Türkiye Henüz Dinsizleşmedi: Babasız Nesil! (Tam Metin)

Yazar : Ahmet H. Çakıcı Tarih : 20 Tem 2026 0 yorum

“Türkiye henüz dinsizleşmedi" KONDA’nın Türkiye’de dindarlık üzerine yapmış olduğu bir istatistik araştırma üzerine Dr. Bülent Güven Beyin yazdığı yazıdan[1] bir alıntı bu.

 

Müsaadenizle konuya girmeden önce yazıyı özetleyelim:

Türkiye henüz dinsizleşmedi, ancak Türkiye'de din ve inançla ilgili bazı sıkıntıların olduğu, gözlem yapan herkesin dikkatini çekebilecek bir gerçek.” Diye giriyor konuya yazar. Ardından KONDA Araştırma Şirketinin yaptığı Türkiye'deki dindarlık eğilimlerini ele alan ankete atıf yapıyor.

Anketin 2008'de kendini DİNDAR tanımlayan insan sayısının yüzde 55’ten, 2025'te yüzde 46'ya gerilediğine, buna karşılık, kendine "ateist ve inançsız" diyenlerinin oranının yüzde 2'den yüzde 8'e yükseldiğine işaret ettiğini söylüyor.

Sadece 10-15 yıllık bir süre zarfında, nüfusunun "yüzde 99'unun Müslüman" olduğu iddia edilen bir toplumda nasıl oluyor da birden inançsızların oranı 4 kat artıp yüzde 8'e yükselirken, dindarların oranı yüzde 46'ya geriliyor? Diye soruyor ve bu sorunun cevabının peşine düşüyor.

 

Yazar bu konuda Ak Parti ve cemaatlerin genel olarak suçlandığını söylüyor ancak bu suçlamanın haksız bir suçlama olduğunu ilave ediyor.

Yazarın iddiasına göre toplumdaki sekülerleşme ve dünyevileşmenin sebebi 1980’de Turgut Özal tarafından uygulanmaya başlanılan 24 Ocak kararları ve neoliberal politikalardır.

Turgut Özal tarafından “24 Ocak Kararları" olarak bilinen neoliberal ekonomik model uygulamaya konuldu. Bu yeni neoliberal ortam ve şehir hayatı, dindar ya da muhafazakâr bir insanın muhafaza etmek istediği değerleri aşındırarak, kişiyi geldiği köklerden koparan bir sürece yol açıyor. Bu durum; evlilik ve boşanma oranlarından, toplumsal dayanışmaya ve akrabalık ilişkilerine kadar birçok alanda kendini gösterebiliyor.

 

İlginç olan ahlaki yapıyı darmadağın eden neoliberal politikaların Almanya ve ABD’de olduğu gibi Türkiye’de de “MUHAFAZAKÂR politikacılar” eliyle hayata geçirilmesiydi, diyor. (Vurgu bize ait)

 

Neo liberal politikaların uygulandığı ABD gibi dindar Protestan bir ülkede bile, 1980’lerde yüzde 40’ların üstünde olan kiliseye gitme oranı günümüzde yüzde 20'lere düşmüş durumda.

Almanya ve İngiltere gibi ülkelerde ise bu oran yüzde 5–6'lara kadar gerilemiş, "Nones" 

olarak adlandırılan, dinsizlerin oranı 1980'lerde yüzde 1-3 civarındayken, günümüzde yüzde 20'leri aşmış durumda…

 

KONDA'nın araştırması da -her ne kadar biraz gecikmeli olsa da- Türkiye'deki dinî yapıdaki bu dönüşümün, Batılı ülkelerde yaşananların bir benzeri olduğunu ortaya koyuyor.

Yani, benzer toplumsal süreçler, benzer sonuçları doğuruyor.


Peki, bu sürece karşı rahatsızlık duyanlar ne yapmalı?

Bu süreçten rahatsızlık duyanların bir şeyler yapması gerektiği ortada. Diyerek yazıyı nihayete erdiriyor Bülent Bey.

Yazara genel olarak katılıyoruz. Ekonomi politikalarının, para ve madde ile kurulan ilişkilerin toplumların sosyolojik, psikolojik, kültürel ve dini yapılarını çok büyük oranda etkilediği muhakkak.

 

Bunu en net olarak ortaya koyan Karl Marx’a sadece “Tek etken o değil” diye itiraz edilmiştir, kökten bir itiraza rastlamadık.

Biz de “Ekonomi politikalarının ya da sermaye hareketlerinin toplumun yapısını ve ahlakını şekillendirmede çok etkin bir faktör olduğunu” düşünüyoruz ancak birkaç noktada yazara itirazlarımız olacak.

 

1-    Liberal Ekonomiler Dinleri ve Ahlakı Zayıflatmaz (en azından başlangıçta), Dini ve Ahlaki kurumlar Liberal Ekonomi Yerleşebilsin Diye Zayıflatılır.

 

(Ya da Sömürgecilik, yerleşebilmek için toplum içindeki DİN’i ve Ahlaki kurumları geriletmek zorundadır. Türkiye’de de dini yapıların zayıflatılması liberal ekonominin ve sömürülme süreçlerinin yerleşebilmesi için gerekli görülmüştür.)

 

Türkiye’de de devlet,  özellikle 1980’lerden itibaren topluma Kapitalist (PARATAPAR) bir ekonomik modeli zorlarken, parası olanın “değer” kazandığı, başarının para kazanmak olarak tanımlandığı, birçok alanda kıymetin en önemli belki de tek ölçüsünün PARAYA indirgendiği, paranın -içine emek ve üretim katmadan- kendi kendine para getirdiği, para sahiplerinin parasızları ötekileştirerek ya da değersizleştirerek kul edinmesinin (kiracılık müessesi gibi) önünün açıldığı bir sistem kurulmasına eşlik etti.

 

Sadece bizde değil, dünyanın herhangi bir yerinde herhangi bir toplumda böylesi, değerler hiyerarşisini alt üst eden bir ekonomik saldırı altında toplumun Ahlak ve ERDEM’ini muhafaza etme imkânı yoktur.

 

Yalnız burada ufak(?) bir aldatma olduğu kanaatindeyiz. Sebep sonuç ilişkisi bir manipülasyon çerçevesinde ters yüz ediliyor. Kanaatimize göre liberalizm geldiği için Ahlaki yapı zayıflamıyor; önce liberalizm yani sömürgeciliğe imkân sağlayan sermaye hareketleri topluma yerleşebilsin, tutunabilsin, tepki gelmesin, direniş gösterilmesin diye AHLAKİ yapıyı destekleyen kurumlar örseleniyor. Kurumlarından mahrum kalan ahlaki yapılar devlet destekli Liberal sömürgeciliğin kültürel, siyasal, adli ve ekonomik saldırıları karşısında etkisiz elemana dönüştürülüyor. Böylece Liberal sömürgeci yapılar ve onun olmazsa olmaz unsuru kapitalizm (paratapıcılık) toplumun dokularına yerleşebiliyor. Yerleştikçe de çürük elmanın çevresini çürütmesi gibi toplumsal yapıyı ve “ahlak beklentisini” çürütüyor.

 

Yani içeri giren virüs vücudu hasta etmiyor. Önce vücudun bağışıklık sitemi çökertiliyor sonra içeri virüs salınarak vücutta kanserin gelişmesi ve yayılması bekleniyor.

 

Emperyalizm açısından bu böyle olmak zorundadır çünkü bu ideolojinin ahlaki yapı yani toplumların bağışıklık sistemi çökertilmedikçe vücuda sirayeti mümkün olsa da vücudu tamamen ele geçirmesi mümkün değildir.

