuklar ailenin
değil onundur. İnsanların amelleri onundur, insanların bedenleri bile onudur.
Çocuğa dilediğin eğitimi veremezsin,
dili öğretemezsin, Aşısız gezdiremezsin, dilediğin tedaviyi alamazsın, askere gitmeyeceğim,
okula gitmeyeceğim diyemezsin. Gözetlenmeyeceğim, takip edilmeyeceğim
diyemezsiniz.
Her şeyiniz onundur.
Buna karşılık kendi VATANINIZDA para
vermeden tuvalet ihtiyacınızı göremez, SU içemez, toprağınızı ekemez, . Ölseniz
para vermeden mezara bile giremezsiniz.
SİZİN SAHİBİNİZ, İLAHINIZ, TANRINIZ da
odur.
Protestanlık ile PATRONLARININ yaptığı
pazarlık sonucu böyle bir yapı gelişmiştir diyor sanırım.
Beden KİMİN mülküdür.
Sadece İslam'da değil, Hristiyanlık ya da diğer tüm dinlerde de "insanın
kendi bedeni" üzerindeki tahakküm hakkını elinden alıp senin bedenine ben
hükmedeceğim diyen bir sosyoloji olamaz, mümkün değil.
Zira Protestanlığa kadar, insanın ruhunu bedeninden ayırıp birini Kiliseye
diğerini Devletin tahakkümüne veren bir iktidar biçimi ve anlayış yok.
Ondan dolayı da beden sosyolojisi bizim gibi toplumlarda düşünülemez. Zira
İslam Beden’den bu dünyada değil öbür dünyada bile vazgeçen bir din değil.
Abdurrahman Arslan, Zaman Dışı Konuşmalar, s:161
Aynı örneği vereceğim (Bu örnekten daha kolay anlaşılabilecek bir örnek
bilmiyorum) :
Devlet diyor ki,
MÜLK DEVLETİNDİR, mülk devletinse çocuğunun bedeni benim, SEN’in bedenin de
benim. Senin bedeninde de, çocuğunun bedeninde de mRNA aşılarla GENETİK
denemeler yapacağım.
Sen de çocuğun da Aşı olmak zorundasın
Bana DUR diyemezsin çünkü bedenin senin değil BENİMDİR.
Bunu diyebilen TEK din çıkmamıştı şimdiye kadar yeryüzünde.
Protestanlık RUH ile BEDENİ ayırıp birini Kiliseye diğerini DEVLETE satınca
bu mümkün oldu, diyor sanırım.
Mesela Firavun diyor ki: "bana sormadan niye iman ettin?"
Dikkat ederseniz bu ifade, sadece genel
olarak onlara hükmetmenin ötesini geçme ve insanın iç dünyasındaki İMAN
dediğimiz hadise üzerinde HÂKİMİYET kurma gayretini ifade ediyor.
Sadece Eylemlerini kontrol etmek yetmez
iç dünyanı da kontrol etmek istiyorum, diyor.
Modern Devlet, teorik anlamda "ben
kimseye karışmıyorum" diyor; ama tüm pratik uygulamalarında bunun tersini
yapıyor. BU tarihte vuku bulmuş bir hadise değil, şimdiye kadar gördüğümüz
başka bir devlet modelinde bu yok...
Dikkat edin lütfen Protestanlıkla din ve
siyaseti ayrıştırmanın temeli kurulunca yeni bir İKTİDAR modeli olarak Devlet,
ferdin amelini ve bedenini düzenleme hakkını ele geçirdi. Ona kadar bildiğimiz
hiç bir iktidar biçimi bir insanın bedeni üzerinde TAHAKKÜM kurma hakkını
kendinde görmemişti...
Uzakdoğu'daki hiç bir iktidar biçiminde
böyle bişi göremezsiniz, sadece modern iktidar, insanın bedeni üzerinde İKTİDAR
talebinde bulundu.
Abdurrahman ARslan, Zaman DIşı
Konuşmalar, s:161
"Bana sormadan iman edemezsiniz" diyen FİRAVUN insanın iç dünyasının
yani İMANININ düzenlemesini talep etmişti lakin insanın bedeni üzerinde
tahakküm etmeyi sanırım düşünememişti.
Modern uygarlık psikoloji, andropoloji,
sosyoloji, tarih ve siyaset ilimleri ile direk İNSANIN ruhuna tahakküm etmeyi
isterken orada kalmamış BEDENİNE de tahakküm etme hevesine kapılmıştır.
Hatırlıyorsunuz değil mi Avrupa'da
GENETİK terapi diye adlandırılan mRNA aşılarla insanların GENETİK yapılarına
KENDİ rızaları hilafına müdahale etmelerini, toplumsal DENEYLER yapmalarını.
Hatırlıyorsunuz değil mi, Aşı
olmayanların evden çıkmalarını, işe gitmelerini, bankaya, devlet dairesine,
okula, üniversiteye, AVM'lere girmelerini, belediye otobüsüne, yolcu otobüsüne,
uçaklara, trenlere, gemilere binmelerini YASAKLAYIP, "isteyen yaptırsın,
biz zorlamıyoruz" deyişlerini
Hatırlamadınız mı?
Zeyl: Abdurrahman Bey çok önemli şeyler
söylüyor. Ben becerip bunu hissettiremiyorum.
Protestanlık demiştik "ruh, iman ve
dini" kiliseye ; "beden, amel ve siyaseti" DEVLETİN eline verdi
demiştik.
Ancak tarihsel tecrübe ile görüyoruz ki
"ruh, iman ve din" de Kilisenin elinden çıktı ve psikiyatristlerin
eline geçti.
Ne yazık ki MÜSLÜMANLARIN ki de geçmek
üzere.
Kamusal denilen DEVLET tüm ÖZEL alanlar
gibi bu alanları da yiyip bitiriyor. Farkındaysanız mahremiyet hem kamusal alan
hem özel alanda devletin egemenlik alanının kültürel bir unsuru haline geldi.
En başta tesettür buna işaret ediyor.
Abdurrahman Arslan, Zaman Dışı
Konuşmalar, s:162
İnternette rastladım
Direniş Çadırı eylemcilerinden biri
anlatmıştı. Mahkemeye çıkarıldık. Başı örtülü bir hâkime hanım davaya bakıyor.
Diyemedim ki:
"Dün başörtülü kızlar okuyabilsin
diye hâkim önüne çıkarılmıştım, şimdi FİLİSTİNLİLER yaşayabilsinler diye
başörtülü bir hâkimin karşısına çıkarıldım".
Olabilecek EN ÜST sınırdan cezayı verdi
geçti... Başı örtülü olmasaydı muhtemelen daha insaflı davranırdı."
Benzeri bir hadiseye ben de rastladım.
Bir BANKADAN aradılar. Müslüman isimli
tesettürlü bir hanım efendi banka temsilcim olarak beni arıyormuş.
-Abi şu kadar vade farkı veriyoruz vs.
- "inanır mısın bilmiyorum"
dedim "Biz de HALA faiz HARAm".
- Tamam o zaman abi dedi seni faize
bulaştırmayalım. Tam sana göre FONLARIMIZ var..."
Din ve dini alan DEVLET tarafından yutuldu.
Başörtüsü, sakal ya da namaz İSLAMIN
sembolü değil devletin sağcı, Türkçü, dinci tarafının KÜLTÜREL bir sembolü.
Çünkü devletin alanına girdiğinde
İSLAM'IN sembollerinin hiç bir iddiası ve HAYALİ kalmıyor. Yani kamusal alana
girdiğinizde DİNİN tüm değerleri silinip, kaybolup, çözülüp YOK oluyor. Dini
semboller geride anlamsız anlamsız sallanıp duruyor
Eğer
iddia ve hayal yok ise çürüyüp yok olmak KAÇINILMAZDIR.
Tarihte hiç bir devlet veya iktidar
biçimi,0 modern devlet kadar toplumun en ücra köşelerine kadar nüfuz edip,
bürokratik yapısını kuramamıştır.
BU eski devlet zalim değildi, her şey
güllük gülistanlıktı demek değil. Hintte de İslam dünyasında da insanların
kafaları kesilmiştir. Ancak bu iktidar uygulamaları iktidara tekabül eden
fiziksel alanla sınırlıydı. Hâlbuki modern devlet doğumdan ölüme, eğitimden
yaşama kadar her ana müdahalesini normalleştirmiş karakteri edinmiştir.
Bu iktidar yapısı onun MANTIĞINDAN
kaynaklanmakta...
Abdurrahman Arslan, Zaman Dışı
Konuşmalar, s:163
Modern Devlet kendisinin üzerinde bir
TANRI olduğunu reddeder.
Kendisini Tanrı yani insanların sadece
topraklarının, mülklerinin, PARALARININ sahibi olarak değil aynı zamanda
AMELLERİNİN, bedenlerinin, fikirlerinin, ruhlarının, imanlarının da sahibi
olarak görür ve onlara SAHİP olmak, onları da yönetmek ister, diyor sanırım.
Zeyl: Sol kesimin OKUYANLARININ az çok
bu işlerden haberleri var. Ne yazık ki, Sağcı, muhafazakâr, dindar kesimin
MODERN DEVLETİN Kur'an'da geçen devlet kavramı ile aynı şey olmadığını fark
ettiklerini söylemek oldukça zor.
Modern Devletin oluşumu eski GREKLERDEN
gelir.
Ancak şu da bir gerçek k, modern devlet
bizim sözleşmeci teorilere dayanan bir devlet biçimidir. . Sözleşmeci teorinin
bizzat kendisi problemdir.
Eğer Müslümanlar cihetinden meseleye
bakacaksak asla kabul etmemiz mümkün değildir.
Bir başka husus sözleşmeci teorilere
göre milletin VARLIĞI devletin sayesindedir; yani "ulus" denen
topluluğu yaratan devlettir. Çünkü sözleşme olmadan ulus olmuyor. BU anlamda
MİLLET zaten DEVLET için vardır.
Abdurrahman Arslan, Zaman Dışı
Konuşmalar, s:165
Modern Devlette, devlet halkın hizmetkârı değildir, HALK devlet için, ona
hizmet için vardır. Çünkü "ulus"u yaratan bizzat devlettir.
Bu nedenle DEVLETİN halk ya da halkın
ortak menfaati anlamına gelen HAK ya da Tanrı önünde boyun eğmesi ya da ona
tabi olması düşünülemez. Zira aynı yerde iki İLAH olması mümkün değildir. ( Bu
arada devletin Tanrı gibi görünmez bir varlık olmadığını onu elinde tutan
SIRADAN insanların aygıtı olduğunu hatırlatırım)
Bu anlamda Allah'a kul olmuş Müslüman
toplulukların kendisi de bir Tanrı olan Modern DEVLET ile uyuşması ASLA
düşünülmez, diyor sanırım.
Batı'da ahlaklı olmanın psikolojik
üstünlüğü MAchiavelli ile ortadan kaldırılmıştır.
Dolayısı ile devlet yöneticilerinden
AHLAKLI olmalarını istemenin karşılığı yoktur. Devlet yöneticisinden AHLAKLI
olması beklenemeyince onun GÜCÜ suiistimal etmesi sorununu KURUMSALLAŞARAK
aşmanın yoluna gitmiştir.
