Joseph A. Massad, Liberalizmde İslam (Kitaptan notlar ve şerhler)

Yazar : Ahmet H. Çakıcı Tarih : 23 Tem 2026 0 yorum

 Talal Asad Liberal İslam'ın görevini şöyle tanımlar: "Liberal görev, İslam geleneğini liberal Protestan Hristiyanlık imajı içinde yeniden oluşturmayı hedefler.

Joseph A. Massad, Liberalizmde İslam, s:15

Lütfen dikkat edin,
Kur'an'da 1400 senedir fark edilememişleri fark edenlerin fark ettikleri -garip bir şekilde- hep BATI liberalizmi ile ÇOK çok ahenglidir. Bu çalışmalar Müslümanların sömürgeciliğine direndiği sosyolojik, ekonomik, kültürel alanları dağıtır.
İslam’ı BATI Liberalizmine entegre etmek için DİRENCİNİ kırmaya, teslim olmaya zorlamaya yönelik çalışmalardır diyor sanırım.

Batılıların büyük bir hayırseverlikle(!) İslam toplumlarını TERBİYE etmeyi kendilerine görev edinmelerine İslam toplumlarından gelen DİRENÇ; özgürlük, eşitlik, hak-sahibi BİREY olma, demokratik vatandaşlık, kadın hakları, cinsel haklar, inanç özgürlüğü, sekülerlik, inanç özgürlüğü, akılcılık demokratik vatandaşlık, kadın hakları vs. gibi liberal değerlere ve moderniteye itiraz olarak kabul ediliyor.
Böyle bir itiraz sadece ortadan kaldırılması gereken lüzumsuz bir direnç olarak değil aynı zamanda yok edilmesi gereken bir PATOLOJİ, bir NEVROZ (Bir ruh hastalığı, manyaklık-AHÇ) olarak da görülüyor.

Bu yüzden eğer Müslümanlar LİBERALİZME ya da liberalizmin hoş görebileceği herhangi bir İslam Biçimine GÖNÜLLÜ bir şekilde dönmeyi reddederlerse ASKERİ GÜÇ KULLANMAK dâhil dönüşümlerini sağlamak için gereken her şey yapılmalı.

Joseph A. Massad, Liberalizmde İslam s:15

Ya bizim istediğimiz kıvamda uysal, Kişiliksiz, şahsiyetsiz kölelere dönüşürsünüz ve bunun için DİNİNİZDE gerekli, bize uygun düzenlemeleri yaparsınız ya da sizi BOMBALARLA terbiye ederiz, FİLİSTİNDE olduğu gibi diyor sanırım.

 ***

ABD'nin ve ondan daha önce İngiltere (ve tabi ki Fransa) İslam düşünce biçimini değiştirme çabalarını sürdürmüşlerdi.
Ancak daha önce Hristiyan misyonerliği adına Kâfirlerle mücadele çerçevesinde yapılan İslam Teolojisini etkileme çabası bu dönemden sonra "demokrasi ve özgürlüğü yayma" adı altında Müslümanların çoğunlukta olduğu ülkelere dayatılmaya başlandı. Bu çaba sömürü ve emperyalist düzenle de "oldukça" uyumlu bir şekilde sürdürüldü.
Geoerge W. Bush 2004 yılında, "Özgürlük, Tanrı'nın her erkeğe ve kadına bu dünyadaki bir lütfudur. Dünya üzerindeki en büyük güç olarak BİZ, özgürlüğün yayılmasını sağlamaktan sorumluyuz.", diyordu. (İşgali Hristiyanlığın KUTSAL BİR misyonu çerçevesinde tanımlayarak IRAK'a ve petrollerine giriş yaptı -AHÇ).
Açıkçası demokrasi Saldırgan Kapasitesinin hızını, hem seküler (sömürüden) hem de ilahi güçten alır.
Yani Demokrasi bazı açılardan HRİSTYANLIĞIN yeni adı oldu ve "KAFİR" gördüğüne karşı eskisi kadar ÖLÜMCÜL bir misyonerlik faaliyet olmaya devam etti.

Joseph A. Massad, Liberalizmde İslam, s:29

"Demokrasi Mücadelesi" adı altında Halkı Müslüman olan Ülkerlere yapılan saldırıları ve İslam Düşüncesini yeniden DÜZENLEME çalışmaları Hristiyan Misyonerliği ile Batı sermayesinin KÂFİRLERE karşı verdikleri mücadelenin dolayısı ile onları sömürülür pozisyonda tutmanın bir unsurudur diyor sanırım.

 ***

Avrupalı liberal şunu iddia etti: "Despotizm, sivil toplumun var olmadığı ya da gelişmediği bir toplum yaratmaya çalışır."
Bir diğer iddiası da şuydu: "Sivil toplum fikri, sadece Avrupa toplumlarındaki politik hayatın tanımı için önemli değildi, aynı zamanda Doğu ve Batı arasındaki TEMEL FARKTI...
1980'lerden günümüze kadar hükumet kuruluşlarıyla beraber Batılı sivil toplum kuruluşları, Arap ve Müslüman ülkelerde "sivil toplum" inşa etmeyi ve demokrasiyi yaymayı amaç edinirken, STK'ları temel enstrüman olarak belirledi.