 

Nitekim bunun farkında olan Liberalizmin en muteber evliyası Keynes’in “Hırs, bencillik, açgözlülük, cimrilik… Biliyorum kulağa çok KÖTÜ geliyor. Ancak KÖTÜ işe yarar, İYİ yaramaz. Eğer Batı, dünyanın hâkimi olmaya devam etmek istiyorsa Hırs, cimrilik, açgözlülük ve bencillik putlarına en az bir 100 yıl daha tapınmalı” derken DEVLETLERİN önüne parçalasınlar diye fırlatıp attığının AHLAK dolayısı ile DİN olduğunun gayet farkındadır.

Hakeza Nietzsche’nin “Ahlak’ın Soykütüğü Üzerine” eserinde “Çoktan ölmüş Tanrı’dan geriye kalmış, kendisinin de ölmüş olduğunun farkında olmayan HORTLAĞI (AHLAK’ı)” hedef göstermesi, Batı’nın EFENDİLİĞİNİN sürmesi için şart görmesi de aynı düşüncenin bir başka ifadesidir kanaatindeyiz.

 

Batı’nın sömürgeciliğini ve emperyalizmini sürdürebilmesi için KENDİ toplumlarındaki dini ve Ahlaki kurumlarını dahi dağıtmışken bu ideolojisini (fitneyi) sömürdüğü toplumlara da taşımaması mümkün değildir. Hatta bu olmazsa olmaz bir şarttır kanaatindeyiz.

 

Zira gerek küresel liberalizm ve kapitalizmin, gerekse yurt içi KOMİSYONCU ortaklarının “başarıya yani para ve güce giden her yolu mübahlaştırarak” sömürünün önündeki engelleri kaldırma talebinin uygulamaya geçirilmesine (peze.menkliğin sermayesi fuhuş sektörünün onurlu seks işçiliği sayılmasından, tefeciliğin toplumsal tabakanın en üstüne yerleştirmesine kadar) direnecek olanın DİNİ kurumlar olacağı açıktır. “Büyük balığın küçük balığı yemesinin” yani toplumun büyük çoğunluğu olan fakir tabakaların servetlerinin küçük ama sömürgeci destekli zengin kesime aktarılmasının devlet koruması ve aracılığı altında yapılabilmesine karşı en büyük direncin “ahlak talebinden” yani dinlerden geleceğinin de sanırım izaha ihtiyacı yoktur.

 

Dinlerin -özellikle İslam’ın- bu tür Müslüman toplumları sömürgeciliğe, “Kula Kulluğa” açan uygulamalara müsaade etmesini geçin, müsamaha göstermesinin dahi kendisini imha etmesi anlamına geleceği açıktır.

 

Dolayısı ile Batı sömürgeciliğinin bizim coğrafyamıza da nüfuz edebilmesi, Liberalizm ve Kapitalizmin yerleşebilmesi yani kendi ilkelerini dayatabilmesi ve sömürü çarkını kendi kendine döner hale getirebilmesi için DİNİ, Ahlaki ve erdemi yapının geriletilmesi, mümkün olduğunca etkisiz kılınması gerekliydi.

 

Fazlurrahman’ın mesai arkadaşı Leonard Binder da Liberal İslam kitabında bunu açıkça ifade eder: Ortadoğu’da liberal hükümetler kurabiliriz ancak yaşayamazlar. Çünkü İslami toplum yapısı buna müsait değildir. Bunun gerçekleşebilmesi için “dinin liberal yorumunun” piyasaya yaygınlaştırılması gerekir, şeklinde özetlenebilecek bir fikriyatı savunmuştur. Batı sömürgeciliği açısından -hassaten Türkiye özelinde- Müslüman coğrafyada “liberal İslam” arayışı Kılavuz olarak kabul görmüş gibidir. Nitekim yoğun olarak Liberalizme uydurulmaya çalışılan -ritüeller olarak İslam’a benzeyen- bir dinin propagandası uzun süredir bu topraklarda yapılmaktadır kanaatindeyiz.

 

Hülasası şu: Eğer şer’i (ahlaka dayalı) HUKUK, geriletilebilir ve AHLAK’i (ar, namus, şeref, iffet, helal, haram, mahrem vs. gibi) değer ve ilkelerin toplumu şekillendirmesi engellenebilirse ahalinin çoğu “içgüdüsel olarak hayvanlar gibi” güce, güçlüye ve menfaate tapındığından kısa sürede Batı sömürgeciliğine karşı direnç noktaları dağılacaktır.

 

Türkiye’de tam da bu yapıldı. Ahlaki zemini koruyan kanunlar bertaraf edilip AHLAKSIZLIĞIN getirdiği fırsatlarla para ve güç biriktirme imkânı ve “sorumsuz şehvet” DEVLET korumasına alınınca AHLAKİ zeminde kalmak zorlaşmış ve toplum, kendini LİBERAL kanunlara uydurmaya başlamıştır.

 

(Zinanın kanunlarla serbest bırakılması ile başlayan sürecin, nikâhın, kadınlar için suiistimale açık, kolay ulaşılabilecek bir ödül, bir tehdit aracına; erkekler için çok riskli bir tuzağa dönüştürülmesi ile toplum genelinde erkeklerin evlilik yerine çok daha kolay, risksiz ve güvenli hale getirilmiş olan zinakâr ilişkilere yönelmesi daha doğrusu yönlendirilmesi gibi.)

Ev içinde “aile içi tecavüz” ithamı ile hapsi boylama ihtimaline karşı, escort kiralamanın ya da evlilik umudu ile bekletilen bir bayanla arada bir buluşmanın çok daha mantıklı olması gibi.

 

Emek verip, yorulup, riske girip, vergi, harç ve sigortalarla uğraşıp, devletle, belediye ile maliyecilerle, müşterilerle boğuşmak yerine parayı FAİZE vermenin ya da kiracı kullar edinmenin cazibesinin bir müddet sonra dindar kesimi de büyüsü altına alması gibi )

 

Dikkat edilirse süreç, helal ve Ahlaklı olanın kanunlar eli ile önünün kesilmesi ile başlıyor, Liberal ekonominin girmesi ile değil, kanaatindeyiz.

 

2-Gecikme niye?

 

Yazıda üzerinde düşünülmeyi hak ettiğini düşündüğümüz ancak yazarın cevap vermeden geçiştirdiği bir cümle var: Yazarın, ‘biraz bir gecikme ile’ Türkiye toplumu da ahlaki ve dini çözülme sürecine girmiştir” tespitindeki “o gecikmeye” sebep olan neydi?

 

Yani 1980’lerde başlayan liberalleşme sürecinde Türkiye’nin dinden, ahlaktan, erdemden ümidi olan %55-65’lik kesimi neden 2008’lerden sonra hızla erimeye başladı? Kitleler neden -dindar olmasalar bile- “İslam’ı Ümit” olarak görmekten vazgeçip, kendilerini İslam’a izafe etmekten kaçınmaya başladılar? Neden kendini DİNSİZ olarak tanımlayan kesim, 2008’lere kadar %2’leri aşamamışken 15 senelik kısa bir süre zarfında kendini 4’e katlayıp 2025’te %8’lere çıktı?

 

Özetle 2008’lere kadar liberalleşme sürecine direnen neydi? Ne oldu da direnç kırıldı?

 

                                      Acı ama böyle: "Bir kişinin hapse gireceğinin en önemli göstergesi, tek ebeveyn tarafından büyütülmüş olmasıdır."

 CC Harper ve SS McLanahan 

Yazıyı sonuna kadar okuyamayacak olanlar için fikrimizi ilk andan söyleyelim: Kanaatimize göre ‘Paratapar liberal politikaların’ ahlakın yaslandığı zemini dağıtması sürecine direnen “BABALAR” idi. 2010’lu yıllarla birlikte BABA’nın, “Devlet Eli” ile toplum içindeki etkinliğinin geriletilmesi hatta ezilmesi ile toplumsal direnç de kırıldı. 

