Cemaatler-Özet - Zygmunt Baumann

Yazar : Ahmet H. Çakıcı Tarih : 1 Oca 2009 3 yorum

Baumann'ın oldukça zihin açan bu kitabı, Cemaatlerin parçalanarak güç ve iktidar karşısında fakirlerin tek sığınağı ve tek gücü olan birliklerinin/cemaatlerinin yok edilme süreci üzerinde düşünmeyi deniyor. Çok kıymetli gördüm. Ümit ederim size de faydalı olur.

Güvenli Olmayan Bir Dünyada Güvenlik Arayışı
Giriş ya da Zor Bulunan Cemaate Merhaba:
Her şeyden önce, cemaat “sıcak” bir ortamdır, keyifli ve rahat bir yerdir......kayıp Cennet ya da umut edilen cennettir.


“Bir cemaat içerisinde olma” ayrıcalığını elde etmek için ödenmesi gereken bir bedel vardır ve bu, ancak, cemaat hayallerde kaldığı sürece zararsız, hatta görünmez bir bedeldir. Bedel, özgürlük cinsinden ödenir ve farklı olarak “özerklik”, “kendi kendini savunma hakkı”, “kendi olma hakkı” diye adlandırılır. Hangisini seçerseniz seçin, bir miktar kazanır bir miktar kaybedersiniz. Cemaat arayışı içinde olmak, güvenlik arayışı içinde olmak demektir, cemaate girmek ise bir müddet sonra özgürlük arayışına girmek anlamına gelecektir.

Güvenlik ve özgürlük, eşit derecede kıymetli ve gıpta edilen iki değer olmakla birlikte, iyi kötü dengelenebilirler fakat neredeyse hiç bir zaman tam ve sürtüşmesiz olarak bağdaşamazlar.

Biz insanlar, ne umduğumuzu bulabiliyor ne de umudumuzu tam olarak kesebiliyoruz.

Hem güvenlik hem de özgürlük olmadan insan olamayız; fakat ikisine birden aynı zamanda ve tam olarak tatminkar bulacağımız ölçülerde sahip olamayız. Bu, çabalamayı bırakmak için bir neden değildir. (Öyle olsaydı bile durmazdık.) Ama bize peş peşe gelen ara çözümleri daha dikkatli incelememiz gerek olmadığını sanmamamızı veya düzeltmelerin yarar sağlayamayacağını düşünmememiz gerektiği hatırlatır. Daha iyi, iyinin düşmanı olabilir fakat “mükemmel” kesinlikle her ikisinin de ölümcül düşmanıdır.

1 - Tantalos’un Izdırabı:
Masumiyetinizi koruduğunuz sürece mutlu kalabilir ya da en azından keyifli ve endişesiz bir mutluluğu tadabilirsiniz. Yani, sizi mutlu eden şeylerin niteliğinden bi-haber kaldığınız sürece, “dizginleri elinize almak” şöyle dursun, onları kurcalamaya bile kalkışmadan sadece mutluluğunuzun tadını çıkardığınız sürece mutlu kalabilirsiniz. Sorunları kendiniz çözmeye cür'et ederseniz, ancak masumiyet durumunda tadabileceğiniz mutluluğa asla yeniden ulaşamazsınız.

“Ekmeğini çalışarak kazanacaksın....Ekmeğini alnının teriyle elde edeceksin.” Öfkeli Tanrı bu hükmü bildirirken.....Adem ile Havva’yı ve çocuklarını, ne kadar emek harcarlarsa harcasınlar ya da ne kadar ter dökerlerse döksünler cennetteki cehaletin huzurlu ve kaygısız mutluluğunu geri getiremeyecekleri konusunda uyarmaktı. Masumiyet bir kez kaybedildi mi o el değmemiş saf mutluluğa bir daha ulaşmak mümkün değildi....İnsan ancak, gerçekten ne kadar mutlu olduğunu bilmediği sürece gerçekten mutlu olabilir.

Cemaat tarzı, gerçekçi anlayışı, bırakın oluşturmayı ya da uğrunda savaşmayı, aramak bile gerekmez; o anlayış zaten “mevcuttur”, kullanıma hazırdır. Öyle ki, birbirimizi kelimelere gerek duymadan anlarız ve kaygılı bir şekilde “Ne demek istiyorsun?” diye sormaya asla ihtiyaç duymayız. Cemaatin dayalı olduğu anlayış, bütün antlaşmalardan ve anlaşmazlıklardan önce gelir. Bu tür bir anlayış, bitiş çizgisi değil, hep birlikteliğin başlama noktasıdır. “Karşılıklı olarak bağlayıcı bir duyarlılıktır.”, “birbirlerine bağlı bireylerin yerinde ve gerçek iradesidir”; cemaat içerisindeki bireyler, sadece ve sadece bu anlayış sayesinde “tüm ayırıcı etkenlere rağmen birleşmiş olarak kalırlar.”

.. cemaatin ayırt edici niteliği olan bu anlayış paylaşımı, “tam da doğası gereği” örtüktür.

Eric Hobsbawm “Erkekler ve kadınlar, diğer her şeyin devindiği ve değiştiği, hiç bir şeyin kesin olmadığı bir dünyada, kesin ve daimi olarak ait olacakları gruplar aramaktadırlar.” Jock Young ona ilave eder: “Cemaat çöktüğü anda kimlik icat edilir.”
Kimlik arayışına adanmış bir hayat, kargaşa doludur. “Kimlik” göze çarpmak demektir: farklı olmak ve bu fark vasıtasıyla benzersiz olmak demektir. Bu yüzden kimlik arayışı, bölmek ayırmaktan başka bir işe yaramaz.

Dolayısıyla hızla küreselleşen dünyamızda “sınırların ortadan kalkması diye bir şey olmaması hiç de şaşılacak bir şey değildir. Aksine sınırlar, dünyamızda yoksullaşan her mahallenin her sokağın köşesinde yeniden yükselmektedir.”

“Gerçekte var olan cemaatler” hayallerindekine benzemeyecektir; daha ziyade tersi olacaktır: korkularını ve güvensizliklerini, bastırmak veya unutturmak yerine artıracaktır. Kendi aralarındaki dönekleri gözetleyip, peşlerine düşmek ve yabancıları kapılardan uzak tutmak için günde yirmi dört saat tetikte olup, her gün sabahtan akşama kadar kılıçlarını bilemeleri gerekecektir. Ve bir ironik dokunuş: ”Bir cemaatin içinde olmak, bir cemaat olmak duygusunun buharlaşıp gitmemesi, ancak böyle kavgacı bir tutumla ve yalancı çobanlık yaparak sağlanabilir. Yuva sıcaklığı, gece gündüz cephe altında aranmalıdır.”

Tarihin meleği, sırtı geleceğe dönük olarak ilerler ve gözleri geçmişe kenetlenmiştir. İlerler çünkü Cennetten kovulduğundan beri durmamıştır; durmak istemesini ve hareketsiz bir şekilde hayran hayran bakmasını sağlayacak bir manzara görmemiştir. Onun gitmesini sağlayan, gördüğü şeye, yani geleceğin açıkça göremediği cazibesi değil de; geçmişin görünen dehşetinden duyduğu tiksinme ve nefrettir. Benjamin, gökyüzündeki kuşları kovalama değil, arkada bıraktığı cesetlerden kaçma dürtüsüdür. Der. 

Güvenliğin artırılması, daima özgürlüğün feda edilmesini gerektirir çünkü özgürlük ancak güvenlik pahasına genişletilebilir. Oysa Özgürlüksüz güvenlik, köleliğe eşittir. Güvenliğin olmadığı özgürlükte, terk edilmeye ve kaybolmaya eşittir.

2 - Yerinden Edilmişlerin Yeniden Yerleştirilmesi

Picco Della Mirandola ;”Tanrı: (İnsanoğlu) Senden başka yarattıklarımın, tanımlanmış bir tabiatı var. Sen, kendi sınırlarını, kendi iradene göre belirleyebilirsin.” Bu kaydedilmemiş konuşmanın mesajı, zenginler için çok heyecan verici olmakla birlikte, kendi biçimlerini özgürce kendi iradelerine göre şekillendirmeye yetecek servetleri olmayan diğerleri için hiç de heyecan verici değildi.

Jean-Paul Fitoussi ve Pierre Rosanvallon “Modern bireyselliğin ikilemi”ni sorgularken: “Bu, hem bireyi özgürlüklere kavuşturan bir kuvvettir hem de artan bir güvensizlik etmenidir. Hem herkesi gelecekten sorumlu hale getirir hem de hiç bir Mutlak Güç’ün yol göstermediği bir alana anlam vermeye çalışır.”

Bireyselleşme sürecinde değiş tokuş edilen mallar, güvenlik ve özgürlüktür: Güvenliğe karşılık bedel olarak özgürlük sunuluyordu.