Joseph A. Massad, Liberalizmde İslam, s:39

Müslüman ülkelerdeki cemaatler devletin iktidar alanından farklı iktidar alanları var etmeleri, iktidarlar üzerinde psikolojik, sosyal ve ekonomik baskı kurabilme yetenekleri ile iktidar politikalarını engelleyebilmeleri; sosyal yardım teşkilatları ile muhtaç kesimin ihtiyaçlarına devletlerden çok daha kaliteli, yaygın ve hızlı müdahale edebilmeleri ile BATILI sivil toplum yapılarından çok daha ETKİNDİRLER
Lakin Batılı kültürel yönlendirme ve sömürü politikalarına UYGUN iş görmezler.
Bu nedenle BATI tarafından SİVİL TOPLUM örgütleri olarak görülmez ve saldırı altında tutulurlar.
Buna karşılık hiç bir toplumsal tabanı, sosyal etkisi ve ekonomik gücü olmayan ancak BATILI Vakıflar ya da DEVLET tarafından BESLENEN SİVİL Toplum örgütleri desteklenerek Müslüman toplumların sosyal dokusu değiştirilerek BATILI sömürgeciliğe uygun hale getirilmeye çalışılır diyor sanırım.
Üstelik sivil toplum kuruluşları GEVŞEK İlişki düzenleri ile DEVLETLERİ tehdit edemeyecekleri için CEMAATLER yok edilirken yerlerine STK'lar yerleştirilmeye çalışılır.

 ***

Ünlü Fransız felsefeci Derrida Yahudi-Hristiyan demokrasisinin bir misyoneri olarak, Yahudi veya Hristiyan olanlara Müslümanlara karşı sorumluluklar tanımlıyordu:
"Dünyada ya da kendi ülkesinde kendini DEMOKRASİ dostu olarak görenler için söylüyorum: İLK görev İslam dünyasında iş birliği yapmaya hazır olan herkesle güçleri birleştirmek için her şeyi yapmaktır.
Hedefimiz sadece siyasetin sekülerleşmesi değildir. Sadece laik bir öznellik üretmek için savaşılmayacaktır. Aynı zamanda Batılı Demokratik Erdemleri Önceleyen bir Kur'an mirası üretmek için de mücadele edilecektir...

Joseph A Massad, Liberalizmde İslam, s:47

Hedefimizi BATILI sömürgeciliğe uygun, Batılı kültürün nüfuz edebileceği, direnci kırılmış, teslim olmuş, kulluğa hazır, itiraz etmeyen bir Kur'an anlayışı oluşturmaktır diyor sanırım.
Zeyl: Turgut Cansever Hoca, dininizi, Büyük Yenilgiyi (1. Dünya Savaşı) görmemiş, yenilmişliğin ruhuna sinmediği, kendinden, dininden şüpheye düşmemiş, ezikliği karakter edinmemiş, korkunun ruhunu esir almadığı dönemin âlimlerinden ve eserlerinden öğreniniz, diyormuş diye işitmiştim.
Zira YENİLMİŞLERDEN fayda gelmez, diyormuş
Zeyl: Hâlbuki İan Almond Derrida'nın, İbn-i Arabi'den "isim vermeden" çok yararlandığını ima ediyordu "İbn-i Arabi ve Derrida eserinde".

*** 

Daha 1957'de Harvardlı Prof. Richard N. Frye şunu ifade etmişti:
"1920'lerde ve 1930'larda Atatürk liderliğinde gerçekleştirilen dönüşüm, tarihteki en büyük devrimlerden biridir. Eğer Türkiye bugün bir Batı devleti ise, bu demektir ki, Batılı çerçevede yine Batı'nın yüz yüze olduğu şu sorunlarla o da muhataptır:
"Demokrasi nedir?"
"Devletin ve toplumun Ahlaki temeli nedir? gibi...
Bunların haricinde geçmişin, eski geleneklerin ve İslami mirasın yeniden canlanması sorunu ile de karşı karşıyadır.
Hiç kuşkusuz daha bir süre Türkiye bilimsel gözlem ve incelemelerin konusu olmaya devam edecektir.
Bununla birlikte geri kalan Müslüman ülkelerin Türkiye'ye şüphe ile bakmaya devam etmesi de, devam edecektir.""

Joseph A. Massad, Liberalizmde İslam, s:55

Türkiye 1920-30'lu yıllarda BATI HAÇLI birliğine geçmekle çift yönlü bir cenderenin içine düştü
Bu operasyonlarla Tanrı'dan meşruiyetini alan devlet ve yöneticiler Meşruiyet sorunu yaşamaya başladılar, yani BATININ kendine ait sorunları Türkiye Devletinin üzerine taşınmış oldu,
Hem de kendi halkı ile ilişkileri ağır darbe aldığından kendi halkı, kendi, halkının, geleneği, örfü, kültürü ve DİNİ ile çatışmaya başladı.
Bu hali ile Tüm İslam ülkelerinin en önemli DENEK SAHASI olmaya devam etmektedir.
Bu hali hem Batı için hem Doğu ve İslam ülkeleri için oldukça güvenilmez ve ŞÜPHELİ pozisyona sebep olur diyor sanırım.

*** 

Onun karşısında İslam Savunmasızdır...
"Sermaye en barbar toplumları bile medeniyete cezbediyor. Malların ucuz fiyatları, Çin Seddini döven havan topları gibidir. BU şekilde barbarların yabancılara karşı beslediği inatçı nefret pes eder.
Tüm ulusları, yok olma pahasına, burjuvazi üretim tarzını benimsemeye ve medeniyet denilen şeyi içlerine sokmaya zorlar, böylece onlarda Burjuva olur."
BU cümleyi kuran Kar Marx'tır. Amerikalı sosyal bilimci Daniel Lerner ondan aldığını işler:
"İster Doğu'dan ister Batı'dan olsun modernleşme aynı temel zorlukla karşılaşır: Rasyonalist (Menfaatçilik anlamında AKILCILIK) ve Pozitivist (Tanrısız bilime dayalı) bir ruhun ortaya çıkarılması. İşte bunların ruhuna karşı İSLAM savunmasızdır."