Müsaadenizle öncelikle “BABA” hakkında birkaç kelime edelim:Kimden okuduğumu hatırlayamadığım eski bir ölçüyü hatırlatarak başlamak istiyorum: Malumunuz çocuğun buluğa ermesi kız çocuklarında adet görmeleri, erkek çocuklarda rüyalanmaları ile tespit edilir. Ancak çocuğun kendini ve kendi mülkünü idare edebilmesi için sadece buluğa ermiş olması yeterli görülmemiş, Akıl BALİĞ olması da şart koşulmuştur. Yani “Akli” olarak da olgunlaşması gerekir. 

Çocuğun Akıl Baliğ olduğu ise “Babası ile Tanrı’yı” edebilmesi ile tespit edilir. (Modern kelimelerle ifade etmek gerekirse, soyut düşünebilme yetisinin gelişip, soyut ile somutu birbirinden ayırt edebilir hale gelmesi ile.) Zira akıl baliğ olana kadar çocuğun zihniKnde Baba ile Tanrı aynı şeyi temsil ve ifade eder. Aynı konumu işgal eder. 

Dikkat edilirse Babanın kendisinden bahsetmiyoruz, çocuğun zihninde oluşan BABA imgesinden bahsediyoruz. Baba ölmüş ya da uzakta olabilir; bu durum birincil önemde değildir. Eğer baba, çocuğun GÖNLÜNDE sağlıklı bir şekilde yer alıyorsa veya müspet bir şekilde tanımlanmışsa, ölmüş olsa da işlevini yerine getirebilir. 

Sağlıklı bir BABA imgesi kişi için; ömür boyu iyiyi ve kötüyü tanımlayan, sınır koyan, hadleri belirleyen, teşvik eden, yönlendiren, öğreten, zorlayan, terbiye eden, esirgeyen, koruyan, karşılıksız veren, karşılıksız seven, güvenilir, emin, her sorunda arkamda olan varlık, zora düştüğünde sığınılacak kucak, ömrün sonuna kadar kişinin zihninde durup her hatasında sallanan parmak, güzel eylemlerinde AFERİN diyen “Onay Makamı” olarak kalacaktır.[2]

Çocuğun büyüyüp s
oyut düşünebilme becerisini geliştirebilmesi ile BABA imgesi yerini Tanrı’ya bırakır. 

İşte bu nedenle bu dönem içinde babayı yaralamanın, aşağılamanın, örselemenin,  ezmenin çocuktaki TANRI’yı da yaralama anlamına gelmesi büyük ihtimaldir. Zira aşağılanmış BABA imgesi Tanrı’ya dönüşmüştür. 

Bu dönemde çocuğun BABASI ya da babasının yerini alabilecek başka bir sağlıklı ROL model yok ise ya da baba modeli örselenmiş, aşağılanmış, sevilmeyen, ezilmiş, problemli bir model ise çocuğun, “babanın yerini alan Tanrı” ile de ilişkilerinin sorunlu olma ihtimali yüksek olacaktır. Tanrı ile kurulamayan sağlıklı ilişkiler, ahlak ve erdemle ilişkilerin de sorunlu olabileceği anlamına gelir. Nitekim eşcinsel erkek vakalarının -tecavüzler hariç- neredeyse tamamında ezik, ezilmiş, aşağılanmış ya da olumsuz bir BABA figürü vardır. (Freud dahi eşcinselliğin, “babasızlığın” eşcinsel bir partner ile kapatılma çabası olduğunu düşünür.[3])   

Aptalca Bir Efsane: Harika bir Kariyer ve Bekâr bir Anne olmak 

Modern hayatta BABA’nın yerini alabilecek bir figür yoktur. Zira geçmişin dedeleri, amcaları, dayıları, abileri hatta komşular çocuğun terbiyesinden kendilerini sorumlu görüp BABANIN boşluğunu doldurmaya aday olabilirken bugünün BİREYSELLEŞMİŞ ve gaza getirilmiş anneleri hiç kimsenin çocuğa bu mesafede yaklaşmasına müsaade etmezler/edemezler. Dolayısı ile BABASIZLIĞIN boşluğunu doldurma görevini de ANNE üzerine almak zorunda kalır. 

Bu noktada Dimitris Kalogirou’dan bir alıntı yapmak istiyorum: “Anneler çocuklarına emniyetli, besleyici ve duygusal olarak güvenli bir ortam sağlar. Hepimizin ihtiyaç duyduğu şeylerdir bunlar. Ancak babalar, çocuklarına meydan okur. Sınırlarını zorlar ve bireysel kişiliklerini geliştirmelerine yardımcı olurlar. Tüm insanların buna da ihtiyacı vardır.  Bu noktada bir efsaneyi çürütelim. Her şeyi başarabilen bağımsız kadın efsanesini. Harika bir kariyer yapmak ve aynı zamanda başarılı bekâr anne olmak… Bu büyük bir yalan. Pek çok genç kadının inandığı boş bir efsanedir. Nedeni şu: Daha önce de söylediğimiz gibi, kadınlar çocuklara güvenli, besleyici ve duygusal olarak emniyetli ortam sağlarlar. Ancak kendilerini duygusal olarak beslenmiş ve güvende hissetmezlerse bunu yapamazlar. Bunlar sadece çocukların değil kadınların da ihtiyacı olan insani duygulardır. Bunu da onlara erkekler sağlar. Bağımsız kadın ya da erkek diye bir şey yoktur. Hepimiz birbirimize muhtaç ve bağımlıyız.” 

David Popenoe ise Babasız Aileler adlı kitabında şöyle yazıyor: "Sosyal bilimlerdeki kanıtlar, farklı cinsiyete dayalı ebeveynliğin insan gelişimi için önemli olduğu ve babaların çocuk yetiştirmeye katkısının benzersiz ve yeri doldurulamaz olduğu fikrini destekliyor."[4] 

“Babanın yeri “Üvey Baba" tarafından da genelde doldurulamaz, “Bunun nedeni, kan bağı eksikliğinin üvey babanın çocuğun gelişimine zaman ve enerji ayırma konusunda isteksiz olmasına yol açabilmesidir. Bu vakti ayırabilse de gerçek bir baba figüründen ziyade daha çok bir ağabey veya eğlenceli bir amca figürü olarak karşımıza çıkar. Üstelik birçok durumda üvey babalar, annenin ilgisi için üvey çocuklarını bir rakipmiş gibi kıskanmaya eğilimli olurlar.” Diye de not düşüyor Dimitris Kalogirou.

Babasız Bırakılmış Çocukların Topluma Bedeli

BABASIZLIĞIN ne demek olduğunu anlamak için Amerika’dan derlenmiş alttaki istatistiklere bakmanızı rica ediyorum. (Ne yazık ki Türkiye Hükumetinin, özelikle son 10 yıl içinde toplumdaki değişimlere dair verileri paylaşma konusunda çok cimri davranıyor olması nedeniyle yeterince bilgiye ulaşmayı beceremedik. Sağdan soldan elimize düşenleri de daha sonra gireceğiz.) 