(Yani YASA, tüm ERK'i DEVLET
YÖNETİCİSİNE vermemiş YARGI -Yürütme- YASAMA diye bölüştürmüş ve her birine
diğerini denetleme yetkisi vererek birinin TEK başına gücü dilediği gibi
kullanmasının önüne geçmeye çalışmıştır.-AHÇ)
Abdurrahman Arslan, Zaman Dışı
Konuşmalar, s:167
Yeniçerilerin lağvedilmesine kadar
YENİÇERİLERDEN aldığı güçle şeriatın yani Âlimlerin kılıcı, PADİŞAHIN üzerinde
gezinirdi. Yeniçeri ocağının kalkması ile PADİŞAHI sınırlayan AHLAK/şeriat
ilkesi de kalkmış oldu.
Ancak devlet, insanlar, mülk hepsi
PADİŞAHINDI. Yani kese onun kesesi idi. Endişelenmeye mahal yoktu. İnsanın
kendine ihaneti -- AHMAKLIK hali yok ise- söz konusu olmaz. İnsan kendi
kasasından, kesesinden çalar mı? Kendi malını üzerine geçirir mi? Olmazdı.
Cumhuriyetle birlikte
padişahlık/saltanat kalkınca Yöneticinin kesesi ile devletin kesesi ayrıldı. Üstelik
Yasama Yargı- Yürütme ayrımı da kurumlaşamadı. Yani YENİ PADİŞAHLAR'ı
denetleyecek kontrol edecek yargılayacak sigaya çekecek kimse de yoktu. Devletin
kasasının onların kesesine akmaması için bir engel kalmamıştı
Fikret Başkaya'nın dediği gibi "Cumhuriyet
tarihinin ilkinden sonuna kadar tamamının tarihi SOYGUN, talan, haydutluk
tarihi olması sanırım bununla ilgili" olabilir.
(Yenilmiş ve aşağılanmış olmanın-AHÇ) içimizde duyduğumuz derin eksikliğine
çareler arıyoruz; zihnimiz buna kilitlenmiş...
Bundan ne ümid edebiliriz ki!
Üzerimize kurulan fikirsel hegemonyanın bizde yarattığı ruh hali ve bize
verdiği içselleştirdiğimiz bakış açısıyla kendimizi EKSİK görüyoruz.
Hayatlarımızı EKSİK ve yoksul görüyor ve kabul ediyoruz.
Bugüne kadar bize hayat verenin en azından yakın zamana kadar büyük
nispette İSLAM'ın değerleri ile dokunmuş olduğunu da böylece unutuyoruz.
Abdurrahman Arslan, Zaman Dışı Konuşmalar, s:170
Lunaparklarda insanı farklı gösteren iç bükey dış bükey aynaların önünde
duruyor gibiyiz.
Yenilmişlik hali ve üzerimize kurulan hegemonya elimize saçma sapan bir
ayna verdi. O aynaya bakıyoruz her şey eğri büğrü, yamuk yumuk görünüyor ve biz
150 yıldır büyük bir gayretle o aynadaki görüntüyü GERÇEK kabul edip onu
düzeltmeye çalışıyoruz.
Zeyl: Her zaman verdiğimiz ÖRNEĞİ vererek izah etmeye çalışalım.
Türk Aile modeli toplumsal dayanışma ve erdemler olarak rakip uygarlıkların
fersah fersah önündeydi.
Batının elimize verdiği aynada bu model çok sorunlu görünüyordu. DÜZELTMEYE
kalktık.
Anasını Ağlattık. Perişan ettik.
Ne aile kaldı ne evlilik kaldı, ne çocuk kaldı ne de bunlar üzerinde
işleyen toplumsal dayanışma yapıları.
HALA AHMAK oğlu ve KIZI AHMAKLAR ellerindeki BATININ verdiği aynaları bize
gösterip KALANI Da perişan edelim bizi ikna etmeye çalışıyorlar.
Görünen o ki, ne yazık ki HÜKUMETİMİZ çoookkktaaan İKNA olmuş durumda gibi
görünüyor.
Birçok alanda olduğu gibi sanat ve
edebiyat alanında da, hegemonyası altında ezildiğimiz Batıya, yine BATININ dili
ve mantığı ile cevap vermeye çalışıyoruz.
Yani konu hakkında yeterli bilince sahip
olmadığımız için BATILI Normları ve beğenileri esas alarak onun süzgecinden
geçip onay almış eserlerle ona cevap vermeye çalışıyoruz.
BU anlayış bizi rövanşist yapmakta ve
çıkmaz bir sokağa götürmektedir.
Meseleyi yanlış bir şekilde ortaya
koyduğumuzda ona verilecek cevaplarında doğru olması mümkün değildir.
Kanaatimce evvela Bakış biçimimizi,
düşünce biçimimizi, kavrayış biçimimizi, muhakeme biçimimizi Batılı
hegemonyadan kurtarmak gerekir. Meseleleri bundan sonra ele almamız gerekir.
Abdurrahman Arslan, Zaman Dışı
Konuşmalar, s:171
Kaba ve rijit bir ÖRNEK verelim. Daha kolay anlaşılabilir sanırım.
Batı "Cinsellik sorununu Kâr
haneler çözer. Bizdeki Kâr haneler siz de yok! Kar hanesiz gelişemezsiniz,
çağdaş olamazsınız" diyor.
Biz de modern "Kar haneler"
inşa edip kapısına "Bismillah" tabelasına asıp, içine dileyene yarım
saatlik "NİKÂH" kıyabilecek bir imam görevlendirip, çıkışta gusül
abdesti alabilecekleri hamamlar yapıyoruz.
Aynı BANKACILIk sektöründe yaptığımız
gibi
Ya da AİLE politikalarında, GÜÇLÜ KADIN
meselesinde olduğu gibi
Aynı İmam Hatip ve İlahiyat
Fakületlerinde Tanrısız pozitivist, materyalist eğitimin içine tefsir, hadis,
fıkıh, Arapça dersleri yerleştirmek gibi
Meselenin KENDİSİNE itiraz etmeden
BATILI düşünce kalıpları ile üreteceğiniz şeyler Batılı sisteme İtirazı değil,
itiraz ettiğiniz Batılı SİSTEMİ güçlendirmeye yarar.
Yıllarca insan yetiştirir
yetiştirdiğiniz GENÇLERİN karşı cepheye gidişini seyredersiniz diyor sanırım.
İslam'ın modern sanatla bir sorunu olmadığını söyleyenler bu meselenin
kelami/ontolojik temelini ihmal ederek konuşmaktadırlar. Klasik fıkıh ve İslam
tarihini sigaya çekerek bu amaçlarına ulaşmak istemekte ya da bu yanlış tezi
doğrulamaya çalışmaktadırlar.
Burada esas sorun, İslam'ın modern sanat telakkisine uzak durmasından önce,
YAKIN durduğunu ispata çalıştıkları modern sanatın bizzat kendisinin ne olduğu,
neye dayandığıdır... Zira aklı başındaki herkes kabul edecektir ki, her sanat
gibi modern sanat anlayışı da içinden doğduğu dünya görüşünden bağımsız ele
alınamaz.
Abdurrahman Arslan, Zaman Dışı Konuşmalar, s:172
Batılı ideolojiyi, kültürü, bilimi, sanatı, fikri, ekonomiyi içinden
çıktığı SÖMÜRGECİLİĞİ var eden unsurlardan bağımsızmış gibi Müslüman toplumlara
taşıyanlar bu işlerin temelindeki İdeolojiyi görmeme, fark etmeme hatta fark
etse de ihmal etme eğilimindedirler.
Hâlbuki ne finans istemi, ne Bankacılık sistemi, ne RAntiyecilik (Kira
ekonomisi) ne aile politikaları, ne Güçlü kadın şeysi, ne İsrail ve Batının
Doğuya ve Batıya yaptığı saldırılar, ne LGBTTPİQ+ o ideolojiden, fikriyattan,
düşünceden ayrı şeyler değillerdir, demeye çalışıyor olabilir.
Bugün Müslüman entelektüel veya "sanatçı" karşı karşıya kaldığı birçok
meselede olduğu gibi, sanat meselesinde de Batı'!da gördüğünün
"muadilini" bulmayı/yapmayı sanatçılık zannetmektedir.
BU ise bizim ontolojimize ait ÖZGÜN her şeyin sadece kendisini değil imkânlarını
da muhayyilemizden, fikir dünyamızdan silmekte, elimizden almaktadır.
Abdurrahman Arslan, Zaman Dışı Konuşmalar, s:173
Batılı resmi, Batılı müziği, Batılı mimariyi, Batılı felsefeyi, Batılı bilimi,
Batılı Devleti, Batılı, ekonomiyi TAKLİT edince BATI UYGARLIĞINI beslemiş ve
tahkim etmiş olur.
Ona cevap vermiş ya da kendi ÖZGÜN halimizi üretmiş olmayız.
Ne Yazık ki son 150 YILI BATI'nın her şeyinin "KALİTESİ ÇOK
DÜŞÜK" muadilini üreterek onunla mücadele etmeye çalışarak geçirdik.
Aldığımız yol, kendimizi yok etmekten ibaretti, diyor sanırım.
Zeyl: Ne yazık ki, İSLAMI bile "Batı Dininin" ÇAKMASINA dönüştürmeye
çalışıyoruz.
Zaman değil bizdeki KAFA sorunlu
Eğer bir sorun varsa bizim SANAT TELAKKİMİZDE değil, İslam'ın geçmişte
yanlış yorumlanmasındadır, diyorlar.
Yani sorun Klasik FIKIH'TAdır diyorlar.
Öncelikle şunu arz edelim, bu ciddiye alınabilecek entelektüel bir açıklama
değildir. Her şeyi bir hata olarak geçmişe yüklediğinizde, meseleyi bu
kolaycılıkla değerlendirdiğimizde ortaya bir fikir koymuş ya da entelektüel
faaliyette bulunmuş olmayız. Bu bedavacılıktır.
Her şeyden önce Klasik fıkhı KATI olarak değerlendirmemizin sebebinin
içinde yaşadığımız kültürel dünya olduğunu unutuyoruz...
Abdurrahman Arslan, Zaman Dışı Konuşmalar, s:175
Beyinlerimiz ana sınıfından itibaren pozitivizmle (Tanrı değil BİLİM
doğruyu söyler) materyalizmle (Tanrı, melekler, ahiret, AHLAK namus vs.
sanrıdır, yoktur) düşünce biçimleri ile yıllarca yıkanıyor
Medya aygıtları kullanılarak BATICI ideolojiler ve kültür ruhlarımıza
yediriliyor
Devlet kullanılarak alternatif düşünce ve YAŞAM biçimlerinin yolları
KANUNLARLA kesiliyor
Bunu hissetmeyen veya hesaba katmayan bizler; İslam’ı ve onun ürettiği
düşünce biçimlerini ZAMANA uyumsuz buluyoruz.
FIKIH değil İslam’a uymayan, BİZİM AKILLARIMIZ...
