“Hayır Demeyi Öğrenmek” Marie Haddou

Yazar : aa Tarih : 1 Oca 2009 1 yorum
Almak iç güdüsel bir davranıştır. Hayvanidir. Deliler dahil herkes almayı bilir. Vermek ise bir üst ahlak gerektirir. İslam vermeyi öğütlerken alma duygusunu terbiye, ıslah ve kontrol etmeyi öğütler. Bu kitap benim anladığım kadarı ile İnsan'ın terbiye edilmesi gereken yönlerinden cimrilik, tamah, bencillik gibi Şeytan’i hasletleri hoş ve sevimli göstermeye, kendi narsizmini meşrulaştırmaya çalışan bir kitap.

Diğer kişisel gelişim kitapları gibi, Batı Medeniyetinin vahiy kitaplarından biri.


Kitabın içinde faydalı kelimeler varsa da onları, Sad Suresinde anlatılan birbirinden şikayetçi iki kardeşin Hz Davut önündeki müzakereleri gibi değerlendiriyorum. “Kardeşimin 99 koyunu var. Benimse 1 tek koyunum. Kardeşim laf ile bana galip geldi. Ve o bir koyunu da ona vermeye beni ikna etti. Davut dedi ki; bu apaçık zulümdür.” Bu kitapta bir sürü demagoji ile  merhametsizliği, vicdansızlığı, egoizmi, bencilliği yani zulmü meşru ve normal gören Batı Mentalitesinin reklamından başka bir şey değil. Bu mantık zulmün ta kendisi.

Kitapta 20-30 lu sayfalarda Tanrılaşmış, kutsanmış bir çocuk ve kişiliği, kimliği ve insanlığı silinmiş ebeveynlerin tanımı yapılıyor. Çocuğun duyguları tamamen kurgulanarak/tahmin edilerek, sanki bu varsayımlar tartışılmaz gerçeklermiş gibi devam ediliyor. Çocuk kutsanıp ebeveynler bu kutsal yüce tanrılaşmış varlığa hizmete çağrılıyor.

Bilgi ve hikmetin (anne ve babanın) hevaya (çocuğa) kurban ve kul edildiği bir süreç tanımlanıyor. Tanımladığı ve tavsiye ettiği hiçbir şey kalabalık ailelerde uygulanabilir değil. 1 ya da 2 çocuklu ailelere bir şeyler söylüyor olsa da çocuğun “hayır” kelimesi ile tanışmaması durumunda kendi tanrılaşma temayülü/bencilliği/egosu ile nasıl baş edebileceği, yoksunluk veya yoksulluk karşısında nasıl tahammül edebileceği, kanaat fikrinin nasıl olgunlaşacağına dair bir fikir söylemiyor.

Kaybetme, kabul edilmeme, başkalarında varken sende olmama duygularına hazırlanarak yetiştirilmeyen, benlerini egolarını kontrol etme bilincinden yoksun yetiştirilen nesillerin PROZAC toplumunu oluşturduklarını Batı Medeniyeti görüp bu sorunu nasıl çözeceğiz tartışmalarını yaparlarken bu eskimiş ve sonucu felaket olan görüşlerin bizim toplumumuz da yer bulabilmesi sanırım 200 yıllık komplekslerimize denk geliyor.

 35'ler deki olumlu örnekler bir bakın; Bankacının “hayır”ı ile Bosna, Cezayir mücahidlerinin veya Gandi’nin hayatına mal olan “hayır”ı aynı kategoride sayılıyor. Kişinin bir değer uğruna kendisini feda edebildiği erdemli hareket biçimlerinin arasına bir bankacının daha fazla para kazanmak için hayır demesinin sokuşturulması yedirilen zokayı tanımlıyor olsa gerek.

Bu hanımefendinin hayırları bir fedakarlık gerektirmiyor. Bu hanım efendinin hayırları ile sürekli siz kazanıyorsunuz. “Hayır”ı kazanmak için kullanıyorsunuz. Mesleki Hayır ve Kişisel Hayır ‘bölümünde (s:38) Bir Bankacı arkadaşım mesleğe başladığımda bize ilk öğretilen “Hayır” demeyi bilmekti. Diyor. Tamam işte bu. “Hayır” demenin kutsandığı bir öğreti biçimi, ancak bankacı tipli toplumun öğretisi olabilir.

Bu bölümde iş “hayır”ı ile arkadaşlık “hayır”ı aynı değildir. Arkadaşlara hayır diyemediğinizde canınız sıkılır ama işte hayır diyemezseniz paralarınız gidebilir. İşte buna tahammül edilemez deniyor. Ya da ben öyle anladım.

