Tekkeden Kerametler 25: Bu Adamları Anlamıyoruz! Başçı İbrahim Efendi

Yazar : Ahmet H. Çakıcı Tarih : 30 Mar 2024 0 yorum

Tekke 25- Bu Adamları Anlamıyoruz! Başçı İbrahim Efendi

Şu, 1400 senedir keşfedilememiş ayetleri keşfetme seanslarından birindeydi.

“Bilirsiniz” deyip önce ayeti okudu. Ardından ayetin içinde geçen kelimelerden birine ne siyakı ne de sibakı ile uyuşan acayip bir mana verdi. Hiç Arapça bilmemesine rağmen bu yöntemle keşfettiği yeni anlamı heyecanla Beyefendi’ye anlatmaya başladı.

Beyefendi, konuşmayı oldukça ilgisiz hatta sıkılmış bir eda ile nezaket çerçevesinde dinliyormuş gibiydi. Konuşmacı ise konuya kendini kaptırmış çevredekilerin sessizliğini “ilgiye” yorarak iddiasını ispata çalışıyordu.[1]

Bir anlık nefeslenmesi ile Beyefendi araya girdi:

-          “Bu ayeti sizin teklifinizdeki gibi anlamış olmak bize ne tavsiye ediyor? Bizden ne yapmamızı istiyor? Hayatımıza hangi ahlak veya erdemi dâhil ediyor veya neyi dışarı itiyor?” diye sordu.

Şahsın soru karşısında afallaması konuyu bu zaviyeden düşünmediğini belli etmişti. Alelacele ezberindeki ilk kelimeleri girdi:

-          “Efendim, yıllarca bizi uyutmuşlar. Emeviler döneminde aslında bu …” diye gevelemeye başlayan şahsı Beyefendi, bir el hareketi ile susturdu: 

-          Varsayın ki, o ayet tespit ettiğiniz gibi bin senedir hiç anlaşılmadı. Hatta Kur’an’ın kendisi hiç anlaşılmadı. Hatta varsayın ki, Kur’an hiç gelmedi veya birileri çıktı ve Kur’an’ı birilerinin uydurup elimize verdiğini ispatladı. Hatta hatta varsayın ki, Hz Peygamber hiç yaşamadı.

Ne yapacağız?

Peygamber gelmedi diye, Kur’an yokmuş diye kendimizi, süfli bir hayatın kollarına mı atacağız? Dolandırıcılığa mı başlayacağız, sahtekârlığı meslek mi edineceğiz, yalanı mı meşru sayacağız, para için her şeyi mübah mı göreceğiz, namusumuzu mu satacağız, mahremimize başka insanları mı ortak edeceğiz, elimizi uzattığımız 3-5 garibandan elimizi mi çekeceğiz, tefecilik mi yapacağız? 

Ne yapacağız? Ne yapmamızı bekliyorsunuz?

Bizim Kitab’a ve Hz. Peygambere olan rağbetimiz, insanlığa teklif ettikleri hayat nizamının, insana en yakışır nizam olduğuna olan imanımızdandır. Bugün Kur’an’ın vahiy olmadığını ispatlasanız da ben sefih ve izzetten yoksun bir hayatı tercih edemem ki. Ne üç kuruş karşılığı insanlara namusumu ve şerefimi veririm, ne zinakâr olup günah meclislerinde gezerim. 

Çünkü biz bu hâlleri ne kendimize ne de diğer insanların insaniyetine yakıştıramıyoruz. Biz bu yolu yaşanabilecek, taklit edilebilecek, özenilebilecek en yüksek hayat modeli olarak gördüğümüz için arşınlamaya çalışıyoruz. 

O ayeti şöyle yorduk, böyle yorduk diye değil. 

Başçı İbrahim Efendi   

Fatih Sultan Mehmet Han döneminin, Bursa Maksem eşrafından İbrahim Efendi, dükkânının bulunduğu Tahtakale semtinde Kelle çorbası yapıp hayrına dağıtmasından sebep “Başçı” lakabı ile anılır olmuş. Bursa’nın üç meşhur Mehmet’inden biri olan Abdal Mehmet’in müridi olduğu rivayet edilir. Muhtemelen Abdal Mehmet adına yapılan caminin bânisi de İbrahim Efendi’dir. Hakkında elimizdeki bütün malumat, bunlardan ve adı ile anılan bir cami, bir hamam, bir evliya menkıbesinden ibarettir.