Bizim akıllarımız İSLAMA müsait değil.
Kendimizi toparlamak, temizlemek yerine İSLAMI gâvurluğa uydurmaya
çalışıyoruz, diyor sanırım.
Her şeyden önce İslam'ın modern sanat teorisine itiraz edişi bir TEPKİ
meselesi değildir.
Hatta resim, tiyatro, heykel ve sinemada kendisini gösteren SURETLEŞME
meselesi de değildir. Zira bu saydıklarımız varlık âlemine, insana, topluma
belli bir zaviyeden bakan bir muhayyileden bir İlahiyattan ortaya çıkmış
neticelerdir.
Tabii ki farkındayım görselliğin her tarafı sardığı, hakikatimizi elimizden
çalarak Hakikatin yerine yanlış ve sanal bir gerçeklik inşa ettiği bir zamanda
görselliğe eleştiri getirebilmek kabulü kolay bir şey değildir
Hele ki bunu MODERNLİĞİN nimetlerinin tadına yeni yeni varan dindar kesimin
kabul edebilmesi hiç kolay değildir.
Abdurrahman Arslan, Zaman Dışı Konuşmalar, S:176
İslam'ın Batı Sanatına REDDİYESİ görsel sanatlarla ilgili değildir. O
görsel sanatları var eden anlayış, düşünce biçimi ve ahlakadır. Onlara sebep
olan varlık anlayışına, hakikat ve TANRI telakkisine itirazdır. Bunların
toplamına DİN Diyoruz zaten.
BU sanatın, bu bilginin, bu söylevin bu fikrin bir HÊDEFİ var.
Hedefi olmayan fikir, kelime, cümle, düşünce, din, ideoloji olamaz.
Tam da BU fikre, ideolojiye, dine, ahlaka, TANRI telakkisine itiraz ediyor
İslam diyor sanırım.
Zeyl: Konu ile ilgisi yok ama not olarak girmek istedim
Batılı özellikle Rönesans döneminin figürleri (resim ve heykel) neredeyse
hep ÜRYANDIR.
Bu anlamda Batının bilinçaltında ÇIPLAKLIĞIN yer etmiş olması, kabul görmesi
normal geliyor bana.
Ancak çıplaklığın BATILI teşhirciliği bile aşan boyutta bu toplum içinde de
KOLAYCA ve büyük bir hızla yayılmış olmasının ve kabul görmesinin sebebini
anlamakta zorlanıyorum.
Sanırım bu mesele de OKULLARDA ve TVLERDE çocuklarımıza verilen eğitimle
ilgili.
Unutulmamalıdır ki, İslam'ın inşa ettiği
muhayyile geçici olanı yani fani olanı KALICI ve ebedi yapmanın peşinde olan
bir muhayyile değildir.
Bir fani olarak onun için kalıcı olan
sadece Allah'ın kelamıdır; bir de mabetler ve halkın hizmetinde olanlardır.
Bir faninin kalıcılık peşinde koşması
çelişki olurdu. Bu nedenle bu muhayyile hiç bir konuya kalıcılık ve kesinlik
anlayışı ile bakmaz.
Abdurrahman Arslan, Zaman Dışı
Konuşmalar, s:177
Bir önceki alıntıda Baudrillard Batının
GERÇEKLİĞİ ürettiğini ve diğerlerine dayattığından şikâyet etmişti.
İslam telakkisi ise HAKK'ı yalnız Aziz
Kudretin bildiğini söyler.
Mevlana'nın betimlemesi ile HAKK
binlerce parçaya bölünmüş bir aynadır. Herkes kendi elindeki parçaya bakarak
elindeki görüntünün HAKK olduğunu iddia eder. Hâlbuki bu sadece HAKK'tan bir
parçadır. Elinde parçayı değiştirince ya da ikisini üçünü bir araya getirince
görüntü de değişecektir.
Resmin tamamı sadece Aziz Kudret’in
ilmindedir.
Bunu fark eden bir muhayyile mutlak
GERÇEĞİN kendisinde olmadığını da ve buna ulaşmanın mümkün olmadığını da bilir.
Bunu fark eden tevazuu keşfeder ve EBEDİLİĞİN peşine düşen kibirden de
kurtulabilir demeye çalışıyor sanırım.
Erken dönemin burjuva dediğimiz sınıfı,
DİNDARLIKLARI ile dikkat çeker; ancak bu fazlası ile dünyevileşmiş bir
dindarlıktır
Avrupa’nın bu burjuva dindarlarını
modernliği inşa edecek olan dindarlığın tezahürü ya da yeni biçimi olarak
görmek daha doğru olur sanırım. Zira bu sınıf dinin her hükmünü kendi dindarlık
anlayışlarına göre anlamlandıran ve düzenlemeye çalışan bir sınıf olması
nedeniyle birçok şeye damga vurmuştur.
Yani her türlü şeye dini bir etiket
vurarak kurucu bir eleman haline getirebilecek bir muhayyileye sahiptirler
Abdurrahman Arslan, Zaman Dışı
Konuşmalar, s:178
Sanırım bu bir döngü
Peygamberler gelir ve Dünyevileşmiş,
zenginlik ve sefahat içinde şımarmış bir toplumu GARİPLERİN yardımı ile terbiye
edebilecek bir DİN'i hatırlatırlar.
O dinin sonraki nesilleri ZENGİNLEŞEREK
dini, RİTÜELLERE indirgerler. DİNİN özü ve asıl talepleri unutturulur.
Bu DİNDAR zenginlerin kitabına uyduramayacakları
HİÇ Bir hüküm yoktur.
Burjuvaların dindarlığının P0EYGAMBERİN
savaştıkları dinle "semboller hariç" bir FARKI kalmamıştır, diyor
sanırım.
Sözgelimi Hristiyanlıkta "ŞARAP" gibi "İLAHİ" de dini
ayinin bir parçasıdır.
Dolayısı ile şaraba "mahzen" ilahiye de eşlik eden müzik aletleri
olarak "org"un rahmi kilisedir. Yani kilise gibi bir mekânda
çalgının/müziğin dinsel meşruiyeti vardır.
Ancak İlahinin söz konusu olmadığı İslam'da müzik icra eden aletlerin
camide meşru bir yeri olabilir mi?
Yakın zamanda, camide müzik yasağını delmeye matuf bir iki deneme yapıldı.
Ve beklendiği gibi ve haklı olarak tepki aldı.
İşin en acı tarafı argo tabirle her konuya laf yetiştirmeye çalışan bir
fakihin, yapılanın İslam'a aykırı olmadığını, tepkinin yersiz olduğunu söylemesiydi.
Sanırım, camiye müzik aletlerinin sokulması Müslüman ahalinin hangi ihtiyacını
karşılayacağını hiç kimse gibi bu fakihimiz de bilmiyordu.
Görünün o ki, bugünün fıkıh telakkisi de günümüz fakihinin muhayyilesinde
ontolojisini (muhatap olduğu insanını-AHÇ) kaybetmiş haldedir.
Abdurrahman Arslan, Zaman Dışı Konuşmalar, s:179
Batı düşünce sistematiği ile Batı değerlerine göre, eziklik ruh hali ile
işleyen KAFASI ile bugünün ilahiyatçısının Müslüman düşünceye ya da Müslüman
topluma önereceği teklifler, fikirler, çözümler MÜSLÜMANLARIN içinde
Hristiyanlığın KÖTÜ kopyalarını üretmekten başka bir şey yapamayacaktır, diyor
sanırım.
İbadetlerde çözülme süreci Batı'ya 18.
Yüzyılda kutsal kitapla ilişkide, kendini tanımlayan muhayyilede ve bunların yasıması
olan ibadetlerdeki değişimle yaşanmaya başlanmıştı.
Mesele Ortaçağ ve öncesinde sadece
kutsal törenlere eşlik eden müzik bu çağla birlikte dinsel bağlamından
uzaklaşmaya dinsel fayda yerine toplumsal faydaya yönelmeye başlamıştır.
Güzellik de YARATILANIN güzelliğini
temaşa etmekten HAZ VERENİN güzelliğini seyretmeye evrilerek Dünyevi bir hal
almıştır.
Ancak belki de bunların en önemlisi
CENNET ve CEHENNEM kavramlarının kutsal kitapla bağlarını yitirip DÜNYEVİ bir
hal almalarıdır...
Batılı insan muhayyilesi için semavatta
bakılacak, ibret alınacak, hayrete düşülecek bir şey kalmamıştır. Gözlerini Gökyüzünden
yeryüzüne indirmiştir.
Abdurrahman Arslan, Zaman Dışı Konuşmalar, s:182
Yüce Kitap'ta Hz Lut'a "aileni al ve erkenden yola çık. Sakın ardınıza
dönüp bakmayın!" denir. Ardından Hz Lut aleyhisselamın karısının ardına
BAKTIĞI ve taş kesildiği söylenir.
Aynı küfre, küfrün dünyasına özenmeye
yönelik ikaz için Müslümanlara "SAKIN onlara (kâfirlere, müşriklere)
verdiğimiz dünya mülküne dönüp bakmayın" emri verilmesi gibi. Nitekim kâfirin
zenginliğine, şehvet ve konfor içindeki haline özenen, yeryüzünü kendisi için
CENNET başkaları için CEHENNEM kılmaya çalışan ve onlar gibi olmaya kalkan
Müslümanların izzetlerinin, şereflerinin, namuslarının, hürriyetlerinin ayaklar
altına alınacağının haberi verilir.
Müslüman İlahiyatçının Zihni farklı mı?
Kant, bilim, hukuk, iktisat, sanat gibi
değer alanlarını birbirinden ayırıyor; her birini bağımsız bir alan olarak
düşünür... Bunların her biri dışardan müdahale edilmeden kendi alanında
bağımsız olarak ilerleyecektir. DİN hariç.
Bu demektir ki bağımsız saydığı her alan
KENDİ Özgürlüğü içinde ilerlerken dine müdahale edebilir yani bu alanlar dini
kendi nesneleri olarak kullanabilir.
Günümüz bilim ve sosyal bilim anlayışları
bu ön kabul üzerine işler. Bugünün çağdaş bilimler dedikleri alanları dine
diledikleri gibi müdahale hakkını kendilerinde görürlerken, dinlerin
kendilerine müdahale etmesine kesinlikle karşı çıkarlar.
Peki, günümüz
teologlarının/ilahiyatçılarının zihni farklı mı çalışmakta? Kendisi çok
farkında olmasa da HAYIR!
Onun gözünde muhayyilesinde sözüm ona
NESNEL olmak adına, doktorun önünde incelenmek için yatan kadavra gibidir.
Farkında değildir ama DİNE HARİÇTEN
bakmaktadır. BU yüzden o hiç bir zaman İslam'ın tanımladığı İLİM Ehlinden
olamayacaktır.
Abdurrahman Arslan, Zaman Dışı
Konuşmalar, s:183
Mandepi dönemini hatırlar mısınız: Bir sürü Bilim Şeysi denen Şam Şempanzesi
tipli TV'lere çıkıp Müslümanlara "mandepide DİNLERİNİ NASIL
YAŞAMALARI" gerektiğini anlatmaya çalışıyorlardı.