Joseph A Massad, Liberalizmde İslam, s:55

Müslüman toplumları fethetmek ve onları sömürgeleştirmek istiyorsak onları, Allah'ı umursamadan Menfaatçilik ve bireysellik üzerinden düşünmeye alıştırmamız lazım diyor sanırım.
Marks'ın teklifi de aynı şeydir lakin o teoriyi değil direk pratiği konuşur: Ucuz tüketim malları ile onları Tanrıyı umursamadan tüketmeye, tüketebilmek için de PARAYA Tapmaya alıştırdığımızda iş bitmiştir diyor sanırım.

*** 

2011 Ocak ayına kadar ana-Akım Amerikan Akademisyenlerinin yaydığı "GERÇEKLER" (?)'den biri de Arap ve Müslüman istisnacılığı teklifiydi.
Bu teoriye göre Japonya'dan Hindistan'a, oradan Latin Amerika'ya uzanan neredeyse tüm kültürel oluşumlar DEMOKRASİYİ benimseyebilirken Müslüman ülkeler Demokrasiyi benimseyememişlerdi. BU durum demokrasiyi ve insan haklarını İslam'ın benimsemedeki başarısızlığını gösteriyordu.
Böylece İslam hedef tahtası haline getirilmiş oldu.
Modernite karşısında tamamen savunmasız görünürken, bir anda modernitenin en dişli rakibi olarak İSLAM'ın görülmeye başlanması çok da zor olmadı zira Edward Said'in dediği gibi "Avrupa Oryantalizmin ile Amerika’nın Ortadoğu politikaları" arasında içerik olarak çok da fark yoktu.
BU geçişte hiç bir epistemolojik kırılma, bilimsel devrim yani Thomas Khun'un deyişiyle "alanda bir kriz" ortaya çıkmamıştı.

Joseph A Massad, Liberalizmde İslam, s:56

Daha çok Müslüman toplulukların yaşadığı dünyanın Ortasına yönelik Avrupa sömürgeciliği yerini Amerikan Dış Politikalarına bıraktı. Amaç aynıydı... Dünyanın tüm kıymetli varlıklarının %80'ine sahip bu bölgenin sömürülmesi.
Diyor sanırım.

***

Batılı oryantalistlerin Kapitalizm, modernleşme ve ucuz ve çekici ürünler karşısında tamamen SAVUNMASIZ gördükleri İslam 1979'daki İran Devriminden beri Amerikalı politikacıları ve sosyal bilimcileri şaşırtmaktaydı.
Nasıl olurda, Batı Modernleşmesinin karşısında tamamen savunmasız olarak görülen İslam, modernleşmenin önündeki en büyük engel olabilirdi?

Joseph A. Massad, Liberalizmde İslam s:56

Batılılar daha 7 Yıl Savaşlarında Müslümanları kendi iç savaşlarında FİGÜRAN olarak savaştırabileceklerini gördüler.
Ondan 150 yıl sonra 1. Dünya Savaşına katılan İngilizlerin, Fransızların, Rusların hatta Almanların kendileri için ölebilecek, kendilerine ait HİÇ BİR ideali ve Beklentisi olmayan Milyonlarca Müslüman askeri vardı.
2. Dünya Savaşında da durum farklı değildi.
Amerika, 2. Dünya Savaşında kendisinin böyle kullanışlı muhteşem insan kaynağından mahrum olduğunu fark edip atılımlara girişti.
Bu kadar UYSAL, GÜDÜLEBİLİR, Kullanışlı ve KULLANILABİLİR bir topluluğun İran Devrimi ve sonrasında BATI karşıtı bir pozisyona geçmesi ve Batı ile mücadeleye girişmesinin BATILILAR AÇISINDAN mantıklı hiç bir izahı yoktu, demeye çalışıyor sanırım.

 ***

Freedome House'ın 1984 yılındaki raporuna göre Müslümanların çoğunlukta olduğu 36 ülkeden 21 tanesi "özgür" değil, 15 tanesi de "kısmen özgür" ve hiç biri gerçek anlamda özgür olarak nitelendirilemez. (Samuel P. Huntington- Amerika Savunma Bakanlığı danışmanı)

Joseph A Massad, Liberalizmde İslam, s:67

Gördünüz işte Hamas'ın bileğinin bükülüp BARIŞ görüşmelerine oturtulması olayında
Filistin'deki katliamın asıl sorumlusu Trump denen yer altı varlığı, Netanyahu denen cani ile ZAFER gösterilerine çıkıp, BAĞIRA BAĞIRA "bu zafer benim İsrail'e verdiğim sınırsız silah ve mühimmat desteği ile oldu" diye SHOW yaparken
Filistin'e bir mermi veremeyen, bir lokma ekmek sokamayan, limanlarından gemilerini ve petrollerini eksik etmeyenler TRUMP'tan AFERİN alabilmek için birbirlerinin sırtına çıkmaya çalışıyor kendi ülkelerinde utanmadan "En Büyük Aferini ben aldım" diye TV programları yaptırıyorlardı.
Ama 1984'te halkı Müslüman olan ülkeler arasında YEMEN gibiler de yoktu. Artık YEMEN gibi ülkeler de var. BU anlamda bir HAYRA gidişten de bahsedebiliriz sanırım.
*Freedome House: 1941 yılında kurulmuş, merkezi Washington'da olan ve belli ülkelerde şubeleri bulunan demokrasi, siyasi özgürlük ve insan hakları konusunda araştırma ve savunuculuk yapan bir sivil toplum kuruluşudur.

