Babasız Çocuklar- 2 (Türkiye Henüz Dinsizleşmedi -3 )

Yazar : Ahmet H. Çakıcı Tarih : 24 Nis 2026 0 yorum

“Olgunlaşmamış bir zihne -en ciddi konularda bile- "kendi kararını kendin ver" deniliyorsa orada mucize, ahlakın, o toplulukta tamamen yok olmamış olmasıdır.”


Alman Filozof Karl Löwith (1897-1973):

Bir önceki yazıda[1] –özetle- şöyle demiştik: "Kanaatimize göre Türkiye’de 2010’lu yıllara kadar sömürgeci yozlaşmaya direnen, “BABA’ya dayalı aile yapısının” korunuyor olmasıydı. 2010’lu yıllardan itibaren Türkiye’de dindarlıktaki gerileme, ateistliğin yükselişi, suç oranlarındaki artış, ahlaki çözülüş ve çıplaklığın dindar ailelerin içine bile nüfuz etmesi “Devlet Desteğini” arkasına alan ve “ATAerkil Düzene Son” sloganı ile yürütülen “BABA’nın” çocuk ve aile üzerindeki etkisinin kırılması ile olduğu kanaatindeyiz.” Kaldığımız yerden devam edelim…

 2010’lu yıllardan itibaren gittikçe şiddetlenen dozda sömürgeci ve neoliberalist yapılar -kötü ve iğrenç- bir şeymiş gibi propaganda ederek “BABA’ya dayalı aile ve toplum düzenine” karşı verdikleri savaşı bu topraklara da taşıdılar. Toplum nezdinde değersizleştirmek için “ataerkil/ pederşahi/ patriarkal/ erkek egemen” düzen gibi aşağılayan ve ötekileştiren ifadeler kullanarak  Erkek Öznenin Ezilmesi” adını verdikleri bir süreçle toplumu kendi BABALARINA karşı savaş vermeye ikna etmeye çalıştılar/çalışıyorlar. 

Bizim “Terbiye Süreçlerinden Babayı Dışlama Süreci” olarak tanımladığımız bu sömürgeleştirme sürecinde, savaşın “kendi babalarına karşı” olduğunu fark etmeyen kalabalıklardan hayli taraftar da devşirdiklerini söylemek sanırım kabil. 

Kanaatimize göre “BABA’nın Çocuğun Terbiye Sürecinden Uzaklaştırılmasında” süreç iki kanal üzerinden yürütülüyor: 

1-       Kültürel Baskı 

Sürecin ilk ayağı, yazılı ve görsel medya üzerinden stratejik, planlı ve düzenli şekilde “BABA”ların, önemsizleştirildiği, saygınlıklarına ve otoritelerine saldırıldığı, aşağılandığı, aile hayatının dışına itildiği (ailenin kendisinin de çözüldüğü), çocuğun terbiye sürecinden dışlandığı, babanın “olmasa da olur, hatta daha iyi olur”a indirgendiği bir yoz kültürün topluma dayatılması şeklinde yürütülüyor.  

Bu yoz kültürün yeni nesillerin terbiyesinden BABA’yı uzaklaştırmayı hedeflemesinin ana sebebi BABA’ların, egemenler için nesilleri yönlendirme ve manipüle etmede en büyük engel olarak görülüyor olması olduğu kanaatindeyiz. 

(“Baba” fıtren sahip olduğu hikmeti ile çocuğun ateşe gittiğini görme ve ateşe girmesin diye gerekirse kendini ateşe atabilme becerisine sahiptir. Fıtri olarak çocuğuna karşı öne çıkan hassası “şefkat” olan anne ise çocuğun nereye gittiğini değil şu anını görür. “Çocuğunun üzüldüğünü gördüğü yerde” çocuğu ile ateşe girebiliyor. Zira sınırız/hadsiz şefkat çocuğu da geleceği de zehirleyebilir[2]. Kanaatimize göre ‘Baba’ çocuğu KÖTÜ yola gitmesin diye çocuğuna ve topluma karşı KÖTÜ olmayı göze alabiliyorken; ‘Anne’, çocuğu ile kötü olmamak ya da çocuğu üzmemek adına çocuğun şerre gidişine refakatçilik edebiliyor.)  