Amerika’da;
- Babasız çocukların, çift ebeveynle büyüyen çocuklara oranla hapse girme ihtimali 3 ila 20 kat fazladır.
- Genç intihar(kız ve erkek) kurbanlarının %63'ü babasız evlerden geliyor.[5]
- Tüm evsiz ve kaçak çocukların %90'ı babasız evlerden geliyor.
- Devlet ıslah kurumlarındaki gençlerin %70'i ve cezaevlerindeki gençlerin %85'i babasız evlerden geliyor.
- Tecavüzcülerin %80'i babasız evlerden geliyor.
- Babasız çocukların yoksulluk içinde yaşama ve suç işleme olasılığı, çift ebeveynli çocuklara göre 6 kat fazladır.
- Baba yokluğunun, hem kadın hem erkek şiddeti için güçlü bir ön belirleyici olduğu görülmüştür. [6]
- Amerika’da davranış bozukluğu olan çocukların yaklaşık %85'i babasız evlerde büyümüştür. Bu oran ulusal ortalamanın 20 katıdır.[7]
- 75 Suça bulaşmış çocuk üzerinde yapılan bir çalışmada, %66'sı babasız kalmış, %20'si babasıyla hiç yaşamamış ve %25'inin alkolik bir babası olduğu görülmüştür.
- Bazı veriler, ergenlik çağındaki katillerin yüzde 72'sinin ve uzun süreli mahkûmlarının yüzde 70'inin babasız evlerden geldiğini göstermiştir.
- Babalarına yakınlık hisseden çocukların cezaevine düşme olasılığı %80 daha azdır. 
- Öğretmenlerin %71'i ve kolluk kuvvetlerinin 90'ı evde ebeveyn denetiminin olmamasının okullardaki şiddete katkıda bulunan önemli bir faktör olduğunu düşündüklerini söylemiştir.
- 56 okul saldırısının incelendiği bir araştırmada, saldırganların yalnızca 10'unun  (%18) biyolojik ebeveynleriyle  birlikte istikrarlı bir evde büyüdüğü ortaya çıkmıştır. %82'si ise istikrarsız bir aile ortamında veya  biyolojik ebeveynleriyle birlikte olmadan büyüdüğü kayıtlara geçmiştir.

Görüldüğü gibi BABA-Çocuk ilişkisinin bozulması ile çocuğun hem Ahlaki değerler (dolayısı ile Tanrı) hem de çevre ile ilişkilerinin bozulması arasında ciddi ve gizlenemez bir münasebet var. Dr. Gabriella Gobbi'nin de dediği gibi, "Babasız büyümek beynin yapısını kalıcı olarak değiştiriyor ve daha saldırgan ve öfkeli çocuklar ortaya çıkmasına sebep oluyor olabilir.[8]" 

Kanaatimize göre Türkiye’de 2010’lu yıllara kadar Batılı emperyalistlerin sömürgeci politikalarına direnen, “BABA’ya dayalı aile yapısının” hala korunuyor olmasıydı. 2010’lu yıllardan itibaren Türkiye’de dindarlıktaki gerileme ve ateistliğin yükselişi, ahlaki çözülüş ve çıplaklığın dindar ailelerin içine bile girmesi [AH1] Baba’nın çocuk üzerindeki etkisinin “DEVLET ZORU” ile ciddi oranda kırılması ile oldu. 

(Araya girelim: Batılılar için, ilgilendikleri ülkelerde Liberal politikaların yerleşmesi, emperyal politikalara direnme konusunda inatçı bir ahlaka sahip olan Müslümanların direncinin kırılması için zaruridir[9]. Direnci sağlayan öğretileri nesillerden nesillere aktaran (babadan-oğula, anneden-kıza) ana unsur ise ailedir. Ve ailenin, BABA sırtında ayakta duran bir kurum olması (Ailenin Direği) BABA’yı birincil hedef haline getirmektedir.

Bu konu da uzun uzun konuşulmalıdır. Belki bir başka yazıya.) 

“Sınırlar Çizen Baba’nın” çocuğu terbiye etme sürecinden uzaklaştırılmasının egemenler için hayati öneme sahip olduğunu düşünüyorum zira çocuk hevadır, hayat tecrübesinden yoksundur. Oyunla, eğlence, şehvet ve nefsine hitap eden hemen her şeyle ayartılabilme ihtimali yüksektir. BABA ise hikmettir. Hikmet ve tecrübesi ile hadler kor, iyi ve kötüyü tanımlar, çocuğa yol gösterir. Yeni tanıştığı duyguları ve arzuları ile baş etmekte zorlanan çocuklar için sağlam bir rehberdir. Bu nedenle sağlıklı bir babanın terbiyesinden geçmiş bir çocuk genelde, “kullanıma” ve “kolay yönlendirmeye” müsait biri değildir. (Özellikle kız çocuklarının ömürleri boyunca karşılaşacağı kendisinden hiçbir beklentisi ve art niyeti olmayan, her şeyini uğrunda verebilecek, kesinlikle güvenebileceği, fedakârlık abidesi tek erkek, BABA’sı olacaktır.) 

Diğer taraftan çocuklar, babalarından ayrı kaldıkça, özellikle başka erkeklerle yaşamaya başladıkça istismara uğrama ve pedofilik hedef olma ihtimalleri de o oranda artıyor[10].  Türkiye’de de sadece 2014-2022 yılları arasında cinsel istismara uğrayan çocuk sayısında yüzde 287 artış olması da sanırım bunun delilidir. [11]   

Elimizde doğru düzgün veri olmasa da 2010 yıllardan itibaren Baba’nın çocuğun terbiyesinden uzaklaştırılma sürecine hız verilmesinin ardından Türkiye’de nasıl bir tablo ortaya çıktığını görebilmek için alttaki verilerin ipucu vereceği kanaatindeyim. 

Bu rakamları çocuk sayısının Türkiye’de son yıllarda geçmiş yıllara oranla çok azaldığını da hesap ederek değerlendirmenizi rica ediyorum. 

-          2010 yılında suça sürüklenen çocukların karıştığı olay sayısı 83 bin 393 iken, 2024'te rakam 178 bin 834'e çıktı[12],
-          2008 Yılında suça sürüklenen çocuk sayısı 62,430[13] iken, 2024 senesi itibarıyla 202.785'e çıktı.[14]
-    2014 yılında 11.095 çocuk istismar davası açılmışken 2024'te 38 bin 639 yeni cinsel istismar konulu dava açıldı.[15]
-    2009 yılında çocuk hükümlü sayısı 1087 iken 2025 yılında suça sürüklenen çocuk sayısı 97.625 erkek 19.641 kız olmak üzere toplam 117.266 oldu. (2025’in 11. ayı itibari ile hapishanelerde 194’ü kız olmak üzere 12-18 yaş arası 4.682 çocuk tutulmaktadır.[16])
-   Aile ve Sosyal Hizmetler Bakanlığı verilerine göre, 2025 yılı itibari ile Türkiye’de 174 bin çocuk, ailesi tarafından bakılamayacak durumdadır[17].
-   Bugün Türkiye’de sadece hakkında danışmanlık tedbiri verilen çocuk sayısı 51 bin 386’dır.
-    2015 yılında toplam 506 bebek ve çocuk anneleriyle birlikte cezaevinde büyürken[18] 2025 yılı 11. Ay itibari ile  19.775 kadın mahpusun yanında annesi ile büyüyen 0-3 yaş grubu çocuk sayısı 434,  4-6 yaş grubu çocuk sayısının 388 toplam 822’dir.[19]
-   Bu yıl açıklanan istatistiklerde uyuşturucu bağlantılı suçların oranının bir yılda yüzde 4,2’den yüzde 8,2’ye yükseldiği görülmüştür.[20]
-    2024 yılında güvenlik birimlerine gelen veya getirilen çocukların karıştığı olay sayısı 612 bin 651 oldu. TÜİK verilerine göre suça sürüklenen çocukların yüzde 40,4'ü yaralama olayına karıştı.
-     2021'de 133 bin çocuk suça sürüklenirken, bu sayı SADECE bir yılda(2022) yüzde 56 artışla 207 bine ulaşmıştır. 

Rakamlar o kadar büyük ki, kavrayamıyoruz. İstatistikler boşlukta sallanıyor.
Mesela 2022 yılında gerçekleşen 1 yılda suça sürüklenen çocuk oranındaki %56’lık artışın normal şartlar altında 50-100 senelik bir süreçte olması beklenirdi.

