HAMBURGER MEDENİYETİ - Özet Abdülvahap El Messiri

Yazar : Ahmet H. Çakıcı Tarih : 1 Oca 2009 0 yorum
                                                               Şaban _1438 / Alanya      
Abdülvahap El Messiri'nin birbirinden kıymetli röportaj ve makalelerinin toplandığı, bu 400 sayfalık eseri, MANA yayınlarınca derlenmiş. Batı Medeniyetine, Orta Dünya hareketlerine, Siyonizm fikrine hakimiyeti ve Batı karşısında aşağılık kompleksine kapılmamış bir Mü’minin samimiyeti, kitabı çok kıymetli yapıyor. Makalelerin farklı tarihlerden alıntılanmış olması, Messiri’nin ve dönemin düşüncelerinin fikri serencamını da takip etmemize imkan veriyor.
Elime alırken çok da ciddiye almadığım, ancak okuduğum makalelerle önünde ceketimi iliklemek zorunda kaldığım El Messiri’nin diğer eserlerinin de Türkçeye çevrilmesini MANA Yayınlarından rica ediyorum.
Makaleleri ayrı ayrı ele almak yerine makalelerde dikkatimi çeken paragrafları alıntılayarak tek bir makaleymiş gibi, kitabın kaba bir fotoğrafını çekmeye çalıştım. Ne yazık ki; alıntıladığım notlara yazarın eğlenceli ve ironik dilini yansıtamadım. Bu eserden önce Touraine’nin “Modernliğin Eleştirisi’ni okumanın, bu eseri anlamada çok faydalı olacağına inanıyorum.

Yazıya kendimden bir not düşme ihtiyacı hissettiğimde, AHÇ notunu kenarına iliştirdim. Ümit ederim ki size de faydası olur.
Bismillah...
Büyük ekonomik ve siyasal bloklaşmaların gerçekleştiği bir dönemde, en fazla ihtiyacımız olan şey, Arap Devletlerini bir birlik içerisinde birbirine bağlayan bir Arap Bloğunun kurulmasıdır. Böylece tarihin kenarında değil, merkezinde yer almamız mümkün olur ve cimrilerin ziyafet sofrasındaki yetimlerin durumuna düşmekten kuruluruz.
Thomas Hobbes, insanın doğal halinin, herkesin herkese karşı savaştığı hal olduğunu söylüyor. İnsanın doğal hali, Tanrının kainattan çekilmesinden sonra ki haldir. (Eğer onları hesaba çeken bir Tanrı yok ise-AHÇ) İnsanlar fırsatını bulduklarında, diğer insanları bir lokmada yutacak kurtlar gibidir.
Hobbes, Ejderha tasvirini kullanarak devam ediyor; İnsanlar içlerindeki iyilik fıtratı sebebiyle değil, aşırı korkularından ve yaşamı sevmelerinden dolayı toplumsal sözleşmeler yaparlar. Böylece ejderha devlet, bütün haşmetiyle onlara hakim olsun ve bu sayede, az da olsa güvenliğe kavuşsunlar ve kurtların birbirlerini yemesi önlensin. (s:52)


Filistin Sorunu Üzerine Makaleler;
Thomas, Yahudilerin yüksek bir binadaki çiviler ve kazıklar gibi olduklarını açıklıyor. Batı Medeniyeti Yahudilerin bizzat kendilerine değer vermiyor; ancak binayı ayakta tuttukları için de mutlak bir öneme sahipler. Yani onlar gayet kullanışlı ve önemli araçlardır, değilse kendileri bir amaç değildir.
Bu tutum günümüze kadar devam etmiştir; Siyonist Devlet, bizzat kendisine dair bir önemi olmayan, Batı’nın elindeki bir araç durumundadır. Onun önemi yerine getirdiği rol de, Yani Batı’nın amaçlarına ettiği hizmettedir.
Siyonizm, Özünde Avrupa’nın, Yahudi insan fazlalığından kurtulma hareketidir......
İsrail’deki doğum oranları, dünyadaki doğum oranlarının en azıdır. O kadar ki İsrailliler (Başbakanı), o yılı doğum yılı ilan ederek İsraillilerin doğuma odaklandırılmalarını önerdiler. İsraillilerin cevabı hızlı, kesin ve komikti. Başkabana hemen evine dönmesini ve bu milli görevi karısı ile yerine getirmesi çağrısında bulundular.
Filistinli kadınlara işaret ederek bu çok çocuk doğuran kadınlara “biyolojik bomba” dediler.
İsrailli gazetecilerden bir tanesi, İsraillilerin Latin Amerika halkı gibi çalıştıklarını (yani hiç çalışmadıklarını), Kuzey Amerika halkı gibi yaşadıklarını (çok yüksek seviye de bir hayat sürdüklerini)  İtalyanlar gibi vergi ödediklerini (yani vergi kaçırdıklarını) ve Mısırlılar gibi araba kullandıklarını (kuralsız, deli gibi) söylüyor.
Siyonist Devlet, bir görev devletidir. Üzerine yüklenmiş görevin sorumluluğu çerçevesinde Amerika’nın sürekli askeri, ekonomik ve siyasi desteği ile var olmaktadır ve bu destek olmadan varlığını sürdüremez. İsrailli bir gazeteci Siyonist Devleti, başı Washington’da kuyruğu Kudüs’te olan bir “koruma köpeği” olarak tanımlamaktadır.
-----Kapsamlı laiklikle, emperyalizm ve küreselleşme arasında bir ortaklaşma ve hatta denklikten bahsetmek mümkündür. Dünyadaki laik ve laiklik ihraç eden devletlerin aynı zamanda emperyalizmin liderleri olması tesadüf değildir.... şu anda dünyada Amerikalılaşma ve laikleşmenin en önemli vasıtalarından biri Amerikan sinemasıdır. Tom ve Jerry filmleri açıkça, utanmadan Darwinist değerleri verir. Kovboy ve benzeri macera filmleri açıkça şiddeti över ve bizi şiddete alıştırırlar. Komedi ve drama filmleri ise ahlaki değerleri bir kenara bırakmamızı öğütlerler.     
Macdonaldization veya Coca colazation şeklinde bir ironik ifade ile tanımlanan modern Amerikanizm de; ferdin, cemaatlerin ya da cemaatsel olguların hükmü sürekli değişir. Ölçülerin kaybolması ile insanın yetkinliği de kaybolur. Ve ırkçılık, Darwin Felsefesi ortaya çıkar. Ki bu felsefe, gücü hakimiyetin tek ölçüsü, ihtilafları çözmenin tek yöntemi sayar.
       Batı Sömürgeciliği de bu mantık üzerine şekillenmiştir. Batı kendisinden geri kalan her şeye Maddiyat penceresinden bakar. Ve her şey bir kullanım metasına dönüşür.
Bu düşüncenin en karakteristik özelliği, tüm devletler arası ilişkilerin esası olarak çatışmanın tanımlanmasıdır. Aynı zamanda devletle toplumun arasındaki ilişkinin temeli de çatışmadır. Yani hakim görüş, Makyevelizmdir.
