Kabalık Devletten Yayılıyor

Yazar : Ahmet H. Çakıcı Tarih : 13 Mar 2024 0 yorum


KABALIK Devletten Bulaşıyor

Biz de kaba olan devlettir; Görgüsüzlük, nezaketsizlik hatta gösteriş devletten halka sirayet eder.

Adliyedeyiz. Ufak bir trafik kazası için ifadelerimiz alınacak. Sert adımlarla 35-40’larda biri giriyor içeri. Diğer memurların ciddileşmesinden beklenen kişi olduğu anlaşılıyor. Kendisini bekleyenlere kendini tanıtmaya ihtiyaç hissetmeden doğrudan sorgulama işine girişiyor. Hitabeti, nezaketten ve görgüden hayli uzak. Yaşıtlarına da, babası yaşındakilere de “SEN” diye hitap ediyor. Neredeyse tüm cümleleri emir kipinde: “gel, anlat, yerine dön, yeter, çık dışarı, kes, uzatma”. Biri araya girmek istiyor, -sanki aradığı fırsat buymuş gibi- sesin tonu çıkabileceği en yüksek ve hakaretamiz tona yükseliyor. “RESMEN” ciyak ciyak bağırıyor.   

“Böylesi bir kabalığa ne gerek var?” diye geçiriyorum aklımdan. Zira bu toplum devlet karşısında zaten korkutulmuş, sindirilmiş, ezik bir topluluktur. Korkmasa bile devletine karşı diğer toplumlarda olmayan farklı bir saygı, hürmet ve kutsama hatta tapınmaya varan bir ruh hali içindedir.

Kendine karşı bu kadar kibar, bu kadar saygılı, bu kadar edepli ve hürmetkâr olan halkının üzerine devletin böylesine kaba, böylesine nezaketsiz, böylesine görgüsüz bir şekilde gitmesindeki sebep nedir?[1] sorusu takılıyor aklıma.

Sanırım Batılılaşma projemiz ile ilgili bir durum bu, diyorum.

Haddini Bildire Bildire Terbiye Etmek!

Hatırlar mısınız bilmem yıllar önce, Büyük Millet Meclisine giren bir hanımefendiye sadece ve sadece başına örtü taktığı için dönemin Başbakanı Meclis kürsüsünden şöyle bağırmıştı (Seslenmemişti, RESMİ olarak bağırmıştı.): “Bu hanıma haddini bildiriniz!

Aslında Sayın Başbakan farkında olarak ya da olmayarak bize “KABALIK olarak yansıyan” devletin, herkesin bildiği ancak anayasaya geçirilmemiş misyonunu tarif ediyordu: Halka Haddini bildirmek.

Daha açık ifade ile “Halkı, haddini bildire bildire terbiye vermek.”

O zaman da kimse “devletin, anayasal sorumlulukları içinde kendi tebaasına had bildirmek var mıdır?” Diye sormadı ya da soramadı. Çünkü  Adliye Sarayı, Hastane, Okul, Nüfus Müdürlüğü, Tapu, Emniyet, Valilik, Kaymakamlık fark etmeden devletin elinin değdiği her yerde vatandaşa haddini bildirmek devletin dolayısı ile devlet memurunun, “doğal ve ASLİ misyonuymuş” gibi, hatta adeta varlık sebebiymiş gibi kabul görmüş, sorgulanamıyordu. Malumunuz Devlet “güçlü” BABAYDI: İster söver, ister döverdi.

Belki de bu konuda verilecek en temiz ve net örnek hemen herkesin malumu olan eski Ankara Valisi Nevzat Tandoğan’ın Osman Yüksel Serdengeçti’ye terbiye verirken(?) dilinden döküldüğü rivayet edilen kelimelerdir: "Ulan öküz Anadolulu! Sizin milliyetçilikle, komünizm ile ne işiniz var? Milliyetçilik lazımsa bunu biz yaparız. Komünizm gerekirse onu da biz getiririz. Sizin iki vazifeniz var: Birincisi çiftçilik yapıp mahsul yetiştirmek. İkincisi askere çağırdığımızda askere gelmek."