"Camilere gitmeyin, cuma kılmayın,
teravihi evde kılın, saf yapmayın, yaparsanız aranıza 1,5 metre mesafe koyun,
Anne babanızla görüşmeyin, eve kimseyi kabul etmeyin, hasta ziyareti yapmayın,
ölülerini köpek laşesi gibi uzaktan çukura atıp kaçın, büyüklerinizin
ellerinden, küçüklerinizin gözlerinden öpmeyin, oruç tutmayın, Hac etmeyin,
Umreye gitmeyin..."
Daha da garibi, anlı şanlı günümüz
ilahiyatçıları bu Şam Şempanzelerine "HÖSTT ULEN! Sen kimsin ki MÜSLÜMAN
bile olmadığın halde Müslümanlara DİNLERİNİ nasıl yaşayacaklarını
söylüyorsun" diyememiş tam tersine onların söylediklerini, yani Allahsız,
kitapsız, gusülsüz, taharetsiz, kafası kıyak "çağdaş" tiplerin
söylediklerini VAHİYMİŞ gibi bize tekrarlamışlardı.
Modern Müslüman İlahiyatçılar Allahsız,
dinsiz, imansız modern, çağdaş Bilim'le ters düşmeme adına İLİM EHLİ'Nden çok
BİLİM ŞEYSİLERİNİN "HIK" deyicisi konumuna düşmüşlerdir, diyor
sanırım.
Mesela, Kadim Yunan'da şu soru sorularak gündeme gelmişti: "Güzel olan
nedir?" Ya da biz neye güzel diyoruz?
Peki, İslam'a göre güzel nedir? Hangi unsurlar güzeli belirlemekte, ona
güzel dememize imkân vermektedir.
Başka bir deyişle İslam güzeli felsefi/estetik anlamda nasıl
kavramsallaştırıyor?
Bugün bizim özellikle genç kuşakların sanattan anladığı, zihinlerimiz
üzerinde hegemonya kurmuş olan Batının sanat telakkisidir. Bu yüzden Batının
sanat telakkisi içinde İslam Adına sanat eseri koymanın değişik yollarını
aramakla meşgulüz.
Abdurrahman Arslan, Zaman Dışı Konuşmalar, s:185
Kafa BATILI değerlerle işliyor.
Ama kendisini İSLAM'a nispet ettiği için İslami eserler vermek istiyor.
Sonuçta üzerine İslam sosu bulaşmış BATILI eserler ortaya çıkıyor.
Oyun havası kıvamındaki İlahilerden, Kilise benzeri camilere kadar...
Düşünce hayatı ise sanırım daha beter...
Soyut bir resmin içine "Elif" ya da "Mim" harflerini
yerleştirdiğinizde o İslam'a ait bir sanat eseri olmaz; içine konulmuş harfler
onu İslami kılmaz.
Bu sadece ilkellik, GÖRGÜSÜZLÜK ve taklit olur. Zira bugün hala kırıntılar
halinde bile olsa Müslüman muhayyilesi kendine ait bir estetik kaygıya sahip
olduğundan, modern anlamda bir estetik üretmeye en azından şimdilik hazır
değildir.
BU ancak Müslüman muhayyilesi tamamen dönüştüğünde ve Müslüman muhayyileden
hiç bir iz kalmadığında olabilecek bir şeydir.
Bugün çektiklerimiz bu dönüşümün sancılarıdır.
Abdurrahman Arslan, Zaman Dışı Konuşmalar, s:186
Abdurrahman Abi modernliğin içine İslami unsurlar katarak modernliği
İSLAMİLEŞTİRMENİN mümkün olamayacağını ancak bir GÖRGÜSÜZLÜĞÜN, sonradan
görmeliğin ifadesi olabileceğini söylüyor.
Ancak bu başka bir yerden daha okunabilir kanaatindeyiz:
Tüm YAŞAMA imkânları elinden alınmış, Kurumları kapatılmış, maddi imkânları
kurutulmuş, çocukları 15-20 sene başka dinlerin ilkeleri ile büyütülmüş,
kültürel iklimi dağıtılmış, mahallesi işgal edilmiş MÜSLÜMAN muhayyile
kırıntıları ile dahi olsa GÂVURLAŞMA diyeceği modernleşmeye direnmektedir.
Bu şartlar altında Batılı idedolojilerle büyütülmüş Müslüman nesiller
"farkında olmadan da olsa" Modernliğin içine İslam'dan bişiler
katarken hem KENDİLERİNİN modernlik ideolojisine mensup olmadıklarını yani
tamamen teslim alınamadıklarını ifade etmiş oluyorlar hem de kendi
ürettiklerini sabote ederek modernliğin hizmetine girmesine de müsaade
etmemektedirler, şeklinde de okunabilir kanaatindeyiz.
Evvela biz Müslümanların bizim aleyhimize kullanılan "İslam Sanata ya
da resme/heykele karşıdır" gibi eleştirilere AŞAĞILIK komplekslerinden
kurtularak cevap verebilmeyi öğrenmeliyiz.
Evet, İSLAM Allah'a hamd olsun ki modernliğin tanımladığı hakikat
telakkisine de onun sanat anlayışına da KARŞIDIR. Çünkü onun alternatif bir
teklifi vardır.
Abdurrahman Arslan, Zaman Dışı Konuşmalar, s:186
Evet, İslam teşhirciliğe de röntgenciliğe de karşıdır.
Evet, İSlam insanların PUTLAŞTIRILMASINA da, bu putlaştırmanın imasına da
karşıdır.
Evet, İslam Arsız, Hayâsız, Edepsiz, namus ve izzetten yoksun bir anlayışa
da karşıdır
Evet, İslam bazı insanların kendilerini YÜCE İnsanlar ilan ederken diğer
bazı insanları hayvanlardan aşağı görmelerine, seks objesi olarak
tanımlamalarına, hayvanileştirilmelerine, hayvanlarla bir görülmelerine de
karşıdır.
Bunların savunulması AŞAĞILIK kompleksli EZİK, yenilmiş tiplerin
yapabileceği işler değildir. İZZET ve ŞEREF gerektirir, diyor sanırım.
Bu işin kanunu!
Her alanda olduğu gibi sanat alanında da
derin bir hesaplaşma olmadan ne Müslüman muhayyile bugünkü taklitçi
uyuşukluktan kurtulabilir ne de Müslüman muhayyile, Müslüman bir düşünce daha
da önemlisi Müslüman bir ALGI ortaya konulabilir.
Ancak böyle bir çaba verilebilirse
yeniden bir sanat (Müslümanca bir göz-AHÇ) kavramsallaştırması yapılabilir.
Abdurrahman Arslan, Zaman Dışı
Konuşmalar, s:187
Pozitivizmin için 3-5 Allah peygamber
kelimesi
Batılı fikriyatın içine 3-5 hadis, fıkıh
cümlesi
İsrail ve ABD ile yapılan operasyonların
içine 3-5 cihad, mücahid kelimesi
Batılı sanatın içine 3-5 vav, elif harfi
katınca ORASI İSLAMİLEŞMİYOR.
Bir muhayyile, bir bakış, bir ESTETİK
var edebilmek taklitçi, ezik, kopyacı TEMBELLERİN işi değil. Hesaplaşamazsak
İŞGAL devam edecek ve sonunda bizi bitirecek.
BU işin KISAYOLU da kolay yolu da YOK!
Ya bedelini, emeğini, çabasını
ödeyeceğiz.
Ya KUDRET, bizi silecek yerimize daha
hayırlı bir ümmet getirecek.
Bu işin kanunu bu diyor sanırım.
İtiraf Kültürü
Batılı insan günah sayıp kimseye
söyleyemediği, kendisine sakladığı en mahrem şeylerini, bir itiraf yani dini
bir vecibe olarak din adamının karşısına geçerek anlatır. Romanda da kahramanın
karşımıza geçerek anlattığı aslında yazarın kendisidir.
Günah çıkarmakta esas olan, unutmamak ve
itirafta bulunmaktır. Ancak itirafta bulunan kişi itirafta bulunurken
başkalarını kendi günahlarının şahidi haline getirir.
Hâlbuki Kur'an bizi ikaz eder;
açıklamayın, anlatmayın, kendiniz aleyhine şahitleri çoğaltmayın. Mesele Allah
ile aranızda kalırsa affınız da kolay olacaktır
Yani, bir tarafta UNUTMAYIP itiraf
etmek, diğer tarafta unutup TÖVBE etmek önem taşır.
Bu anlamda Batılı insan için günahını
İTİRAF etme büyük önem taşır. Ancak İtiraf ederek GÜNAHLARINDAN temizleneceğini
düşünür.
Abdurrahman Arslan, Zaman Dışı
Konuşmalar, s:188
Batının Günah çıkarma yani itiraf
törenleri günahı önlemez. Tam tersine suçu yayar ve kişiyi yeni günahlar için
temizler adeta
İslam ise sorunu kabul edilip edilmediği
belli olmayan TÖVBE ve günahı
yaymamaya/duyurmamaya/öğretmemeye/özendirmemeye/meşrulaştırmamaya/olağanlaştırmamaya/alıştırmamaya
yönelik gizleme tavsiyesi ile en aza indirmeye çalışır diyor sanırım.
Nitekim ABD 2 yüzyıla yüzlerce katliam
ve yüzlerce özür sığdırabilmiştir, diyor sanırım.
Aslında itiraf, mahremiyeti bütünüyle insanın elinden alan, insanı, kendine
hiç bir şey bırakmamacasına şeffaflaştıran bir hususiyete sahip.
Çünkü bu itirafçılık kültürü insana ait saklanması gereken her şeyi elinden
alarak geride insanın saklaması gereken hiç bir şey bırakmıyor.
Abdurrahman Arslan, Zaman Dışı Konuşmalar, s:189
Rönesans dönemi resimlerini bilenler bu dönemin resimlerinde ÜRYANLIĞIN en
göze çarpan faktör olduğunu fark ederler.
O çıplaklık, daha sonra TOPLUMA da yansımış ve erkek/kadın üzerlerinde
mahremlerini koruyacak hayvanlar gibi ancak onların sahip olduğu kürk ya da tüy
dahi olmadan yaşar olmuşlardır.
Abdurrahman Arslan Bey bunun Hristiyanlıkta var olan İTİRAF kültürünün
insanda kendine ait bir MAHREM alan bırakmaması ile ilgili oluğunu düşünüyor.
İnsanın kendine ait mahremi kalmadıkça İnsan HER ŞEYİNİ herkesle PAYLAŞIR
oldukça vücudunu da TEŞHİR etmeye başlıyor diyor sanırım.
O zaman şunu sormamız lazım Müslüman Toplumun bakiyesi olan bu toplumu
MAHREMLERİNİ ifşa etmeye iten ne idi?
Yüzeydeki Pislikler
Modern dönemde itiraf olarak anlatım,
din adamına yapılmaktan giderek çıkmakta ve alenileşmekte, yani
Demokratikleşmektedir.