Bu yüzden yeryüzü Cennetini arayan, ana rahmine dönmek isteyen, herhangi bir geleneğe bağlanmadan, günah duygusundan uzak, anlık zevklerin hakim olduğu bir ülkede yaşamak isteyenler için ABD ideal devlettir.
Bütün bu olguların ortak paydası tarihin inkarıdır. Özünde İnsani hasletleri inkar bulunur. BU da insanı maddiyatçılığın ağına düşürür.
Bütün bunlar ABD’nin insan tasavvurunu etkilemiştir. İnsanı, şehveti arayan yani cismani, vergi ödeyen iktisadi bir varlık olarak tanımlamıştır. Bu tarihe ve İnsaniyete düşman bir tasavvurdur. (s:89)
Kendisi de Yahudi olan Heinrich Heine “Üç kötü hastalık vardır: Fakirlik, ağrı ve Yahudilik” der. Hatta Yahudilik, bir din değil felakettir.
Finger (yahudidir-AHÇ), Yahudilerin kadınlardan aşağı olduğunu, çünkü hiç bir şeye inanamadıklarını bu yüzden anarşizm, dinsizlik ve deneycilik gibi alkımlara kapıldıklarını ve kurtuluşun ancak Yahudilikten kurtularak mümkün olabileceğini söylüyor.
Theodor Losench (Yahudidir AHÇ), Freud’a bir Yahudi olduğu için saldırdığı gibi, Psikianalize’de Yahudi ilmi olduğu için saldırır.
Siyonizmin, Avrupa’yı Yahudilerden kurtarma harekatı olduğunu bu yüzden düşünüyorum. Bu hareket, sürgündeki Yahudilere karşı duyulan nefretten (Süleyman Peygamberden beri tüm Yahudi nüfus sürekli bir sürgünü yaşarlar.) doğmuştur.
Bu nedenle -Siyonizme düşman olan Yahudi düşünürlerden birinin dediği gibi- Siyonizm, Yahudi cemaatlerinin başına gelen felaketlerle yoluna devam edebiliyor. Yine bu sebeple Siyonizm, tarihi boyunca, Samiliğe düşmanlık edenlerle dayanışma içinde olmuştur.
Zira Siyonizm, çağının, 19. Yüzyıl Avrupa’sının kızıdır. BU çağ, ırkçı milliyetçilik düşüncesinin doğmasına sebep olan emperyalizm çağıdır. Siyonism de bu çağın iğrenç ürünlerinden sadece biridir.
İsrail, Yahudilerin, ABD göçmen vizesi almak için  bekledikleri geçici konaklama yerinden başka bir şey değil.
Amerikalı bir grup seçkin insanla yaptığımız bu yararlı tartışma çok rahatsız ediciydi. Bu Amerikan kamuoyunun devam etmekte olan Arap-İsrail hakkında ne kadar yüzeysel, ne kadar yönlendirilmiş ve ne kadar gerçekten uzak bilgilere sahip olduklarını ve Amerikan siyasetinin sonuçlarına yönelik ilgisizliklerini gösterir. (s:118)
Amerika ve Avrupa da hayat süren “yurtlandırılmış” Siyonistler, İsrail hakkında ateşli sloganlar atmaya, onun için gösteriler yapmaya ve bağışlarda bulunmaya hazırdırlar. Ama Orada yerleşmeye kesinlikle hazır değillerdir..... Onlar için İsrail, gidip bir kaç saat geçirdikleri “Ulusal Bir Yahudi Müzesi”dir. Çünkü orada İbranice levhalar bulunan sokaklarda yürüyor, İbranice şarkılar duyuyor, Eski Ahitte okudukları mekanları geziyor, dolarlarını cömertçe harcıyor sonra da evlerine yani vatanlarına dönüyorlar.
Üç tip Siyonist Yahudi vardır. İlki eşyalarını yüklenip İsrail’e yerleşen Siyonist Yahudi’dir. İkincisi, Siyonist Sloganlar atan, Siyonist hareket için para toplayan ancak asla İsrail’e göç etmeyen Siyonist Yahudi’dir. (Çek Defteri Siyonizm’i) Üçüncüsü ise 2. Den alacağı parayı 1.ye yollamayı vaad ederek para toplayan Siyonist Yahudi’dir.
Mandel Foundation’un direktörü olan Daniel Gordis bir yazısında şöyle diyor: Bir reçete yazdırmak için doktora gittim. Doktor “Ne iş yapıyorsun? dedi. “Yazıyorum” dedim. Doktor “Ne hakkında yazıyorsun?” dedi. “İsrail’in geleceği hakkında” diye cevapladım. Bunun üzerine doktor : “Haaa, yani hikayecisin, hikaye yazıyorsun” dedi. Beraberce güldük..... İsrail somut olarak varlığı devam edip varlığı tartışmalı tek devlettir.
Modernizm ve İslam Toplumları Üzerine Makaleler;
Hakem kabul edilebilecek değerlerin yokluğunda, birey olarak insanın bizzat kendisi başvuru mercii haline geliyor ve onun menfaatine uygun gördüğü şeyler esas, menfaatine görmediği şeyler gereksiz hale dönüşüyor. (İnsan “Menfaati” Tanrılaşıyor.AHÇ)
Bu durumun en ciddi sonucu sorunların , çekişmelerin çözümünde güçten başka bir alternatifin kalmaması oldu.... Güçten başka bir uzlaşı aracı olmayan Batı  Modernliği sömürgeci ve Darwinisttir.
Cezayirli alimlerin birine, Fransız güçlerinin, Cezayir’e sadece ve sadece Modern Batı Medeniyetini yaymak için geldikleri söylenince; “O halde bu kadar barutu neden yanlarında getirdiler” demiştir.
BU alim Modernlik ile sömürgecilik arasındaki bağlantıyı, işin başında tespit edebilmiştir. Oysa bir çokları bunu ancak çok sonraları idrak edebilmiştir.
-----İlerlemek bir hedefe doğru hareket etmektir, Batı Modernizmi bu ilerlemenin nereye doğru olduğunu söylememiştir. Fakat uygulamalar göz önüne alındığında hepimiz biliyoruz ki; ilerlemenin hedefi, yeryüzünün tamamının Batı Medeniyetinin çıkarlarına boyun eğdirilmesidir.
İlerlemenin göstergesi, tüketmek ve daha çok tüketmektir....Öyle ki Amerikan halkının geçen yüzyılda tükettiği miktar, tarih boyunca  tüm insan soyunun tükettiklerinden daha fazladır.
Yapılması gereken, insani gayretlerin bir parçası olarak, bir İslami ve Arap modernlik projesi ortaya koyabilmek noktasında herkesin güçlerini birleştirmesi ve yardımlaşmasıdır. ... Bu modernlik insanı bir araç olarak görmez ve değerlerden kopuk olmamalıdır. Aksine değerler çerçevesinde hareket eder ve mutluluğu daha çok servet yığmada değil, adalet, yardımlaşma ve dayanışma gibi insani değerlerde arar. Bizimde bütün insanlığında iyiliği bundadır. (s:150)
Şaka yollu da olsa Materyalist felsefenin İnsanı “her konuda hüküm verebilen bir entellektüele” dönüştürdüğünü söyleyebiliriz.