Kolay fedakarlıklarla paylaşılan mutluluklar üretmek yerine, bencilliğinizi kutsayın. Egonuz ve rahatınızın için "Hayır" deyin. Keyfiniz her şeyden önemli. Sakın taviz vermeyin. S: 45 Eğer kuzeniniz “beni havalimanına bırakır mısın?” derse ya da yaşlı teyzeniz o yıl 3. kez “mobilyalarımın yerini değiştirmeme yardım eder misin?” derse sizi kullanıyordur. Aman dikkat edin. Kullandırmayın. S:47 Teyzenizin hangi ruh sıkkınlığı ile koltuklarını yer değiştirmeye çalıştığının veya bu isteğin onda neye tekabül ettiğinin sorgulanmasına gerek yok. Yeter ki siz rahatınızı bozmayın. "

İnsanları kırmamak, üzmemek, geri çevirmemek için özen ve itina göstermek" bir ruh hastalığı olarak takdim ediliyor. Bu hali değiştirme gayretine girmeden önce bunun bir sorun, bir hastalık olduğunu fark etmemiz gerekir. Deniyor. S:56

Allah’ın olmadığı bir yerden konuşuyor bu hanımefendi. Hani Allah’ın yardımı, hani Allah’ın verenlere inayeti, hani melekler, hani Allah dostları. Acaba, çok mu romantik kalıyorum ben bu hanım efendi için? Allah rızasını gözeterek birilerinin, başkaları için sıkıntılara girmesi mi Dünya’yı güzelleştirir? Yoksa aciz, güçsüz (psikolojik güçsüzlüklerden bahsediyorum, ruhi engellerden) birileri için elinden geleni esirgeyen, kendinden ve keyfinden hiçbir şey veremeyenlerin Dünyası mı?

Allah’ız bunlar. Allah’sız.
Hakaret etmiyorum. Yaptığınız hayırların bir karşılığı yok ise hanım efendinin dediği gibi neden kendinizi boşuna yorasınız, geresiniz ki? Allah’ınız olmayınca hepsi boş kalıyor. Bu hanım efendinin derdi de Allahsızlığı.

ENİYEÇÖ (En iyi Yedek çözüm) nüz olsun adı altında hanım efendi yedeğinizde mutlaka bir yalan, bir riya hazır bulunsun diyor. :)))))))))) Sizin huzurunuz bozulmasın yeter ki yalan bile tavsiye edilebilir. S:61

Hanımefendi bilinçlenme başlığı altında “merhameti” eksiklik ve zayıflık olarak tanımlıyor. Merhameti yitirmiş bir toplumun hali ne olur? Peki ya merhamet olmadan Müslüman olunabilir mi? Merhameti yitirmiş bir peygamber düşünülebilir mi?

Alev Alatlı’nın durduğu yerdeyim. Aydınlanmaya değil daha fazla merhamete ihtiyacımız var. Mustafa Öztürk’ün çevirisi ile “Bu ne ahmak birisi ki her gelen onu kandırabiliyor.” Ali Bulaç’ın çevirisi ile “Bu ne saf birisi ki her denilene inanıyor” diye tanımlanan Allah Resulünü bu hanım efendi sanırım kliniğine yatırıp bir daha çıkarmazdı. Düşünsenize sertleşmiş, katılaşmış, taşlamış kalpleri Cehennem işareti sayan bir Kitapla gelmişti bu peygamber. Böyle iyi niyetli ve merhameti nedeniyle herkesin kandırabildiği birini Mekke müşrikleri de normal bulmuyor. Ve ona tabi olmak yerine paralarını ve rahatlarını korumayı tercih ediyorlar.

Örneklere bakın; Baba kiliseye beraber gidelim diyor. Onu reddedersem bana kızar. Annen bankada ne kadar paran var diyor. Ona paramı söylemezsem beni sevmez. S:67 Bunu “Güzel ahlak, erdemli olmak adına canınızı mı sıkıyor? Babanız bile olsa direnin. Paranızı mı soruyor? Anneniz bile olsa paranıza yaklaştırmayın.” Diye okudum. Bu sorular bir Avrupalı kafa için son derece sıradan sorular.