-  Sadece 2024 yılında Suça sürüklenen çocuklarla ilgili 322.219 dava görülmüştür. (204.540 yeni açılan 117.679 bir önceki yıldan devir.)[21] 
Bu davalarda 483 bin 16 çocuk yargılandı.
Bu çocuklardan 11 yaş altı 4 bin 515 çocuk kasten yaralama suçu işlemiş[22].
Bunlardan 11yaş ve altı 1591 çocuk CİNSEL istismar suçu işlemiş.
12-14 yaş aralığında kasten yaralama suçu işleyen çocuk sayısı 16 bin 554’müş
12-14 yaş aralığında tehdit suçu işleyen çocuk sayısı 3 bin 732, Cinsel istismar suçu işleyen çocuk sayısı 3 bin 219.


Türkiye’de ailenin parçalanması ve “Erkek Egemen Düzene Savaş” adı altında BABA’ya karşı açılmış savaşın ne istikamette gittiğini sanırım bu tablo NET olarak ifade ediyordur. 

Ancak son zamanlarda bu verileri değerlendirenler -AÇIKLANMASI zor BİR ŞEKİLDE-  sorunun temelinde olan Ailenin parçalanması ve çocukların terbiyesinden BABA’nın uzaklaştırılması gibi ana etkenleri göz ardı ederek dikkatleri konuyu etkileyen diğer faktörlere (liberal politikalar, fakirlik, eğitimsizlik, geçim sıkıntısı vs.) çekerek kitleleri bilinçli bir şekilde yanlış hedeflere yönelttikleri kanaatindeyiz. 

Hâlbuki daha 2011’lerde bir gazete köşe yazısında konu şu şekilde değerlendiriliyordu: “1995'te 229 bin suç işlenirken, rakam 2006'da 785 bin 510'u buldu. Suçların yüzde 42'si İstanbul, Ankara ve İzmir'de işlenmektedir. Ürkütücü tablonun temelinde yatan sebepler ise: Eğitimsizlik, göç, terör, gelir adaletsizliği gibi maddeler sıralanırken ve listenin başına aile değerlerinin tahribatı konulmuştur. Önü alınamayan boşanma ve aile facialarının bedelini çocukların ödediği vurgulanmaktadır. Aile terbiyesi görmeyen ve yeterli eğitim alamayan çocuk ve gençler alkol-uyuşturucu batağına saplanırken, suça bulaşanların yaş ortalaması da düşmektedir.”
 

“Olgunlaşmamış bir zihne -en ciddi konularda bile- "kendi kararını kendin ver" deniliyorsa orada mucize, ahlakın, o toplulukta tamamen yok olmamış olmasıdır.”

Alman Filozof Karl Löwith (1897-1973) 

2010’lu yıllardan itibaren sömürgeci ve neoliberalist yapılar dozu gittikçe şiddetlenen -kötü ve iğrenç bir şeymiş gibi- bir propaganda ile “BABA’ya dayalı aile ve toplum düzenine” karşı verdikleri savaşı bu topraklara da taşıdılar. Toplum nezdinde değersizleştirmek için “ataerkil/ pederşahi/ patriarkal/ erkek egemen” düzen gibi aşağılayan ve ötekileştiren ifadeler kullanarak  Erkek Öznenin Ezilmesi” adını verdikleri bir süreçle toplumu kendi BABALARINA karşı savaş vermeye ikna etmeye çalıştılar/çalışıyorlar. 

Bizim “Terbiye Süreçlerinden Babayı Dışlama Süreci” olarak tanımladığımız bu sömürgeleştirme sürecinde, savaşın “kendi babalarına karşı” olduğunu fark etmeyen kalabalıklardan hayli taraftar da devşirdiklerini söylemek sanırım kabil. 

Kanaatimize göre “BABA’nın Çocuğun Terbiye Sürecinden Uzaklaştırılmasında” süreç iki kanal üzerinden yürütülüyor: 

1-   Kültürel Baskı 

Sürecin ilk ayağı, yazılı ve görsel medya üzerinden stratejik, planlı ve düzenli şekilde “BABA”ların, önemsizleştirildiği, saygınlıklarına ve otoritelerine saldırıldığı, aşağılandığı, aile hayatının dışına itildiği (ailenin kendisinin de çözüldüğü), çocuğun terbiye sürecinden dışlandığı, babanın “olmasa da olur, hatta daha iyi olur”a indirgendiği bir yoz kültürün topluma dayatılması şeklinde yürütülüyor.  

Bu yoz kültürün yeni nesillerin terbiyesinden BABA’yı uzaklaştırmayı hedeflemesinin ana sebebi BABA’ların, egemenler için nesilleri yönlendirme ve manipüle etmede en büyük engel olarak görülüyor olması olduğu kanaatindeyiz. 

(“Baba” fıtren sahip olduğu hikmeti ile çocuğun ateşe gittiğini görme ve ateşe girmesin diye gerekirse kendini ateşe atabilme becerisine sahiptir. Fıtri olarak çocuğuna karşı öne çıkan hassası “şefkat” olan anne ise çocuğun nereye gittiğini değil şu anını görür. “Çocuğunun üzüldüğünü gördüğü yerde” çocuğu ile ateşe girebiliyor. Zira sınırız/hadsiz şefkat çocuğu da geleceği de zehirleyebilir[23]. Kanaatimize göre ‘Baba’ çocuğu KÖTÜ yola gitmesin diye çocuğuna ve topluma karşı KÖTÜ olmayı göze alabiliyorken; ‘Anne’, çocuğu ile kötü olmamak ya da çocuğu üzmemek adına çocuğun şerre gidişine refakatçilik edebiliyor.)  

Örnek aldığı ‘Kahramanı’ yani gerektiğinde “ateşe girmesin” diye kendisi ile mücadele edebilecek bir BABA’sı olmayan, sosyal medyadan, TV’lerden hevası kışkırtılmış, egosu şişirile şişirile yüce TANRI ve TANRIÇALAR haline getirilmiş çocukların kendi egoları, kibirleri, şehvetleri yani KENDİLERİ ile baş edip ahlak ve erdem çerçevesinde bir hayat geliştirmelerini beklemek ancak ahmaklıktır. 

Bu yüzden babaları devre dışı bırakarak çocuklara ve gençlere “senin tercihin, senin kararın” denilmesinin, hayati öneme sahip kararları kendi başlarına vermelerinin istenmesinin, onları, “şehvetleri” ve “zevkleri” kontrol eden EGEMENLERE kul etmekten başka bir anlamı olmadığı kanaatindeyiz. Olgunlaşmamış, karakteri gelişmemiş EGO dönemini geçememiş nesillerin ahlaklı, erdemli ve hayırlı olanı tercih edebilmelerini beklemek bir aldatılmışlıktan başka bir şey değildir. Nitekim Ailesine karşı “Hayatına kendin YÖN ver! Sen seç!” denilen çocuklara devlet, “Sen doğrusunu bilirsin! “ demez 12 sene ZORUNLU eğitime tabi kılar ve hiçbir resmi işlemde muhatap kabul etmez. 

Ünlü Alman Filozof Karl Löwith (1897-1973) de, “Olgunlaşmamış bir zihne en ciddi konularda bile "kendi kararını kendin ver" deniliyorsa orada MUCİZE, ahlakın, o toplulukta tamamen yok olmamış olmasıdır.[24]tespitini yapar. 

Biz de Alman filozofa katlıyoruz. Bizim kanaatimize göre de, ahlak ve erdem kurumlarının yok edildiği, PARAYA dolayısı ile çıkarcılığa TAPMANIN tek değer olarak tanımlandığı, 15-20 sene süren eğitimi boyunca pozitivist (doğruyu ALLAH ve peygamberler değil, ‘Bilim’ ve “Bilim Adamları” söyler diyen) materyalist (Tanrı, Ahlak, Melek, Şeytan, Ahiret, Cennet, Cehennem yok, sadece MENFAAT var diyen) ve seküler (Tanrı’yı umursamadan yaşa, diyen) ideolojiler ile beyinleri yıkanmış, BABALARI kovulmuş ya da değersizleştirilmiş bir topluluğun AHLAKİ çözülmeye uğraması değil, hala aralarından Ahlaklı insanların çıkıyor olması hayret vericidir. Hatta bu Modern zamanlarda MUCİZE isteyenlere delil olarak bile gösterilebilir. 