Materyalist felsefe teorik ve pratik açıdan işleri kolaylaştırır. Kendine has bir çekim gücü vardır. Tıpkı kadim putperestlik gibi: İbadetleri de çok kolaydır. Çünkü taptığınız ilahınız önünüzdedir. Dilediğiniz an ondan vazgeçebilir yeni bir ilah edinebilirsiniz... insan kesin mantıki normlar eşliğinde aklın mürşitliğine boyun eğer. Bu mürşitlik insanı kainatın merkezine alır ve ondaki kutsiyeti yok eder. Yani insanın mana boyutunu yok edip onu maddeden müteşekkil bir varlığa indirger.
Rorty’nin dediği gibi: “Modernite alemden kutsiyeti sökme projesidir.” Buda insanın hiç bir şeye hatta kendine bile tapmaması anlamına gelir.
Hobbes; “İnsan, insanın kurdudur.” Ve “Gerçek, herkesin birbirine karşı mücadele ettiği bir arenadır.” Derken O, Modernitenin içindeki parçalama mikrobunu görmüştür.
Modernist düşünceyi inşa eden düşünürler her ne kadar farklı noktalardan hareket etseler de insanın maddi, iktisadi ve cinsi dürtülerden müteşekkil bir varlık olmaktan öteye geçmediği konusunda hem fikirdirler.  BU nedenle onlara göre, insan davranışları herhangi bir hayvanınkinden farklı değildir. İnsanın gerçeği idraki mantıki değildir. Ona bedensel arzuları ve iktisadi menfaatleri hükmeder. Söz konusu düşünürler Kutsal bilgi ve ahlakı reddetme konusunda da hem fikirdirler.
Aradığımız yeni bir Modernitedir; ilmi ve tekniği benimserken değerleri ve insani çabaları hor görmeyen, aklı yaşatırken kalbi hor görmeyen, maddi varlıklarımız gelişirken ruhi boyutu inkar etmeyen, mirasını reddetmeden bugün de var olabilen, antlaşmalara bağlı kalırken saygıyı da unutmayan bir Modernite.
Değişmez değerlere düşman olmayan, insanın kainattaki merkezi konumunu koruyan modernite projesi ile işe başlamalıyız. İnsanın Kainattaki merkezi konumunu maddi/materyalist çerçevede korumak mümkün değildir.
İnsani modernitenin hedefi tüketimi artırmak ve hazları gerçekleştirmek değil doğa ile insan arasındaki dengeyi ve karşılıklı saygıyı tesis etmek olacaktır.
Ben bir Müslüman olarak bunun ancak İman ile gerçekleşebileceğine inanıyorum. Çünkü insan ancak kendisinden daha Yüce bir varlığa iman ettiği sürece doymak bilmez tüketim iştahının önüne geçebilir.
Batı Modernizmi’nin Darwinci bir çizgiye kaymasına yol açan; tek bir değerin, Mutlak güç olarak tek bir değerin öne çıkmasıdır. Bu da güçtür. Hakk, Haklının değil güçlünündür: Şayet güçlüyseniz tüm ihtilafları kendi lehinize çözmeniz haktır.
Batı Modernizmi kainatı, güçlülerin kendi hesaplarına göre tevzi ettikleri, kutsallığından arındırılmış tüketim maddesine dönüştürmüştür.
Bizim yönetici elitlerimiz hali hazırda pragmatizmi yani zayıfların Darwinizmini benimsediklerinden dolayı yegane dertleri yaşadığımız yenilgi olgusunu içselleştirip kabullenmekten ibarettir.Koşar adımla ABD, İsrail ve diğer güç odaklarına doğru seğirtmeleri bundandır. Yani kendilerini iflah olmaz ebedi güçsüzlük kompleksine kaptırmış olan liderlerimiz, galiplerin ve güçlülerin himayesine girme yarışına girmişlerdir.
Hali hazırdaki bazı araştırmalar sabit tabii servet kavramını kullanıyorlar ve tabiatın değiştirilemez unsurları üzerinde duruyorlar: BU araştırmalara göre Batının sanayi ürünlerini, mukabilinde sabit fiyat sermayesinden yaptığı harcamalarla kıyasladığımız zaman, bu sanayi projelerinin tamamen zarar  olduğunu görürüz. (Ancak bu işletmelerinin zararı türlü yollarla gelişmemiş ülkelere yıkılır. AHÇ)

-----Batı, görünür sanayi başarısını ve devamını, tüm insan cinsine fatura ederek tazmin etmiştir. Faturayı tüm insanlık öderken ganimet ise Batı’nın arasında bölüşülmüştür.
----Bilgi alanı arttıkça, bilinmeyenin alanı artar. (s:168)
Süreç içinde sosyalist deneyim de tedrici olarak Batı uygarlık sisteminin yapısına entegre edildi. Sosyalizmin maddeci felsefi yapısı bu entegreyi kolaylaştırmıştır. Böylece artık sosyalizmin de hedefi çok tüketebilmek için çok üretmek olmuştur.
Ne yazık ki ulusal bağımsızlık hareketleri ülkelerinin bağımsızlığı için mücadele verip bunu başarmalarına rağmen, Batı Uygarlık sisteminin söylemini benimsemişlerdir. Batının siyasal egemenliği kırılırken, kültürel egemenliği kırılamamıştır.
Seçkinci elitlerimizin modern devletin yapısının boyutlarına dair yeterli bilinçleri yoktu.
Dolayısıyla devleti azınlık bir grup eliyle veya tek parti düzeniyle idare edebileceklerini düşünüyorlardı.
Görüleceği üzere tüm siyasal akımlar (Marksistler, İslamcılar ve Liberaller) değişik seviyelerde  de olsa  Batının değer ölçülerinden yoksun uygarlık modelini örnek almaktadırlar.
Değerler, maymunu maymun, insanı insan olarak tanımlayabilmemizi sağlar. Bir insanlık tabiatının ve müşterek insanlığın mevcudiyetini varsaymadan, insani olan ile insani olmayanı birbirinden ayırt edebilmemiz mümkün olabilir mi?
Ama bu tanım, aynı zamanda bilinçli olmayarak da olsa sınır, sorumluluk ve ahlak düşüncesinden de kaçma çabasıdır. İnsanlık tabiatı, makul bir ölçüde, değişmezlik özelliğine sahipse, o halde bu özellikten ahlaki kriterlerin çıkarılması da mümkün olur.
Dolayısı ile her şey göreceli hale gelir ve bu görecelilikte, bilgi, güzellik ve ahlaki bütün kriterlerin yokluğu da sinsi bir şekilde yer almış olur.