Örnek aldığı ‘Kahramanı’ yani gerektiğinde “ateşe girmesin” diye kendisi ile mücadele edebilecek bir BABA’sı olmayan, sosyal medyadan, TV’lerden hevası kışkırtılmış, egosu şişirile şişirile yüce TANRI ve TANRIÇALAR haline getirilmiş çocukların kendi egoları, kibirleri, şehvetleri yani KENDİLERİ ile baş edip ahlak ve erdem çerçevesinde bir hayat geliştirmelerini beklemek ancak ahmaklıktır. 

Bu yüzden babaları devre dışı bırakarak çocuklara ve gençlere “senin tercihin, senin kararın” denilmesinin, hayati öneme sahip kararları kendi başlarına vermelerinin istenmesinin, onları, “şehvetleri” ve “zevkleri” kontrol eden EGEMENLERElere kul etmekten başka bir anlamı olmadığı kanaatindeyiz. Olgunlaşmamış, karakteri gelişmemiş EGO dönemini geçememiş nesillerin ahlaklı, erdemli ve hayırlıyı tercih edebilmelerini beklemek bir aldatılmışlıktan başka bir şey değildir. Nitekim Ailesine karşı “Hayatına kendin YÖN ver! Sen seç!” denilen çocuklara devlet, “Sen doğrusunu bilirsin! “ demez 12 sene ZORUNLU eğitime tabi kılar ve hiçbir resmi işlemde muhatap kabul etmez. 

Ünlü Alman Filozof Karl Löwith (1897-1973) de, “Olgunlaşmamış bir zihne en ciddi konularda bile "kendi kararını kendin ver" deniliyorsa orada MUCİZE, ahlakın, o toplulukta tamamen yok olmamış olmasıdır.[3]tespitini yapar. 

Biz de Alman filozofa katlıyoruz. Bizim kanaatimize göre de, ahlak ve erdem kurumlarının yok edildiği, PARAYA dolayısı ile çıkarcılığa TAPMANIN tek değer olarak tanımlandığı, 15-20 sene süren eğitimi boyunca pozitivist (doğruyu ALLAH ve peygamberler değil, ‘Bilim’ ve “Bilim Adamları” söyler diyen) materyalist (Tanrı, Ahlak, Melek, Şeytan, Ahiret, Cennet, Cehennem yok, sadece MENFAAT var diyen) ve seküler (Tanrı’yı umursamadan yaşa, diyen) ideolojiler ile beyinleri yıkanmış, BABALARI kovulmuş ya da değersizleştirilmiş bir topluluğun AHLAKİ çözülmeye uğraması değil, hala aralarından Ahlaklı insanların çıkıyor olması hayret vericidir. Hatta bu Modern zamanlarda MUCİZE isteyenlere delil olarak bile gösterilebilir. 

Süreç “Kadın” Hareketleri Üzerinden İşletiliyor.

Sömürgecilikle iç içe geçmiş, ön yargılar ve kasıtlı yönlendirmelerle bu ülkelere dayatılan Ailesiz-BABASIZ toplum ve toplumsal alt üst oluş süreçlerinin fikri öncülüğü 2. ve 3. Dönem feminist hareketlere yüklenilmiş gibidir. 

Nitekim Londra Üniversitesi Hukuk Fakültesi'nde öğretim görevlisi olan feminist teolog Adrienne Barnett “kadına şiddeti önleme” üzerine yapılan kanunların ve hayata geçirilen uygulamaların bir işe yaramadığını aksine tecavüz ve şiddet vakalarını artırdığını gösteren istatistiki verileri değerlendirdiği röportajında “feminizm bilimsel yöntemi açıkça reddeder… Feminist araştırma sadece toplumu anlamakla ilgili değil, toplumu değiştirmekle de ilgilidir. Kadınlar için özgürleştirici eylemleri ve hedefleri vardır. Biz dışarı çıkıp veri toplamıyoruz; veri yaratıyoruz."[4] Derken Feminist hareketlerin üstlendikleri misyondan bahsetmektedir. 