Bugün dahi vatandaşa had bildirme görevine kendisini fazlası ile kaptırıp imam dövebilecek, ziyarette bulunduğu okulda tokalaşmak isteyen ya da kravatını beğenmediği öğretmeni sınıftan kovabilecek kaymakamlara ya da kendisi maske takmadığı halde arkasına taktığı zabıta ve polis ekipleri ile caddelerde gezip maskesiz avına çıkabilecek, mesafe kontrolü yapabilecek valilere rastlanabileceği gibi, bu tür davranışlar, “devletin had bildirme” görevini içselleştirmiş toplum kesiminde destek dahi bulabilir.

Ancak haddini bildirerek topluma terbiye verme görevinin aksayan bir tarafı olduğunu düşünüyoruz. Zira bize göre bu harika planın(!) çok önemli bir eksiği var?

Kendi kendilerine topluma “had bildirerek edep verme” görevini verenlerin, toplumdan daha edepli, görgülü, hikmetli, irfanlı ve daha “had bilir” olduğunu iddia etmek bize göre hiç de kolay değil. Zira Avrupalı üst sınıf binlerce yıla dayalı gelenekten terbiyesini alırken, bizim üst sınıfın böyle bir dayanağı ve terbiyesi yoktur. Aksine halkın içinde halka edep ve ahlak veren yüzlerce senelik müesseseler vardır.

Düşünsenize iftara gittikleri Müslüman bir ailenin evine ayakkabıları ile dalan devletin seçilmişlerinin[2] terbiye vermeyi düşündüğü insanlar, devletin hastanesine, ambulansına, bankasına çamurlu ayakkabıları ile girmekten imtina edebilecek kadar edep sahibi insanlar olabiliyor. (6-7 nesildir süren onca materyalist, onca pozitivist ve seküler kimliksizleştirme politikalarına rağmen hala bu toplumun içinde böylesi bir “Edep Damarının” sessiz sessiz akmaya devam ediyor olması bizce üzerinde çokça düşünülmesi gereken bir durumdur[3].)

Böyle bir durumda kabalığının farkında olacak kadar bile nezaket sahibi olmayan devlet, bu insanlara edebin hangi dersini verebilir ki?

Keşke sorun burada kalsa.

Sorun devletle kalmıyor, kabalık bulaşıyor.Devletin vatandaşına karşı bu KABAlığı, nezaketsizliği topluma da sirayet ediyor. İnsanlar, güç ve fırsat bulduklarında tıpkı devletin onlara davrandıkları gibi davranıyor, birbirlerine “HAD bildirmek” için fırsat kollamaya başlıyorlar. Aynı çocuğun babasını taklit etmesi gibi…

KABALIK, olması gereken insani ilişkilerin ana unsuruymuş gibi, herkes diğerinin kusurunu yakalayıp haddini bildirmekle sorumlu memurmuş gibi dolanmaya başlıyor. Nezaket ve edeple birbirine seslenmek, karşılıklı anlayış ve hoşgörü adeta ACİZLİK , hatta  güçsüzlük gibi algılanıyor. Öyle ya güçlü olan HAD bildirir, Devlet baba öyle yapmıyor mu? Herkes GÜÇLÜ olduğunu ispat ebilmek için birbirine –afedersiniz- KÖPEKLERİN birbirlerine hırlayarak üstün gelmeye çalışması gibi hırlamaya başlıyor: Trafikte, alış verişte, işte, okulda, ekmek kuyruğunda, mecliste …

Burada bir itiraz gelebilir;

“Devlet dediğiniz bireylerden oluşur. Halk ne ise devlette de odur” denebilir. Ancak bu cevap, bizim kanaatimize göre doğru değildir. Mesela doktor, öğretmen, polis ya da herhangi bir memuriyet almış kişinin devlet sıfatı aldığı durumdaki davranışları son derece kaba ve nezaketten yoksun iken devletten istifa edip özele geçtiğinde nezaketi ve kibarlığı bildiğini ancak DEVLETTE iken bu sıfatları halka layık görmediğini fark edebiliyorsunuz.

Adeta, devlet memuru olmak kişiye KABALIK ve nezaketten yoksun davranış için meşruiyet alanı sağlıyor gibidir.