İnsan üzerine düşünen bir mütefekkir, Marksizm ve liberalizm tarafından var olduğu öngörülen üstün insan olgusuyla karşılaştığında, ya onu, maddenin dışında ve ondan (insandan) daha büyük bir şeyin delili olarak kabul edip, maddenin ardındakine hitap eder veya onu tamamen maddeye indirger. Ve her şeyi aynı gören bir yokluk inancına sahip olur. Modern Batı medeniyetinde, değişmez insan tabiatı kavramını inkara yönelik bir gayret vardır. Ancak bununla birlikte ben, bu inkarın bilinçli ve açıktan yapıldığını düşünüyorum.
“Gizli ilah” kavramı, vicdan ile pek çok ortak özelliğe sahip olsa da, insanın her hangi bir ahlaki, bilgisel veya dini kurallar bütününe inanmayabileceğine de işaret ediyor.
Diyebiliriz ki,  gerçekte “gizli ilah”, Tanrıyı öldürdüğünü ve içinde hiç bir kutsalın, dokunulmazın ve yasağın bulunmadığı zamansal ve mekansal bir alem kurduğunu tasavvur eden maddeci insanın, farkında olmadan giriştiği bir kutsal arayışıdır.
Çünkü gözlemler şunu gösteriyor ki, insan inkarda ve maddecilikte ne kadar ileriye giderse gitsin, değişken maddeyi esas olarak kabul etmiyor; aksine parçaları aşmış bütünsellikler ve alem için bir merkez, bir çerçeve ve sabit bir zemin arıyor. Nietzsche bunun gizli bir ilah anlamına geldiğini idrak etmiş ve buna işaret etmek için “Tanrının Gölgesi” terimini seçmiştir. Modernlik sonrası filozofları da bunu idrak etmiştir. Bu yüzden, onların projeleri sanıldığı gibi, dini veya idealist metafiziğe saldırı üzerine değil, bizzat Hakikatin kendisine saldırma üzerinedir.
----Bu düşüncenin mantığını John Stuart Mill “Tatmin olmuş bir domuz olmaktansa, tatmin olmamış bir domuz Sokrat olmak daha iyidir.”   Diyerek ifade etmiştir.... ancak bu örnekte domuzun kaynağının ne olduğu belli iken insanın Sokrat’’lığının kaynağının ne olduğu belli değildir. (Yani insanın şehevi arzularının dayanağı iç güdüleridir, ancak Yüce Değerlerinin (Sokrat’lık halinin) değerleri Tanrı ve ruh yok ise nedir, belli değildir. AHÇ)
Sanki halk, seçkin ve sembol kişilerinin mukaddes bir çerçeve içinde korunmasını istiyor ve onlardan bu kutsallığın sökülüp alınmasını istemiyor.
Şunu söylemek mümkündür. Değerlerden kopuk modern ve laik modelin mutlak bir şekilde oturmasını engelleyen şey, insanının insanlığının ve fıtratının ayrılmaz bir parçası olan ve kendisini gizli bir ilah şeklinde açığa çıkaran Rabbani unsurdur. (s:182)
-----Bu medeniyeti; özünde tarih ve geleneğe (kültürel mirasa) düşman olması, zamanla ve mekanla irtibatının kopuk olması nedeniyle, değerden bağımsız bilim ve teknoloji medeniyeti olarak tanımlayabiliriz.
BU medeniyet insanı basit bir “şey”den ibaret olarak görür. BU medeniyete göre, insanın yeryüzündeki varoluş nedeni; hakikati, hayrı, güzelliği aramak ya da iyiliği emredip kötülükten nehy etmek değil, aksine insanın üretim tüketim kısır döngüsüne sürüklenmesi, tüketmek için üretmesi, üretmek için tüketmesidir.
Hamburger, tektipleşmenin, yüzeyselleşmenin, mekanikleşmenin, sıradanlaşmanın göstergesidir. Herhangi bir hamburger dükkanına girdiğinizde sizin daha önce yediğiniz ve daha sonra da yiyeceğiniz hamburgerin aynısını yersiniz. Karşınızda aynı satıcıları aynı yapay gülümsemeleri ve aynı fiyatları bulursunuz.
-----Dahası hamburger insanın ailesi ile değil, yalnız yediği bir yemektir. Hamburger kamusal hayattaki insanın bireysel yemeğidir. Ve o bütün medeniyetleri peşinden sürüklemektedir. Hamburger markasını taşıyan mekanların sayısı Kilise Haçlarının sayısını aşmıştır.

Bu medeniyetin kökleri her ne kadar Amerika’ya dayansa da Amerikalı değildir. Bu atomize edici, değerlerden, zamandan, mekandan ve tarihten bağımsız medeniyet; sadece doğu medeniyetlerini parçalamakla kalmaz, aynı zamanda, ABD ve Batı da dahil bütün medeniyetlerini çözer ve parçalar.
Bu anlamda kültürel bir aldatma ve ayartmadan bahsetmek daha doğru olacaktır. Pek çok toplum, bu aldatmacaya teslim olmuştur. Müslüman ve Arap ülkelerin uydu kanalları, bütün gayretleri ile bu aldatma ve ayartmaya katkı sağlamakta yarışmaktadırlar.
İnsan aklı üretkendir. Gördüğü olayları bazen gözünde büyütür, bazen önemsemez ve bir tarafa bırakır, bazen bir şeyler ekler ya da çıkarır.... Halkın üyeleri olayları olduğu gibi yansıtmazlar. Olaylarla etkileşim halindedirler. Kimlikleri de, çevrelerinde olan bitenleri idrak edişlerine, incelemelerine, görüşlerine ve hatalarına göre şekillenir. Kimlik kendisini belirleyen özelliklerini bunlar ile kazanır.

Materyalist anlayışın sonucu, insan iki kutup arasında gider gelir. Birincisi: Katı noktadır. Keskin uçlar belirler ve kendini diğerinin alternatifi olarak tanımlar. Nazilerin, Siyonistlerin, bazı Selefi grupların, radikal milliyetçilerin ve bazen de Arap milliyetçilerinin yaptığı gibi. Diğeri Sıvı nokta: Sınırlar ve kimlik burada tamamen kaybolur. Yeni Dünya düzeni denen halde olduğu gibi.
Lord Macaulay, Hindistan hakkında; “....Çok ileri seviyedeler. Bence bu ümmeti yenmek için omurgalarını kırmalıyız. O da manevi ve kültürel mirasıdır. Bu yüzden eskisini kaldırıp yeni bir eğitim sistemi getirmeyi öneriyorum. Çünkü eğer Hindistanlılar yabancı ve İngiliz olan her şeyin daha iyi olduğunu düşünmeye başlarlarsa kendilerine ve kültürlerine olan güveni kaybedecekler ve bizim tarafımızdan kontrol edilmeyi kabul edeceklerdir.” Der. (2 Şubat 1835- İngiliz Parlamentosundaki konuşmadan)
Bence tarih ilk olarak İslam’da ortaya çıkmıştır. İbn-i Haldun tarihi ilahi iradenin bir yorumu olarak anlayan Hıristiyan anlayışın ya da dairesel olarak gören Grek anlayışının aksine Allah’ın (cc) hidayeti (Sünnetullah’ı çerçevesinde, kader dahilinde- AHÇ) ile ancak O’nun müdahalesi olmadan hareket eden bir yapı olarak anlar.