Daha sonraları da yeni kamusal alanın
teşekkülü veya şekillenmesi ile itiraf, toplumsal/sınıfsal hareketlere
bürünerek gösteriye dönüşüyor; ya da gösteri demokratikleşerek itirafa
dönüşüyor
Kolonyalizm, GÜNAHIN mekân değiştirmesi
olarak harice taşınması oldu.
Abdurrahman Arslan, Zaman Dışı Konuşmalar,
s:189
Esra Erolların, Müge Anlıların gündüz
kuşağında toplumsal sapkınlıkları çıkarıp FAŞ etmelerinin Hristiyanlıktaki
PAPAZA günah çıkarma hadisesinin bir türü olduğu aklınıza gelmiş miydi?
Toplum DEMOKRATİKLEŞTİKÇE Tanrı ve
temsilcisi PAPA değerini kaybettiğinden İTİRAF, Tanrının yerine alan Devlete ve
onun temsilcisi HALKA yapılmaya başlanır
BU günah çıkarma TÖRENİ toplumu
temizleme, toplumun derinliklerindeki arızaları giderme AMACIYLA yapılır,
Beklenen budur.
Ancak tam tersine bu pisliklere,
sapkınlıklara karşı ilgiyi, merakı artırır ve yaygınlaştırır.
Derinlerdeki pislikler ortalıkta yüzmeye
başlar, diyor sanırım.
Şunu sormamız gerekiyor:
Batının hem dünkü hem bugünkü,
Müslümanların ise sadece bugünkü muhayyilesi, neden ve hangi sebeplerden dolayı
her şeyi SOMUTA indirgemeye, seyirlik bir malzemeye dönüştürmeye, görünür
kılmaya çalışıyor?
Diğer bir ifade ile bugünkü zihnimiz
somut hale getirip seyredilir bir show nesnesi kılmak için neden her şeyi
nesneleştirerek kendine malzeme yapıyor...
Sonrada bizi Eflatun'un mağarasındaki
gölgelere bakan seyirciler haline getiriyor:
Yani KENDİ gölgesini seyreden
insanlara...
Abdurrahman Arslan, Zaman Dışı
Konuşmalar, s:194
Kadim kültürde SEVGİ, Aşk, muhabbet,
merhamet, cömertlik, nefret, kin, hırs vs. HERKESİN önünde SHOW halinde
yaşanmaya çalışılan şeyler değildir.
Mesela bugünlerde Müslümanlarda bile bir
hanıma Evlilik teklif edilecekse bu sessizce gönderilen bir elçi, mektup ya da
bir mendille olmuyor.
Kalabalık bir arenada hazırlanmış bir
mizansende başkalarını da işin içine katarak konu ile ilgisi olmayan
YABANCILARI da olayın içine davet ederek SHOW, Gösteri ve GÖSTERİŞ olarak
yapılıyor.
Sonra da defalarca internete yüklenen
VİDEOLAR başa döndürülüp döndürülüp "kendi GÖLGESİ" seyreden
mağaradakiler gibi seyrediliyor.
Sanırım Abdurrahman Arslan beyin iması
şu:
Dinler insanı GAYBA inanmaya
çağırıyorlardı. GAYBA inanan insanın ufku başka bir âleme doğru genişliyordu. O
gayb âlemi içinde gizli MAHREM, sadece senin ve ALLAH'ın bildiği bir ALAN var
ediyordu.
Gayb âlemindeki Meleklerin,
Peygamberlerin, azizlerin, Şehidlerin, Ölmüş babanın, annenin, dostun, çocuğun
meseleyi bilmesi ve TAKDİR ETMESİ,
Cenab-ı ALLAH'IN RAZI olması yeterliydi
GAYBA iman edemeyenler, dünyalık tipler
diğer dünyalık tiplere muhtaçlar. Başka bir yerden TAKDİR alma imkânı
olmayanlar, diğer insanların TAKDİRİNE tapınıyorlar. Bu yüzden her şeyi bir
GÖSTERİYE, her şeyi bir şowa dönüştürmek zorunda kalıyorlar.
Dolaylı bir KENDİNE tapınma halinde
yaşadıklarından başka insanlardan aldıkları TAKDİRİ, onanmayı, kutsamayı,
aferini DÖNDÜRE DÖNDÜRE seyrederek kendi, KUTSİYETLERİNİ tekrar tekrar
kutsuyorlar, diyor sanırım.
İkonlar, Hz Meryem resimleri,
Rönesans'ın gaybı görünür hale getirmeye çalışan cennet ve cehennem tabloları
veya Hz İsa'yı, çarmıhı anlatan dini resimler... Bunlar dini resimler değil
dini muhayyilenin sekülerleşmesinin resimleridir.
Din ya da dindarlık adına semavattakiler
yeryüzüne taşınmış; gayb olan gaybi olmaktan çıkarılmış; başka bir ifade ile
öbür dünya bu dünyaya taşınarak içi boşaltılmıştır... Aynen kiraya verilmek
için içi boşaltılmış ev gibi.
Abdurrahman Arslan, Zaman Dışı
Konuşmalar, s:195
Gaybi olan GAYP'ta kaldığı sürece
işlevseldir. Eğer onları bu dünyaya getirirseniz İŞLEVİNİ yitirir. Oyuncağa
dönüşür.
Mesela CENNET gaypta durduğu sürece
insanları AHLAKLI olmaya iter. Eğer tatil köyü yapar ismini CENNET koyarsanız
CENNET yanı başımıza gelir, dünyevi bir anlam kazanır ama bu insanları erdemli
kılmaz.
Tanrı her yerde olduğu, tanımlanamadığı,
belli bir şekli olmadığı için hem her yere sığar ve hem her yeni KAPSAR (tenzil
ve teşbih) Eğer onu ikon haline getirir ve yanınızda taşımaya başlarsanız ONA
dilediğiniz gibi şekil de vermeye başlarsınız
Gibi şeyler söylüyor sanırım.
İslam'ın ısrarlar GAYBI görünen, zahir,
sarih hale getirme çalışmalarına, resme, heykele ve kutsalların tasvirine
direnmesinin sebebi sanırım belli olmuştur.
İslam Estetiği de güzel olanın peşindedir ancak bu Allah'tan, tevhitten ve
adaletten bağımsız bir güzellik telakkisi değildir.
İslam'a göre GÜZEL'liğin kaynağında yaratma vardır. Bütün yaratılanlar
Allah tarafından yaratılmışlardır bu halleri ile ortak bir kökeni paylaşır ve
eşittirler. Birinin diğerine öncelenmesi, öne çıkartılması adaleti bozar.
"Yaratma" yaratılanın güzelliği veya çirkinliği meselesinden çok
daha öncelikli, bir meseledir. "Allah Güzel olanı yaratır -Her ne kadar
biz ondaki güzelliği göremiyorsak da- bizzat yaratılmış olmak, Allah tarafından
buna layık görülmüş olmak, Kün emrine muhatap olmuş olmak güzelliği onda
mündemiç kılar
Yaratma sonsuzluğu da içerir bu durumda varlığa bir perspektif giydirmektir
- bir kısmına uzaktan bir kısmına yakından bakmak- eşyaya saygısızlıktır. İslam
sanatında perspektifin olmamasına, varlığın mevkilendirilmemesine bu durum
işaret eder.
...
Burada bir soru karşımıza çıkıyor:
Zihni Batının etkisinde olan Müslüman muhayyilesi kendini dünyaya bir kul
ve bir fani olarak nasıl yerleştirecektir ki ona göre bir perspektif
kazanabilsin.
Zira MEKÂNIN HANGİ yönlerini GÖZ ARDI edeceğimizi bu belirleyecektir.
Abdurrahman Arslan, Zaman Dışı Konuşmalar, s:200
Gizlemeye gerek yok, İslam resimden, FOTOĞRAFTAN, tiyatrodan ya da
heykelden hoşlanmıyor. Mesele bunlar değil bunları var eden MUHAYYİLE'ye itiraz
etmesidir.
Bunların arkasındaki İKİ ZİHİNLİ yapıdan hoşlanmamaktadır. Çünkü Temsile
açık değildir.
Söz gelimi eşyayı/varlığı ayniyle temsil etmek yaratıcı ile boy ölçüşmek
anlamına geliyorsa, eser, her ne anlatıyor olursa olsun eşyanın aynı ile temsil
edilmediği bir eser ortaya çıkacaktır, Minyatür gibi.
...
Temsil ile İslam arasında bir ilişki değil ilişkisizlik vardır. Açık
şekilde bu İslam'ın kendisini TEMSİLLE ifade etmeyi reddetmesinde kendini
gösterir.
Peygamber bir TEMSİLCİ değildir. (Elçidir-AHÇ). Peygamberi temsil eden bir
din adamı da söz konusu değildir. İslam'ın Temsile karşı olması veya temsile
dayalı bir din olmaması onun nev-i şahsına münhasır karakterini ifade eder.
Bu karakter İslam'ın tevhid anlayışından bağımsız ele alınamaz
kanaatindeyiz.
Abdurrahman Arslan, Zaman Dışı Konuşmalar, s:205
Hristiyanlıkta Tanrı, Tanrının temsilcisi İsa ve İsa'nın temsilcisi PAPAZ'la
muhataptır mü'min.
İslam'da Kimse kimsenin temsilcisi olamaz. Herkes sadece KENDİNİ temsil
eder. Herkes kendi İMTİHANINI ve hesabını verir. Çünkü Aziz Kudret'in makamı
temsil edilebilecek bir MAKAM değildir.
Herkes varlığını ONUN nur'undan alır. Her nur zerresi eşi benzeri olmayan
kendi başına bir âlemdir. Hiç bir kum tanesi diğer bir kum tanesi ile aynı
değildir. Hiç bir yaprağın, hiç bir kar tanesinin, hiç bir dalganın, hiç bir
balığın, hiç bir karıncanın eşi yoktur.
Hepsi bir arada ÂLEMLERİ var ederler. Hepsi birden TEK bir potada birleşip
HAKK'In kulu olurlar.
Zeyl: Kul yaratmada RABBİ ile yarışa girmez. Eski camilere dikkat edin.
Mutlaka çinilerde ya da süslemelerde KASITLI bir HATA yapılır. O iş eksiklenir.
Zira Mükemmel olan Allah'tır, TAM olan, eksik olmayan O'dur.
İnsan O'nunla yarışa kalkmamalıdır, şuuru ÇİNİLERE bile kazınır.
Kanaatimce fıtrata uygun bir dünya değil bu dünya.
Müslümanın AYET olarak baktığı varlıklar kendi fıtratlarında değiller, bu
da insan fıtratına aykırı. Sorumluluk taşıyan, yani Ahirete ilişkin sorumluluğu
olan bir toplumun yaşayabileceği bir dünya değil bu.
Hâlbuki İslam, insanları gerçek bir dünyaya, yaratılmış olanların gerçek
dünyasına davet ediyor ve o gerçekliğin dünyasını eşyanın ilkelerine göre
değil, kendi ilkelerine göre düzenlenmesini istiyor; öbürü ise dediğimiz gibi
sanal bir dünyanın ilkeline göre bir düzenleme yapmaya çalışıyor.