Süreç “Kadın” Hareketleri Üzerinden İşletiliyor.

Sömürgecilikle iç içe geçmiş, ön yargılar ve kasıtlı yönlendirmelerle bu ülkelere dayatılan Ailesiz-BABASIZ toplum ve toplumsal alt üst oluş süreçlerinin fikri öncülüğü 2. ve 3. Dönem feminist hareketlere yüklenilmiş gibidir. 

Nitekim Londra Üniversitesi Hukuk Fakültesi'nde öğretim görevlisi olan feminist teolog Adrienne Barnett “kadına şiddeti önleme” üzerine yapılan kanunların ve hayata geçirilen uygulamaların bir işe yaramadığını aksine tecavüz ve şiddet vakalarını artırdığını gösteren istatistiki verileri değerlendirdiği röportajında “feminizm bilimsel yöntemi açıkça reddeder… Feminist araştırma sadece toplumu anlamakla ilgili değil, toplumu değiştirmekle de ilgilidir. Kadınlar için özgürleştirici eylemleri ve hedefleri vardır. Biz dışarı çıkıp veri toplamıyoruz; veri yaratıyoruz."[25] Derken Feminist hareketlerin üstlendikleri misyondan bahsetmektedir. 

Anladığımız kadarı ile hanımefendi modern dönem feminist hareketlerin toplumsal görevinin; "kadınlar için özgürleştirici ve kurtarıcı hedefler" dediği bir misyonla, ‘kendi uydurdukları veriler ve hipotezler üzerinden’ TOPLUMA YENİ BİR DİN aşılama” olduğunu söylemeye çalışıyor. Bu dinin önünün açılabilmesi için, bu değerleri koruyan BABA yani erkeğin ERK’i, sözü, iktidarı, ailesi ve toplumu sırtlayabilme gücü ezilirken aslında topluma yeni bir DİN ve form verebilmek için yoldaki engel kaldırılmış oluyor.

Kanaatimize göre süreç doğal, kendi seyrinde izleyen bir süreç değil. Nitekim Ak Partili Vekil Ayşe Keşir Hanım, “İngiltere’nin üç çocuktan bir çocuğa düşmesi 112 yılı almış ama Türkiye’de ne yazık ki 32 yılda gerçekleşti[26]” derken Türkiye’de topluma yapılan müdahalenin büyüklüğü konusunda ipucu verir gibidir. Her ne kadar müdahale topluma “KADINI güçlendirme hareketi” olarak yediriliyor olsa da aslında – Adrienne Barnett hanım efendinin de işaret ettiği gibi- sömürgeci politikaların önündeki engeli yani AHLAK talebinin beslendiği kaynakları kurutma üzerinden işliyor.

Nitekim Türkiye’de Baba’nın ezilmesi ve Ailesiz Topluma Geçiş sürecinin başlangıcı sayılabilecek olan CEDAW (Kadınlara Karşı Her Türlü Ayrımcılığın Ortadan Kaldırılmasına Dair Sözleşme- 1979) 1985’de imzalanıp uygulamaya geçirilmişken aynı İklim Sözleşmesinde olduğu gibi ABD, bugüne kadar CEDAW’ı imzalanmamış ve uygulamaya geçirmemiştir.

Yani bu tür sözleşmeler sömürülecek ülkeleri bağlayan sözleşmelerdir, sömürgeci ülkeleri değil.

Bu noktada Joseph A Massad’ın “Müslüman toplumların değişim ve dönüşümlerini hedefleyen tüm projeler KADINI hedef almak zorundadırlar. Zira Batı’da, Müslüman kadının aşağılandığı, ezildiği, hor görüldüğü, sömürgeleştirildiği, hapsedildiği, kullanıldığı öylesine yaygın ve kabul görmüş bir ön yargıdır ki, Müslüman kadınların kurtarılması hedefi tüm Batılı projelerin merkez cümlesi olmak durumundadır[27], tespitinin altını çizmek istiyoruz.

Bu projelerde kurtarılması gerekenler hiçbir zaman sömürgeci Batılı ülkelerdeki kadınlar olmamıştır. Hâlbuki bu ülkelerdeki gelir skalasında en altta yer alan, evsiz, işsiz, sağlıksız, kimsesiz, bakıma muhtaç, hispanik, yerli, siyahi ya da mülteci kadınların durumu veya maruz kaldıkları şiddet ve tecavüz oranları Müslüman ülkelerdeki kadınlardan çok daha berbat olabilmektedir.

Sadece KADINLARI değil çocukları da kendi anne babalarından daha fazla düşünen sömürgecilerden biri olan ve Epstein belgelerinde sıklıkla ismi geçen SOROS Vakfının cömert bağışları ile Türkiye’de kurulan KAOS GL Derneğinin sayfasındaki “LGBTİ+ ÖĞRENCİLERİ AİLE VE OKUL KISKACINA KARŞI NASIL KORUMALI?” yazı başlığının, çocukları kendi anne-babalarından fazla düşünen(?), onları kendi ailelerinden korumaya(?) çalışan yapılara örnek olarak verilebileceği kanaatindeyim.[28]  

Ancak babaları çocuğun terbiye sürecinden dışlayan manipülasyon sadece Küresel Sermaye çevrelerinin finanse ettiği yapılardan gelmez: Genellikle yerel Devletler de bu işin içine çekilmiştir. Bu mesaj sömürgeciler ve yerli uzantıları tarafından “siyaseten” sıkıştırılmış veya fon, kredi, hibe ya da başka “ekonomik” getirisi yüksek nedenlerle kendi kendini sömürgeleştirme sürecine sokulmuş DEVLETİN kurumları (Aile ve Sosyal Hizmetler, Milli Eğitim ve Kültür Bakanlıkları, okullar, üniversiteler, belediyeler, rehberlik servisleri, psikolojik danışmanlar vs.) vasıtası ile de topluma taşınır. 

Babaların değersizleştirilmesi ve çocukların terbiye süreçlerinden uzaklaştırılması sürecinde en etkili kullanılan “kültürel” baskı yöntemlerinden bir kaç örnek vermek istiyorum: 

-          Olumlu/Olumsuz Baba Yönlendirmeleri: Özellikle TV dizleri, sinema, gündüz kuşağı programları ve sosyal medyada “sorumluluk” sahibi, çocuğun terbiyesinde etkin faktör olmak isteyen BABA’lar “olumlu” ya da “olumsuz” örnekleme yolu ile baskı altına alınmaya çalışılır. 

Terbiyeci yani sınır koyan babalar “Olumsuz Baba” örneklemeleri ile “geri kafalı”, “zamanı ve gençleri anlayamayan”, “baskıcı”, “diktatör”, “zalim”, “özgürlükleri engelleyen”, “şiddete meyilli” tipler olarak resmedilirken; toplum -özellikle gençler- kışkırtılarak “etkin” babalara karşı tepkili olmaya yönlendirilir. Üretilen bu tepki ile hem babaların çocuklarına müdahale etme cesaretleri kırılır hem de ilk andan itibaren çocukla babası arasındaki ilişki zedelenmeye çalışılır. 

Olumlu örnekler üzerinden de erkekler, KENDİ rızası ile “otorite (kavvamlık) mevkiini terk etmeye”,  “terbiye süreçlerinin dışında kalmaya”, “sınır koymamaya”, “kadının ve çocuğun çevresinde dönen silik biri olmaya”, “şahsiyeti ve iradesi olmayan baba figürlerine” ÖZENDİRİLMEYE çalışılıyor.



