Dergahtan Kerametler 14- Kalkınca Kahramanlık İster!

Yazar : Ahmet H. Çakıcı Tarih : 9 Mar 2008 1 yorum

Poyraz, kâh parlayarak kâh sakinleşerek kararsızca etrafımızda dolanıyor. Kuzey doğu istikametinden getirdiği, kalın giysilerimize rağmen içimize işleyen soğuk rüzgârlarla, sanki ceplerimizden çıkarmaya korktuğumuz ellerimizle bizden rahatsız olmuş gibi, bizi bulunduğumuz yerden söküp atmaya çalışıyor. Güneş doğalı 1 saat kadar olmuş olmasına rağmen mart ayazının soğuğu henüz kırılmış değil.

Poyrazın, akıntıya zıt istikamette denizi süpürmesi deniz yüzeyinin küçük dalgacıklarla dolmasına neden olurken, Güneş ışığına ters istikamete zorladığı dalgalar, bulunduğumuz yere gölgeli bir görüntü ile yansıdığından, denizin, daha karanlık, koyu lacivert bir renge bürünmesine neden oluyor.  Denizin bu karanlık ve çalkantılı görüntüsü, sanki bir kaza olacak ve buz gibi denize düşecekmişiz gibi içimizin ürpermesine sebep oluyor.

Sosyal ilişkilerde, erkeklerden daha cesur ve atik olan hanımefendiler, arka tarafta kahvaltı hazırlıkları yapan mekân sahipleri ile çabucak ahbap olup, hamur işlerini pişirmek için yakılan ateşin etrafına doluşuvermişler bile. Erkekler, bir nebze olsun poyrazı kesen muşamba yağmurluğu kendilerine siper edip ayakta, sağa sola sallanarak omuz omuza yarenlik ediyor.

Az sonra rüzgâr, poyrazdan gün doğumuna doğru dönüp, güneşin de mekânın her tarafına erişir hale gelmesi ile hava, ahşaptan yapılmış masa ve sandalyelerin etrafına toplanmaya müsait hale geliyor. Gelen tavşankanı, dumanı tüten sıcak çayı avucunun içine alan hemen herkesin gözleri ışıldıyor.

Bulunduğumuz yer denizden 20-30 metre yükseklikte, Selçukludan kalma tarihi surlarla çevrili, lebi derya diye tarif edilebilecek denize açık bir kır kahvehanesi.   

Önce hal hatır sorma, ardından küçük bir tanışma faslı alıyor muhabbetin öncülüğünü.

Biraz konu açılınca başındaki gri spor şapkayı, ışıktan rahatsız olan gözlerine kadar indirmiş, simasından Karadenizli olduğunu tahmin ettiğim biri, heyecanlı heyecanlı başından geçen bir tartışmayı anlatmaya başlıyor:

-  “… Sonra ben de şu ayeti kendisine söyledim.” Dediği anda Beyefendi bize oldukça yabancı gelen bir soru ile sözünü kesiyor: Gayet kibar bir ses tonu ile;

-   Niçin böyle söylediniz? Kendisine bir düşmanlığınız mı vardı?

-   Efendim, sanırım yanlış anlaşıldı. Ben Kur’an’dan ayet söyledim.

-   Ama Ayet-i Kerimede “Onlar, Kitab’ın ayetlerini işittiklerinde kalpleri daha da uzaklaşır, azgınlıkları artar[1]” buyuruluyor. Demek ki, ayeti dile getirirken “Ayeti hatırlatmak, bu muhatabın kalbini İslam’a uzaklaştırır mı, yakınlaştırır mı?” diye düşünmek gerekir. Birinin bile bile kalbini İslam’a uzaklaştırmak, küfrünü artırmak siz de takdir edersiniz ki, ona dostluk ya da iyilik değildir

-   Efendim, o zaman bigâne olanlara Allah’ın ayetlerini söylememeli miyiz?

- "Eğer fayda verecekse, hatırlat[2]” buyuruluyor. Fayda vereceğine inanıyorsanız o zaman ayetleri dile getirmeli. Oda en güzel şekilde olmalı buyuruluyor İsra Suresinde. Değilse, hem şahsın İslam’a karşı azgınlığını artırmış hem de ayetleri ona değer vermeyenler nezdinde değersiz bir şeymiş konumuna düşürmüş oluruz. Elimize biraz ego tatmini biraz da kibrimizi hoş etmişlik kalır ki, ikisi de insana faydalı şeyler değildir.