 ***

Avrupa Merkezli, Osmanlı karşıtı propaganda Arap ve İslam ülkelerinde çıkan petrolü sömürmek için oluşturulacak meşruiyet zemini ile ilgili tartışmaların ürünüydü.
(Bu yeni bir şey değildi.)
17. Yüzyıldan beri Aydınlanmanın ünlü Filozofları Osmanlı despotizminin dehşetini ısrarla vurguladı ve İslam'ın yüzünü despotik olarak gösterdiler. BU çabada özellikle Montesquieu ve Voltaire ön plana çıkıyordu. Oysaki Rousseau ve öğrencilerinin görüşleri çok farklıydı. Onlar Osmanlı'nın Avrupa kadar despotik ve kirli olmadığını düşünüyorlardı. Onlar için despotizm şahsi mülkiyeti tanımayan sistemdi (yani komünizm-AHÇ). Aslında bunun temelinde de 19. Yüzyıl Oryantalizminin ve Avrupa liberal düşüncesinin meşru kıldığı Avrupai emperyalist işgal ve sömürüyü meşrulaştırma vardı.
(Avrupa nereyi sömürecekse önce orayı şeytanlaştırılıyordu-AHÇ)
Bu tartışmalar özellikle 1. Dünya Savaşından sonra hızlanmış ve GELİŞME adı altında dillendirilmeye başlanmıştı.

Joseph A Massad, Liberalizmde İslam, s:72

Batı düşüncesinin/fikriyatının sömürgecilikle DİREK ilişkisi vardır.
Onun saldırılarının aşağılamalarının ötekileştirmelerinin SÖMÜRÜNÜN kendisini meşrulaştırma girişimi olduğunu hafızalardan çıkarmamak gerekir.
O zaman küresel SÖMÜRÜCÜLERİN fikir adamlarının KİMİ İşaret ettiğine bakarak, insan kanı ile beslenen bu vampirlerinin yeni hedefini de tespit etmek mümkün demektir.
Zeyl: Bu alıntıyı girerken internette seyrettiğim bir VİDEO geldi aklıma. Videoda Ürdün'e giden bir beyefendi İNGİLİZ KRALİÇESİNİN Ürdünlülere hediye ettiği müzeyi çekmiş.
Müzede, Arapların İngilizlerin yardımı ile önlerindeki Türk Bayrağı belirgin hale getirilmiş Osmanlı Birliklerine yaptıkları saldırı canlandırılmış.
Sanki 100 senedir Ürdün, Filistin, ırak ve Suriye’nin semalarında uçup, aşağıya sürekli bomba bırakan uçakların üzerinde İNGİLİZ Bayrağı yokmuş gibi.
Neymiş yani: Osmanlı kötüleme kampanyasının Batının bölgedeki kaynaklarını sömürme çabası ile doğrudan ilgisi varmış. 

 ***

Sömürülenlerin, kaynaklarını sömürenlere bağışlamama HAKKI yoktur.
Nijerya'nın eski İngiliz sömürge valisi ki aynı zamanda İngiltere'nin Birleşmiş Milletlerde temsilcisi idi, Lord Frederick Lugard şöyle diyordu: "Tebaa pozisyonundaki toplumların, ihtiyacı olanlara mallarını BAĞIŞLAMA konusunda itiraz hakkı yoktur."
Bu kelime ondan yıllar sonra ABD Başkanı Bush'un 2003 yılında Irak işgali öncesi yaptığı konuşma ile benzerdir: "Irak, Amerika’nın kendisini özgürleştirmesine karşılık petrol gelirlerinden ABD'nin işgal masraflarını karşılayabilir, böylece Amerika’nın Irak'a verdiği bu hizmet masrafsız bir hale gelebilir."

Joseph A Massad, Liberalizmde İslam, s:72

Sömürülen pozisyondaki ülkelerin mallarını SÖMÜRÜCÜ ülkelere bağışlamama HAKLARI yoktur diyor sömürge valisi.
Aynı şimdi Suud'un, BAE'nin, Katar'ın, Irak'ın, Suriye'nin PETROLLERİNİ Amerika'ya bağışlamama HAKLARININ olmadığı gibi.
Direnenin üzerine bombalar yağar Irak’taki gibi
Petrollerini Küresel vampirlere teslim etmeyen sadece İran kaldı.

 ***

Doğu Despotizmi denen Batılı Monarşiydi
... Doğu despotizmine dair tartışma, Avrupa'daki monarşiler ve Aydınlanmacı despotizmi hakkındaki belirsizlik bağlamın gerçekleşti.
Böylece İslam'da sivil toplumun olmamasına dair Oryantalist söylem, Batı'daki politik özgürlük durumuyla alakalı temel siyasi endişelerin YANSIMASIYDI.
Bu açıdan Oryantalizm problemi Doğu değil Batı'ydı. Bu problemler ve endişeler sonuç olarak Doğu’ya yansıtıldı, Bu da Doğu2nun temsili değil, Batı2nın karikatürü oldu.
Doğu Despotizmi denen açıkça Batılı Monarşiydi.