-         
Özgür Kendine Güvenen Genç Yönlendirmesi : Baba ve aile tecrübesi değersizleştirilerek, onların çizdiği sınırlar dâhilinde davranmak aşağılanır.  Baba ve Aile ile mücadele etmek, çatışmak ve bağımsız hareket etmek ÖZGÜRLÜK ve kendine güven olarak lanse edilerek çocuklar baba kontrolünden ve aileden uzaklaşmaya yönlendirilir

           -          Arkadaş Baba Yönlendirmesi: Bir başka yöntem ise Babaları, çocukları ile “arkadaş” olmaya ikna etmeye çalışan propagandadır ki, babanın çocuğunun arkadaşı olabilmesi için babalık mevkiini terk etmesi gerektiği sezdirilmeden bu propaganda yürütülür. Zira babanın rehberliği, sınır koyabilmesi ve yön verebilmesi için ihtiyaç duyduğu hürmet ve itaat mesafesi arkadaşlık mevkiinde yoktur. Dilediği yere, dilediği gibi, sınırlanmadan, keyfince gitmek isteyen birinin bir REHBERE ihtiyacı da yoktur. Zira rehberlik yani yol göstericilik mevkii tecrübe, hikmet ve itaat mevkii olduğu sürece işlev görebilir. Eğer çocuğun sağlam ve güvenilir bir rehberi varsa kuzu görünümlü kurtların peşine düşmesi ya da kaybolması pek olası değildir.

            -          Rehberlikçiler/Psikologlar/Psikiyatristler: ‘Sana Kimsenin Karışma Hakkı Yok’ : Çocukları REHBERLİKÇİLER, psikiyatristler, psikologlar ve basın vasıtasıyla ayartarak “Ailenin sana karışmaya hakkı yok. “Sen bireysin, kendi kararlarını KENDİN vermelisin, Dilediğin gibi yaşamalısın” propagandası ile ailenin kararları ve beklentileri -dolayısı ile- Ailenin TECRÜBE ve birikimi çocuk nezdinde değersizleştirilir.

Çocuğu ailesinin hikmet ve otoritesinin koruma alanının dışına çıkarmak için devlet ELİ ile kurulan baskı ailesi hakkında şüpheye düşürülen çocuk “devletin” ve MEDYANIN menfaatleri ve hedeflerine uygun bir zemine yönlendirilir. 

2- Kanunlar ve Cezalar Aracılığı ile BABA’nın Düşürülmesi

2010-2025 yılları arasındaki dönemde Batılı emperyalist politikalara tav olmuş Türkiye’nin çıkardığı kanunlarla “baba-çocuk” ilişkisi çok ciddi ölçüde darbelenmiştir. Nitekim AB’ye Uyum Politikaları adı altında dayatılan ya da propaganda edilen pek çok kanun bu dönemde işlevsel olarak uygulamaya konuldu. 

150 yılı bulan Türk Elitlerinin Batılılaşma çabasının DEVLET sopası ile topluma dayatılması süreci ne yazık ki, ne istenilen hedefe ulaşmıştır ne de bu hedeflere yakınlaştığına dair bir ümit vermektedir. Tam aksi toplumu kültürel şoklardan ahlaki alt üst oluşlara sürüklerken toplumsal kimlik kaybı, aidiyet hissinin dağılması gibi sorunları her nesilde daha da şiddetle hissedilir olmuştur. 

Daha önce bahsini ettiğimiz AHLAKİ olanın “kanunla önünü kes, Liberal politikalara/çürümüşlüğe alan aç” politikalarına geçiş süreci CEDAW ile başlamışsa da BABA’nın tasfiyesine dair en kritik adımın 2001 ve 2004 yıllarında getirilen düzenlemelerle anayasadan “Ailenin reisi erkektir” hükmünün kaldırılması olduğu kanaatindeyiz. Ancak “BABA terbiyesinde yetişmiş çocuklar” sürecine en ağır darbe 2012 yılında geçen “kadının beyanı esastır” ilkesinin erkeğin sözünü değersizleştirmesi ve “kadının dilediği zaman erkeği evden uzaklaştırabilmesine” imkân veren 6284 no’lu kanun ile birlikte olduğu kanaatindeyiz. 

Konu hakkında daha önce birkaç yazı yazmış olduğumuz için 3 kısa örnek vererek burada kesmek istiyorum.

            -          Boşanmalarda Çocuğun Babadan Uzaklaştırılması: Boşanmalarda çocuklarının neredeyse her şart altında (annenin çocuğu istememesi durumu hariç) ANNEYE verilip, anne tarafından babaya yabancılaştırılmasına  (Ebeveyn Yabancılaştırma Sendromu) müsaade edilmesi. (Bu uygulama dinlerin “çocuk babanındır” hükmünün “çocuk annenindir” hükmüne inkılap ettirilerek, dinlerden öç alınması olarak işler.)

            -          Babanın Sözünün Değersizleştirilmesi: Kadının Beyanı esastır denilerek BABA’nın sözünün kıymetini değersizleştirmek. (Bu uygulama aynı zamanda İslam’ın bir erkek şahide karşılık iki kadın şahit getirilmesi hükmünden intikam alınması olarak işlev görür.)

            -          Baba Ailenin Reisi Değildir: Ailenin bir Reisi/Kavvam’ı yoktur denilerek, Ailenin tüm sorumluluğunu BABA yüklenmişken, onu bu sorumlulukla paralel gitmesi gereken yöneticilik (kavvamlık) vasfından mahrum etmek. (Bu da “dinlerin ailenin reisi babadır” hükmünden intikam alınması olarak işlev görür.) 

Otoritesi olmayan bir babanın çocukların rehberi ya da KAHRAMANI olma ihtimali yoktur.

            -        BABA’nın etkisiz elemana dönüştürülmesi: BABA’nın evdeki varlığı annenin rızasına bağlanmıştır (6284). Annenin dilediği an babayı evden uzaklaştırabilmesi, babayı her an evden her an atılabilecek bir “etkisiz” elemana dönüştürmesi babanın ROL MODEL vasfını darmadağın eder. Zira istenildiği gibi evden uzaklaştırılabilen biri çocukların KAHRAMANI olamaz. Zira her çocuğun babası “herkesi döver, her şeyi yapabilir, herkese söz geçer. SAĞLIKLI baba kendi çocuğunun süper kahramanıdır”. Evden atılabilen bir baba “rol model olma” vasfı ile KAHRAMANLIK vasfını da kaybeder.(Bu madde de “yuvanın” erkeğin mülkü olduğu, eğer biri gidecekse KADIN gider geleneksel uygulamasından öç alır. Zira Kadın gittiğinde geri dönebilir, ancak erkek geri dönemez, dönse kalamaz.) 

Tüm fotoğraflarda BABA yol gösteren, terbiye den, sınır koyan mevkiinden düşürülmüş varoluş gayesi, kredi kartı ödeme makinesi ve çocuğun/kadının ihtiyaçlarını (heva ve hevese dayalı beklentilerini) karşılamaya indirgenmiş durumdadır. 