Abdurrahman Arslan, Zaman Dışı Konuşmalar, s:209
Domates domates değil,
Karpuz karpuz değil
Yapay zekâ, zekâ değil
Erkek erkek değil
Kadın desen her tarafı oynanmış
Sohbet sanal
Cemaat sanal
Oyun sanal
Ders sanal
Haber manipülasyon
Bilgi uydurma
Her şey FITRATINDAN koparılmış
Böyle bir ortamda HAKİKATE çağrı yapmaya çalışıyoruz. Hâlbuki muhatap da
SANAL
İSLAM HAKİKATE seslenir, HAKİKATİ düzenler.
Modern dünya SANALDA bir dünya kurup sanaldaki bir ÂLEMDE muhatabını
yoğurmaya şekillendirmeye çalışıyor diyor sanırım.
Bizim inancımız ve sanatımız boyutunda
sürekli bir değişimle birlikte giden sürekli bir değişmezlik de vardır.
Aynı ezan ve namazda olduğu gibi: Aynı
ezanı aynı kelimelerle her vakit tekrarlıyoruz. Bu sabit boyut.
Ama o ezanı hep farklı vakitte okuyoruz.
(Günün uzayıp kısalması ile namaz vakitlerinin değişmesini kastediyor: AHÇ) Bu
da değişen boyut.
Bu Batılı sanat için kabul edilebilir
bişi değildir. O hiç bir sabiteyi kabul etmez. Sürekli ve her şeyin
değişmesinden yanadır
Hâlbuki Tabiatta da aynı şey görünür.
Bir tarafta sürekli sabiteler varken aynı sabitelerin içinde sürekli bir
değişim.
İşte tabiatı da toplumları da istikrarlı
kılan bu yönleridir.
Abdurrahman Arslan, Zaman Dışı
Konuşmalar, s:211
Müslüman sabah namazı ile evden çıkar. Sabah yazın 5'te olur kışın 8''de. Akşam
ile eve döner. Yazın 20:00'de kışın 17'de.
Orucunu bu sene haziran 'da tutar
sonraki sene Mayıs'ta, daha sonra kışın, sonra Sonbaharda. Sürekli değişir. Hem
Oruç tuttuğu zaman, hem oruç tutma süresi.
Sabitleri vardır Müslüman'ın asla
DEĞİŞMEYECEĞİ
Değiştirmeyeceği, değişmesine müsaade
etmeyeceği.
VE onunla birlikte sürekli değişen
bişileri
Sabiteleri YAPAMAYACAKLARI olmayana,
Müslüman denmez zira.
Başıboş değişim diye bişi yok.
Ferdi ya da tüm toplumsal değişimler ideolojik bir vasfa sahiptir.
Bu yüzden din bazı şeyleri sürekli tekrar ederek ana hattı sabit tutar:
Ahiret, ölüm, hesap, Cennet cehennem, dünyanın geçiciliği gibi...
Modernist bir muhayyileye göre bunlar tekrardır. Ve modern muhayyile
tekrarı sevmez onu çürüme olarak görür.
Modern muhayileyi zihinlerine yerleştirmeye başlayan Müslümanların da
tekrarları bir arıza olarak görmeye başlamaları etkilendikleri ideolojinin
sonucudur kanaatindeyiz.
Sözgelimi binlerce yıl halı örer bu yörenin insanı. Her halı dokuyucusunun
o andaki ruh hali halının ilmiklerine, düğümlerine yansır. Bu nedenle halılar
hep değişir. Hiç bir halı diğerinin aynı değildir.
Lakin hepsinin ortak desenleri ortak figürleri vardır.
Tekrarın içinde sürekli bir değişim söz konusudur. Değişimin içinde de sürekli
bir tekrarlar.
Abdurrahman Arslan, Zaman Dışı Konuşmalar, s:212
Değişim kaçınılmaz. Değişime direnmek FITRATI bozar.
Ancak nereden geldiğini nereye gittiğini bilmeyen SABİTESİZ değişimler de
YOLU Kaybettirir. İleri mi gidiyorsun geri mi dönüyorsun belli değildir.
Kazanımlar belaya dönüşür.
Değişimin KİMLİĞİ ve KİŞİLİĞİ keybettirmeyecek değişmeyecek SAĞLAM kulplar,
rehberler eşliğinde olması, bir GELENEĞE ve sürekliliğe dayanması gerekir.
Değilse yönü,
şuuru, şahsiyeti, kişiliği kaybetme kaçınılmazdır, diyor sanırım.
Estetik ve psikiyatrinin suiistimali,
kanaatimce en tehlikeli olanlardandır.
Mesela bugün İstanbul'un tüm sokaklarını
çiçeklerle donatıp yoksulluğu estetize edebilirsiniz. Zira insanların AHLAKİ
kaygıları zayıfladıkça estetik kaygıları öne çıkmakta.
Kim bilir her sokakta çiçek görmek
istememizin belki de sebebi budur.
Abdurrahman Arslan, Zaman Dışı
Konuşmalar, s:213
İnsanlarda insani ilişkiler zayıfladıkça, Bencillik ve egoizm arttıkça kedi,
KÖPEĞE olan düşkünlük artıyor.
Ahlaki endişeler azaldıkça GÖSTERİŞ,
estetik endişeler artıyor
Yani ÇİÇEK gibi insanların boşluğunu
ortalığı kedi köpek ve SÜSLER ile doldurarak kapatmak istiyoruz, diyor sanırım.
Tayyip Erdoğan belediye başkanıydı.
Bir üniversiteli biraz da eleştirmek
amacıyla şöyle bir soru sormuştu: "İstanbul'u ağaçlandırıyorsunuz ama
bilimden de faydalanıyor musunuz?"
Dikkat çekici bir yaklaşımdı. Bir bakıma
karşı tarafa siz bilimden uzaksınız demek istiyordu.
Çocuğa bilimle estetiği birbirine
karıştırarak öğretmiştik. Ya da bilimi öylesine yüceltmiş öylesine yüceltmiştik
ki, her konunun karar vericisi, belirleyicisi noktasına getirmiştik.
Galiba bizim verdiğimiz eğitim böyle bir
şeydi. Hala öyle bir eğitim veriyoruz.
Hâlbuki bilim hiç bir zaman insanın
estetik kaygılarının yerini dolduramaz, hatta bu konuda bırakın yol gösterici
olmayı hakemlik bile yapamaz.
Abdurrahman Arslan, Zaman Dışı
Konuşmalar, s:213
Muhteşem bahçeleri estetik ZEVK'le
kurarsınız. Bilimle değil. Zevk olmadan, kuru Bilimle kuracağınız şey ancak
berbat, is kokan sanayiler olabilir.
Bir insanın evinin önünde bir ağaç olsun
istemesini,
penceresine onun yeşilliğinin gölgesinin
düşmesinden keyf almasını,
dallarına konan kuşların sesinin
dinlemek istemesini BİLİM ne anlar?Bilim ne karışır?
Bilime
Böyle TANRISAL bir pozisyon veren eğitim sistemini hala sorgulayamıyor
olmamızın sebebi nedir diye sormak istiyor sanırım, Abdurrahman Bey
Elbetteki "eşyada ibaha
esastır" (Eşya, eğer Haram edilmemişse Helal kabul edilir.)
Lakin bugün genetiğine kadar müdahil
edilmiş eşya, mahiyet olarak, fıtraten bozguna uğratılmıştır. O yüzden bu usulü
uygularken Müslümanın bu kolaylığı geçmişte olduğu gibi kolayca kullanma
usulünü terk etmesi ve eşyanın mahiyetine bakması gerektiğini düşünüyorum.
Çünkü Müslüman, eşyaya karşı da sorumluluk
hissi taşıyan biridir. Modern yöntemlerde insanın eşyaya karşı bir sorumluluğu
olduğunu söylemek AKIL dışıdır. Bu anlamda Müslümanın yeni bir sorumluluk alanı
ile karşı karşıya olduğunu söyleyebiliriz.
Abdurrahman Arslan, Zaman Dışı
Konuşmalar, s:215
Eşya, artık EŞYA değil, karpuz diye
aldığınız aslında bir kabak,
Tereyağı diye yediğiniz bir yumuşak
plastik çeşidi pekâlâ olabilir.
İnsan yavrusu diye kucağınıza verilen
genleri ile oynanmış bir ÜRÜN bebek olabilir.
Şifa bulmak için olduğunuz AŞI bir GEN
terapisi çıkabilir pekâlâ
Artık Kur'an'da HARAM diye
belirtilmiyorsa onu HELAL sayabileceğimiz dönemin doneleri ile düşünemeyiz:
Zira EŞYA artık gördüğümüz ŞEY değil. İLAÇ diye gördüğünüz şey mesela domuz
plesentası çıkabilir, diyor sanırım Abdurrahman Bey.
Zeyl:
Nitekim Pandemi döneminde İslam Âlimlerinin AŞI diye insanlara dayatılan insan
genlerine dışardan direk müdahale anlamına gelen GEN TERAPİLERİNE (mRNA
aşılara) karşı hiç bir refleks geliştirememeleri, domuz plesentasında üretilen,
beyinden yerleşen ağır metallerle korunan aşılara karşı SEKÜLER, LAİK,
PARATAPAR (Kapitalist) ilaç firmalarına TABİ olup, boyun kesmeleri ve onların
istedikleri fetvaları vermeleri konunun İslam Dünyasında ne kadar ihmal
edildiğini hissettirebilir sanırım.
Son derece kritik bir dönemde yaşıyoruz.
Eşyanın mahiyeti meselesini sadece ve
sadece İslam gündeme getirebilir. Sonra da mahiyetini, o mahiyetin neden
değiştirildiğini, amacını ve varılmak istenen neticenin ne olduğunu,
müdahalenin meşru olup olmadığını; nihayette mevcut mahiyetin İslam'a uygun
olup olmadığına karar verdikten sonra konuşabilir.
Unutmamak lazım ki, bugün insanın
kendisi de dâhil, varlık âlemine ait fıtrat tehdit altındadır.
Tam bu noktada yani YÖNTEMİN iflas
ettiği postmodern çağda, başka dünya görüşlerine, bilgi birikimlerine, başka
din veya teolojilere ait yöntemleri İslam'a uygulamaya kalkmak, gülünç duruma
düşmek olacaktır.
Abdurrahman Arslan, Zaman Dışı
Konuşmalar, s:216
Batı modernitesinin geldiği yer İNSANI
dahi yok edebilecek onu dahi hem ceset hem RUH olarak ortadan kaldırabilecek
bir yer.
Havanın, suyun, toprağın, meyvenin,
sebzenin, etin, Kadının, Erkeğin, çocuğun, ailenin Fıtratının bozulması, DOĞAL
yapısını yitirmesi çok uzun süredir konuşulan bir mesele.
BU duruma bir tek söz söyleyebilme,
itiraz edebilme imkânı olan İSLAM kaldı. İslam'ı postmodern düşünceye
eklemleyerek konuşturmaya çalışmak bizce GÜLÜNÇ değildir sadece aynı zamanda
İNANLIĞA ihanettir, kanaatindeyiz.