Yeni edindikleri yetenekleri ve şişirilmiş öz güvenleri dikkate alındığında, özgürlük, güçlü üst tabakaya tahayyül edilebilen güvenliğin en iyi garantisi gibi gelmişti; özgürlük ile güvenliğin her ikisinin de kusursuz formülünün, kalan bir kaç birleştirici bağın sarsılıp kopması olduğu baştan söylenmemişti.

Güvensizliğin ağır ve yasaklayıcı bedelini ödemeksizin özgürlüğü yaşama şansı, az sayıda kişinin ayrıcalığıdır. BU azınlık aynı zamanda gelecek yüzyıllar için özgürlüğün gidişatını da belirler.

Freud, modern düzenin tasarımcıları ve yöneticileri ile aynı görüşü paylaşır: “Kitleler tembel ve akılsızdır. İç güdüsel olarak fedakarlıktan hoşlanmazlar ve fedakarlığa ikna da edilemezler; kitleleri oluşturan bireyler, disiplinsiz bireylerin disiplinsizliğine istemeden de olsa destek verirler."

Kısaca; uygarlığın kurallarının ancak belli bir baskı düzeyiyle korunabileceği gerçeğine neden olan iki yaygın insani özellik vardır: insanlar kendi kendilerine çalışmaya istekli değiller ve bu tutkularını tartışmaya da açık değiller.

Yani açıkcası bir kısmının özgür olabilmesi için, insanlığın diğer bir kısmının baskı altına alınması gerekir. Bu hareket yapılanı örtmek isteyen bir isimle “Sanayi Devrimi “ diye tarihe geçmiştir. (S:33) “Kitleler” baskı altına alınmalarının onları baskı altına alanların özgürlük davasına daha iyi hizmet etmesini sağlayabileceği yeni bir katı düzenin (görevle yönetilen fabrika zeminine) içinde ezilmek üzere eski alışılagelmiş katı düzenden (komünal-beraber yaşama ilişki biçimlerinden) zorla çekilip alınmıştı. Eski usuller amaca uygun değildi.

Bireyi kitlenin ataletinden kurtarmak için cemaate savaş açıldı.

Max Weber’e göre, modern kapitalizmin temel eylemi, işin evden ayrılmasıydı, yani aynı zamanda, üreticilerin kendi geçim kaynaklarından ayrılmalarıydı. Bu çifte eylem kar etme ve geçimini sağlama fiillerini ahlak, duygu , aile ve komşuluk bağlarının oluşturduğu ağdan kopardı..... Artık işin iyi yapılmasının dünün zanaatkarlarına ve sanatçılarına ifade ettiği şey açık değildi ve artık işin iyi yapılmasına bağlı olan itibar, değer ve onur yoktu.    

Kapitalist endüstrinin yöneticilerinin ve yardımlarına koşan vaizlerin, düzenleyip, telkin ettikleri “iş ahlakı” vasıtasıyla ulaşmak istedikleri şey, fabrika işçilerini, işlerini iyi yapmak için yaptıkları fedakarlık ve adanmanın aynısını “yararsız gündelik işleri” yerine getirirken de göstermeye zorlamak veya teşvik etmekti.

İşin evden ayrılması, girişimci için gerçek bir özgürlüktü. Artık eli kolu bağlı değildi, ihtiraslarının ulaşmaya cüret edemeyeceği hiç bir şey yoktu. Ona söylenen gerekçe, daha büyük bir servetti “ilerinin olmasını sağlayan öz güvenli ve coşkulu kişinin artık modası geçmiş bir gelenek olarak reddedilen cemaat görevlerini dikkate almayacağı idi.

Erkekler ve kadınlar öncelikle hareketlerini kısıtlayan cemaat bağlarından koparılmalıydı, ki sonradan bir fabrika personeli olarak görevlendirilebilsinler.

John Stuart Mill : Yoksul kesim, onları topluca etkileyen her konuda onlar tarafından değil, onlar için düzenlenmeliydi.... Kendilerini... gerçek bir umursamazlığa terk edebilmeleri ve koruyucularının gölgesinin altında uzanmalarını sağlamak için onların yerine düşünmek ve o kesimin sorumluluğunu almak üst sınıfların göreviydi... zenginler yoksulların ebeveynlerinin yerine geçmeli, onları çocuk gibi yönlendirmeli ve dizginlemeliydiler.

     Milll: “Ebeveynlerin görevi, yönlendirmek kısıtlamaktır fakat bu görevi ciddiye almak ve sorumlu bir şekilde yerine getirmek için, her şeyden önce izlemeli ve denetlemelidir. (panaptikon)

John Foster : “Ağır basan öncelik, ortaya çıkan iş gücünü yeni işveren sınıfına bağlamaktı; bunu çiftçi-zanaatkar toplumun gönüllü olarak kabullendiği eski disiplinin olduğu bir dönemde yapmak hem parçalayıcı hem de tehlikeli biçimde etkiliydi.

Yönetenler de yönetilenlere bağımlıydı, fakat yönetilenlerin de yönetenlere bağımlılığı daha az değildi.........Boşanma her iki taraf için de uygun seçenek değildi.... her iki tarafında, birbirilerine uzun bir zaman geçirmek için bağlandıkları ve ayrılma özgürlüklerinin olmadığını bildikleri bir evlilik, zorunlu olarak, sürekli bir çatışma alanıdır.

... kişisel sağduyuya ve tercihlere meydan verilmemeli ya da bunlara ihtiyaç duyulmamalıydı. Makine operatörlerinin girişkenliklerinin, fedakarlıklarının, desteklerinin ve hatta fiili becerilerinin rolü minimuma indirilerek işverenlerin işçilere olan bağımlılığı azaltılmaya çalışıldı. (s:41)

Cemaat için verilen ölüm cezasının geri dönüşü yoktu, hortlamasına karşı olan ihtimaller baskındı. İkinci eğilimin bir kez daha ortaya çıkması yaklaşık bir asır sürdü. Bu kez, bir asır önceki gibi, cemaat geleneğinin gelişen kapitalist düzen tarafından yıkılmasını durdurmak yerine artık tartışmaya açık olmayan muzaffer kapitalist endüstride fabrika işinin zayıf verimliliğini artırma çabası olarak ortaya çıktı.

Modernite, tarihin büyük bölümünde, düzenin kendiliğinden doğması ve üremesine güvenilmediği bir “toplumsal mühendislik” çağıydı; modernite öncesi toplumun kendini-yeniden-üreten kurumları bir daha ortaya çıkmamak üzere yok olduğu için, akla uygun yegane düzen, aklın gücü kullanılarak tasarlanıp, günü gününe denetim ve yönetim sayesinde muhafaza edilen bir düzendi.

3 - Kopuş Dönemleri ya da Büyük Dönüşüm, İkinci Versiyon:

Modern çağların başlangıcından beri yönetim, bir tercih değil, zorunluluk olmuştur. Oysa Karl Marx’ın gözlemlediği gibi, kemanlara ve trompetlere sahip olmak için orkestra şefine gerek yoktur...... Kapitalist girişimciler de, karşılayabildikleri sürece, gündelik yönetim işlerini, istihdam ettikleri hizmetkarlarına aktarmışlardır. (Böylece yönetim maliyetini, kararların bedelini ve emeğini de işçilerin üzerine yıkmışlardır. AHÇ) (s:45)

Bazı yöneticilerin, yönettikleri şirketlerde hisseleri olabilirdi, bazıları yasal anlamda, salt ve basitçe, çalışan eleman olabilirlerdi fakat bunun güç paylaşımı ile ilgisi yoktu. Güç karar merciine bağlıdır ve kararları veren kişilerde bulunur. Dolayısı ile güç yöneticilere aitti.

Düzeni kontrol etmek ve sağlamak, başa çıkılması zor bir hale gelmiştir ve bu külfetli ağırlıktan kurtulacak kadar güçlü olanlar, hiyerarşinin alt sıralarında bulunan, zehirli armağanı reddedemeyecek kadar zayıf kişilere memnuniyetle devrederler.