Joseph A Massad, Liberalizmde İslam, s:73

Batı aynaya bakarak gördüğü çirkinlikleri Doğu olarak tanımladı.
Çünkü kendini İNSANLIK âleminin en zirvesinde görüyordu. Kendi ürettiği ve kendi yaydığı EVRİM Teorisine göre EN ÜST insan kendisiydi
Doğal olarak kendisi EN İYİ özelliklere sahipken diğerleri KÖTÜ Gelişmemiş, geri Özelliklere sahip olmalıydılar.
Bu yüzden Aydınlanma ile savaş açtığı kendi KÖTÜ DEĞERLERİNİN hepsinin DOĞU'da da var olduğunu düşündü.
Nasıl ki kendi KÖTÜ özelliklerine savaş açıp onları YOK etmeye kalkmışsa DOĞU'ya da savaş açması KÜTÜKÜLE savaşın bir gereği, oradan YAĞMALADIKLARI da kötülükle savaşın ücretiydi. Diyor sanırım.

*** 

Avrupalı liberal SİVİL toplum fikri sadece Doğu Despotizmine muhalif değildi aynı zamanda VATANDAŞLIK fikrinin kendisine de muhalifti. Çünkü VATANDAŞLIK fikri Oryantalist DOĞU'ya boyun eğdirme fikri ile çelişkiliydi.
BU da şöyle bir sonuca vardı. Eğer Doğulu Despotik düzen Batı'ya boyun eğiyorsa o medeni sayılabilir ona izin verilebilirdi.
...
(Hâlbuki Patricia Spingborg'un hatırlattığı gibi, kadim "Yakın Doğu Toplumları" tüccarın varlığı ve hakları açısından, kayıtlı en eski ve uzun medeni ve ŞAHSİ kanun tarihine sahipti. Ve bu kanunlar Sözleşme biçimlerinin öncüsü sayılabilirdi) ...

Joseph A Massad, Liberalizmde İslam, s:74

Batılı oryantalistler İslam toplumlarını sürü olarak görür orada bireyselliğin var olabileceğine ihtimal vermediler.
Eğer orada bireyselliğin olduğunu kabul etmiş olsalardı BATILILARIN üstünlük iddiaları havada kalacaktı. Zira Batılı düşünce üstünlüğünü BİREYSELLİK üzerinden iddia eder.
Hâlbuki Müslümanlar farz namazları CEMAAT'le kılar ama sünnetleri TEKER teker kılarlar.
Farz'da imamın arkasında sırlanırlarken, sünnette dağılırlar.
Azap, onları Cemaatken yakalarken, Allah'a hesabı teker teker BİREY olarak verirler.
CEMAATİN birlikteliği ve kâfire karşı bütünlük korunurken CEMAATİN bireyi yok etmesine de müsaade edilmez, diye işitmiştim.

 ***

Eğer Doğulu Despotik düzen Batı'ya boyun eğiyorsa o medeni sayılabilir ona izin verilebilirdi.
Mesela Lord Lugard Afrika sömürgelerinde "Doğrudan olmayan yönetim" diye bir şey icad etmişti. Bu da bir nevi emperyalizm sponsorluğunda yerel despotluklar ortaya çıkarmıştı.
Bu sistemi George Padmore şöyle izah ediyor:
"Hiç bir Doğulu Despot, bu Batı destekli yerel Siyahi zorbalardan daha büyük bir güce sahip değildi. Arka planda sessizce duran beyaz yetkililerden aldıkları destek sayesinde böylesi bir güce ulaşmışlardı."

Joseph A. Massad, Liberalizm İslam, s:74

Batılı zalimler aramızdan köksüz, görgüsüz, ahmak, cahil ve KİBRİ Tanrı Dağından yüksek tipleri aramızdan seçip başımıza getiriyor.
Para, Güç ve siyasetle onları destekleyerek ZULÜMLERİ İle bizi sindirmelerini, korkutmalarını, aşağılamalarını, kişiliksizleştirmelerini seyrediyor
Ve sonra diyor ki bu Doğululardan Adam olmaz. Kurdukları sistemler çok İLKEL.
Bir sürü var bunlardan İslam coğrafyasında Tacikistan'dan tut BAE'ye kadar, Suud'dan tut Mısır'a, Azerbaycan'a kadar.
Demeye mi çalışıyor bu yazar acaba?'da

 ***

Avrupa'nın 300 yıllık sömürgecilik ve Oryantalizm birikimi akademik ve kültürel bir miras yarattı. Bu miras 2. Dünya Savaşının sonrasında Amerikan Akademisine, özellikle 1960'lardan itibaren saha çalışmalarına eklemlendi...
Oryantalist Yahudi tarihçi ve Beyaz Saray Danışmanı Bernard Lewis 1990'larda bu sürecin önemli temsilcilerindendi. Soğuk savaş sona ererken ve YENİ DÜŞMAN arayışları başlamışken alelacele bir eser yazdı "The Roots of Muslim Age" (Müslüman Çağının Kökenleri).
"Gündemimizdeki meselelerin ve politikaların hatta bunları takip eden hükumetlerin çok ötesinde yeni bir RUH hali ve hareket ile karşı karşıyayız. Bu basit bir Medeniyetler Çatışması değildir. Bizim YAHUDİ-HRİSTİYAN mirasımıza
yönelik kadim düşmanlığın mantıksız ama kesinlikle tarihi bir reaksiyonudur.
Lewis'in kullandığı dili fark ettiniz mi: Sadece (300-400 yıllık sömürge dönemini unutmamızı istemiyor, binlerce yıllık Yahudi-Hristiyan mirası yarım asırlık bir tarihi dönem olarak takdim ediyor ve aynı zamanda kadim formasyona (binlerce yıllık ilme ve insani birikime karşı-AHÇ) kadim bir düşman olarak da İslam lanse ediliyor.