Bilgi üretimi taraf tutar bu anlamda Batının iddia ettiği nesnellikten söz
edilemez.
Unutmamak gerekir ki İslam'ın ilim geleneği modernlikteki gibi
"doğru-yanlış" üzerine değil "isabet" üzerinden işler.
Fazlur Rahman içerik olarak bizim usulü moderne yaklaştırmaya çalışıyor.
Kanaatimce esas tehlikeli olan bu. Görünüşte klasik usulü kabul edip veriş
olarak alırken içeriğine müdahale edip onu modernliğe itiraz edemeyecek bir
yönteme dönüştürmeye çalışıyor.
Bense 21. asrın anlamını başka metotlarla değil USUL üzerinden gündeme
getirmeliyiz. Usul üzerinden bilgi/epistemoloji düzeyinde hesaplaşmalıyız
Modernite ile.
Klasik kabuldeki gibi eşyada ibaha esastır (Kesin olarak haramlığı işaret
edilmemişse helal olarak görülür) diyerek işi bırakamayız.
Abdurrahman Arslan, Zaman Dışı Konuşmalar, s:218
Fazlurrahman'ın yaptığı Batı Modernitesini kabul edip İslam'la ondan bir
sentez çıkarmaya çalışmaktır. Ancak Batılı yöntemlerle bilgi üretilmeye
başlandığında sonuç yine Batı modernitesi olacak, yani ortaya bir sentez
çıkmayacak sonuç olarak İslam tamamen Tasfiye olacaktır.
Çünkü bu yolun çıktığı yer bellidir. Aynı yola girip başka bir yere çıkmak
mümkün değildir.
Bu noktada İslam'ın BİLGİ üretim metodunu USULÜ gündeme getirebilirlerse
Müslümanlar Batı’ya alternatif bir yol açmaları mümkün olabilir diyor sanırım
Abdurrahman Bey.
Müslümanın HAKİKATİ arama çabası diye
bir şey olamaz!
Zira HAKİKAT aramakla bulunabilecek bişi
değildir.
Hakikat MÜSLÜMANA verilmiştir.
Müslüman eline verilmiş HAKİKAT ile
dünyaya bakar ve onu o HAKİKAT ile anlamlandırır.
Dolayısı ile bizim için anlamın kaynağı
DİNDİR, bunun haricinde bir anlam kaynağı Müslüman için kabul edilmez.
Bu BATI'nın sorunudur.
Abdurrahman Arslan, Zaman Dışı
Konuşmalar, s:220
Müslüman için HAKİKAt vahiydir. Allah
tarafından Müslüman verilmiş sapa Sağlam bir İP'tir. ONA tutunarak yol ve
istikamet bulur. O'nu işitir ve teslim olarak YOL alır.
Zira insani kapasitenin HAKİKATİ tespit
etmeye gücü yetmez. Ancak ondan "bir parça" nasiplenebilecek
durumdadır.
Modern Dünya ise HAKİKATİ aklı ile arar.
Ve akıl (rasyo anlamında) herkeste vardır.
Dolayısı ile HAKİKAT kişiye, tarihe,
zevke, menfaate, baktığın tarafa, durduğun yere, deneye koyduğun materyalin
niceliğine ve niteliğine göre değişir.
Yani Batı'da HAKİKAT kişiye göre değişen
bir şey olarak gerçekte YOKTUR. Post Turth dedikleri işte tam da bunun
ilanıdır.
İslam Sanatına göre "Güzel"
nedir?
İslam güzeli felsefik ve estetik anlamda
ahlaki temelde kavramsallaştırır. Demek ki İslam ahlakına uygun olmayan bir
şeyin İslam sanatında" güzel" diye kendisine yer bulması mümkün
değildir.
Sözgelimi Çıplak bir KADININ ya da
bedenin İslam Sanatının ilgi alanına girmesi mümkün mü?
İslam Bedenin siyasetin konusu olmasına
müsaade etmediği gibi sanatın konusu olmasına da müsaade etmez.
Zira birinden IRKÇILIĞIN diğerinden
çıplaklığın çıkması kaçınılmazdır.
Abdurrahman Arslan, Zaman Dışı
Konuşmalar, s:221
Alttaki resimlerde birinde İtalya'daki
Trevi Çeşmesi, diğerinde Sivas Divriği Ulu Caminin kapısı görülmektedir.
İkisinde de Muhteşem bir taş oymacılığı
vardır. Biri insani ÇIPLAKLIĞI öne çıkarır, diğeri taşın içindeki, güzelliği.
İslam'da ahlak ve adalet birbirlerinden ayrılabilen şeyler değildir. (Ahlaklı
olan adildir, adil olan Ahlaklıdır-AHÇ)
İslam Ahlakı adalete içkindir, dolayısı
ile kişi ahlaklı davrandığında farkında olmasa da adaletli davranmış olur.
Adaleti bozduğunda ahlakı da bozulmuş olur.
Demek ki, bir sanat eseri ahlaki temele
oturduğunda ya da bu temelden hareketle vücuda getirildiğinde, kendine içkin
bir adaleti de temsil etmiş olur...
Güzel ve çirkin kavramlarını esas alan
sanat eserinin adil olma anlamındaki AHLAKİ temeli de paylaşması bu anlamda
şarttır... Nitekim Müslümanlar GENEL OLARAK ahlaki olmayanı bırakın bir sanat
eseri olarak kabul etmeyi, bakılabilecek bir nesne olarak dahi kabul
etmemişlerdir.
Abdurrahman Arslan, Zaman Dışı
Konuşmalar, s:222
Müslümanlar AHLAKİ olmayanı Adil
olmayanı (Tevhide işaret etmeyeni) bırakın bir sanat eseri olarak
değerlendirmeyi YÜZÜNE bakılacak bir şey olarak bile görmezler.
Günümüzün iletişim dili SÖZ veya YAZI değil, "GÖRÜNTÜ"dür.
Görüntü teolojik (ilahiyatçı) bir teknoloji olan kameranın ürünüdür.
Kamera, varlığı/gerçeği ve eşyanın görüntüsünden ayıran gözdür.
Görüntü, varlığın/gerçekliğin veya bir hadisenin -varsayılanın aksine-
anlatımı DEĞİL, teşhiridir. ...
Kamera bize bilme biçimi aşılar, bildiğimizi düşündüğümüz şey aslında
sadece kameranın anlattıklarıdır. Sözgelimi kalabalığın içine atılan bir bomba
kamera aracılığı ile resme dönüşür. Artık vahşet vahşet olmaktan çıkmış
hadiseye dönüşmüştür.
Abdurrahman Arslan, Zaman Dışı Konuşmalar, s:224
Günümüzün iletişim DİLİ Görüntüdür, söz değil.
Mesela TV'lerden sürekli bize EMREDELİR:
- Böyle giyineceksin
- Böyle konuşacaksın
- Kocana şöyle hitap edeceksin
- Karına şöyle davranacaksın
- Çocuklarını böyle yetiştireceksin
- Şunu alacaksın
- Şundan nefret edeceksin
- Şu partiye OY vereceksin
- Şu DEĞERLERE önem vereceksin
- Şunu boykot edeceksin
- Bunu destekleyeceksin
TV'ler modern İlahiyat fakülteleridir. İnsanlara Neyi, nasıl, nerede,
kiminle, hangi düşünce ve niyetle yapacaklarını EMREDELER
Konuşmadan, yazmadan, GÖRÜNTÜLERLE, GÖSTEREREK, diyor sanırım.
Geçmiş kuşakların gürültü dediği şeye
bizim kuşak müzik diyor.
Eğer müzik, hakikaten insanın ruhunu, iç
dünyasını yansıtıyorsa, bu demektir ki bugünün insanının iç dünyası bir kaos
bir gürültü içinde...
Müzik arabalarımıza kadar inmedi, biz
müziği arabalarımıza kadar taşıdık. Bu bizim ruhumuzun içinde olduğu kaos ile
uyumlu bir şeyi ifade ediyor olması lazım.
Bir tiryakilik söz konusu, bu
tiryakilikten dolayı onu terk edemiyoruz aynen tiryakinin sürekli sigarayı
araması gibi modern insanın kulakları da sürekli her yerde bir şeyler işitmek
istiyor.
--- Yani demek istiyorsunuz ki, içimizde
bir kaos yaşıyoruz. Bu nedenle bizi dinlendiren, bizi tefekküre davet eden
müzikal estetik kaybolmuş durumda. İçimizdeki kaosla uygun bir gürültüye müzik
diyoruz.
Abdurrahman Arslan, Zaman Dışı
Konuşmalar, s:229
Modern müzik ruha huzur ve sekine
vermiyor. İnsanı tefekküre davet etmiyor.
Yoruyor, bezdiriyor, kafasını şişiriyor,
ahmaklaştırıyor, bom boş aptalca, hikmet ve irfandan yoksun cümleleri tekrar
ediyor.
Bir tür UYUŞTURUCUYA benziyor der gibi.
1600'lere kadar bir Kilisenin müziği var bir de halkın müziği yani folklor.
Bunlar birbirlerinden ayrı mecralar. Sanat halk için mi yoksa sanat sanat için
mi tartışması da oraya dayanır.
1600-1700'lerden itibaren modernite ile
birlikte Kilisenin iktidarına meydan okumak ve topluma ait değerleri öne
çıkarmak iddiası ile Kiliseye ait olanın aşındırılması sürecinde Müzik öne
çıkmaya başlıyor. İlk operalar da bu tarihlerde kuruluyor. Sonrasında Ulus
Devletin müziğin halk üzerindeki etkisini fark etmesi ile bir yönetim
enstrümanına dönüştürülmesi de yaygınlığının bir başka sebebi...
Hâlbuki bizim camilerimizde MÜZİK
yoktur. Üstelik İslam'ın mesajı öyle müzikle iletilebilmeye uygun bir mesaj da
değildir.
Peki ne oluyor da yeşil pop dedikleri bu
müzik türü kolayca İslam toplumlarında yaygın bir hale gelebiliyor?
Sanırım Tüketim Kültürü ile ilgili bir
mesele bu. Düşünün böylece Allah, Resulullah, Muhammed, Kâbe... Dine dair ne
varsa her şey müzik vasıtası ile tüketim kültürünün bir nesnesine, alınır
satılır bir cisme dönüşebiliyor. Karşımıza İslami popun, kızların peşinde
koştuğu pop starları çıkıyor.
Müzik meselesini müziğin kitleler
üzerindeki dönüştürücü gücünü hesap etmeden konuşamayız kanaatindeyim.
Abdurrahman Arslan, Zaman Dışı
Konuşmalar, s:237
Müzik sadece RUHUN GIDASI değil,
Aynı zamanda EGEMENLERİN kitleleri
yönetmek ve yönlendirmek için kullandıkları bir enstrüman
Toplumsal yapıyı değiştirmek, dinin
etkisini aşındırmak, sekülerizmi ve hedonizmi yaygınlaştırmak için kullanılan
bir iktidar aygıtıdır, diyor sanırım.