Görev sürelerine karar verenler tarafından kuralların tek taraflı değişikliği, mevcut düzenlemenin her an sonlandırılma tehlikesi, bu görevleri üstlenenlerin başına sürekli bela olduğundan, güç sahiplerinin kararlarına direnme şansları, özellikle istikrarlı, örgütlü ve birlik halinde direniş şansları çok azdır; aslında hiç yoktur desek yeridir. (Cemaatleşemeyen/bir araya gelemeyen toplulukların direnme şansları da olmuyor. AHÇ)

Sennett’in dediği gibi “”tepeden tahakküm” kudretinden bir şey kaybetmeden “şekilsiz” bir hal almıştı. Yaraya tuz basarmış gibi, acı çektiren güçler, sıkı denetimlerine devam etmişler, hatta denetimi daha da artırmışlar fakat ilaveten görünmez olmuşlardı, yüz yüze gelip karşı koymak için yerleri bile saptanamaz olmuştu. Acıyı hafifletmek için gösterilen umutsuz çabalar, karanlıkta söndürülmek zorundadır ve odaklanılmamış, rastgele bir hedeften diğerine sürüklenen, istisnasız her biri hedeften çok uzaklaşan, isabet etse bile çok küçük bir gerçek gelişme vaat edebilen girişimler olma eğilimindedir. Acının gerçek sorumlusu olan güçler, sebep oldukları ıstırabın kışkırttığı tepkiler ne kadar ateşli olsa da başka hedeflere yönlendirileceğinden ve kendi hareket özgürlüklerinden zorla uzaklaştırılacağından müsterihtirler. 

Bununla birlikte, dağılmakta olan yegane şey, işin ve geçim kaynağının sosyal çerçevesi değil. Etraftaki her şey bir kasırgaya yakalanmış gibi görünüyor..... O yerde hiç bir şey uzun süre aynı kalmaz, hiç bir şey tamamen kavranana, aşina olunana kadar ve cemaate aç, yuvaya susamış benliklerin arayıp, umut ettiği sıcak, güvenli ve rahat bir zarfa dönüşecek kadar uzun dayanmaz.

Yvonne Roberts; “Yirmi birinci yüzyılda evlilik bağını benimsemek, ancak kurutma kağıdından yapılmış bir salla denize açılmak kadar akıllıcadır.” Aile fertlerinden birinin 1 yıl içinde değişmeme ihtimali gittikçe azalmaktadır.... kalıcı ebeveynlerin olmadığı bir dünyada hiç bir şey “biricik” yuvamız duygusunu veremez.

Uzun bir tarihçe ve hatta sık ve yoğun etkileşimlerin daha uzun süren ömrü boyunca paylaşılan yaşam öyküleri sıkıca kenetlenmediği takdirde, oluşan hiç bir insan topluluğu cemaat olamaz. (Birbirine emek vermemiş, birbirine hizmet etmemiş insanların birlikteliğinden cemaat çıkmaz-AHÇ) Günümüzde eksik olan, bu tür bir deneyimdir ve cemaatin “zayıflaması”, “ölümü” ya da “tutulması” şeklinde atlatılan, onun yokluğudur.

Maurice Stein “Cemaat bağları giderek vazgeçilmez hale gelir.... Ulusal bağların, bölgesel bağların, cemaat bağlarının, komşuluk bağlarının, aile bağlarının ve sonunda kişinin benliğiyle uyumlu bir imajla olan bağının peş peşe zayıflamasıyla kişisel bağlılıklar da kapsamlarını küçültmüşlerdir.

Oyun kurallarının oyunun orta yerinde, bir uyarı ya da açık bir ilişki olmadan değiştiği, sürekli akışkan bir sosyal çevrede insanların kafasını kurcalayan belirsizliklerin, karanlık öz sezilerin ve korkuların türü, mağdurları birleştirmez, onları ayırır ve dağıtır. Bireylerde sebep olduğu acı güçleri birleştirip, uyum içinde hareket ederek daha etkin biçimde kovalanacak bir “ortak dava” toplanıp, birikerek yoğunlaşmaz. Bu anlamda cemaatin düşüşü ömür boyu sürer; bir kez başladı mı, bağların çözülmesini engelleyip, kopanı yeniden bağlama yollarını aratacak uyaranlar giderek azalır. Tek başına mücadele veren bireylerin durumu, acı verici ve itici olabilir fakat birlikte hareket etmek üzere verilen sert ve bağlayıcı taahhütler de kazançtan ziyade zararın alameti olabilirler. Kurtuluş şansı yitirildiğinde kurutma kağıdından yapılacak sallar keşfedilebilir.

4 - Başarılıların Ayrılması

Richard Rorty; “Büyük buhranın üstesinden gelen neslin birlik içinde ortaklaşa verdikleri savaştan bireysel olarak çıkar sağlayan çocuklarının, zengin banliyölere yerleşip “arkalarındaki köprüleri yakmaya karar verdiklerini” ileri sürer. Aslında o militanların çocukları, kişisel yükselişlerini, bireysel talihsizliklere karşı ebeveynlerinin devreye soktuğu cemaat sigortası sayesinde kazanmışlardı.

Robins; “Kayıtsızlığın kendini, ilerleyen tüketici kapitalizminin hakim zihniyeti olarak yerleştirmek için iş ahlakını ele geçirmekte olduğunu” öne sürmektedir. “Kayıtsızlık” , “duygulardan kaçış” gerçek samimiyetin düzensizliğinden rahat konum, lakayt boşanma ve sahiplenici olmayan ilişkiler dünyasına kaçış demektir.

İnsanların radikal siyasi seçeneklere olan inancını tamamen yitirdiği düşünülürse, kayıtsızlık, öncelikle tüketimle ilgilidir. Çelişkideki büyük açıklığı doldurup kapatacak çimento budur; kayıtsızlık; alışverişe giderek, azalan beklentilerle yaşamanın yoludur.... kişisel zevk, yüceltilip tam bir dünya görüşü haline getirilmiştir, sen hoşlandığın dolayısı ile satın aldığın "şey"sindir.

Ayrılma hemen hemen hiç bir zaman tek başına olmaz –kaçanlar, kendileri gibi başka kaçanlarla bir araya gelmeye heveslidirler ve kaçanların yaşam standartları, geride bırakılan ortamda baskıcı buldukları kişilerin standartları kadar katı ve talepkardır. 

Don Juan, cinsel arzuları açısından herkesten daha aç gözlü ya da doymak bilmez değildi; mesele, bu isteklerin ne kadar büyük olduğunun Don Juan’ın yaşam formülüyle alakasız olmasıydı çünkü o, arzuların tatminiyle ilgili değil, arzuların canlı tutulması ile ilgileniyordu.

Devamlı bitirip yeniden baştan başlamak: Don Giovanni’nin yaşam formülü buydu. Formülün tutarlı bir şekilde uygulanması her şeyden çok, hiç bir bağımlılığa izin verilmemesi, hiç bir taahhüde girilmemesi ve eski hazların sonuçları ile yüzleşilmemesi gerekiyordu.....Don Giovanniler bir cemaat oluşturamazdı.

Korunaklı site sakinlerinin bir servet ödemeye hazır oldukları şey, davetsiz misafirlerden uzak durma hakkıdır. “Davetsiz misafirler”in suçu, kendi gündemleri olması ve hayatı kendi usulleri ile yaşamalarıdır. Diğer günden ve yaşam tarzlarının yakınlığı, “çabucak bitirip, yeni baştan başlama” rahatlığını baltalar ve bu nedenle “davetsiz misafirlere” rahatsız edici ve can sıkıcı olmaları yüzünden sinirlenilir. “Sinsice dolaşanlar” ve “takipçi sapıklar” günümüz Don Giovannilerinin korktuğu ve nefret ettiği figürlerdir.

Yeni elitlerin yaşadığı dünya, “daimi adresleriyle” tanımlanmaz. Onların dünyasının, e-posta ve cep telefonu numarası dışında bir “daimi adresi” yoktur. Yeni elitler, bir muhitle tanımlanmazlar. Onlar bölge dışıdırlar. Bir yerin “cemaatsiz bölge” olması bölge dışılık garantisidir.

Yaşam tarzlarının en önemli özelliği, yerin önemsizliğidir. Bu durum sıradan halkın ve yerlilerin ...asla erişemeyecekleri bir yer olmasıdır... .Kozmopolit bir tarzda var olmanın mesajı basit ve pervasızdır. Nerede olduğumuzun önemi yok, önemli olan bizim orada olmamızdır.

Kozmopolit adaların izole edilmesine ve “kendilerine hizmet etme ve korunma zorunluluğu” yüzünden uzaklaştıramadıkları yabancılar/yerliler de kültürel olarak saf dışı bırakılırlar; “görünmeyen” ve “hafife alınan” arka plan fonuna dönüştürülürler.
Başarılıların ayrılması, öncelikle cemaatten kaçıştır.

5 - Komünalizmin İki Kaynağı

Cemaat fikrinin ayrılmaz bir parçası, üyelerin “ne kadar yetenekli ya da önemli olduklarına bakılmaksızın faydaların aralarında paylaşılmasını gerektiren “kardeşlik mecburiyetleridir”. Tek başına bu özellik bile, “komünalizmi” zayıfların felsefesi haline getirir.