Evliya menkıbesi kısaca şöyle: Rivayet odur ki, Abdal Mehmed Efendiye kalabalık bir grup misafirliğe gelir. Misafirlerin, evdeki imkânların kıt olduğu bir vakte rast gelmesinin sıkıntısı ile Abdal Mehmet Efendi nasıl izzet-i ikramda bulunacağını düşünürken kapı çalınır ve Başçı İbrahim Efendi bir tencere dolusu kelle çorbası ile kapıda görünür. Bunun üzerine gönlü ferahlayan Abdal Mehmet Efendi kendisine hayır duada bulunur. Eve dönen İbrahim Efendi gece bir sonraki günün çorbasını hazırlamak için temizlediği başları kazana koyup, ateşi altına sürer. Sahur vakti kontrol için kazanın başına gittiğinde kaynamakta olan başların, kazan ve kepçenin altın olduğunu fark eder.

Bu hâli görünce;

”İşim altun eyledim (bundan sonra)
Kimden ne derdim var benim ” beytini okur.

Bu para ile hem Maksem’de kendi adıyla anılan camii, hamamı ve zaviyeyi hem de Abdal Mehmet adına anılan camiyi yaptırır.

Bu adamların Dertleri Başka

Ecnebi takvimi ile 10 Şubat 2024 tarihinde, hem Başçı İbrahim Efendinin vefatının 560. Yılı münasebeti ile Başçı İbrahim Efendiyi anmak hem de tamirat bahanesi ile 10 yıldır kapısına kilit vurulmuş Başçı İbrahim Camii’nin kapılarını açıp şenlendirmek gayesi ile bu işleri dert edinmiş bir grup gönüllü “Başçı İbrahim Efendi’yi Anma Programı” düzenledi.

Bu gönüllülerden biri olan Prof. Dr. Mustafa Kara Hoca, caminin içindeki kısa konuşmasına: “Bir kelle paça çorbası ile 560 yıl yaşayacak bir hayır yapılabilir mi? Onun içine atılan etler gerçekten altına döner mi?” diye sorarak başladı.


Kendi sorularının cevabını da kendi verdi: “Bir kelle paça çorbasından 560 yıl sürecek hayır da olur, kazana giren o etler 560 yıl sonra altına da döner. Döndü işte. Bugün altın günüdür.” Der ve devam eder:

“Menkıbeleri okurken bu çağdaş ve iğdiş edilmiş kafalarımızla gülüp geçiyoruz bunlara.

Ne diyor menkıbede İbrahim Efendi? ‘İşimi altun eyledim.’ Başçı İbrahim Efendi’nin işini altun eylemesi, dünyalık olarak kazandığı servetini ihlasla -ama ihlasla- Allah’ın kullarının hizmetine sunmasıdır. İşte o ihlas 560 sene sonra bizi buraya topladı. Biz buraya valilikten gelen bir emir ya da polis zoru ile toplanmadık. Bizi buraya toplayan İbrahim Efendi’nin kazandıklarını hayır yolunda tasadduk edebilmesi yani o ihlastı. İşte kazandan çıkan altın budur. Lakin biz artık bu hâli ve anlatılanı anlamakta çok zorlanıyoruz. Çünkü kafalarımız müsait değil. Kapitalist ve materyalist kültür öncelikle zihinlerimizi, algılarımızı mahvetti. Bu yüzden Başçı İbrahim, Abdal Mehmet gibilerle diyalog kuramıyoruz. Bu insanları anlayamadığımız gibi, dertlerini de, bize anlatmak istediklerini de anlayamıyoruz. Sadece bazen anlarmış gibi yapıyoruz.”

Sonsöz:

İlk olayda, “hâl” merkezli meseleye bakan Beyefendi’nin Kur’an’a bakışı ile diğer beyefendinin “bilgiyi ve yorumu kutsallaştıran” bakışı arasındaki fark, basit bir bakış açısı farkından öte, uygarlıklar arasındaki fark gibi duruyor. Böyle olsa gerek ki, bu büyük fark nedeni ile modern Müslümanlar, geçmiştekilerin 1400 sene boyunca göremediklerini görebilirken(?), onların gördüklerini göremiyor, görmek zorunda kaldıklarını da akılları almıyor, nasıl te’vil ya da reddedeceklerini şaşırıyorlar.