Müslümanların tarihi İslam’ın tarihi değildir. İkisi birbirinden çok farklıdır. Çünkü Kur’an’da geçen tarih bize günlük hayatta uygulayacağımız kuralları verir. Zamansal tarih ise çatışma, kaos, yenilgi ve zafer alanıdır.
İslam’da günah kavramı ise tamamen farklıdır. İlk günah mefhumu bulunmaz. Unutkanlık vardır. Hayır insanın tabiatında gizlidir ama o unutur. “Allah’ı unutup da Allah’ın kendisini unutturduğu kimseler..”  (Haşr Suresi 19. Ayet –AHÇ)
Bu yüzden Batı’nın siyasi söyleminde “süreç ahlakı” diye isimlendirilen bir kavram ortaya çıktı. BU kavramın hareket noktası şudur: Ahlak insanların ayrılmaz bir parçası olan şahsi arzularını ve çıkarlarını aşan ahlaki ilkeler bütünü değildir; aksine ahlak, herhangi bir toplumun üyelerinin, üzerinde görüş birliğine vardığı uygulamalar bütünüdür. (Bunun anlamı şu. doğruyu, iyiyi, güzeli, Hakkı belirleyecek bir kudret yok (Tanrı) Biz aramızda oturup doğrunun iyinin ne olacağına beraberce karar vereceğiz. (akıl)Burada gizlenen şudur; karar verme sürecinde fakirler, işçiler, köleler, 3. dünya ülkeleri, Müslümanlar ve diğer tüm geri kalmışlar(!) olmayacak. Güçlüler (Batılı sermayedarlar) ve İktidarlar buna karar verecekler. Mevcut olan da budur. AHÇ)
Bu yüzden Batılı bir bilim adamı modernliği “son derece kısa bir bilinçlendirmeden sonra, insanın değerlerinden vazgeçebilme gücü” olarak tarif etmiştir.
Machiavelli : “İyilik yapan birine, bu iyilik vebal (kötü akıbet, nankörlük) olarak geri dönecektir ve onun için tehlike kaynağı olacaktır. Oysa kötülüğe tabi olup, bunun araçlarını çok iyi bir şekilde kullanabilenler ise başarıya ulaşacaklardır.”
Machiavelli devleti, diğer bütün mutlakları atlayıp geçen mutlak ahlaki değere dönüştürmüştür. Bu yüzden devletin ahlakı değerlere boyun eğmesi değil, ahlakın devletin çıkarlarına göre şekillenmesi son derece mantıklıdır. Din ile devletin birbirinden ayrılmasının özü budur. 
“..mutlak özgürlüğü savunan diğer entellektüeller gibi oda, bunun burjuvazi bir görüş olduğunu ve bireyi, kendi referans kaynağı haline getirdiğini idrak edemiyor. (Tıpkı sermayenin, hiçbir insani ve toplumsal kaygı gözetmeksizin, sadece arz-talep, kar-zarar konularına boyun eğerek, tam bir özgürlük içinde piyasalarda dolaşması gibi.)
Firma sahipleri, modacıların ortaya koydukları yeniliklerin gayri toplumsal, gayri ahlaki ve gayri insani olduğunu idrak ederler.
Bu anlayışın bir sonucu olarak, Fransa’nın Mısır’a saldırısının iki yüzüncü yılının anısına özel bir kutlama yapılması gibi uğursuz bir teklif gündeme getirildi. Sebebi ise, bu saldırının, Batılılaşma ve aydınlanma istikametindeki ilerlemenin başlangıcı olarak kabul edilmesidir.
Kardeşlerim neden büyüyüp olgunlaşmıyor ve kendimizi anlamı olmayan ölçülerden kurtarmıyoruz. Bunları yapmalıyız ki, kendi gerçeğimize, yabancıların perdeleyip, görüşümüzü engellemediği bir gözle bakabilelim
Toplum bireye değil, birey topluma mensup olmalıdır.
Değerlerden soyutlanmış bir dünyada her şey eşit hale gelebiliyor ve dolayısı ile her şey göreceli oluyor. BU durumda bir şey hakkında hüküm vermek de zorlaşıyor; iyi ile kötüyü, adalet ile zulmü, hatta öz ile nispi olanı ve insan ile tabiatı veya insan ile maddeyi birbirinden ayırmak imkansızlaşıyor.
Batı sömürgeciliği, doğal olarak, halkların zenginliklerini yağmalama çabalarının karşısına dikilecek bir Arap veya İslam ittifakının kurulmasını kabul etmez. Bu yüzden sürekli bölmeye, parçalamaya ve direniş gösterebilecek her gücü ezip yok etmeye çalışır. İşte bu çerçevede Batı’nın İslam’a olan düşmanlığını anlamak mümkün olur.
Edwart Gladstone “Bizim daimi dostlarımız da, daimi düşmanlarımız da yoktur; Bizim daimi çıkarlarımız vardır.” Der.
Roger Garaudy’nin ifadesiyle; Batı Medeniyeti girdiği silah yarışı ile “Bütün dünyayı defnetmeye yetecek kadar kabir yapabilecek gücü/kibri biriktirmişti.”  
-----İslamcı geleneksel kuşağın da, Modernist kuşağın da düşünce örgüsünü, sanıldığı gibi İslam’ın öğretilerinden hareketle oluşturmadığını vurgulamamız gerekir.
Doğal olarak İslamcılık gerilemiş, boyutları daralmış, evrensel bir görüş olarak kuşatıcılığını kaybetmiş ve hayatın tüm alanlarına ilişkin İslami tasavvurlar teklif etmek yerine, mesele sadece modernliğin bazı yönlerini düzeltmek haline gelmiştir. Bu düzeltmede çoğu zaman, bir şey eklemeden ve bir şey ortaya koymadan, Batı Medeniyetindeki haram olan şeyleri izale etmek ve helal olanları da vurgulamak şeklinde yürümüştür. Veya Batı Medeniyetinde olan şeylerin İslam’daki karşılıklarını aramak şeklinde ortaya çıkmıştır.
Yeni İslamcılık söyleminin sahipleri, Batı karşısında aynı hayranlığı hissetmezler. BU yüzden Batı söylemine karşılık köklü eleştirileri vardır. Bu anlamda onlar, günümüzde üçüncü dünya ülkelerindeki ve Batı ülkelerindeki düşünürlerin ve siyasi hareketlerin çoğundan farklı değillerdir.
Ancak Modern Edebiyatın protestosu, çok daha derin ve köklüdür. Bu akım eşyalaşmış bir modern dünya tasvir eder. Bu dünyada insan bir eşyaya dönüşür, eşyalar anlamını kaybeder ve nedensellik halkası tamamen kırılır. Boş ve saçma işlerle uğraşmak da, Batı protestolarının bir parçasını teşkil eder.