“Güçlüler ve başarılılar” değer verdikleri ve teslim etmek niyetinde olmadıkları ayrıcalığın sosyal temelini ciddi biçimde değiştirmeden “başarılıların kutsandığı/meritokratik dünya görüşünden kolayca vazgeçemezler. Bu görüş desteklendiği ve erdem olarak kabul gördüğü sürece, komünal paylaşım ilkesi kabul edilemez. Elini cebine atma isteksizliğiyle sonuçlanan tamah, kabul edememenin temel sebebi  değildir. Sorun sadece özveriden hoşlanmama meselesi değildir.... (Mesele “seçkin”, “özel” olma halini korumaktır. AHÇ) .. Güçlüler ve başarılılar” için “itibar, değer ve onur” arzusu, çelişkili bir biçimde cemaatin inkarını gerektirir.

Ortaklaşa elde edilen refahın eşit paylaşıldığı bir alan olarak düşünülen; zenginlerin sorumlulukları olduğunu varsayan ve bu sorumlulukların yerine getirileceğine dair yoksulların umutlarını güçlendiren bir tür sosyal birlik olan cemaatte eskimiştir.
Günümüzde yerel görüşlerin değer kaybetmesinin ve “bölgesel kanaat önderlerinin” yavaş yavaş sahneden çekilmesinin ardından, görüşleri için güven verme gücüne sahip sadece iki otorite kalmıştır. “Uzmanların “ otoritesi ve “sayıların” otoritesi (sayı ne kadar büyükse o kadar haklı olma ihtimalinin büyük olduğu kabulüne dayanır.)

Kimlik çatışması içindeki kişiler, bir dizi yenilgiden çok nihai zaferden korkarlar. Kimlik oluşumu, hiç bitmeyen ve daima eksik kalan bir süreçtir ve sözünde durmak için(sözünü muteber kılmak için) de öyle kalmalıdır. Kimlik mücadelesini çevreleyen yaşam politikasında kendi kendini yaratma ve kendi kendini savunma esas desteklerdir, seçme özgürlüğü hem başlıca silah hem de en çok gıpta edilen ödüldür.

Artık tatmin edemez hale geldiği ya da sunulan daha karşı konulmaz kimlikler arasında çekiciliğini kaybettiği anda bir kimlikten kurtulma kolaylığı, hali hazırda aranan veya geçici olarak uygun bulunup, sahip olunan kimliğin “gerçekliğinden” çok daha önemlidir.

Seçimlerin oluşturduğu bağ, farklı başka seçimlere engel olmak şöyle dursun, yük bile olmamalıdır. Aranan bağ, bulanlar için hiç bir bağ vurmamalıdır.

Ivan Klima’nın dediği gibi; “vekil inançların raf ömrü kısadır.” Ve “inanç ne kadar acayipse taraftarı da o kadar fanatiktir.”.... sadıkları bir arada tutmak için daha fazla tutku gerekir. Sadıkları bir arada tutan yegane çimento tutku olduğunda “yargı cemaatinin” raf ömrü de kısa olur.

Rehberlik, etik değil, daha ziyade estetik olarak sürdürülür. Başlıca aracı, artık liderlerin kendi görüşlerine uygun ahlak otoriteleri veya ahlaki vaazlarıyla vaizler değil, “göz önündeki ünlülerin” bir örneğidir.

Hevesli izleyiciler; mutsuz çocuk hikayelerini, depresyon manzaralarını, dağılan evlilikleri dinleyerek/izleyerek yalnız olmanın aslında büyük bir topluluğun üyesi olmak anlamına geldiğini ve tek başına mücadele etmenin onları bir cemaat haline getirdiğini düşünerek avunurlar.

İdoller –Böyle idollere ihtiyaç vardır – “geçicilik ve istikrarsızlığın” değer verilecek/zevk alınacak bir şey olduğunu gösterdikleri sürece yerlerinde kalırlar. ... İdoller ve hayranları arasında kalıcı bağlantılar kurulmasına vakit bırakılmaz.....George Steiner’a göre; İdoller, günümüzün “kumarhane kültürünün” bütün kültürel uzantılarında ortak olan “azami etki ve ani eskime” yolunu izlerler.

Onların etrafında oluşan cemaatler, anında, hazır ve hemen tüketilecek ya da kullanıldıktan sonra atılacak cemaatlerdir. Bunlar yavaş itinalı ve uzun bir yapılanma süreci gerektirmeyen cemaatlerdir, geleceği garanti altına almak için yorucu çabalara gerek yoktur.

Elbette bütün “estetik cemaatler” idol odaklı değildir. Onların rolünü panik yaratıcı her hangi bir tehdit ya da halk düşmanı figürü de oynayabilir.... Bir odak noktası sağlayan bu etkenler, olaylar ve çıkarlar, çok sayıda kişinin kişisel olarak yaşayıp üstesinden geldiği endişeleri ve meşguliyetleri geçici olarak astıkları “kanca” görevi üstlenirler. Bunlar kısa sürede çıkarılıp başka bir yere asılmalıdır. Bu yüzden “estetik cemaatler”, “kanca cemaatler” olarak da tanımlanabilirler.

Estetik cemaatin çok kısa ömrü boyunca her ne bağ kurulmuş olursa olsun, gerçek anlamda bir bağ yoktur; bunlar, kelimenin tam anlamıyla “sonuçları olmayan bağlardır”. İnsani bağlar gerçekten önemli olduğu anda, yani bireyin beceriksizliğini ya da güçsüzlüğünü telafi etmek gerektiği anda buharlaşıp giderler.

6 - Tanınma Hakkı ve Gelir Dağılımını Yeniden Düzenletme Hakkı      

Sosyal adalet modellerinin sürekli ve kapsamlı olmasına uğraşıldığı takdirde insan hakları ilkesinin, şekilsel ve ucu açık olmaktan başka şansı kalmaz. Bu ilkenin yegane esası “eski ve karşılanmamış” talepleri kaydetmek, yeni (kabul edilmeyecek ve uygulanmayacak –AHÇ) talepler dile getirmek ve bu taleplerin kabulü için yeni çağrılar yapmaktır.

Friedman’ın saptadığı gibi, “Modernizm inişe geçtiğinde..” geriye kalan farklar ve onun yığınlarıdır. Farklarda kıtlık yoktur: “Gerçekleşmeyen şeylerden biri, sınırların kaybolması. Aksine, gerileyen her semtteki her bir sokağın köşesinde yeniden yükselmiş gibiler.”

Mahrumlar ve mülksüzler, durumlarının korkunçluğuna, düzene, daha çok taleple karşılaşıp, eskisinden daha az ödüllendirilmeye pek isyan etmemişlerdir. Kötü koşullara değil de alıştıkları veya katlandıkları koşullardaki ani değişimlere başkaldırmışlardır. İsyan etmeye hazır oldukları “adaletsizlik”, etrafındaki kişilerle yapılan haksız bir kıyaslamaya göre değil, önceki koşullara göre ölçülmüştür.

Hervie Ferguson; “Burjuvanın dünya görüşü ve aynı zamanda farkında olmadan önüne geçilemez, sonsuz gelişmenin modern dramasının senaristi ve öncüsü olan temel özellik, “tanzim edilmiş açgözlülük” tarafından yönlendirilen “haz arayışı” olarak anlaşılabilir.

“Adaletsizlik” anlam değiştirir: Artık, daha memnun edici bir hayata doğru evrensel bir gidişte, geride bırakılmış olmak anlamına gelir. Jacques Ellul “Tarih boyunca insanlar, mutluluk arzusundan türememiş ve mutluluğu amaçlayan eylemlere sebep olmamış bir takım hedefler belirlemişlerdir; Örneğin, varlığını sürdürme, ,sosyal bir grup oluşturma, oyun, teknik işlemler ya da ideoloji söz konusu olduğu sürece zihin, mutlulukla meşgul olmaz.

Ücret bireylere göre saptanır, terfiler ve rütbe indirimleri artık gayri şahsi kurallara tabi değildir; bu koşullarda kişisel rekabet, “benzer koşullarda diğerleriyle” güç birliği yapmaktan daha önemlidir. En önemlisi “benzer koşullarda diğerleriyle” olan bağların, kırılgan ve bariz şekilde geçici olmasıdır.

Yakınlık, artık etkileşimin yoğun olmasını garanti etmez, daha önemlisi ortaya çıkan yakınlığa dayalı etkileşimlerin uzun süreli olmasına güvenilmez.

Yakınmalar ortak olma özelliklerini kaybettikleri zaman, modern çağda göreceli mahrumiyetin ölçüldüğü kıstas görevi gören “referans gruplarının” da yok olması anlamına gelir.

“Referans gruplarının” çöküşü ve göreli mahrumiyet fikrinin bireyselleşmesi, modern çağdaki eşi benzeri görülmemiş servet-gelir farklılıklarının olağanüstü büyümesiyle çakışmıştır. Zenginler ile yoksullar arasındaki mesafe ve zenginleşenlerle yoksullaşanların arasındaki fark toplumların hem içlerinde hem de aralarında ve hem her devletin içinde hem de küresel ölçekte büyümüştür.