Modern Müslümanın sahip olduğu hikmet ve basiret 1400 senedir görülmemişleri görüyor olmaktan işkillenmeye yetmediği gibi kadim uygarlığın dünyası ile kendi sahip olduğu zihin dünyası arasındaki farkı fehm etmeye de yetmiyor. Modernitenin zehirlediği, materyalizm ile terbiye edilmiş zihinler aynı kelimelerle konuşsalar da aynı konuları konuşmadıklarını, aynı şeyleri söyleseler de aynı şeyi ifade etmediklerini,  aynı davanın müntesipleri oldukları iddiasında olsalar da aynı dertlerle dertlenmediklerini de fark edemiyorlar.

Ne yazık ki, bu durum kadim uygarlıkla, onun neslinden gelmesine rağmen yolu, ondan ayrı düşmüş yeni modern Müslüman neslin arasındaki mesafeyi hem mana hem mesafe olarak açıyor, hatta karşı karşıya getirerek çatışma pozisyonuna sokuyor. Bu noktada Kadim Uygarlığın yapabileceği pek bir şey yok. Zira onun müntesipleri davayı omuzlarına alıp 1400 sene öteden bu günlere kadar taşıdı. Görevlerini tamamlayıp son sözlerini söyledi ve tarih sahnesinden çekilip gittiler.

Ancak biz, bir şeyler yapabiliriz zira HAYATTA olduğumuzu iddia ediyoruz.

Hiç değilse zihinlerimizin pozitivizm, materyalizm, kapitalizm, sekülerizm gibi “insanların kendi kendilerini TANRI’NIN yardımı olmadan da yaratabileceğini ve devam ettirebileceğini iddia ederek DİNLERİN yerini doldurmak için üretilmiş Tanrısız ideolojilerle büyütüldüğümüzü, eğitildiğimizi, şekillendirildiğimizi, terbiye edildiğimizi ve yönlendirildiğimizi fark etmeliyiz. Bunu fark edebilirsek belki, aradaki uçurumu da görmeye, geçmiş nesillerin dili ile konuşmadığımızı yani onları anlamadığımızı da fark etmeye hatta belki bilmediklerimizi MERAK etmeye de başlayabiliriz.

Belki o zaman ümidimize tutunabileceği bir mesned de olur.

Belki o zaman “kendi mahallemize dönmenin yolunu da”[2] bulabiliriz.

Aziz Allah muvaffak eyleye. Amin!

Zeyl: Başçı İbrahim Camii

Bursa’nın revaklı avluya sahip iki camiinden biri olan Başçı İbrahim Camii – diğeri Emir Sultan Camii- miladi 1460-1470 yılları arasında medresesi ile birlikte inşa edilmiştir. 1855 Büyük Bursa depreminde hasar gören Cami 1891 yılında onarılmış olsa da Cumhuriyetin erken döneminde pek çok caminin uğradığı akıbete uğramaktan kurtulamamış amacının dışında depo olarak hizmet vermeye zorlanmıştır. Cami 1960 yılında Kâzım Baykal Beyin gayretleri ile tekrar elden geçirilip hizmete açılmıştır.

Avlusunda Başçı İbrahim Efendi’nin de sırlanmış olduğu cami; tek kubbeli, kare planlı yapısı ile oldukça güzel ve sevimli bir yapıya sahiptir. Minaresinin şerefesi kirpi saçaklı, külahı da taştandır. Avlusunda bir de şadırvan bulunan caminin giriş kapısı ve minberi ‘Kündekari tekniği’ ile imal edilmiştir. Osmanlı dönemi ahşap işçiliğinin en güzel örneklerinden birisi olan 600 yıllık minberinin kapıları yakın zamanda çalınmıştır.[3]

Böyle güzel bir caminin Bursa’da dahi hiç bilinmemesi kadar, caminin tamirat bahanesi ile kapatılıp 10 seneyi aşkın süredir kapısına kilit vurulmuş olması da oldukça can sıkıcıdır.

Ahmet H. Çakıcı
 Şaban 1445 


[1] Konunun lüzumsuz tartışmalara gitmemesi için Ayeti ve görüşü yazıya almamayı tercih ediyoruz.
[2] Prof. Dr. Mustafa Kara
[3] https://islamansiklopedisi.org.tr/basci-ibrahim-camii


Bu yazımı arkadaşlarınızla paylaşın

0 yorum:

Yorum Gönder