Yeni İslamcılık söylemi, bu büyük uluslar arası akımın bir parçası olup, hiç bir şekilde bize özgü değildir. Batı modernliği krizini hissetmek, dünyanın değişik yerlerinde farklı şekiller alırken, İslam dünyasında da İslami bir şekil almıştır.
İslamcı eleştiri, Batı Modernliği ile Batı sömürgeciliği arasındaki bağlantının farkına varmış ve birinin diğerinden ayrılamayacağını idrak etmiştir.
Modernite sonrasında, bütün sabitelere ve bütün kriterlere saldırı vardır.
Modern Batı söylemi, mutlaka birbirine zıt iki tercihten birini yapmış olma özelliğine sahiptir. Çünkü onun insandan istediği ya tam kesinlik ya da tam şüphe, ya mutlak akıl ya da mutlak akılsızlık; ya akla tamamen egemen olmak ya da aklı tamamen serbest bırakmak, ya maddeci akılcılık ya da maddeci akılsızlık.

Ve insan Allah’ın izniyle ......ye  ulaşır. “Allah’ın izniyle” yaratıcı ile yaratılanı birbirinden ayıran mesafedir. İnsanın özgürlük alanını tanımlayan budur ve insan bununla emaneti yüklenebilecek bir sorumluluğa erişir.
Yeni Söylem, büyük ve hantal yapılı merkezi devletin, devlet işlerini yürütenlerin –İslamcı, Marksist veya Liberal olmaları fark etmez- iradelerini aşan ve kendine özgü nicelik mantığı olan bir ahtapot olduğunu da idrak etmiştir.
Devletin çeşitli güvenlik organları aracılığı ile (basın-eğitim) halk üzerindeki pençesini sağlamlaştırdığını da idrak etmiştir: insanları dağınık bilgilere boğmak, sonu gelmez şarkılar ve tarihin yeniden yazılması gibi. Bu yüzden, devlete hakim olmak, pek çok Müslüman’ın zannettiği gibi, Müslümanların problemleri için iyi bir çözüm yolu değildir. Aksine mesele, devleti dar bir alana sıkıştırmaktır ki, ümmet fikri yeniden ümit olabilsin. Böylece ümmet bir halifenin etrafında toplanabilsin. Bu nedenle devlet fikri yerine ümmet fikrinin öne çıktığı, ulus devlet yapılarının gittikçe daha fazla eleştiriye tabi tutulduğunu, sivil toplum ve vakıf üzerine daha fazla düşünülmeye başlandığını görüyoruz.
Kainata ilişkin materyalist bir bakış açısından beslenen materyalist bilimle psikoloji, dünyanın en hassas ve doğru fotoğrafını bize göstermeye çalışmaktadırlar. Bu fotoğrafta ise insan yok sayılmakta, atomize edilerek maddi unsurlarına indirgenmekte, böylece yok oluşuna giden yolda ilerleyerek doğanın içerisinden bütünüyle yok olmaktadır.
İzzetbegoviç: “Özgürlük ancak materyalist olmayan bir manzume içerisinde mümkündür.” Der.
Nietzsche’ye göre “Doğanın çağrısı, zayıfları daha da ezmek ve onların cesetlerine basarak yükselmeye çağırmaktadır. Nietzsche’ biyolojik kanunları insana uygulamaktadır. Çıkardığı sonuç: sevgi ve acımanın reddi, şiddet ve nefretin meşrulaştırılmasından başka bir şey değildir. Materyalist ahlakın özü, Çıkarcılık ve menfaatçiliktir.
Ahlakın akli esaslar üzerine bina edilmesi, sosyal ahlakın ötesine geçemeyecek ya da belirli bir topluluğun değerini korumaktan öteye geçemeyecek bir faaliyettir. Gerçekte o, sosyal düzenin bir parçasıdır, dışsal kanunların ve kanunların uygulamalarının bir türüdür. Ahlakın akli analizi, bencilliğe ve insanın kendi benliğini aşırı abartmasına indirgenir.
İzzetbegoviç, fedakarlık, insanla hayvanın arasındaki sınırı kalın çizgilerle çizen yeni bir ilkenin ortaya çıkmasına neden olur. Ancak bu ilke, çıkar, menfaat ve ihtiyaçlar ilkesine aykırıdır. Çıkar hayvanidir ancak fedakarlık insanidir.
Şayet Allah mevcut değilse insanlar açıkça ve umutsuzca eşit değillerdir.
Yoksunluk fakirliğin görünen yüzüdür. Ama içyüzü “günah” bir başka deyişle “aç gözlülüktür.” Aksi Takdirde Zengin toplumlar da fakirlerin bulunmasını açıklamak mümkün olmaz.
İster insandan insana gönüllü verilen bir bağış olarak, isterse zorunlu bir vergi olarak devam etsinler sonuçta zekat için para dolu bir cüzdan ve açık bir kalp beraber gerekir.
Batı insanı bir ev inşa edeceği zaman, tamamen maddi kaygıların yönlendirmesi ile hareket eder.
O, bir kadınla ilişki kurduğunda da o ilişkide huzur aramaz; sadece daha fazla zevk almaya çalışır. Zamanla duygusal ilişki bir savaş ilişkisine dönüşür.
O daima kâr elde etmek, yaşam seviyesini yükseltmek ve daha fazla tüketmek için hareket eden tek boyutlu basit bir insandır. Her tarafa çekilip uzatılabilen bir kullanım malzemesidir. Başkaları tarafından kullanılabilen, oda başkalarını kullanabilen bir materyaldir.

Bu aslında “kullanıp atma”ya , tüketmeye, her şeyi ve herkesi kullanmaya, her şeyi yağmalamaya dayalı bir sömürü medeniyetidir.
Habermas: Modern Batı toplumunda olan, “hayatın sömürülmesidir.” Der.
Tüketim çılgınlığı; ahlaki bir düşüş, kişisel bir tarz veya özgür seçim meselesi değildir. Aksine insanı dışarıdan kuşatıp hakimiyeti altına alan ve insanın da farkında olmadan bunu kişiselleştirdiği, bir toplumsal modeldir.
Tüketimcilik veya psikolojik sömürgeciliğin sahası insan nefsi, olması nedeniyle askeri sömürgecilikten ayrılır. Çünkü bu eğilimin filozofları, insan nefsinin asla doymayacağını keşfetmişlerdir. Dolayısı ile sınırların yokluğunda; nefs, kendini tüketinceye kadar, hiç durmadan etrafındaki şeylerin peşinde koşabilir.
Psikolojik sömürgecilik dünyanın büyük bir bölümünde başarıya ulaştı. Bu sömürgeciliğin en önemli kurbanları –ki bunların avlanmaları tamamlanmıştır- bizzat Amerikalıların kendileridir.
Amerikan medyası;  Amerikan insanının iç dünyasını boşaltıp anlamsızlaştırmanın, psikolojik sömürünün, ona hükmetmenin, cinsi arzunun ve tüketim iştahının kabartılmasının en önemli ve başarılı araçlarından biridir.