İki gelişme birbiri ile yakından ilişkilidir. Bunlar, gelir dağılımının yeniden düzenlenmesi taleplerinin azalması ile eşitsizlikteki büyümenin giderek yaygınlaşmasıdır. Bu yaygınlaşmada rastlantısal bir şey yoktur.(S:94)

Günümüzde tanınma taleplerinin dile getirilmesinde adalet dağılımıyla ilgili bir şey kalmamıştır...varsayılan şey, seçme özgürlüğünün yasal olarak garantilenmesi, yani seçme serbestisidir; aslında durumun böyle olmadığı barizdir. İnsan haklarından biri olan tanınma hakkının “kültürelci” yorumuna giden yolda, yine insan haklarından biri – henüz kazanılmış bir Hak olarak tanımlanmamıştır – olan mutlu ve onurlu yaşama hakkı gündemden düşer.

7 - Eşitlikten Çok Kültürlülüğe

Çağdaş dünyada, geleneksel türde cemaatlerin sonu gelmeyen dağılma sürecinde önemli bir istisna vardır, o da “etnik azınlık” denen cemaatlerdir.

İnsanlar rızaları olmadan “etnik bir azınlığa” dahil edilirler.

“Etnik azınlıklar” öncelikle “çevrelerine çit çekilmesi” sonucu (tasarlayarak –AHÇ) ikinci olarak da – şayet öylelerse- içe kapanıklıklarını sonucu ortaya çıkarlar. .....Onları farklı kılan şey, nadiren açıklığa kavuşur.

“Etnik azınlık” tanımının en fonksiyonel etkisi muhtemelen, modernitenin ulus oluşturma evresinden “Ulus Devlet”e geçişle ilgilidir. Ulus oluşturma, “tek devlet, tek ulus” prensibinin izlenmesini ve şahıslar arasındaki etnik çeşitlemenin inkarını amaçlamıştı.

Ulus oluşturma çalışmalarının iki yüzü vardı: Milliyetçi ve liberal: Milliyetçi yüzü ciddi, hüzünlü ve sertti; bazen zalim, nadiren iyi huyluydu. Milliyetçilik çoğunlukla kavgacı bazen de kanlıydı. Eğitmek ve dönüştürmek isterdi. Ama ikna ve beyin yıkama faaliyetleri işe yaramamışsa, beklendiği gibi, baskıya başvururdu.

İntikal etmiş yaşam biçimi çeşitlerini asimile etmek ve onları tek bir ulusal potada eritmek için yapılan milliyetçi plan güce dayalıydı..... Milliyetçiliğin ihtiyacı olan devlet gücü rakiplerden arınmış olmalıydı. Tüm alternatif otoriteler, kışkırtmaların potansiyel sığınaklarıydı. Etnik ya da bölgesele cemaatler baş şüpheli ve baş düşmandılar.  

Liberalizm, özgürlük sadece özgürlüğün düşmanlarına yasaklandığı ve artık hoşgörü düşmanlarına tolerans gösterilmediği takdirde, tüm insanlarda ortak olan saf özün, cemaat sisteminin ve geleneğin zindanlarından kurtulacağına inanırdı. O zaman, kendilerine sunulan tek bağlılık ve tek kimliği özgürce seçen bireylerin yolunda kimse duramazdı.

Milliyetçilik ve liberalizm, farklı stratejiler tercih etmiş olsalar da, aynı amacı paylaşmışlardır. Milliyetçilerin “tek ulusun”da, özgür ve bağlantısız vatandaşların liberal cumhuriyetinde de cemaate yer yoktur; hele özerk ve kendini yöneten bir cemaate kesinlikle yer yoktur.

Ulus oluşturma projesinin etnik cemaatlere sıcak baka olasılığı yoktu: Benimse ya da yok ol. (Sev ya da Terk et! -AHÇ) Her iki alternatifin sonucu da aynı ihtimali gösteriyordu. Birincisi, “fark”ların yok edilmesini, ikincisi “farklı”lıkların yok edilmesini hedefliyordu, hiç biri cemaate ayakta kalma imkanı vermiyordu. Asimile edici baskıların amacı, “ötekileri” “ötekiliklerinden” mahrum etmekti.

Cemaatlere asimilasyonu tercih hakkı da tanınmadı. Kimin asimilasyona girip girmeyeceğinin (ya da kimin dışlanmaya mahkum edileceğinin) kararını vermek, hükmedilen azınlığa değil, hükmeden çoğunluğun işiydi. Hükmetmek, her şeyden çok, kişinin kararını, artık tatmin etmeyecek hale geldiği zaman değiştirmekte özgür olması demekti; hükmedilen içinse bu daimi bir belirsizlik (ve Tehdit –AHÇ) kaynağı olması demektir.

Yazı gelirse siz kazanırsınız, tura gelirse ben kaybederim.

Ulus birliği çığırtkanlarının “etnik azınlık” olarak ilan ettikleri kişilerin yüzleştiği açmazın risksiz ve belirgin bir çözümü yoktur.

Dench’ten bir alıntı yapalım “Kardeşlik değerleri, iradecilik ve kişisel özgürlüğün kaçınılmaz düşmanlarıdır. Normal ve evrensel bir insan için mantıklı bir mefhumu yoktur....Kabul edilen yegane insan hakları, egemenlerin hizmetinde olanların, egemenlerin egemenliğine destek verenlerin haklarıdır.

Yargısız dışlanma durumunda, kimse kolay kolay cemaat kuşatmasından vazgeçemez, diğer herkes gibi, zenginlerin ve beceriklilerin de gidebileceği bir yer yoktur.

Küreselleşme her şeyden çok bağımlılıklar ağının hızla dünyayı içine alacak şekilde genişlediği anlamına gelir.... Ekonominin, siyasetin ve kültürün düzensiz gelişimiyle sıkıca iç içe geçen şey, gücün siyasetten ayrılmasıdır: Mevcut siyasi kurumlar önceki gibi bölgesel kalırken sermaye ile bilginin dünya genelindeki sirkülasyonunda somutlaşan güç, bölge dışı hale gelir. Bu, ulus devletin giderek daha güçsüzleşmesine yol açar. Hesapları dengelemeye ve bağımsız bir sosyal politika yürütmeye yetecek kadar bir öz kaynak toplayamaz, devlet yönetimlerinin, liberalleşme stratejisi izlemekten başka bir seçeneği kalmaz; kontrolü ekonomik ve kültürel süreçlere ve “piyasa gücü” denen gerçekte ulus ötesi büyük güçlere devreder.

Devlet artık toplumsal bütünleşme süreçlerine veya kuralcı düzeni oluşturan sistematik yönetime, kültür ve vazgeçilmez vatansever seferberliğin yönetimine başkanlık etmez, bu görevleri, hiç bir zaman kontrolünde etkili olmadığı güçlere devreder. İdare edilen toprakların güvenliğinin sağlanması, tamamen devlet yönetiminin eline bırakılan yegane işlevdir; diğer geleneksel işlevlerden ya feragat edilmiş ya da bunlar paylaşılmıştır. Dolayısı ile devlet organları tarafından tamamen değil ancak kısmen denetlenebilirler. (Bankacılık, sigorta, akaryakıt, ilaç vs. sektörlerde olduğu gibi- AHÇ)

Jefreyy Weeks’ ; ...Kendilerini içinde bulundukları sosyal ilişkileri kontrol etmekten aciz gören insanlar, dünyayı kendi cemaatlerinin boyutuna indirir ve bu temelde bir politika geliştirirler. Sonuç çoğunlukla, beklenmedik durumlarla başa çıkabilme ya da kabullenme yolu olarak takıntılı tikelciliktir.

Üzücü gerçek, ulus devlet, emniyet ve güven oluşturucu işlevlerinden birer birer vazgeçtiğinde öksüz kalan nüfusun ezici çoğunluğunun “kırılgan ve zayıf” sınıfa dahil olmasıdır.

Serbest dolaşan “piyasa güçlerinin” “ekonomik göçmenleri” (mültecileri-AHÇ) harekete geçirdiği (göç etmeye zorladığı-AHÇ) inkar edilmez. Devlet yönetimleri istemeden de olsa bu ulus ötesi güçlerle iş birliği yapmak zorunda kalırlar.

Göçmenlere gittikleri ülkelerde diğer bir “etnik azınlık” olmaktan başka seçenek bırakılmaz.

Liberal kanaat önderleri gelinen bu noktaya hayıflanabilirler, karşılıklı olarak geliştirilen dışlamalar kısır döngüsünü, bırakın bertaraf etmek için iş birliği yapmayı, konu ile gerçekten ilgilenen tek bir siyasi aktör bile görünmemektedir. Öte yandan kudretli güçlerin büyük çoğunluğu dışlama eğilimini sürdürmek ve yeni barikatlar inşa etmek için gizlice anlaşırlar.