Görgüsüzlükde de Durum Aynı

Üç yüz araba ile gezen bakanlar, aileden biri Bakan olunca yedi sülalesi Bakan gibi tafra atmaya başlayan Bakan yakınları, yetmiş yaşındaki insanların ceplerinden sigara paketi toplayan başkanlar, kocasının rütbesine göre sanal rütbe hiyerarşisine giren asker hanımları, Dünyanın en yüksek makamlarında çalışıp Türkiye’ye gelince anne babasına Merkez Bankasında “özel” makam ayarlayan Merkez Bankası Başkanları, “eskiden siyasi cinayetler mertçe idi” diyebilecek kadar devletin yaptığı katillikleri sahiplenen muhalefet liderleri, yediği yemeğin parasını vermek istemeyen kaymakamlar, şahıslarına özel tuvalet yaptıran müdürler… Hep bu KİBİRLİ görgüsüzlüğün tezahürleri değil mi?

Hâlbuki, Lazı ile Kürdü ile Arnavut’u Arap’ı ile bu insanların hangisi olursa olsun evlerinin kapısına gidin misafir nasıl ağırlanır, hizmet nasıl edilir, ikram ve cömertlik nedir, görürsünüz. Yani DEVLET kapısında olmayan görgü ve nezakete dair her şey halkın kapısında bol bol vardır.

Devletin görgüsüz ve zevksiz görüp aşağıladığı insanların müziklerine bir bakın;

Türkülerine,
Hoyratlarına,
İlahilerine,
Alevi deyişlerine,
Meyhane havalarına,
Oyun havalarına bakın!
Kimisi ağlatır, kimisi coşturur, kimi 40 ciltlik ansiklopedinin anlatamayacağını bir kelimeye sıkıştırıverir.

Hâlbuki devletin, hiç beğenmediği, fıkralarla dalga geçtiği, toplum hiyerarşisinde belki de en altta yer verdiği abdalların (Neşet Ertaş, Hacı Taşan vs.) tınısına yanaşabilen, kokusundan azcık nasiplenebilen,  o irfanı ucundan da olsa tattığını hissettirebilen bir tek müzik eseri var mı? 100 senede 1 tek tane üretilebildi mi?

Sanırım devletin ürettirdiği en muhteşem(?) eser kimilerine göre bir Roman bestecinin bestesinden[4] araklama olduğu iddia edilen İstiklal Marşının bestesidir. Ancak bu bestenin Türk dinleyiciye özel bir his hatta herhangi bir duygu verebildiğini iddia etmek hayli zordur. Ama kitleyi ne coşturabilen ne hüzünlendirebilen beste,- Ruhu şad olsun- Büyük Şairinin muhteşem şiirinin manasını bozmaktan, anlamını fark edilemez kılmaktan da geri kalmaz.

Sahi kimmiş zevksiz?

Bu halkın hiçbir şehir planlamacı olmadan, mühendis, mimar, yapı denetçisi olmadan kurduğu köylere kasabalara bakın. Antalya’nın, Kütahya’nın, Erzurum’un, Konya’nın, Aydın’ın BÜYÜK  belediyecilik HİZMETleri(?) ve kentsel dönüşümler girmemiş eski mahallerine bakın. Safranbolu’ya bakın, Bursa’nın Fidyekızık’ına bakın, Akdeniz’in tarihi Rum Köylerine, Rize’nin ahşap yayla evlerine, Mardin’in taş konaklarına bakın.[5]

Sonra da belediyecileri, şehir planlamacıları, mühendisleri, mimarları, profesörleri hatta ordinaryüs profesörleri ve müteahhitleri bir araya getirerek devlet kontrolü altında inşa edilmiş hepsi birbirinin kopyası, her depremde on binlerce CAN alan beton mezarlıklara bakın. Ruhsuz, şekilsiz, biçimsiz belediye saraylarına, okullara, valiliklere, kaymakamlıklara, spor salonlarına, maneviyatsız camilere bakın.

Bunca ruhsuzluğu bunca ZEVKSİZLİĞİ, bunca kabalığı bir araya getirebilmek için kaç mühendisin, kaç mimarın, kaç belediyecinin, kaç müteahhidin bir araya gelmiş olabileceğini kaç denetimden geçilmiş olabileceğini düşünün?

Sonra düşünün, kimmiş terbiyesi eksik, kimmiş görgüsüz, kimmiş vatandaşın imkânlarını heba eden?  