Batılıların barış kültürü diye adlandırdıkları şey, keyifçilik ve gaylik gibi değerleri yüceltiyor, cihat ve ahlakilik gibi değerlerden uzaklaştırıyor. Ta ki kimliğe ve geleneksel mirasa aldırış etmeyen ve direnişi saçma bir meseleymiş gibi gören yeni nesiller gelene kadar.
----------Bu emperyalist fikrin sahipleri, Amerika’nın ekonomik olarak gerilediğini ve ilk kez, hem çok büyük bir askeri kuvvete, hem de büyük bir ekonomiye sahip olan bir rakiple (Çin) yüzleştiğini görüyorlar.
Amerika geçmişte, askeri temeli olmayan ekonomik bir güçle (Japonya) veya ekonomik dayanağı olmayan askeri bir güçle (Rusya) yüzleşmişti. BU yüzden Amerika güçler dengesini kontrol edebilmek için petrol kaynaklarını kontrole çalışıyor. (s:338)
---------Bütün bunlardan dolayı Batı, kaba kuvvet yerine, yoldan çıkarmak ve fitneye düşürmek imkanını kullanabileceğini; doğrudan askeri saldırı yerine, içteki bölünmüşlükten ve parçalanmışlıktan yararlanabileceğini fark etti. Böylece doğrudan karşı karşıya gelme korkusunu da yenmiş olacaktı.
Sonuçta Batı açık merkezliliğinden ve ilan edilmiş egemenliğinden soyutlanacak, bunun yerini ise – kimilerine şaşkın papağanlar gibi tekrarlanan – adalet, barış ve demokrasi gibi süslü söylemlerin altına gizlenen yapısal egemenlik alacaktı. (s:353)
----Dünyanın her yerinde milliyetçilik bilincinin yükselişi, laiklik ve Amerikan etkisinin yükselişine eşlik eder.
Yeni Dünya Sömürgeciliği Stratejisi’ne göre –imkanlar ölçüsünde- yok etmek yerine bölüp parçalamak, kaba kuvvet yerine baştan çıkarmak ve fitneye düşürmek taktikleri kullanılıyor.  Çünkü halkın iradesini yok etmek, tamamen imkansız olmasa da çok külfetlidir.
Baştan çıkarmanın özünü, ötekini, Batı Sömürgeciliğinin kazanç elde etme, hatta yağmalama operasyonlarına, kendilerinin de ortak olduğu ve bu operasyonlar da kendilerinin de yararlanacakları vehmini hissettirmek oluşturur. (S:360)
Eski sömürgeci düzen, dünyanın her yerinde moderleştirme operasyonlarında başarılı olmaya çalıştı. Bütün bunlar Batı Dünyasının ileri, üreten ve tüketen bir toplum olması; üçüncü dünyanın ise geri, ilkel, ham madde ve ucuz iş gücü ihraç eden, Avrupa’nın bazı ürünlerinin zayıf müşterisi olan bir toplum olması için yapılıyordu.
İlerleme ise ekonomik bolluk ve rahatlık hayallerinin satılması, zevklerin büyütülmesi veya vaat edilmesi, tüketime ve cinsi arzulara olan isteğin sürekli kışkırtılması ile gerçekleştirilir. Bu iç dış Tv ve medya üzerinden sağlanır.
Ancak “İlerleme”nin, farkılıkların ve tüketim değerlerinin hükmettiği Yeni Dünya Düzeni çerçevesinde ve Dünya Bankası ile Uluslararası Para Fonu (IMF) şemsiyesi altında gerçekleştirilmesi gerekiyor. Bu yüzden bağımsız ilerlemelere izin verilmemesi gerekir; Çünkü bu Dünya Düzeninde bir boşluğa sebep olur. Bu boşluk çok uluslu şirketlerin büyümesine engeldir ve Dünya Bankasının kontrolünü kaybetmesine sebep olabilir.
Yeni Dünya Düzeni çerçevesindeki ilerleme ise, üçüncü dünya halklarının yarı üreten, yarı tüketen toplumlar olmalarını garanti altına alacak ve Batıya olan bağımlılıkları devam edecektir.
Şüphesiz 3. Dünya halklarının maruz kaldığı, tüketime yönelik beklentilerin ve cinsi tahrikin artırılması operasyonları, her şeyden önce sermaye birikimini imkansız kılacak ve devrim enerjisini, dağıtıp heba edecektir. Böylece yükselişe ve mücadeleye olan rekabet enerjisi tüketilecektir.
Kaybolup giden bir ulusun özelliği değil, bilakis özellik mefhumunun kendisidir. Bizzat tarih düşüncesi değil, Tarih düşüncesidir. Kimliğin kendisi değil, bütün kimliklerdir. Değerler manzumesinin kendisi değil, değer düşüncesidir. Bir beşer türünün kendisi değil, mutlak insan düşüncesinin kendisidir. İnsan kendisinden daha düşük olana dönüştürülmesi mümkün olmayan kompleks bir varlıktır.
Emekli üst rütbeli bir ABD askeri olan Rolf Peters; Ortadoğu taksim edilirken (Sykes-Picot kastediliyor) azınlıkların büyük bir haksızlığa uğradığını söyler: Şöyle diyor: “Bu azınlıklar ilk taksimde aldatılmış toplumlar ve azınlıklardır.” Bu azınlıkların en önemlileri Kürtler, Şii Araplardır. Aynı şekilde Ortadoğu’daki Hıristiyanları, Bahaileri, İsmailileri ve Nakşibendileri de zikrediyor....... Fars Körfezinin etrafına toplanacak olan Şii Arap Devleti, İran’ın müttefiki değil, onu dengeleyecek bir güç olacaktır. (El Messiri’nin 2008 yılında rahmeti rahmana kavuştuğunu, bu kelimeleri o tarihten önce söylediğini hatırlatırım –AHÇ)
Bu ve benzeri diğer bütün planlar, güçlü olmanın verdiği kibir ve bencillikten kaynaklanıyor. İnsan, güçler dengesi kendi lehine olduğunda, askeri hazırlıkları ve imkanları düşmanınkinden üstün olduğunda ve tarih durduğunda, dilediğini yapma hakkına sahip olduğunu tasavvur eder.
Şüphesiz Başkan Bush’un savaşı teröre karşı verilen bir savaş değildir. Bu söylem sadece Neo-conların hilelerini gizlemek için ürettikleri bir örtüdür. Bu savaş teröre karşı değil, “Amerika’nın kuklaları” tarafından yönetilemeyen İslam Devletlerine karşı girişilen bir savaştır.
Materyalizmin esasını; İnsanların ve devletlerin hareketlerine hükmedebilecek insani, ahlaki ve dini ölçülerin yokluğu teşkil eder. (s:382)
Devletler arasındaki, devletle birey arasındaki ve insanla insan arasındaki ilişkilerin esasını mücadele (boğuşma) oluşturur. Yani Machiavelli ‘nin ve “insan insanın kurdudur”  diyen Hobbes’un görüşü revaç bulur. Bu aynı zamanda Darwin’in geliştirdiği ve Mark’ın faydalandığı görüştür.