Derdim de bu işte. Ben bunları hala yadırgıyorum. Çocuklarımın yadırgamamasından korkuyorum. Bu düşünce biçimine alışmaktan, bu düşünce biçiminin normalleşmesinden korkuyorum. İhtiyacınız olduğu anda kapısına gittiğiniz arkadaşlarınızdan, imkanı olduğu halde, size el uzatmak yerine “hayır“ diyerek rahatını ve parasını korumayı tercih eden hangi arkadaşınızla aranızdaki ülfeti koruyabilirsiniz.

Bu hanım efendinin kurguladığı hayat onurlu, rahat, sıkıntısız ve dostsuz yalnızlık içinde bir hayat. Alanya’ya gelen Avrupalı turistin % 70 i kadın. Çoğunluğu yaşı kemalat zamanlarına erişmiş kadınlar. Birkaç haftalık arkadaş, muhabbet arayışıdır onları buraya getirip yarı yaşlarındaki delikanlılara ram eden. Böyle bir bencilliğin üzerine nasıl uzun süreli vefalı fedakar ve diğergam dostluklar kurulabilir ki? İhtiyacı olduğunda bir dostunuza borç veremezseniz nasıl onunla ülfeti sağlarsınız ki?

Simetrik ilişkilerden bahsediyor. S: 72 Hayat simetrik midir? Güçlüler ve güçsüzler var. Elbette simetrik olmayan ilişki biçimleri kurulacak ve fazla veren verdiğinin karşılığını Allah’tan bekleyecek ki güçsüzler, zayıflar, miskinler, yetimler, mustazaflar gün görebilsinler. Güçlüler güçsüzlere verecek ki aralarındaki dengesizlik bir ölçüde kapansın ve birbirlerine yaklaşsınlar. Eğer güçlü güçsüze verdiği kadarını geri isterse, aradaki fark sonsuza kadar aynı kalacaktır. Bu sonsuza kadar güçsüze, mağdura, zayıfa işkence etmek değil de nedir?

Avrupa Medeniyetinin yeryüzüne kurduğu nizamın (kapitalizm) ta kendisi de bu değil midir? İyi niyeti tekeline alıp konuşuyor. S:75/76. Kendini iyi niyetin merkezinde görüp, karşıdaki ise kötü niyetli ya da düşüncesiz tanımlamak bir başka ruh hastalığı değil midir?

Kitabı 85. Sayfadan itibaren bırakıyorum. Verilen örneklere geçiriyorum. Örneklerden anladığım kadarı ile Hanım efendinin bize tavsiyesi az önceki cümle ile uyumlu.
Aldığınız kadar verin. Verdiğiniz kadar da alın.
Eğer vermek sizi rahatsız edecekse sakın vermeyin. Bunun için alıştırmalar ve egzersizler yapın. Hanım efendi bize ticareti tavsiye ediyor. Eğer biri sizin sırtınızı kaşıyacaksa onun sırtını kaşıyın. Onun sırtınızı kaşıdığı kadar kaşıyın.

Bu vermek değildir. Bu ticarettir.

Verdiğiniz karşılığında beklentileriniz varsa vermiyorsunuzdur. Geleceğe yatırım yapıyorsunuzdur. Verince balıktan değil HALIK’tan beklenir.

Yıllar önceydi Selami Yurdan’ın (Bosna Şehidi) babası Ferman Amca Bosna’ya yardım kutusuna aile yadigarı kıymetli bir saat atmıştı. Parayı toplayan Bosna Mücahidi arkadaş, "Ferman amca senin durumun iyi. Bunun bedelini ver bana. Saatini geri al. Bu aile yadigarıdır." demişti de, Ferman amca bir cevap vermişti. “Ben bunun bedelini sana verebilecek güce sahibim. Ama o kadar para benim canımı yakmaz. Bunu verirken yüreğim yandı. Evladım eğer yüreğini yakmıyorsa vermek vermek değildir.” Bu hanım efendi ile Ferman Amca farklı medeniyetlerden hayata bakıyorlar.

Ben de bunu anlatıyorum anlatamayarak. (Kapkıner)

Bizler, sanırım Ferman Amca görünümlü Marie Hadolar olmaya çabalıyoruz.

                                                                                                Ahmet H. ÇAkıcı

1 yorum:

Eyüp dedi ki...

Ahmet Hakan Bey, sizden öğrendiğim en güzel şey yazılarınızın çoğunda '' benim anladığım, benim ilmim buna yetti'' gibi cümleleri sarf etmeniz. O kadar hoşuma giden bir şey ki anlatamam. '' Benim ilmim buna yetti.'' Ne harika, ne güzel!

Yorum Gönderme