-   Ama efendim Peygamberimiz insanlara Kur’an ile öğüt vermedi mi?

-  Sanırım burada son dönemde bir yanılgı içerisindeyiz. Sanıyoruz ki, insanlar Kur’an’ı işittiler ve O’na teslim oldular. Sizce insanlar, Hz Peygambere mi inandılar yoksa Kur’an’a mı?

-   ???

-   Eğer Hz. Peygamber toplumunda tanınmayan, bilinmeyen biri olsaydı ya da yalancı, riyakâr, sahtekâr biri olarak bilinseydi, insanlar O’na inanırlar mıydı?

Muhtemelen ne getirirse getirsin inkâr edeceklerdi. Zira insan güvenmediği, halini beğenmediği birine, kendini teslim etmez.

Peygamber efendimiz 40 sene onların içinde yaşadı ve kırk sene sonra fiili tebliğe başladı. -Buraya dikkat edin lütfen.- Kırk sene sonra peygamber oldu değil: 40 senelik peygamber hayatı, 40 sene sonraki fiili tebliğe kefil oldu. Herkes onun namus ehli, emanete riayet eden, doğru sözlü, Hakperest biri olduğundan emindi. Öyle ki, sonra ona düşman olan müşrikler bile O’nu “EMİN Muhammed” diye çağırıyorlardı. İşte insanlar o eminliğe teslim oldular. Hatta sadece kendisi değil, dedesi Abdülmuttalip, babası Abdullah, amcası Ebu Talip gibi toplumun hala hatırladığı ceddinin de referansı vardı arkasında. Dolayısı ile insanlar Hz. Peygamber ile konuşurken “Bu adam bizi acaba hangi menfaati için kullanacak, nasıl dolandıracak, nasıl bir riya içinde?” diye endişe etmiyorlardı. 

İnsan kendini ancak güvendiğine teslim eder. Ne kadar bilirse bilsin, içinde ne kadar önemli bilgiler, hangi ilmi ve fenni müktesebat olursa olsun; güvenmiyorsa kendini teslim etmez, edemez. 

-   Anladım efendim. Acaba onlara hiç mi Kur’an’dan bahsetmemeli? 

-  Kur’an’dan bahsetmek yerine onlara Allah’ı ve Resulünü sevdirirseniz ya da “kendinizdeki hali beğendirirseniz”, o zaman sizdeki bu halin kaynağını, sebebini merak eder. Zira insan birini sevdi mi, içinde, kendisini, sevdiğine beğendirme ihtiyacı kendiliğinden hâsıl olur. “Ben ne yapayım da sevdiğime kendimi beğendireyim?” endişesi gönlüne gelir, oturur. 

Malumunuzdur, kadınlar sevdiği erkek için süslenir, güzel yemekler yapmaya çalışır. Delikanlılar sevdikleri kızın yanında cesaret, kahramanlık, cömertlik gösterileri falan yapar. Kendimi ona beğendireyim, diye. İşte, kişide bu sevginin peydah olmasına sebep olursak, o sorar, “Ben kendimi O’na nasıl beğendirebilirim?” Ya da der ki: “Sendeki bu güzel hali, ben de nasıl kuşanabilirim?”

İşte bu soru gönlünde peydah olursa, ona dersiniz ki: “Allah şöyle şöyle buyuruyor.” O zaman Allah’ın ayetlerini can kulağı ile dinler. 

Değilse boş boş egosunu tatmin için tartışmalar açar durur. Sığır büyük müydü, küçük mü? Sarı mıydı boz muydu diye?[3] Özellikle amele dökülmeyen sadece insanların arasına nifak sokan kelimler bu durumlarda çok ortaya çıkar. Dikkat edin Kur’an’da Kitap Ehlinin, Kitap verilince ayrılığa düştüklerinin altı çizilir[4]. Bu uyarı boş bir ikaz değildir.

-  Demek ki, biz, hal edinmediğimiz “Kur’an’ın ayetlerini” dilimizle kabul ettireceğiz diye, boş yere insanlarla mücadele edip duruyoruz. 