Joseph A Massad, Liberalizm de İslam s:76

Sovyetler Birliği yıkılınca BATI Sömürgeciliğine harekâtlarını, işgallerini, katliamlarını meşrulaştıracak bir BAHANE boşluğu ortaya çıktı.
İsrail'in kurucuları ve ABD'nin Irak'ı işgalinin azmettiricileri arasında ismi sayılan İngiliz tarihçi Bernard Lewis bu DÜŞMAN boşluğu için "mükemmelliğin ve güzelliğin, hakikatin ve doğruluğun, iyiliğin ve hayrın temsilcisi GÜNAHSIZ Yahudi-Hristiyan topluluğa Müslümanların duyduğu mantıksız ve saçma tarihi DÜŞMANLIK" nedeniyle İSLAM'ı aday göstermiş, diyor demiş sanırım.

*** 

 O dönemde Osmanlının Avrupa sömürgeciliğinin himayesine girmemiş tek ülke olması çok önemliydi. BU Hint ve diğer Müslüman ülkelerin Osmanlıyı ayakta tutmak için desteklemelerinin asıl sebebiydi.
2. Abdülhamit'te bunun farkındaydı ve İngilizlerin bu konudaki çalışmalarının bilincindeydi.
O dönemde bir Osmanlı gazetesi şunları yazmıştı: "İngiltere'nin amacı hilafeti İstanbul'dan çıkarıp Arabistan'daki Cidde ya da Mısır'da bir yere taşımak ve böylece kontrol altına alınmış bir halife üzerinden tüm Müslümanları istediği gibi yönetmektir."
Nitekim İngilizler hilafet tartışmalarına direk müdahil olmuşlardır. Bu konuyu özellikle köpürtenler İngiliz Hindistan'ında İngiliz yönetiminden emekli olmuş memurlardı. Sürekli Osmanlı Halifesi hakkında olumsuz iddialar, Mekke emirinin halife olmasına dair çağrılar, halifenin Arap olması gerektiğine dair fetvaları içeren içtihatlar İngiliz gazetelerinde neşrediliyordu.

Joseph A Massad, Liberalizmde İslam, s:86

Şuurunu yitirmiş toplumların kendi GÜNDEMLERİ yoktur.
Onlara dayatılan gündemleri konuşurlar.
Konuşurlarken bu konuyu NEDEN konuştuklarının, neden dahi fark edecek durumda değillerdir.
Tıpkı hararetle "içtihat kapısı açık mı kapalı mı? " tartışmasını yapan Müslümanların İÇTİHAD yapabilecekleri ŞERİATIN neredeyse 100 sene önce kaldırıldığını ve Şeri hükümlerden Anayasa da sadece "Öldürme yasak" emrinin kaldığını fark etmemiş olmaları gibi.

 ***

Osmanlı sultanları Yavuz Sultan Selim'in Mısır'ı Osmanlı topraklarına kattığı 1517 yılından beri kendilerini halife olarak görüyorlardı. Ancak bütün Müslümanları kapsayan bir hilafet otoritesi iddiaları yoktu. Bu durum 2. Abdülhamit'le birlikte değişti.
Kendisi Avrupa saldırıları ile karşı karşıya olduğu bir dönemde Avrupa'nın Osmanlı topraklarını sömürge haline getirme planlarına direnebilmek için -özellikle İngilizlerin Mısır'ı işgalinin ardından (1882)- bu ideale sarılacaktı.
İslam dünyasında ve Osmanlı İmparatorluğunda Hristiyan dünyasının artan işgallerine karşı dünya genelindeki Müslümanları bir araya gelmeye zorlayan pan-İslamcı bir güç olarak 2. Abdülhamit tarafından beslenen İslami diriliş ve Hilafet meselesi bu noktadan sonra Batılı Oryantalistleri çok ilgilendiren bir konu olacaktı.

Talal A Massad, Liberalizmde İslam, s:93

Osmanlı, Batılı sömürgecilik faaliyetleri karşısında İslam Ümmetinin hem kalkanı hem de BEYNİ konumunda idi. 100 yıllık süre sonunda Batılı ittifakın başından, Gazze katliamının NETANYAHU'dan sonra en büyük sorumlusundan (Trump)- AFERİN alabilmek için çırpınan, toprakları üzerinde onlarca BATILI üs bulunan, kendi çocuklarını KENDİ evladları olarak yetiştirmekten aciz, Avrupa HAÇLI Birliği'ne katılabilmek için yıllardır kapısında UŞAK gibi bekleyen bir konuma düştü.
Ne yazık ki bu durum TÜRKLER adına son yüzyılın ŞANLI bir tarih olarak adlandırılmaya layık olduğuna işaret etmiyor sanırım.
Zeyl: Dayak yemiş 2. Abdülhamit'in görevden alınma anını tasvir eden De Amota'ya ait bu resim 1909 yılının Mayıs ayında L’Illustrazione Italiana dergisinde yayınlanmış.

***

21. Yüzyılda, günümüzdeki AMERİKA savaşları ve ABD'nin emperyalist planları bağlamında pek çok Arap ve Batılı muhafazakâr, liberal ve Marksist düşünür İslam Dünyasındaki DEMOKRASİ eksikliği ile mücadeleyi kendilerine iş edindiler.
Onlara göre mesele sadece İslam'ın içinden çıkan kültür meselesi değildi. Arap ve Müslüman dünyasında üstlenilmesi gereken şey, sömürgeci bir MEDENİLEŞTİRME görevi (mission civilisatrice) değil, bundan ziyade Avrupa tarzı bir sekülerleşmenin sağlanmasıydı.
Böylesi bir SEKÜLERLEŞTİRME İslam'ı özel bir alana hapsedilmiş Protestanlığa benzetmekle kalmayacak, aynı zamanda liberalizmin ve demokrasinin yolunu açacaktı.