Ricard Rorty; “Amaç Amerikalıların alttaki %75 ini ve Dünya nüfusunun alttaki, %95’ini etnik ve dini düşmanlıklarla meşgul etmektir.... İşçilerin dikkati, -kısa ve kanlı savaşlar dahil – medyanın yaratacağı sahte olaylar ile kendi çaresizliklerinden, fakirliklerinden başka yönlere yöneltilebilirse süper zenginlerin korkacağı hiç bir şey kalmaz.

Yoksulun yoksulla savaşmasında zenginin sevinmesi için bin türlü sebep vardır. Sevinmenin tek sebebi “böl ve yönet” politikasının başarıya ulaşması ve fakirlerin “yoksulluklarının ve katliamların” sorumlusu yapılara karşı birleşme ihtimalinin kalmaması değildir...... Elit sermayenin hareket özgürlüğü, büyük kitlelerin organize olmaktaki başarısızlığına bağlıdır.
 Küresel düzen, “korkacak bir şey olmaması için” çok fazla bölgesel/yerel kargaşaya ihtiyaç duyar.

....”etnik ve dini düşmanlıkların” yanı sıra “süper zenginlerin” korkacak bir şeylerin olmamasını sağlayan diğer faktör “cinsel gelenekler” üzerine yapılan tartışmalardır. Rotry’e göre bu konuları gündeme taşıyarak “eşitsizlik ile adaletsizliğin en derin kaynağı olan maddi yoksunluk meselesini gündemden düşürmek “kültürcü sola” verilmiş bir vazifedir.

Modernist düşünürler Kutsal Modern geleneğin içinde aşkınlık peşinde koşarlar fakat aşkınlığın nereye götürebileceği konusunda hiç bir fikirleri yoktur. Sonuç olarak mevcut kapitalist yapının farkında olmadan devamına yaptıkları katkıdan ibarettir.

Farklılıklara karşı yeni oluşan aldırmazlık, “kültürel çoğulculuk” olarak kurumsallaşır: bu kuramın bildirdiği ve desteklediği politika ise, “çok kültürlülüktür.” ..... Etkisi, kamu onayını alması mümkün olmayan eşitsizliklerin “kültürel farklılık” olarak –sanki matah bir şeymiş gibi cazibeli hale getirilerek - yeniden tanımlanmasıdır. (pazarlanmasıdır-AHÇ)

Gelir dağılımı yeniden düzenlenmezse tanıma talebinin yaptırım gücü olmayacağı gerçeği, süreç içinde unutulur. Ayırt edici kültürel özelliklerin topluca öne sürülmesi, öz kaynakların giderek eşitsiz dağılımı sayesinde, onlar için hazırlanmış “seçimleri” yapanlara teselli olur.

... Eskiden eşitsizliğin ırkların yaratılışındaki düşüklükleri olarak açıklanmasının yerini tamamen eşitsiz insani şartları, her cemaatin kendi seçtiği yaşam biçimine dair vazgeçilmez ve devredilemez hakları şeklinde insancıl davranış kıyafetine bürünmüştür.

“Kültürelci” dünya görüşünün bahsetmediği şey, eşitsizliğin en önemli sebebinin kendisi olması ve doğurduğu bölünmeyi seçme özgürlüğü için en büyük engel olmak yerine vazgeçilemez bir özelliği olarak yansıtmasının, kendini sürdürmesindeki en temel etkenlerden birisi olmasıdır.

8 – Sonuç Getto      

Eğer her nokta hemen erişilebilir ve terk edilebilir haldeyse, uzun vadeli görevlerin ve taahhütlerin eşlik ettiği bir bölgeyi temelli sahiplenmek, kazançtan yükümlülüğe dönüşür ve güç mücadelesinde kaynak olmaktan çıkıp yük haline gelir.
Richard Sennett; “Konum duygusu kavram olarak bir “topluma” değil, “belirli bir yere” ait olma ihtiyacına dayanır; bu ihtiyacın karşılanması sırasında insanlar bağlılık ve sadakat geliştirirler.”

“Toplumun” daima hayal edilen, ama asla bütünüyle var olmayan bir varlık olduğu doğrudur, ama kısa bir süre öncesine kadar “yardımsever ve paylaşımcı” olduğuna dair işaretler de vardı.... bu müşterek bir sigorta gibi rahatlatıcı bir işlev görmekteydi.

Hüsrana uğramış aşk, en iyi, ihtimalle, umursamazlıkla, fakat çoğu kez şüphe ve küskünlükle biter. “Toplum” güvenli yuva ihtiyacını karşılamazsa bu hafızalarda daha taze olan (devletin-AHÇ) ihaneti yüzündendir.

İnsanların ait olduklarına ve sığınak arayabileceklerine inandıkları hayali bütünlükler arasında önceden “toplumun” işgal ettiği yerde bir boşluk açılır. Bu kelime “devlet”i simgeler........Acımasızca bireyselleşen ve özelleşen dünyada insan yaşamının diğer yönleri gibi, emniyet de “kendin yap” tarzı bir şey olmaktadır.......silahlı kapı görevlilerinin girişleri kontrol ettiği güvenli mahalleler....

Bu yeni bir cemaat tanımlar. Cemaat artık “aynılık” demektir, “aynılık” ise, Ötekinin olmaması, özellikle tam da farklı oluşları nedeniyle nahoş bir sürpriz ve bir kötülük yapabilecek inatla farklı olan ötekinin mevcut olmaması demektir.

Tetiklediği ihtiyat ve savunucu/atılgan atılımlar, kendi hedeflerini yaratırlar. Onlar sayesinde yabancı, saçma bir yaratık şekline sokulur. (Saçma olmayanla konuşabilirsiniz, anlaşabilirsiniz. Ama saçmayı anlamanın yolu yoktur. Uğraşılmaz imha edilmelidir. - AHÇ) Yaratık da tehdit haline dönüştürülür. Etrafa saçılmış, serbestçe dolanan kaygılar, sert bir çekirdek edinirler.

“Güvenli cemaate” (güvenlik için cemaate) giden uzun yolun sonunda görünen ise “Gönüllü Getto”nun tuhaf bir mutantıdır.

Getto duvarlarına gereken sağlamlığı, dayanıklılığı ve güvenirliliği aşılama kapasitesini, homojenlik heterojenlik muhalefetini veren, etnik/ırkçı bölünmedir.

“Gönüllü gettolar” elbette gerçek getto değillerdir, gönüllüleri vardır (yani, insanları ayartıp arzu uyandırabilirler) çünkü onlar “gerçek” değillerdir..... Gönüllü gettoların esas amacı, dışarıdakilerin içeri girmesine engel olmaktır; içerdekiler istediklerinde dışarı çıkmakta serbesttirler.

Gerçek gettolar, özgürlüğün reddini amaçlar. Gönüllü gettolar, özgürlük davasına hizmet etmeyi amaçlar. Verdikleri boğulma etkisi, “öngörülmemiş sonuçtur”; amaçlanmamıştır. Sakinleri, korktukları gibi, kendileri gibi sitenin içinde daha güvende hissettikçe, dışarıdaki kalabalık daha alışılmadık  ve tehditkar görünür ve silahlı korumaları geçip, elektronik gözetleme şebekelerinin dışına çıkmak , giderek daha çok cesaret gerektirir.

Gettovari güvenlikli siteleri seçenler, “aynılığın emniyetini” evlerinde yaşayabilirler; gerçek gettolara mahkum olanlar ise bunu hapishanede yaşarlar.

Zengin bir toplumda yoksul biri olmak, sosyal anomaliye ve bireyin kolektif şekilde temsil edilme imkanı ile kimliği üzerindeki kontrolü yitirmesine yol açar.

Kısacası gettolaştırma. Yoksulların, “yedek üretici ordusu(-sıra bekleyen işçi-AHÇ)) olarak işe yaramadıkları, onun yerine kusurlu, dolayısı ile yararsız üreticiler haline geldikleri dönemlerde etkinleştirilen “atık tasfiye mekanizmasının” organik bölümüdür. Wacquant; ”kullanılıp atılabilen endüstriyel iş gücü haznesi olarak değil, sadece çevrelediği toplum için ekonomik ya da politik bir yararı olmayanların çöplüğü vazifesini görür.”

Gettolaştırma, yoksulluğun suç sayılması ile paralel gider ve onu tamamlar; her biri, ötekiler için muazzam ve giderek büyüyen bir girdi kaynağı teşkil eden gettolar ile cezaevleri arasında sürekli bir nüfus değiş tokuşu vardır. Gettolarla cezaevleri istenmeyenleri zemine bağla stratejisinin, hapsetme veya hareketsizleştirmenin iki türüdür.