Koca devlet tarihimizin mimari ŞAH Eseri Abraham Lincoln’ün mezarından apartma olmasına rağmen ondaki inceliğe ve zevke yanaşamayan, kurucu önderine yaptığı Anıt Mezar değil mi? Ortaya çıkan şey kuru devasa direkler ve üzerine ağır bir blok yerleştirmekten ibaret ruhsuz bir yapıdan başka bir şey mi? Ondan altı üstü 39 sene önce 1914’te Mimar Kemal Efendinin çok daha uygun bir bütçe ile Sultan Mehmet Reşad Efendiye yaptığı mezarla bu mezar arasında işçilik, derinlik, zevk ve estetik fark arada, sanki bin seneden daha fazla bir zaman olduğu hissini vermiyor mu? 

Sahi depremlerde devletin yaptığı binaların (okul, hastane, belediye, kaymakamlık vs.) halkın yaptığı binalardan daha fazla yıkılması ya da hasar görüyor olması devletin bu toplumdan işçilikte de daha geri olduğuna delil sayılamaz mı? 6 Şubat depreminde daha 5. saatinde halkın bölgeye yığılması ile şehir girişlerinde trafikte tıkanmalar yaşanmaya başlamışken devletin bölgede varlığını hissettirmesi  4. Günü bulması sadece küçük bir ihmalle açıklanabilir mi? 

Ya da özel sektörde işler ve hizmetler tıkır tıkır işlerken, iş, DEVLETE düştüğünde “asık suratlar”, “bugün git, yarın gel”ler, bıktıran usandıran bitmeyen prosedürler, yapılmamak için çırpınılan dağ gibi hizmetler devletin HALKTAN daha İŞ BİLİR olduğuna mı işaret ediyor? Halk, “iş yapmayan”, “sallayan”, “bugün git, yarın gel”ci esnafı, ustayı ödüllendirmeyecek kadar AKIL sahibidir. Ne hikmetse halkın bir bakkalı iki saatliğine emanet etmeyeceği tipler devlete geçince şef, müdür, daire başı hatta bakan bile olabiliyor.

Sahi RÜŞVET en çok halk arasında mı yoksa DEVLET kademelerinde mi yenilir? Özel sektör buna

TEDBİR alabilmişse ya da bunun kendi içinde en aza indirebilmişse, devlet, neden buna TEDBİR alamaz? HALK kadar aklı mı yok, ahlakı mı?

Üstelik mesele sadece görgü, nezaket, edep, ahlak meselesi de değil.

Bu coğrafyada Halk, Devlete Rağmen Varlığını Korumaya Çalışır.

Bu halk, girişimcilikte de, atılımda da, teali ve terakki de de devletten çok öndedir. Hatta devlet yoldaki köstektir. Halk, devlete rağmen bir şeyler yapmak için çırpınır.

Bakın bu ülke insanı, DEVRİM Arabasını 1961’de yollara çıkardı. Devlet, 63 sene sonra hala (TOGG’a rağmen hala) o arabayı yola çıkaramadı. Muhtemelen devlet yolu tıkamasa idi şimdi kendi 3-5 markamız olurdu.

Bu halk daha 1941’de ilk uçağını Nuri Demirağ Bey ile yaptı. Seri üretimi yapılan Nu. D-38 modeli, 1944 yılında Dünya Havacılık Otoritesi tarafından “A sınıfı yolcu uçağı” kategorisine alındı. 325 km hız yapabilen bu uçak 1.000 km mesafeye uçabiliyordu. Belçika Posta Teşkilatına satılan 23 uçaktan sonra devlet geldi ve uçak fabrikasını KAPATTI. Üstüne üstlük bir de -galiba Demirağ iflas etsin diye- imal edilen uçakların yurt dışına satılmasını yasaklayan KANUN çıkardı. Hâlbuki İspanya, İran ve Irak ile anlaşmalar yapılmış, on kadar ülke ile de görüşmeler başlamıştı[6].

Ne yazık ki, bu durum bitmiş, geçmişte kalmış bir hikâye değil. Şu an adeta Milli Gururumuz olarak sunulan Özdemir Bayraktar ve oğullarının ürettikleri İHA ve SİHA’ların üretim süreçlerinde devlet kademelerinden önlerine çıkarılan engellerle ilgili Selçuk Bayraktar beyin anlattıkları adeta insanın kanını donduracak cinsten değil mi? Röportajdan anladığımız, başarının devlet tarafından kabullenilmesi ve önünün açılması ancak Selçuk Beyin damatlığından sonra[7] gerçekleşiyor.