Joseph A Massad, Liberalizmde İslam, s:96

Müslüman toplumu YOK etsin diye SEKÜLER diktatörlükler kurup desteklediler.
Batı destekli bu SEKÜLER diktatörlükler DEMOKRATİK yönetimlerden çok MAFYATİK, diktatöryal yapılara dönüştüler.
Kontrolden çıkan bu seküler haydutlar sürekli kendi halkları ile savaş halinde, hırsız, sahtekâr, zalim ve Batı sömürgeciliğine yeterince hizmet edemeyen yapılar oldular
Bu sefer de SÖMÜRGECİLER ve özellikle ABD kurdukları Amerikancı Müslümantik Ordular ile onları temizlemeye giriştiler. Irak, Libya, Yemen, Sudan, Somali, Mısır, Tunus, Suriye, Lübnan...
Türkiye ve Türki Cumhuriyetlerdeki SEKÜLER sistemlere ayakta dursunlar, Müslüman nüfusu tasfiye ederek LAİK örnek toplumlar var etsinler çağdaş, demokratik, özgür, gelişmiş ÖRNEK ülkeler olsunlar diye destek vermeye devam ediyorlar. diyor sanırım.

 ***

Acil olarak Avrupa Sömürge stratejisi ile uyumlu bir İSLAM modeli üretmek gerekiyordu.
Cezayirli Müslüman yargıçları (KADILARI) rasyonalist (akılcı-vahyi öncelemeyen-AHÇ) zihinlerde eğitmek için Fransızlar tarafından kurulan Tilimsan Medresesinin dekanı aynı zamanda İslam Hukuku uzmanı olan William Marçais Yeni ve modern bir İslam tanımı yapma taraftarıydı. Fransızlar bu İslam'ı kendilerinin hâkim olduğu Kuzey Afrika'da yaymayı planlıyordu.
Bu İslam kaderini sıkı bir şekilde Fransa'ya bağlamış olacaktı. Fransızlar tarafından modern eğitim verilen bu YENİ İSLAMCILARA çok umut bağlanmıştı. Ancak Marçais Bu yetiştirilen elitlerin Müslüman topluma yabancı kaldıklarını, organik olmadıklarını düşünüyordu...
Ünlü İngiliz Oryantalist Marwan Buheiri de, bu yeni Modern İslamcı âlimlerden pek ümitli değildi "Bu yetiştirilen modern âlimler için MANİPÜLASYON, ilmi tarafsızlıktan çok daha önemli" diyordu.
Ona göre Müslümanları bölecek, birbirlerine düşürecek stratejiler geliştirmek çok daha önemliydi.

Joseph A. Massad, Liberalizmde İslam, s:96

Siz bunları İslam'ı öğretmek için kurulmuş bir ilahiyat fakültesi, bir Medrese falan sanıyorsunuz. Çocuklarınızı DİNLERİNİ öğrensinler diye oralara gönderiyorsunuz
Hâlbuki Müslümanları bölmek, parçalamak, birbirine düşman etmek, İslam'dan çıkarmak, yoz ve kullanışlı kişilikler yetiştirmek, Müslüman alıp Deist iade etmek, sömürülebilir şahsiyetsiz kişiliklere dönüştürmek için kurulmuş Müslüman çocuklarını AVLAYAN TUZAKhaneler inşa ettiler, diyor sanırım.
Sömürgecilik bu topraklara öyle kolayca, iki günde yerleşmedi.

 ***

RAND Corporation* 2003 yılında bir rapor yayınladı:
Raporda ABD'nin hangi İslam türlerini üretmesi gerektiğinin tespiti yapılıyordu. Rapor hedefini en başında özetlemişti:
"İslam Muazzam bir sosyal ve siyasi etkisi olan önemli bir din. Bir dizi ideolojiye ve siyasi eyleme ilham verebiliyor. Bunların bazısı küresel istikrar için tehlikelidir (Küresel istikrar dediğinin ABD ve müttefiklerinin dünyayı sömürdükleri düzenin devamı olduğunu hatırlatırım-AHÇ) Bu yüzden daha ılımlı, demokratik, barışçı ve hoşgörülü bir sosyal düzen çağrısı yapan İslam türlerini desteklemek uygun görünüyor. Asıl mesele de bunun nasıl yapılacağı meselesidir."
Raporda bunun için raporda, "Böyle önemli bir dünya dinini dönüştürmek (Amerikalılar için) kolay değildir. "Ulus İnşa etmenin" göz korkutuculuğuna kıyasla "DİN İNŞA ETMEK" çok daha tehlikeli ve karmaşıktır." deniliyordu.

Joseph A. Massad, Liberalizmde İslam, s:99

İslam mevcut hali ile sömürgeci Batı düzenine tehdittir. ONU yeniden kurgulayıp SÖMÜRÜYE uygun bir hale getirmemiz gerekir.
Zeyl 1: Aklıma gelmişken Rand Corporation'un, Türkiyeli ve Türk olan Türkiye'de yaşayan, hatta Türk siyasetinde çok yükselmiş Türkiye RAPORTÖRLERİ var mıdır?
Varsa kimlerdir?
Rand Corporation, Amerika Birleşik Devletleri Ordusunun Orta Asya'ya yönelik faaliyetleri için araştırmalar düşünce kuruluşu.