-   O kelime yakışmaz insana. Mücadele, cidal, cedelleşme insana yakışmaz. Yeşil Efendi “Kemik kapma kavgasıdır o. Köpeklerde olur.” Der. Hz. Musa Aleyhisselamı Firavun’a yollarken Hak Teâla Hazretleri, Git ona şahitlik et, müşahit ol” der “Git onla mücadele et, cedelleş” demez. Biz birbirimize şahitlik ederiz. Bize Firavun’da şahitlik eder, komşumuz da, kuş da, kedi köpek de, dağ taş da. Eskiler bunu ciddiye aldıklarından, şahidimiz çok olsun diye namaz kılarken sürekli yer değiştirir, farklı yerde namaz kılmaya çalışırlar. Yani, canlı cansız her şey ile bir şahitlik ilişkisi kuruyor, herkesi ve her şeyi kendi Müslümanlığına, ahlakına, erdemine şahit olmaya çağırıyor. 

Cedelleşerek, mücadele ile olmaz bu işler. Şahitlik ile olur, Müşahitlik ile olur[5]. Bakın gayr-ı müslim, ecnebi müsteşrikler bile kabul ederler ki; İslam kılıç ile değil dürüst ve erdemli tüccarlar, namus ve ilim ehli dervişler vasıtası ile hem dünyaya hem gönüllere yayılmıştır.

Elini üzerlerine siper edip, iyice kıstığı gözleri ile yeniden kararmış ve çalkalanmış denize doğru bakıyor:

-   Gördünüz mü yine poyraza dönmüş. Denizde olsaydık hemen hissederdik. İnsan içinde olmadığı şeyi dışardan gözleyerek hissetmekte zorlanıyor. İçinde olmalı ki anlasın.  

“Neyse” diyerek dönüyor konuya ama gözleri hala denizde: 

Resulün haline sahip olmadan, O’nun ağzından çıkan kelimelerin, ayetlerin etkisine talibiz. Olmaz. İnsan, bildiğini önce kendine bildirmeli. Biz genelde etrafa satmak için belliyoruz birçok şeyi. Hâlbuki başkasına satmak kolaydır. İnsanı aldatır. “Kendi kanaatine kendisi, ne kadar uyabilmiş”, bu çok mühimdir. Üstünde görecekler. Görmeden olmaz. Muhatabım üstümde görmüyor, dolayısı ile itimat etmiyor.  

Bu işleri otururken konuşmak kolaydır, kalkınca kahramanlık ister.

Derleyen: Ahmet Hakan Çakıcı

Ramazan 1443



-      [1] Tevbe Suresi
124. Ayet-i Kerime: “Ne zaman bir sûre indirilse, içlerinden “Bu hanginizin imanını arttırdı ki?” diye soranlar çıkar. Ama bu, iman etmiş olanların imanını pekiştirmiştir ve bundan dolayı onlar sevinç içindedirler.”
125.  Ayeti Kerime: “Kalplerinde hastalık olanlara gelince, Kalplerinde o çirkin nifak hastalığı bulunanlara gelince, inen her sûre onların murdarlık ve küfürlerini kat kat artırır. Sonunda kâfir olarak ölüp giderler.”
[2] Ala Suresi 9. Ayet-i Kerime: “Faydalı olacaksa insanlara öğüt ver.”
[3] Bakara Suresindeki sığır hadisesine atıf yapılıyor.
[4] Bakara 213. Ayet-i Kerime: “İnsanlar tek bir ümmetti. Allah, müjdeciler ve uyarıcılar olarak peygamberler gönderdi ve beraberlerinde, insanların anlaşmazlığa düştükleri şeyler konusunda, aralarında hüküm vermek üzere kitapları hak olarak indirdi. Kendilerine apaçık âyetler geldikten sonra o konuda ancak; kitap verilenler, aralarındaki kıskançlık yüzünden anlaşmazlığa düştüler. Bunun üzerine Allah iman edenleri, kendi izniyle, onların hakkında ayrılığa düştükleri gerçeğe iletti. Allah, dilediğini doğru yola iletir.”
[5] Büruc Suresi 3. Ayet-i Kerime: "Şahitlik edene ve Şahitlik edilene (andolsun ki)"


Bu yazımı arkadaşlarınızla paylaşın

1 yorum:

Unknown dedi ki...

"Kırk sene sonra peygamber oldu değil: 40 senelik peygamber hayatı, 40 sene sonraki fiili tebliğe kefil oldu." Bizim kırk yılin hesabını nasil olacak.

Yorum Gönder