Anladığımız kadarı ile hanımefendi modern dönem feminist hareketlerin toplumsal görevinin; "kadınlar için özgürleştirici ve kurtarıcı hedefler" dediği bir misyonla, ‘kendi uydurdukları veriler ve hipotezler üzerinden’ TOPLUMA YENİ BİR DİN aşılama” olduğunu söylemeye çalışıyor. Bu dinin önünün açılabilmesi için, bu değerleri koruyan BABA yani erkeğin ERK’i, sözü, iktidarı, ailesi ve toplumu sırtlayabilme gücü ezilirken aslında topluma yeni bir DİN ve form verebilmek için yoldaki engel kaldırılmış oluyor. 

Kanaatimize göre süreç doğal, kendi seyrinde izleyen bir süreç değil. Nitekim Ak Partili Vekil Ayşe Keşir Hanım, “İngiltere’nin üç çocuktan bir çocuğa düşmesi 112 yılı almış ama Türkiye’de ne yazık ki 32 yılda gerçekleşti[5]” derken Türkiye’de topluma yapılan müdahalenin büyüklüğü konusunda ipucu verir gibidir. Her ne kadar müdahale topluma “KADINI güçlendirme hareketi” olarak yediriliyor olsa da aslında – Adrienne Barnett hanım efendinin de işaret ettiği gibi- sömürgeci politikaların önündeki engeli yani AHLAK talebinin beslendiği kaynakları kurutma üzerinden işliyor. 

Nitekim Türkiye’de Baba’nın ezilmesi ve Ailesiz Topluma Geçiş sürecinin başlangıcı sayılabilecek olan CEDAW (Kadınlara Karşı Her Türlü Ayrımcılığın Ortadan Kaldırılmasına Dair Sözleşme- 1979) 1985’de imzalanıp uygulamaya geçirilmişken aynı İklim Sözleşmesinde olduğu gibi ABD, bugüne kadar CEDAW’ı imzalanmamış ve uygulamaya geçirmemiştir. 

Yani bu tür sözleşmeler sömürülecek ülkeleri bağlayan sözleşmelerdir, sömürgeci ülkeleri değil. 

Bu noktada Joseph A Massad’ın “Müslüman toplumların değişim ve dönüşümlerini hedefleyen tüm projeler KADINI hedef almak zorundadırlar. Zira Batı’da, Müslüman kadının aşağılandığı, ezildiği, hor görüldüğü, sömürgeleştirildiği, hapsedildiği, kullanıldığı öylesine yaygın ve kabul görmüş bir ön yargıdır ki, Müslüman kadınların kurtarılması hedefi tüm Batılı projelerin merkez cümlesi olmak durumundadır[6], tespitinin altını çizmek istiyoruz. 

Bu projelerde kurtarılması gerekenler hiçbir zaman sömürgeci Batılı ülkelerdeki kadınlar olmamıştır. Hâlbuki bu ülkelerdeki gelir skalasında en altta yer alan, evsiz, işsiz, sağlıksız, kimsesiz, bakıma muhtaç, hispanik, yerli, siyahi ya da mülteci kadınların durumu veya maruz kaldıkları şiddet ve tecavüz oranları Müslüman ülkelerdeki kadınlardan çok daha berbat olabilmektedir. 

Sadece KADINLARI değil çocukları da kendi anne babalarından daha fazla düşünen sömürgecilerden biri olan ve Epstein belgelerinde sıklıkla ismi geçen SOROS Vakfının cömert bağışları ile Türkiye’de kurulan KAOS GL Derneğinin sayfasındaki “LGBTİ+ ÖĞRENCİLERİ AİLE VE OKUL KISKACINA KARŞI NASIL KORUMALI?” yazı başlığının, çocukları kendi anne-babalarından fazla düşünen(?), onları kendi ailelerinden korumaya(?) çalışan yapılara örnek olarak verilebileceği kanaatindeyim.[7]  

Ancak babaları çocuğun terbiye sürecinden dışlayan manipülasyon sadece Küresel Sermaye çevrelerinin finanse ettiği yapılardan gelmez: Genellikle yerel Devletler de bu işin içine çekilmiştir. Bu mesaj sömürgeciler ve yerli uzantıları tarafından “siyaseten” sıkıştırılmış veya fon, kredi, hibe ya da başka “ekonomik” getirisi yüksek nedenlerle kendi kendini sömürgeleştirme sürecine sokulmuş DEVLETİN kurumları (Aile ve Sosyal Hizmetler, Milli Eğitim ve Kültür Bakanlıkları, okullar, üniversiteler, belediyeler, rehberlik servisleri, psikolojik danışmanlar vs.) vasıtası ile de topluma taşınır. 