Batı görüşüne göre hükmeden, ulusal devlet olmalıdır.... bu devlet kendi vasiliğini garanti altına almak için, vatandaşları belirli kalıplara göre şekillendirir. Bu durum sivil toplumun zayıflamasına ve aşırı kavmiyetçi düşüncenin (şovenizmin) gölgesinde kalmasına yol açar. Şovenizm, insani ve ahlaki hiç bir referansı olmayan bir düşüncedir.
------Batı, emellerini gerçekleştirmek için, demokrasiyi yaymak ve yeni Ortadoğu’yu kurmak iddiası ile, yeni bir maske takıp (demokrasi maskesi) sömürgeciliğe döndüler.
Fikri dönüşümümden sonra insani olmayan her şeyi reddetim; yani tabiata, teknolojiye, akla, duyguya, saf idealizme ya da saf ruhçuluğa tapmayı reddettim. Bütün bunlar birbirini tamamlayan ve birbirine zıt olan unsurlardır; insan yani bu benzersiz varlık, bütün bu unsurların buluşma noktasında yer alır.
Maddeci model, insani modelin hesabından yer. (Kendini bilen, Rabbini bilir) (‘Nefsini bilen Rabbini bilir’ Hadisini İbn Arabî hazretleri: 'Her insanda İlahi bir ismin daha fazla tecelli ettiğini ve insan, ancak bu ismin tecellisi nisbetinde nefsini bilir.' Yani bu İlahi İsmin tezahürü oranında Rabbini bilebilir yorumunu getirir. Bediüzzaman ise ‘Ene Risalesi'nde’ Nefs’in, Rabbini bilmede bir anahtar görevini gördüğünü ifade eder. (Alıntı)AHÇ)
Amerikan modeli medeni değildir. Çünkü diğer kültürleri ve dilleri yok etmeye hedefliyor. Hatta Amerikan modeli, bizzat İngilizceyi bile yok etmeye çalışıyor.
Kuşatıcı laiklik modeli, hayatı insan davranışını, değerlerden ve dinden koparıyor. Bu model dünyanın tamamını, gayesi ve hedefi olmayan maddi araçlara çevirmeyi amaçlıyor. Böylece hayata anlamını kaybettiriyor ve insanı Ahirete inanmayan Dünyevi bir ifadeye dönüştürüyor.
Oysa Siyonizm’i araştıran herkes fark eder ki; Siyonizm’in gerçek kurucularının (Teodor Herzl, Didier Nordon...) Yahudileri sevmeyen ve Yahudilikten nefret eden dinsiz kişiler olduğunu bilir.
Yahudilere kapalı olan Avrupa kapıları, Yahudiler ancak Avrupa’nın dışına çıktıklarında kendilerine açılıyor.
İsrailli Hahamlara soruyorum: Bu ulus Devletin zorlaması olan laik tavırları terk edin, öldürmeyi, yalanı vs terk edin ve biz de rahatlayalım. Eğer sizler din adamları ve hahamlar iseniz, doğru olan sadece dini mantık kullanmanızdır; laik mantık değil.
Laikliğin, dünyayı gayelere değil araçlara çevirmeyi hedefleyen bir misyon olduğunu unutmamız gerekir.
Batı ve Yahudiler, denklemin “Yahudilere karşı Araplar” şeklinde olmasını değil, bilakis “İslamcılara karşı laikler” şeklinde olmasını istiyorlar. Böylece İsrail’in esas rolü, ticaret ve ekonomik rahatlığı sağlamak haline gelir. Çünkü sömürgeciler, İslam ile karşılaşmanın zor, hatta imkansız ve çok külfetli bir şey olduğunu keşfettiler.
İnsanı insan yapan Hafıza ve Referanstır(Allah). Onlar vasıtasıyla öğrenir ve onlar vasıtasıyla bir tarihe sahip olur; Hakk’ı ve Batı’lı tanır, iyi ile kötüyü ayırt edebilir. Bunlar şu ayetin işaret ettiği şey olabilir. Onlar Allah’ı unuttular, Allah’ta onlara kendini unutturdu.” Çünkü Allah Her şey için temel kaynaktır. İnsan Allah’ı unutursa kendini de unutur.
Hobbes; “Sanıldığı gibi sadece bir gerçek vardır. Bilginin ve ahlakın mevcut olması mümkün değildir. Ortada sadece GÜÇ vardır.”
Maddeperest yapı insanı parçalara ayırır. Ancak insanın içinde bu parçalayıcı yapıya rağmen bir şeyler var olmaya devam eder.
Dolayısı ile maddeci yaklaşımın yol göstericiliği, insanı tamamen değerlerden soyutlamaya yol açıyor. Maddeci yaklaşımın yol göstericiliği mutlak yok oluşa sebep oluyor.
Nietzsche ile Batı düşüncesi, sanıldığı gibi metafiziğe saldırı aşamasına girmedi; Aksine o ”hakikat”in bizzat bir hurafe olduğunu söyledi.
Batı felsefesinde MANA yoktur. Mana güçlünün gücüyle dayattığı şeydir.
Modernliği şöyle tarif ediyoruz: “Vakıa ile ilişkilerde, yegane ölçü olarak değerlerden kopuk bilimi, teknolojiyi ve aklı esas almaktadır.”
Bununla birlikte, Darwinist-Nietzschevist edebiyatta, GÜÇ mümkün olabilecek yegane reel ahlaki mesele olarak ortaya çıkıyor. Dolayısı ile toplumu harekete geçiren güç olarak toplumun üyeleri arasındaki karşılıklı şefkat zayıflayıp geriliyor ve onun yerini bireyler arasındaki rekabet ve mücadele alıyor. Çünkü insanlar için doğal durum, rekabet özgürlüğüdür. Denklik, üretimin ayrılması ve tabii bir işlem ile denk olmayanların (zayıfların) kökünden sökülüp atılması (Doğal seleksiyon) sonucu rekabetle sağlanıyor. (s:405)
Darwinist düşünce de ahlakı, gücün ahlakı, mutlak ahlaki değer haline geliyor. Yenilmişler ve zayıflar pragmatist ahlak şeklinde. Onlarda bekalarının peşinde koşarlar. Ancak (yenilgilerden sonra) bunu gerçekleştirebilmeleri, ancak pragmatist yaklaşımla ve reel olana boyun eğmekle mümkündür. İşte çıkarları gerçekleştiren bu boyun eğiştir.

Bazı İslami müesseseler bile farkında olmadan bu laikleştirme programının içinde rol alıyorlar. İslam artık insanların özel hayatları ile sınırlı iş ortamına (pazara) düştüğünde İslamcılık kayboluyor ve pragmatist/Darwinist düşünce  her  şeye hakim oluyor.

0 yorum:

Yorum Gönderme