İşgücü ilişkilerinin standart belirleyici denetçisi rolünden ve genel olarak işlevinden giderek çekilen devlet, yoksulları yeni koşullara uydurma vasıtasıyla cefa çektirme yoluna gider. Yeni cezaevi ve getto, denetimsiz iş gücü piyasasının belirsizliklerinin yegane alternatifi haline geldiklerinde hayatta kalma mücadelesi adı verilen kuralsız oyunda usulca kabullenilen “kumarhane ekonomisine” katlanılabilir, hatta arzu edilebilir bir seçeneğe bile dönüşür.

Hapishanelerin duvarlı gettolar, gettoların da duvarsız hapishaneler olduğunu pekala söyleyebiliriz. (s:128)

Getto hayatı cemaat çökeltisi oluşturmaz. Damgayı ve toplumsal aşağılanmayı paylaşmak, mağdurları kardeş yapmaz; karşılıklı küçümseme, aşağılama ve nefreti besler. Damgalanmış bir kişi, bir başka damgalanmıştan hoşlanabilir de hoşlanmayabilir de, damgalanmışlar birbirleriyle barış içinde de, savaş içinde de yaşayabilirler; fakat muhtemelen yapamayacakları şey birbirlerine saygı duymalarıdır. “Benim gibi olan diğeri” demek, benim kadar değersiz olan diğeri demektir; “daha çok onlar gibi olmak” şimdi olduğumdan da daha değersiz olmak demektir.

Özetlersek; getto, cemaatin imkansızlığı demektir.

9 – Çok Kültür Tek İnsanlık mı?  
Günümüz dünyasında, hangi değerlerin kıymet verilip geliştirilmesi gerektiği ve hangi yönlere doğru kararlı bir şekilde gidilmesi gerektiği konusunda yaşanan belirsizliğe, kanaat önderi okumuş sınıfların verdiği en yaygın cevap “çok kültürlülük”tür.

Russell Jacoby, “çok kültürlülük” öğretisinin saçmalığı hakkında yaptığı sert açıklamasına “ütopyanın sonu” adını vermiştir. Günümüz okumuş sınıflarının, insani koşulların tercih edilen şekli konusunda söyleyecekleri bir şey yoktur. Bu nedenle kaçışı “çok-kültürlülükte”, “ideolojinin sonunun ideolojisinde” ararlar

Statükoya karşı gelmek, arkasındaki müthiş güçler göz önüne alındığında, daima cesaret gerektirir. Ancak cesaret entellektüellerin, uzmanların, bilim adamlarının ya da medya sektörünün ünlülerinin ünlü olma yolunda kaybettikleri bir niteliktir. Aydın ihanetinin bu bu güncellenmiş versiyonunu, okumuş sınıfların takındığı teslimiyetçi ve kayıtsız tavrın kafa karıştırıcılığına getirilen bir açıklama olarak düşünmek cazip gelir.

Giderek bölge dışı hale gelen ekonomik güçlerle, bireylerini üretici değil tüketici olarak yönlendiren bir toplumla ve giderek “sıvılaşan” ve denetimden çıkan “sıvı modernite” ile birlikte gitmişlerdir.
Modern entellektüellerin iki misyonu vardı: 

İlk görev “insanları aydınlatmak” yani...... İnsanların yaşamlarının, beşikten mezara tescil edildiği cemaatlerin sağladığı fakat artık kullanılmayan, ulaşılamayan ve giderek kullanımdan kalkan standartların yerine yeni uygunluk standartları, yeni yönlendirme noktaları, yeni yaşam amaçları ve yeni bağlılıklar koymaktı. 

Diğer görevi ise: yasa koyucuların işlerini kolaylaştırmaktı...........böylece geçici olarak şekilsizleşen kitleye biçim vermekti; “toplumsal düzeni” ya da daha doğrusu, “düzenli toplumu” oluşturmaktı.

Her iki görev de, modern devrimin aynı ana vaadinden türemiştir: Devlet-ve-ulus oluşturma, yani yerel cemaatler mozayiğinin yerini, sağlam ve bir şekilde bütünleşmiş yeni ulus devlet sisteminin, “hayal edilen toplumun” alması vaadi.
Yeni sanayiyi oluşturmak, üreticileri geleneksel, cemaate bağımlı rutinden alıp, fabrikatörler ve onların görevlendirdiği gözetmenler tarafından tasarlanıp, idare edilen rutine yerleştirme sorununa indirgenmişti.

Devlet ve ulus oluşturma dönemi, yönetenler ile yönetilenler arasında doğrudan bir bağlılık dönemi olmalıydı ve öyle de oldu.
Ama artık durum böyle değil; en azından bu doğrudan bağlılık çok daha azaldı. Bizimki kopuş dönemi.
Karl Marx ‘ın komünizm vizyonu gerçekleşmiş gibidir.: insanların yönetiminin yerini şeylerin yönetimi almaktadır. (insanların şeyleri takip etmesi ve kendi mantıklarını şeylerin mantığına uydurması beklenmektedir.)

Hiç bir emir verilmez hiç bir disiplin çağrısı yapılmaz. Yapılan çağrılar “kişisel çıkara” ve anlayışı yöneliktir. Uygunsuz davranışlara yaptırım uygulamak kendi kendine zarar vermektir ve zararın sorumlusu çıkarın “bütünün çıkarı değil, kişisel çıkarın- bilinmemesidir.

Günlük yaşama mücadelesine dönüşmüş çalışama hayatında gözetmene ne ihtiyaç var? Kendilerine özgü güvensizlik korkusuyla kamçılanan çalışanlar olduğu müddetçe kamçı şaklatacak müdürlere ne ihtiyaç var.

Tüketici toplumun ve tüketici zihniyetin doğuşunu ... kabaca geçen yüzyılın son çeyreğine tarihlendirebiliriz. Bu teoriye göre, mallara değer bahşeden şey, onları üretmek için dökülen ter (Marx’ın söylediği gibi) veya elde etmek için ödenen bedel (George Simmel’in öne sürdüğü gibi) değil, “tatmin arayan arzudur.”

Pierre Bourdieu’nun ortaya koyduğu gibi, sistem oluşturmanın ve sosyal entegrasyonun ana yöntemleri olarak ayartma ve çekicilik, kuralcı düzenin ve rahatsız edici denetimin yerini almıştır. Ayartmanın esas etkisi ve çekiciliğin özü, kuralların yıkılmasıdır. Kurallar olmadığında yaşamın tek ümidi fazlalıktır.

Jacques Ellul’un deyişiyle, günümüzde “seçeneklerin muazzam çokluğuna kafa yormanın imkansızlığı” nedeniyle “Batı’lı insanın esas özelliği” korku ve elemdir.

Gerorge Bernard Shaw, bir kaç yavrusunun yaşayabilmesi için binlerce yumurta yumurtlaması gereken morina balığı gibi bir yaşam reçetesi izlediğimizi söyler: Fazlalık sebebin ana kuralı haline gelmekte. Fazlalık aşırı görünmüyor, artık savurgan da görünmüyor. “Aşırı” ile “savurgan” terimlerinin esas anlamı ve ciddi, sakin araçsal rasyonalite ile hesaplama yönetiminde bunlara içerlemenin esas sebebi, sonuçta faydasız oluşlarıdır.

Fred Constant; Farklı olma hakkı, kayıtsızlık hakkı ile birlikte kabul edilir. Şunu eklemek isterim:Ötekilere farklı olma hakkı tanındığında, kural gereği, bu hakkı tanıyanlar –yargılamaktan imtina etmek için – kendileri içinde kayıtsız kalma hakkına el koyarlar. Karşılıklı anlayış, kayıtsızlıkla birleştiğinde cemaat kültürleri birbirlerinin yanında yaşayabilir fakat birbirleriyle nadiren konuşurlar, konuşurlarsa da telefon yerine silahın namlusu ile konuşurlar

Diyalog ve müzakereden oluşan ve uzlaşılmış bir çözümü amaçlayan doğru bir siyasi süreç, eğer baştan bazılarının üstün, diğerlerinin ikinci sınıf olduğunu varsaymışsa (Masaya otururken birileri; kendilerini “Hoş görme mevkii”nde yada “Çok-kültürlülüğü kabul ya da reddetme” pozisyonunda görüyorsa bu onların karşıdakileri kendi mevkiilerinde görmediklerindendir-AHÇ) önceden yenilmiş demektir ve gerçekleştirilemez.

Taylor “Bu aşamada Avrupa merkezli entellektüellerden istenen en son şey; pek bilmedikleri, pek de araştırmaya değer bulmadıkları bu kültürler konusunda olumlu fikirler/yargılar sahibi olmalarıdır.”

Güvensizlik, çok kültürlülüğü “çok cemaatliliğe” dönüştürme eğilimindedir. Adamakıllı veya üstünkörü, belirgin ya da zor fark edilir olsa da kültürel farklılıklar, çılgınca savunma duvarları ve füze rampaları yapmakta kullanılan inşaat malzemeleridir.