O zaman şu soruyu sormak gerekli değil mi? Devlete damat olmaya başaramamış, harcanmış, önü kesilmiş, görmezden gelinmiş, örselenmiş kaç bin Bayraktar var?

Eğer onların yolu kesilmemiş olsaydı Türkiye’nin durumu şimdi nasıl olurdu?

Sorunun cevabını bilmiyorum ancak benim yaşlarıma gelindiğinde en az 5-10 farklı, devletin bizzat engel olduğu, bürokraside boğduğu, yabancı kartellere paspas ettiği kaba tabirle üzerine çöktüğü süper yetenekli, girişimci, atılgan ve harcanmış insan hikâyesi duymuş oluyorsunuz.

Sonsöz
Kendisinden çok daha edepli, terbiyeli, görgülü, nezaketli erdemli, girişken, atılımcı olan bu topluma devletten yayılan, kabalık, nezaketsizlik, hoşgörüsüzlük ve beceriksizlik hali henüz toplumun seçkin hassalarını tamamen köreltememiş olsa da her nesilde daha fazla artan bencillik, bireysellik, anlayışsızlık ve ümitsizliğin sorumlusu olarak değerlendirilebileceği kanaatindeyiz.   

Adeta devlet, bu millet ayağa kalkıp belini doğrultmasın diye sürekli kafasına vurup ahmaklaştırmak, ekonomik darboğazlarda boğup nefes alamayacak hale getirmek için varmış gibi bir durum içindeyiz.

Burada yine itiraz gelebilir ve “Bu davranış biçimi sadece Türkiye’ye özgü bir durum değil. Tam aksine yenilmiş, sömürgeleştirilmiş tüm ülkelerdeki yönetim birimleri, yolunu kestikleri halklarını SÖMÜRÜYE uygun halde tutabilmek için tepelerine tepelerine vurarak ahmaklaştırırlar. Bu Güney Amerika’da da böyledir, Komünist Rusya’dan özgürlüğünü almış Türki Cumhuriyetlerde de.

Bu daha çok sömürge yönetim biçimidir: Ortada özgürleşmek ve yol almak için fırsat kollayan bir HALK ve onu sömürülür pozisyonda tutabilmek için sürekli şahsiyetine saldıran Batılı sömürgecilerin hizmetkârı olmuş bir yönetici teşkilat vardır,” denebilir.

Bu noktada itiraz edemesem de mazisini en az 2000 sene öteye götüren, 100 sene öncesine kadar kendi eğitim, terbiye, ahlak ekolü olan bir toplumun devleti tarafından böylesine horlanması, aşağılanmasının tek sebebinin bu olmayacağını da düşünüyorum.

Allah doğrusunu bilir. Bizdeki hikmet buna yetti.

   Ahmet Hakan Çakıcı
Recep 1445 / ALANYA


[1] Birçok memuriyet kolunda ama özelliklekarakollar babında son 20 yılda ciddi ancak yetersiz bir iyileşme olduğunu kabul etmemiz ve hakkını vermemiz gerekir.
[2] Müslümanların evlerinde namaz kılındığı için ve ayakkabı ile basılan yerde namaz kılınamadığı için Müslümanlar evlerine ayakkabı ile girmezler. Bu duruma da Taha Suresi 12. Ayeti delil gösterirler.
https://www.iha.com.tr/yozgat-haberleri/camurlu-ayakkabilarini-cikarip-bankaya-oyle-girdi-52977285
https://www.haberturk.com/yazarlar/murat-bardakci/928073-istiklal-marsini-orkestraya-bir-ermeni-vatandasin-uyarladigini-bilir-misiniz
[5]https://www.cafrande.org/kotu-yapilasmanin-sebebi-kim-sevan-nisanyan/?fbclid=IwAR2c1PTdWufL534rt0vfH_f8C7YtjEEAMqEudLL9yryZHAVhdxirRrGy3I0
[6] https://istanbultarihi.ist/214-nuri-demirag-ucak-fabrikasi
[7] https://www.karar.com/yazarlar/yildiray-ogur/fazla-mesaiye-kalan-bir-aile-1595348


Bu yazımı arkadaşlarınızla paylaşın

0 yorum:

Yorum Gönder