Babaların değersizleştirilmesi ve çocukların terbiye süreçlerinden uzaklaştırılması sürecinde en etkili kullanılan “kültürel” baskı yöntemlerinden bir kaç örnek vermek istiyorum: 

-          Olumlu/Olumsuz Baba Yönlendirmeleri

Özellikle TV dizleri, sinema, gündüz kuşağı programları ve sosyal medyada “sorumluluk” sahibi, çocuğun terbiyesinde etkin faktör olmak isteyen BABA’lar “olumlu” ya da “olumsuz” örnekleme yolu ile baskı altına alınmaya çalışılır. 

Terbiyeci yani sınır koyan babalar “Olumsuz Baba” örneklemeleri ile “geri kafalı”, “zamanı ve gençleri anlayamayan”, “baskıcı”, “diktatör”, “zalim”, “özgürlükleri engelleyen”, “şiddete meyilli” tipler olarak resmedilirken; toplum -özellikle gençler- kışkırtılarak “etkin” babalara karşı tepkili olmaya yönlendirilir. Üretilen bu tepki ile hem babaların çocuklarına müdahale etme cesaretleri kırılır hem de ilk andan itibaren çocukla babası arasındaki ilişki zedelenmeye çalışılır. 

Olumlu örnekler üzerinden de erkekler, KENDİ rızası ile “otorite (kavvamlık) mevkiini terk etmeye”,  “terbiye süreçlerinin dışında kalmaya”, “sınır koymamaya”, “kadının ve çocuğun çevresinde dönen silik biri olmaya”, “şahsiyeti ve iradesi olmayan baba figürlerine” ÖZENDİRİLMEYE çalışılıyor.
 

-          Özgür Kendine Güvenen Genç Yönlendirmesi 

Baba ve aile tecrübesi değersizleştirilerek, onların çizdiği sınırlar dahilinde davranmak aşağılanır.  Baba ve Aile ile mücadele etmek, çatışmak ve bağımsız hareket etmek ÖZGÜRLÜK ve kendine güven olarak lanse edilerek çocuklar baba kontrolünden ve aileden uzaklaşmaya yönlendirilir. 

 

-          Arkadaş Baba Yönlendirmesi 

Bir başka yöntem ise Babaları, çocukları ile “arkadaş” olmaya ikna etmeye çalışan propagandadır ki, babanın çocuğunun arkadaşı olabilmesi için babalık mevkiini terk etmesi gerektiği sezdirilmeden bu propaganda yürütülür. Zira babanın rehberliği, sınır koyabilmesi ve yön verebilmesi için ihtiyaç duyduğu hürmet ve itaat mesafesi arkadaşlık mevkiinde yoktur. Dilediği yere, dilediği gibi, sınırlanmadan, keyfince gitmek isteyen birinin bir REHBERE ihtiyacı da yoktur. Zira rehberlik yani yol göstericilik mevkii tecrübe, hikmet ve itaat mevkii olduğu sürece işlev görebilir. Eğer çocuğun sağlam ve güvenilir bir rehberi varsa kuzu görünümlü kurtların peşine düşmesi ya da kaybolması pek olası değildir.
 

-          Rehberlikçiler/Psikologlar/Psikiyatristler: ‘Sana Kimsenin Karışma Hakkı Yok’

Çocukları REHBERLİKÇİLER, psikiyatristler, psikologlar ve basın vasıtasıyla ayartarak “Ailenin sana karışmaya hakkı yok. “Sen bireysin, kendi kararlarını KENDİN vermelisin, Dilediğin gibi yaşamalısın” propagandası ile ailenin kararları ve beklentileri -dolayısı ile- Ailenin TECRÜBE ve birikimi çocuk nezdinde değersizleştirilir.