Ezici güvensizlik duygusunun kaynakları, “yasal bireysellik” ile “fiili bireysellik” arasında giderek açılan boşluğun derinliklerine batar. Yüksek duvarlı cemaatlerin yapısı, bu boşluğu kapatmak için bir şey yapmaz, bilakis kapatmayı zorlaştıracak her şeyi yapar; dahası imkansızlaştırır. Güvensizlik kaynaklarını hedef almak yerine, dikkati ve enerjiyi onlardan uzağa yöneltir. Süregelen “bize karşı onlar” savaşındaki hasımların hiç biri buradan güvenlik kazanamaz; buna karşın hepsi, küresel güçler için kolay hedef, “kolay av” oluştururlar. Bu güçler, ortak insanlık arayışını askıya almaktan ve insan yaşamı üzerinde ortak kontrol sağlamaktan yararlanan yegane güçlerdir.

Sonsöz

Cemaati özlüyoruz... fakat cemaat ortada yok..... Çünkü “güvenli bir hayat” hayallerimizi gerçekleştirmek için bu dünyanın bizi sevk ettiği yol, hayallerimizin gerçekleştirilmesine yakınlaştırmıyor; biz ilerledikçe güvensizliğimiz yatışmak yerine büyüyor, dolayısı ile bizde hayal etmeye denemeye ve başarısız olmaya devam ediyoruz.

Ulrick Beck.. sistemik çelişkilere biyografik çözümler aramamız bekleniyor, ortak dertlerden bireysel kurtuluş çabası içindeyiz. Bunun bir çözüm getirmesi pek olası görünmüyor. (s:152)

Adlandıramadığımız tehditler karşısında, bırakın onlarla savaşmayı, endişelenmek bir zor. Güvensizliğin kaynakları gizlenmiştir, gazete bayilerindeki haritalarda görünmezler, dolayısı ile yerlerini tespit etmek mümkün değildir, durdurmaya da çalışamazsınız. Yine de emniyetsizlik.... çok belirgindir.

Philippe Cohen, kaygı ve mutsuzluğun üç ana sebebi arasında “kentsel şiddeti sayar.” (diğer ikisi işsizlik ve sosyal güvenlikten yoksun yaşlılıktır.)

Endişenin emniyet kaygılarına yöneltilerek aracılık ettiği güvensizliğin, cemaatçiliğin deva olacağı rahatsızlığın baş sebebi olduğu düşünüldüğünde, cemaatçi, projeler topluluğu düzeltmeyi vaat ettiği durumu ancak daha da kötüleştirir.

Bu tür cemaatçi görüş, muhalif birliklerin konuşlanması gereken ve güvensizliğe karşı yapılan belirleyici savaşın gerçekleştiği alan olarak emniyet seçeneğini onaylayıp desteklemekten de suçludur ve kamuoyunun endişelerini çağdaş kaygıların ana kaynaklarından uzaklaştırma konusunda da işbirliği yapmaktan da suçludur.

Bunlar, yasal bireylerin kaderlerini fiili bireylerin kapasitesi şeklinde yeniden şekillendirmek için gereken kaynak eşitliği ile bireysel yetersizliklere ve talihsizliklere karşı ortak sigortadır. Esas cemaatin mertliği, diğer kötü yönleri ne olursa olsun, bu iki niyette yatar.

Eğer bireyler dünyasında bir cemaat olacaksa o ancak, paylaşım ve karşılıklı önemseme ile dokunarak meydana getirilmiş bir cemaat olabilir. (Öyle olması gerekir.)Bu cemaat insan olma hakkını ve bu hakka sahip olarak eyleme yeteneğini herkese eşit şekilde sunma ve kullandırma sorumluluk ve endişesini taşımalıdır.

3 yorum:

1 dedi ki...
Bu yorum yazar tarafından kaldırıldı.
1 dedi ki...

Egitim ve sınavlarda gelinen nokta çok acı

tus forumlarında “...Bundan 7-8 kadar yıl önceydi. 5-6 defa girdiğim ÜDS lerden 50-60 arası alıp duruyordum. Meşhur bir TUS dersanesinin Meşhur bir sahibi -ki iyi İngilizce bilmesi ile de tanınır- yerime ÜDS ye girebileceğini söyledi. "Sen de sarışın gözlüklüsün ben de, kimse anlamaz bile, ben böyle çok kişiye ÜDS-KPDS kazandırttım" dedi. Tabi teklifini "bütün akademik hayatımı b.k çukurunun üzerine bina edemem" diyerek reddettim. 1-2 sınav daha sürünüp kendim 71'imi aldım. Eğer yakalanırsa "sevgili JOKER abimin" aleyhine tanıklık ederim. Allah islah etsin, bir adamın her işi mi YAMUK olur ya?”

http://www.stetuskop.com/showthread.php?t=4964&page=62
http://www.stetuskop.com/showthread.php?t=10037
http://www.stetuskop.com/showthread.php?t=4309
http://www.stetuskop.com/showthread.php?t=9306
Ateş olmayan yerden duman çıkar mı
 bundan çıkan anlatılan ve ya kanaatimize göre anlatılmayandan hissedilen anlam tusdata hazırlık dersanesinin paralel yapi feto Fethullah Gülen cemaatine genç klinisyenler yapılanması içinde herkesten farklı özel ve çok fazla kontenjan ayırdığı ve iyilik yapmak icin ücretsiz aldığı kişisel verileri yasadışı kaydettiği yani fişleme yaptığı.. tusdata ve veya uz.dr sami selçukbiricik in sponsoru olduğu drtus.com tus forumunda övünme ve güç gösterisi olarak anlatılan ösym den bilgi sızdırmalarını, ilişkilerini, bağlantılarını, görüşmelerini  maddi güç ve fethullah gülen fetö paralel yapı veya başka bir cemaat örgüt dava yapı bağlantısı olmadan nasıl yapılabileceği şayanı hayret bir konu olarak şüpheleri celbetmekte haklıdır tusdata ve veya sahibi uz.dr. sami selçukbiricik iddia edildigi gibi feto paralel fethullah gülen mensubu mudur iskenderpaşa hakyol mensubu mudur bilinmez ve böyle olsa da olmasa da özkaya özel hayatı kendi tercihidir bu kısmına  saygı duyulmalı ancak ilişkiler ağı Ağacın Kurdu kitabındaki gibi rahatsız edici giriftlikte.. Bu arada ösym nin sınava başkasının yerine girdiği tespit edilen tus Dersanesi sahibi ifadesiyle bu kişinin kamu oyunun anladığı kişinin büyük ihtimalle uz Dr Sami selçukbiricik olduğu kanaati oluşuyor. Ösym nin ve uzman doktor sami selçuk biricik in de açıklama ve videolarında net bir aksi beyanı yok ..soruşturmaların akamete uğraması bu ortamda bu bağlantılarla ve tusdata dusdata maddi sponsorluğunda yayın yapan Drtus.com tus/dus/eus forum sitesinde ösym ve yök te tanıdıkları olduğu ve maddi gücü fazla olduğu icin ösym de yök te sağlık bakanlığında muhatap kabul ediliyor itibar görüyor beyanları zaten malumun ilanı beklenen bir durum .
ÖSYM kampanyaları ile bir yandan tusdata bir yandan STV ve zaman gazetesi bir yandan taraf gazetesi ile ÖSYM'nin şifre ve hatalı soru ve sınavlarla gündeme gelirken kpss, ve polis hakim avukat savcı sınavları yolsuzluğunun unutturulduğu gündemin ösym ciddiyetsizliğiyle yaptığı hatalı sorular üzerinden hak arıyor tarzı kampanyalarla her sınav döneminde ösym yolsuzluğu gündeminin değiştirilip kpss sınavı ve diğer sınav soru çalmalarının ve zaman aşımı türü örtbaslarin siyasette milletvekili Prof.Dr. ÖSYM ve YÖK ' teki kirli bağlantıları, iletişim  ve irtibatlı kişileri ali veli halil bilal isa musa sema esma ayşe fatma fatih burhan nurhan orhan muharrem mükerrem naim saim rabia safiye nazife hafize binnur zinnur rahmi rahim adları her kimse kimdir bunlar bulunmalı ve hala ayıklanmadığı gerçeğinin örtüldüğü sürece . .
 seffaf olmasi gereken kurumların  kanser gibi hasta hastalıklı enfekte bir ilişki zinciri değil mi
Her sınavda sorular alındı mı çalındı mi sızdı mi sızdırıldı mi kaygısı yersiz Mi?

Ahmet H. Çakıcı dedi ki...

Afedersiniz. Ne demek istediniz anlayamadım. Yazıyı okumuş muydunuz? Yoksa her "cemaat" kelimesi geçen yazının altına mı koyuyorsunuz bu yorumu.

Yorum Gönderme