Konuyu daha geniş işlediğimiz yazılar
Biraz Kadın-Erkek, Biraz 6284 - 1
https://www.hertaraf.com/koseyazisi-ahmet-hakan-cakici-biraz-kadin-erkek-biraz-6284--1-3692

Biraz Kadın-Erkek, Biraz 6284 - 2 / RİNG
https://www.hertaraf.com/koseyazisi-ahmet-hakan-cakici-biraz-kadin-erkek-biraz-6284--2-ring-3701

Biraz Kadın-Erkek, Biraz 6284! - 3 / Din Dayatması
https://www.hertaraf.com/koseyazisi-ahmet-hakan-cakici-biraz-kadin-erkek-biraz-6284--3-din-dayatmasi-3716

Son not:

Yazının başında Dr. Bülent Güven Beyin “Tüm bu süreçler Özal’lı yıllarda uygulamaya başlanan Liberal Politikaların sonuçlarıdır” demek 25 yıldır Özallı yıllarda uygulanan yarı liberal politikalardan çok daha vahşi bir liberal politika uygulayan 25 yıllık iktidarı konu ile alakasız görmek sanırım bir manipülasyon

Hele hele Kanunlarla Ahlaklı olanın kesilmesi sürecini özellikle İstanbul Sözleşmesini dayanak kabul eden kanunları geçirerek -İstanbul Sözleşmesi kalkmış olsa bile onu dayanak eden kanunları yürürlükte tutarak- toplumsal ahlaki alt üst oluşu bir seyirci gibi seyretmekte hükumetin hiç vebali yoktur demek isabetli bir tespitmiş gibi gelmiyor bana. 

KONDA’nın araştırmasında enteresan bir veri daha vardı: Toplumda dinsizlik oranı 15 senede 8 kat, kendini Dindar olarak tanımlamayan %9 artarken kendini bir tarikata mensup hissedenlerin oranının sabit kalması (%11) oldukça ilginç bir veri. 

Belki de çözümü buralarda bir yerlerde aramak gerekiyordur. 

Bizdeki hikmet buna yetti, doğrusunu Aziz kudret Bilir!  

Ahmet Hakan Çakıcı
Zilkade / 1447  Alanya


[1] https://www.indyturk.com/node/761622/t%C3%BCrki%CC%87yeden-sesler/t%C3%BCrkiye-dinsizle%C5%9Fiyor-mu
[2] https://www.bursasaati.com.tr/babam-hep-vardi-aslinda-hic-olmadi
[3] https://izmirpsikolog.com.tr/escinselligin-olusmasina-dair-teoriler/
[4] https://www.designthyself.com/blog/the-fatherless-epidemic-how-missing-dads-are-shaping-a-generation
[5] https://www.americafirstpolicy.com/assets/uploads/files/Fatherlessness_and_Crime.pdf
[6] https://pmc.ncbi.nlm.nih.gov/articles/PMC6516459/
[7] https://www.lansingattorney.com/blog/2015/06/are-fatherless-children-at-a-higher-risk-to-commit-crimes/
[8] David Popenoe, Babasız Aileler
[9] Batılıların büyük bir hayırseverlikle İslam toplumlarını TERBİYE etmeyi kendilerine görev edinmelerine İslam toplumlarından gelen direnç; özgürlük, eşitlik, hak-sahibi BİREY olma, demokratik vatandaşlık, kadın hakları, cinsel haklar, inanç özgürlüğü, sekülerlik, inanç özgürlüğü, akılcılık demokratik vatandaşlık, kadın hakları vs. gibi liberal değerlere ve moderniteye itiraz olarak kabul ediliyor.
Böyle bir itiraz sadece ortadan kaldırılması gereken lüzumsuz bir direnç olarak değil aynı zamanda yok edilmesi gereken bir patoloji, bir nevroz (Bir ruh hastalığı, manyaklık-AHÇ) olarak da görülüyor.
Bu yüzden eğer Müslümanlar liberalizme ya da liberalizmin hoş görebileceği herhangi bir İslam biçimine gönüllü bir şekilde dönmeyi reddederlerse askeri güç kullanmak dâhil dönüşümlerini sağlamak için gereken her şey yapılmalı.
Joseph A. Massad, Liberalizmde İslam s:15
[10] Konu hakkında bir değerlendirmemiz https://www.hertaraf.com/koseyazisi-geliveren-buyuk-bela-pedofili-4534
[11] https://pirha.org/tuik-cinsel-istismara-maruz-kalan-cocuk-sayisi-son-9-yilda-yuzde-287-artti-394539.html/20/09/2023/
[12] https://esikplatform.net/s/2547/i/Suca_Suruklenen_Cocuklar_Bilgi_Notu-v2.pdf
[13] 9lib.net/article/ülkemizde-suça-sürüklenen-çocukların-genel-görünümü.y8grn7l2
[14] https://www.toplum.org.tr/turkiyede-hukumlu-sayisi-ve-nufusa-orani/
[15] https://ekmekvegul.net/gundem/2024te-6-binden-fazla-cocuk-dogum-yapti-cinsel-istismar-dosyalarinin-yuzde-35i-mahkemeye-sevk-edilmeden-kapatildi
[16] https://cisst.org.tr/hapishane-istatistikleri/
[17] https://www.evrensel.net/haber/587172/netflixten-827-milyar-dolarlik-tarihi-satin-alma-warner-bros-anlasmasi-duyuruldu
[18] https://medyascope.tv/2021/03/29/verilerle-cezaevlerinde-anneleriyle-birlikte-buyuyen-cocuklar-dort-yilda-en-az-iki-bin-466-cocugun-ozgurlugu-elinden-alindi-bir-hafta-boyunca-bebegimin-altini-posetlerle-bezledim/
[19] https://velev.news/gundem/0-6-yas-arasi-759-cocuk-cezaevlerinde-kapasite-fazlasi-84-bin-tutuklu-var/
[20] https://ajansbizim.com.tr/suca-itilen-cocuk-sayisi-artti--0108251057.html
[21] https://www.indyturk.com/node/769185/haber/suça-sürüklenen-çocuklara-dair-çarpıcı-tablo-en-küçük-yaş-grubunda-ağır-suçlar
[22] https://www.haberhurriyeti.com/haber/26957078/cocuk-suclarinda-korkunc-tablo-2024te-suca-suruklenen-cocuk-sayisi-yarim-milyon
[23] Zeynep Dilek hanımın Notu: Baba, çocuğu ateşe düşmesin diye ateşle çocuk arasına kendi canını koyar; gerekirse yanmayı, toplum gözünde ‘kötü’ görünmeyi, hatta çocuğun gözünde ‘haksız’ olmayı bile göze alır.
Çünkü onun sevgisi şefkatten önce hikmete yaslanır. Korumak için önce sınır çizer, bazen de o sınırın bekçisi olur.
Anne ise çoğu zaman şefkatin ölçüsünü kaçırır, çocuğunu korumak isterken onunla birlikte ateşin içine yürür.
Zira hadsiz hikmetsiz şefkat, adı şefkat olsa da koruyucu değildir.
Çocuğun ruhunu da iradesini de zehirler.
Anne çocuk üzülmesin diye bazen yanlışlarına göz yumar, bazen de farkında olmadan çocuğun yanlışını, sırf canı acımasın kırılmasın diye, kendisi taşır.
Baba çocuğun kötü yola düşmemesi için ‘kötü’ görünmeyi göze alırken, anne bazen çocuğu üzmemek için onun kötülüğüne ortak olabilir.
İkisi de sever;
biri sevgisine ölçü ve hikmet katar,
diğeri sevgisine kendini, zaaflarını katar.
Ve böylece biri çocuğu büyütür,
diğeri ise farkında bile olmadan
çocuğun büyümesini engellemiş olur.
[24] Karl Löwith, Tarihte Anlam, s:126
[25] https://endtodv.org/pr/billions-are-being-wasted-on-junk-science-domestic-violence-programs/
[26]https://ankahaber.net/haber/detay/ak_partili_ayse_kesir_ingilterenin_uc_cocuktan_bir_cocuga_dusmesi_112_yili_almis_ama_turkiyede_ne_yazik_ki_32_yilda_gerceklesti_235456
[27] Joseph A Massad, Liberalizmde İslam, s:211
[28] https://kaosgldernegi.org/images/library/lgbti-o-g-renciler-web.pdf


 [AH1]


Bu yazımı arkadaşlarınızla paylaşın

0 yorum:

Yorum Gönder