Çocuğu ailesinin hikmet ve otoritesinin koruma alanının dışına çıkarmak için devlet ELİ ile kurulan baskı ailesi hakkında şüpheye düşürülen çocuk “devletin” ve MEDYANIN menfaatleri ve hedeflerine uygun bir zemine yönlendirilir.

2- Kanunlar ve Cezalar Aracılığı ile BABA’nın Düşürülmesi

2010-2025 yılları arasındaki dönemde Batılı emperyalist politikalara tav olmuş Türkiye’nin çıkardığı kanunlarla “baba-çocuk” ilişkisi çok ciddi ölçüde darbelenmiştir. Nitekim AB’ye Uyum Politikaları adı altında dayatılan ya da propaganda edilen pek çok kanun bu dönemde işlevsel olarak uygulamaya konuldu. 

150 yılı bulan Türk Elitlerinin Batılılaşma çabasının DEVLET sopası ile topluma dayatılması süreci ne yazık ki, ne istenilen hedefe ulaşmıştır ne de bu hedeflere yakınlaştığına dair bir ümit vermektedir. Tam aksi toplumu kültürel şoklardan ahlaki alt üst oluşlara sürüklerken toplumsal kimlik kaybı, aidiyet hissinin dağılması gibi sorunları her nesilde daha da şiddetle hissedilir olmuştur.

Daha önce bahsini ettiğimiz AHLAKİ olanın “kanunla önünü kes, Liberal politikalara/çürümüşlüğe alan aç” politikalarına geçiş süreci CEDAW ile başlamışsa da BABA’nın tasfiyesine dair en kritik adımın 2001 ve 2004 yıllarında getirilen düzenlemelerle anayasadan “Ailenin reisi erkektir” hükmünün kaldırılması olduğu kanaatindeyiz. Ancak “BABA terbiyesinde yetişmiş çocuklar” sürecine en ağır darbe 2012 yılında geçen “kadının beyanı esastır” ilkesinin erkeğin sözünü değersizleştirmesi ve “kadının dilediği zaman erkeği evden uzaklaştırabilmesine” imkân veren 6284 no’lu kanun ile birlikte olduğu kanaatindeyiz. 

Konu hakkında daha önce birkaç yazı yazmış olduğumuz için 3 kısa örnek vererek burada kesmek istiyorum.

-          Boşanmalarda Çocuğun Babadan Uzaklaştırılması 

Boşanmalarda çocuklarının neredeyse her şart altında (annenin çocuğu istememesi durumu hariç) ANNEYE verilip, anne tarafından babaya yabancılaştırılmasına  (Ebeveyn Yabancılaştırma Sendromu) müsaade edilmesi. (Bu uygulama zamanda dinlerin “çocuk babanındır” hükmünün “çocuk annenindir” hükmüne inkılap ettirilerek, dinlerden öç alınması olarak işler.)

-          Babanın Sözünün Değersizleştirilmesi

Kadının Beyanı esastır denilerek BABA’nın sözünün kıymetini değersizleştirmek. (Bu uygulama aynı zamanda İslam’ın bir erkek şahide karşılık iki kadın şahit getirilmesi hükmünden intikam alınması olarak işlev görür.)

 

-          Baba Ailenin Reisi Değildir.

Ailenin bir Reisi/Kavvam’ı yoktur denilerek, Ailenin tüm sorumluluğunu BABA yüklenmişken, onu bu sorumlulukla paralel gitmesi gereken yöneticilik (kavvamlık) vasfından mahrum etmek. (Bu da “dinlerin ailenin reisi babadır” hükmünden intikam alınması olarak işlev görür.)

Otoritesi olmayan bir babanın çocukların rehberi ya da KAHRAMANI olma ihtimali yoktur.