Tarih boyunca TEBLİĞ sözel bir hitap
olmuştur;
Tebliğ'de aracı kullanılmadan kendini
İFADE etmek vardır. Yani SÖZ. (Tebliğin aslı göz göze SÖZ'dür. Sanatla TEBLİĞ
olmaz demeye getiriyor-AHÇ)
Müslümanlar SANATIN ne'liği üzerine daha
konuşmadılar. Batı’dan ne alırlarsa hemen onu sanat diye içselleştirmeyi mazur
görmüyorlar... Sanatın ölçüleri içinde bir şey icra ettiklerinde kendilerini de
sanatçı olarak görmeye başlıyorlar. Bu da başka bir dram... Böyle bir
kolaycılıktan da kurtulmamız lazım...
Müslümanlar çok kolayca her şeyi sanat
kabul edebilecek bir kıvama geldiler. Çünkü yeni zevkler edindiler, yeni, haz
veren şeyler keşfettiler. Artık İBADETLERİ onlara zevk vermiyor. Problem
buradan kaynaklanıyor.
Bir şeyin içine Allah'ın Peygamberin
ismini sokmakla onu İslami kılmış olmayız.
Abdurrahman Arslan, Zaman Dışı
Konuşmalar, s:240
Herhangi bir şeyin içine Allah, din,
kitap, peygamber kelimelerini EKLEMEK onu İslami kılmaz.
Bu CİHAT köfte Salonunda KÖFTE yediğinde
kendini CİHAT etmiş saymak gibi bişidir, diyor sanırım.
... Humanizmle birlikte İNSANIN
sevilmesi meselesi gündeme geliyor. İnsanın kulağına hoş geliyor tabi...
İnsanlar insanları sevecekler falan. Bilinçaltında sevginin bir BİYOLOJİK
Faaliyet olduğuna dair ön bir kabul var. Hâlbuki SEVGİDE biyolojiyi aşan bir
boyut var.
Kanaatime göre hangi boyutta olursa
olsun sevgide Aklı mantığı aşan GAYBİ bir boyut var. Ve eğer bu boyut varsa
sevgi kazanılan bir şey değil, LÜTFEDİLEN bir şeydir
Eğer insan Sevgiyi üst seviyeye
çıkarırsa ona çok daha geniş bir muhteva katmış olur ancak modern zamanlar onu
arzuya indirgeyerek kıymetinden ediyor.
Abdurrahman Arslan, Zaman Dışı Konuşmalar, s:242
İki ayet çok dikkatimi çeker:
1- Enfal 63. Ayet-i Kerime: "Müminlerin gönüllerini birleştiren de O’dur.
Dünyanın bütün servetini harcasaydın onların gönüllerini birleştiremezdin,
fakat Allah onların aralarını düzeltti. O izzet ve hikmet sahibidir."
Sanki Kudret diyor ki: "Birbirimizi
sevelim diyerek birbirinizi sevemezsiniz. İnsanların KALPLERİNİ birleştiren
ALLAH'tır. Lütfuna layık olurlarsa Onların arasında sevgi ve merhamet var eder.
2- Rum Suresi 21. Ayet-i Kerime: "O’nun varlığının delillerinden biri de,
kendileriyle ülfet edip huzura ermeniz için size kendi cinsinizden eşler
yaratması ve aranızda bir sevgi ve merhamet var etmesidir.
Cenab-ı Kudret "Sakın
endişelenmeyin, kadın ve erkek "Harama gitmeme" kaygısı ile Aziz
Kudretin Rızası için bir araya gelip nikâh kıyarlarsa Allah onların arasında
"sevgi ve merhamet" peyda eder." diyor olabilir.
Sanırım bu GÖRÜCÜ usulünün neden daha
başarılı olduğunu da açıklayabilir.
Eğer sevgiye iki nesne arasındaki ilişki
düzeyi olarak bakarsak, çoğu zaman bunun sahiplenme duygusundan ibaret olduğu
fark edilecektir.
İki kişi ya da nesne arasındaki
sahiplenme duygusuna sevgi dediğimizde, bu duygunun köklü ve derin bir duyguyu
değil ANLIK değişimlerin üzerine inşa edilmiş geçici bir hissiyatı ifade ettiği
fark edilir. Nitekim günümüzün sevgi anlayışı biyolojik ihtiyaçların tatmini
olarak karşımıza çıkıyor ve bunun da üzerine çıkamıyor.
Yani günümüz insanın sevgisi sahiplenme
arzusundan daha fazla bir şey değil
Abdurrahman Arslan, Zaman Dışı
Konuşmalar, s:243
Sevgi İnsanın KALBİNE gelen ilahi bir lütuf ise, Tanrı tarafından bahşedilen
bir ilahi zevk ise Günlük değişimlerden, biyolojik ihtiyaçlardan etkilenmez.
Zira merkezi insanın hayvaniyatının bir unsuru olan SAHİPLENME arzusu yani
BEN-EGO değildir. Tatmin edilmeyi bekleyen, tatmin edilince de geçen Şehevi bir
arzu da değildir.
Yeşil efendinin ifade edişi ile :
"Nefste hâsıl olan muhabbete şehvet, Ruhta hâsıl olan muhabbete AŞK"
denir. Ruhta hâsıl olduğu için de dünyevi yani GEÇİCİ değildir.
Hülasası modern insan DÜNYEVİLEŞTİKÇE
sadece AŞKI değil SEVGİYİ de kaybetti. SEVMENİN ne demek olduğunu bilmeyince
arzuyu ya da sahip olma güdüsünü (Tamah'ı) sevgi zanneder oldu, demeye
çalışıyor sanırım.
Zeyl: Eskiden yakın dostlar birbirlerini
AHRETLİĞİM (Ahiret'e giderken yoldaşım) diye anıyorlardı. Sanırım onlar
SEVGİNİN şehevi bir unsurdan ibaret olmadığını AHİRETE TAALLUK eden bir
tarafının olduğunu hissetmişlerdi.
Günümüzün AŞK telakkisi AŞKIN olanı
(gaybi) çağrıştırmıyor, bizim bahsettiğimiz Allah tarafından bahşedilmiş,
derinlikli ve hikmetli duyguyu değil ARZULARI (şehveti) çağrıştıran bir AŞK.
Gayb ile bağlantısı olmadığı için
AHLAKTAN bağımsız gelişiyor hatta AHLAKA rağmen gelişiyor. Dahası fıtratı su-i
istimal ederek kendine meşruiyet alanı tayin etmeye çalışıyor.
Seviyorsam sahip olabilirim, seviyorsam
teslim olabilirim, bitti.
Yani tek meşruiyet CÜMLESİ sevmektir
(Sevgi de anlamını yitirmiş ARZU ve ŞEHVET'e sevgi denir olmuştur-AHÇ)
Sevgi dedikleri şey SAHİPLENME ve
Tahakküm kültürü üretiyor.
Abdurrahman Arslan, Zaman Dışı
Konuşmalar, s:245
Modern zamanlar insanı Şehvetini,
arzularını SEVGİ ve AŞK'tan ayırt edebilecek bir derinliğe sahip değil.
Köpeğine, kedisine, kocasına,
sevgilisine, Babasına, çocuğuna, devletine, bayrağına, takımına, arabasına
AŞKIM çekiyor. Bunların farklı duygular olduğunu fark edebilecek inceliğe sahip
değil.
O severken sevdiğine SAHİP olmak, ona
Tahakküm etmek, onu elinin altına almak istiyor.
Tahakküm altına alamadığına savaş
açıyor, nefret ediyor, demek istiyor sanırım.
... Mesela Hz Peygamberin
"Sevginizi açığa vurunuz, izhar ediniz" dediği rivayet ediliyor, bu
durumda bunu nasıl düşüneceğiz?
- Öncelikle hatırlatmak isterim ki,
"Teşhirci bir kültürün izhar etmesi ile teşhirci olmayan bir kültürün
izhar etmesi arasında fark var. Teşhirci olmayan bir kültür sevgisini izhar
ederken işi GÖSTERİŞE/Gösteriye dönüştürmez. Kültür teşhirci ise gösterinin
devam etmesi zarurete dönüşür ve sürekli izhar etmek gibi bir zorunluluğunuz hâsıl
olur. (The show must go on-AHÇ)
Kitabü'l Taharruf'unda Kelebazi diyor ki
"Sonunda mana öldü, isim kaldı. Hakikat söndü, onun yerine gölge
kaldı."
Abdurrahman Arslan, Zaman Dışı
Konuşmalar, s:246
Gösterişçi kültürde Sevgi’ye GÖSTERİ eşlik etmek zorunda kalıyor. Zira modern
sevgi iki kişinin arasında kalabilen bir şey değil. Gösteri bittiği anda YENİ
bir gösterinin sahneye girmesi gerekiyor. Çünkü gösterinin bittiği yerde
SEVGİDE bitmiş varsayılıyor.
Sonuçta GÖSTERİSİ/GÖSTERİŞİ varsa sevgi
oluyor YOKSA olmuyor. Hatta GÖSTERİSİ/GÖSTERİŞİ varsa sevgi olmasa da oluyor.
Zeyl: Modern zamanların İLİŞKİLERİNDE
erkeklerin, KADINLARINA çiçek alma mecburiyeti meselesini düşünün. Erkeğin
kadına çiçek alması, bunun instagramdan, faceden GÖSTERİLMESİ, ilan edilmesi
erkeğin kadını SEVİP sevmediğinden daha önemli bir AYİNDİR (ibadettir). Bu
ritüel yerine geliyorsa diğeri TALİ bir meseleye dönüşür.
Sevgi GÖSTERİŞE dönüşmüş, Sevginin
kendisi kalabalığa karışıp gitmiştir.
Hâlbuki gösterişçi olmayan bir kültür
içinde SEVGİNİN gösteriye ya da gösterişe ihtiyacı yoktur. Onsuz da pekâlâ
yaşayabilir hatta ÇOOOOK daha uzun yaşar, EBEDİLİK ipine bile tutunabilir,
diyor sanırım.
Teşhirci Kültür
Teşhirci bir kültürün içerisinde izhar etmekle (göstermekle) teşhirci olmayan bir kültürün içerisinde izhar etmek arasında fark var.
Bir kültür teşhirci olmadığı halde arada bir izhar edebilir. Eğer sürekli olursa gösteriye dönüşür.
Ama kültür teşhirciyse "Gösterinin kendisi hedeftir. Bunun için sürekli izhar etme zorunluluğu hâsıl olur. Bu da onun kolayca eskimesine sebep olur, bayağılaştırır.
Oysa sevgi onu boğucu taleplerden kurtarabilirseniz ancak sağlam olur.
Abdurrahman Aslan, Zaman Dışı Konuşmalar, (Kamil Kardeşten)
Dakika başı "seni seviyorum" demek, Sevgi gösterilerinde bulunmak SEVGİYİ mukim kılmaz, onu eskitir, bayağılaştırır, Gösteriye, gösterişe dönüştürür.
Gösteriştir, riyaya gider, diyor sanırım.
Herkesin önünde İLAN edilen AŞKLAR, aynı hızla Boşanma Mahkemesine bu nedenle koşuyor sanırım.
0 yorum:
Yorum Gönder