-          BABA’nın etkisiz elemana dönüştürülmesi

BABA’nın evdeki varlığı annenin rızasına bağlanmıştır (6284). Annenin dilediği an babayı evden uzaklaştırabilmesi, babayı her an evden her an atılabilecek bir “etkisiz” elemana dönüştürmesi babanın ROL MODEL vasfını darmadağın eder. Zira istenildiği gibi evden uzaklaştırılabilen biri çocukların KAHRAMANI olamaz. Zira her çocuğun babası “herkesi döver, her şeyi yapabilir, herkese söz geçer. SAĞLIKLI baba kendi çocuğunun süper kahramanıdır”. Evden atılabilen bir baba “rol model olma” vasfı ile KAHRAMANLIK vasfını da kaybeder.(Bu madde de “yuvanın” erkeğin mülkü olduğu, eğer biri gidecekse KADIN gider geleneksel uygulamasından öç alır. Zira Kadın gittiğinde geri dönebilir, ancak erkek geri dönemez, dönse kalamaz.)

Tüm fotoğraflarda BABA yol gösteren, terbiye den, sınır koyan mevkiinden düşürülmüş varoluş gayesi, kredi kartı ödeme makinesi ve çocuğun/kadının ihtiyaçlarını (heva ve hevese dayalı beklentilerini) karşılamaya indirgenmiş durumdadır.

Konuyu daha geniş işlediğimiz yazılar

Biraz Kadın-Erkek, Biraz 6284 - 1
https://www.hertaraf.com/koseyazisi-ahmet-hakan-cakici-biraz-kadin-erkek-biraz-6284--1-3692

Biraz Kadın-Erkek, Biraz 6284 - 2 / RİNG
https://www.hertaraf.com/koseyazisi-ahmet-hakan-cakici-biraz-kadin-erkek-biraz-6284--2-ring-3701

Biraz Kadın-Erkek, Biraz 6284! - 3 / Din Dayatması
https://www.hertaraf.com/koseyazisi-ahmet-hakan-cakici-biraz-kadin-erkek-biraz-6284--3-din-dayatmasi-3716

Ahmet Hakan Çakıcı
Zilkade / 1447  Alanya



[1] https://www.hertaraf.com/koseyazisi-turkiye-henuz-dinsizlesmedi-2-babasiz-nesil-1-4709
[2] Zeynep Dilek hanımın Notu: Baba, çocuğu ateşe düşmesin diye ateşle çocuk arasına kendi canını koyar; gerekirse yanmayı, toplum gözünde ‘kötü’ görünmeyi, hatta çocuğun gözünde ‘haksız’ olmayı bile göze alır.
Çünkü onun sevgisi şefkatten önce hikmete yaslanır. Korumak için önce sınır çizer, bazen de o sınırın bekçisi olur.
Anne ise çoğu zaman şefkatin ölçüsünü kaçırır, çocuğunu korumak isterken onunla birlikte ateşin içine yürür.
Zira hadsiz hikmetsiz şefkat, adı şefkat olsa da koruyucu değildir.
Çocuğun ruhunu da iradesini de zehirler.
Anne çocuk üzülmesin diye bazen yanlışlarına göz yumar, bazen de farkında olmadan çocuğun yanlışını, sırf canı acımasın kırılmasın diye, kendisi taşır.
Baba çocuğun kötü yola düşmemesi için ‘kötü’ görünmeyi göze alırken, anne bazen çocuğu üzmemek için onun kötülüğüne ortak olabilir.
İkisi de sever;
biri sevgisine ölçü ve hikmet katar,
diğeri sevgisine kendini, zaaflarını katar.
Ve böylece biri çocuğu büyütür,
diğeri ise farkında bile olmadan
çocuğun büyümesini engellemiş olur.
[3] Karl Löwith, Tarihte Anlam, s:126
[4] https://endtodv.org/pr/billions-are-being-wasted-on-junk-science-domestic-violence-programs/
[5]https://ankahaber.net/haber/detay/ak_partili_ayse_kesir_ingilterenin_uc_cocuktan_bir_cocuga_dusmesi_112_yili_almis_ama_turkiyede_ne_yazik_ki_32_yilda_gerceklesti_235456
[6] Joseph A Massad, Liberalizmde İslam, s:211
[7] https://kaosgldernegi.org/images/library/lgbti-o-g-renciler-web.pdf


Bu yazımı arkadaşlarınızla paylaşın

0 yorum:

Yorum Gönder