*** 

İyi Müslim-Kötü Müslim
RAND Corporation'un raporu açıkça söyler: "Müslüman gelenekçiler ve radikallerle değişik boyutlarda uzlaşma imkânı mevcuttur.
Ancak bizim vizyonumuza uyanlar, modernistlerdir. Tüm İslami gruplar içerisinde modern demokratik toplum ruhuna ve değerlerine en uygun olanı modernistlerdir."

Joseph A Massad, Liberalizmde İslam, s:99

Batılı sömürgeciler için özellikle sapkın tasavvufi yapılar ve ahmaklaştırılması başarılmış hikmetten yoksun radikal İslami grupları kullanmak elbette mümkündür. Ancak bu durum BÜYÜK bir de risk taşır.
Zira Kur'an ve İslam’ın temeli ortada durmaktadır. Bir sonraki kuşağın hatta bizzat bu insanların uyanmaları ve direnişe geçmeleri ihtimali hep vardır.
Ancak Modernistler ÖZÜ tahrif ettiklerinden MANAyı olduğu gibi değiştirdiklerinden ya da AKİDEYİ sömürgeci dili ile seslendirdiklerinden bir uyanma ya da direniş imkanını da yok ederler.
Bu anlamda BATILI sömürgeciler için en iyi İslam Modernist İslam’dır, diyor sanırım.

*** 

Bu sadece Amerikanın emperyalist stratejilerinin hedefi değildi.
Saba Mahmut'un belirttiği gibi "Solcular ve liberaller, Müslüman dünyada demokrasinin kaderini SEKÜLERİZMİN hem siyasi hem de doktrin olarak devlet tarafından kurumlaştırılmasına bağlı olduğunu düşünüyorlardı.
Bu birliktelik yani Amerikan emperyalizmi ve içerdeki solcu ve liberaller birlikteliğinin ortak hedefi Amerikan Dış İşleri Bakanlığından üretilen bir söylem içinde dillendiriliyordu: "Özellikle 'İSLAM'I içerden' şekillendirip dönüştürmek" için programlı bir çalışma yürütülüyordu...
Mahmud "Bu çok katmanlı projenin TEK BİR amacı olduğunu vurguluyordu: "İslam'ın köktenci yorumlarına bir panzehir ve koruyucu ilaç olarak bugün yaygın bir şekilde ILIMLI İSLAM denen şeyi desteklemek.

Joseph A. Massad, Liberalizmde İslam, s:100

Amerikan emperyalizmine direnen, sömürüye uygun olmayan, hala ŞAHSİYET ve İzzet sahibi insanlar olarak Batı'nın adi taklitlerine dönüşmek istemeyen; NAMUS, Ar, Edep, Hayâ, İffet kelimelerini önemseyerek kadınlarını, kızlarını ve çocuklarını Batı'nın hizmetine sunmak istemeyen Müslümanların direncini kırmak için ILIMLI İSLAM diye bir şey ürettik. Onu destekleyip İSLAM'I toplumdan tasfiye etmesini sağlamalıyız, diyor sanırım.

 ***

Bu planın amacı Müslümanlar için dini bir görev olan CİHADI Amerikan çıkarları çerçevesinde örgütlemekti.
...
Amerika, Afganistan'da komünist hükumeti devirmek için Cihatçı Müslümanları desteklemişti.
Ancak bu yeni bir olay değildi, kökleri çok daha eskilere dayanan bir emperyalist projeydi. Soğuk savaş döneminde Müslüman dünyadaki en önemli örgüt olan Müslüman Kardeşler adındaki Mısırlı bir cemaat, (CIA destekli -AHÇ) Suudi Arabistan Hükumeti, ona bağlı âlimler ve yine onlarla işbirliği içindeki diğer din adamları başlangıçta gizli sonrasına AÇIK bir Amerikan planı dâhilinde İSTİHDAM edildiler
BU planın amacı Müslümanlar için dini bir görev olan CİHADI Amerikan çıkarları çerçevesinde örgütlemekti.

Joseph A Massad, Liberalizmde İslam, s:101

1,5 MİLARLIK bir kitle olan Müslümanların son 100-150 yılda dünya sahnesinde bir HEDEFLERİ, AMAÇLARI, İDDİALARI kalmamıştı.
Çok büyük bir ENERJİ Vardı ama atıldı.
Amerikan Sömürgeciliği bu BÜYÜK enerjiyi Amerika hedefleri çerçevesinde kullanabilir miyim diye bir proje geliştirdi. Suud (sonraları Katar-BAE-Kuveyt-Türkiye) üzerinden organize edilmiş RABITA ve benzeri organizasyonlar ile bu yapıyı Amerika'nın düşmanlarına karşı kullanmaya başladı.
Başta çok sorun yoktu zira Amerika’nın Müslüman savaşçıları kullandığı alanlar Müslümanların da problemli olduğu alanlardı. Mesela Rus İşgalindeki Afganistan, Rus İşgalindeki Çeçenistan, Rusların kontrolündeki SIRPLARIN saldırısı altındaki BOSNA gibi.
Ama sonra Amerika oyunu büyütmek istedi.
Müslüman Savaşçılar Amerika’nın düşmanı olan MÜSLÜMANLARA karşı da kullanamaz mıydı?
İşte YEMEN, Irak, Suriye ve şimdi de SUDAN'da oyunun bu perdesi sahneye sürüldü. Diyor gibime geldi.

*** 

ABD Başkanı Eisenhower'ın baş Psikolojik savaş stratejisti Edward P Lilly'nin tavsiyesi ile 1953'te "Din Faktörü" isimli bir bildiri yayınlandı.
Aynı bildirinin tavsiyesi ile Sovyet tehdidine karşı gerekli ruhsal ve ahlaki kaynakları desteklemek amacıyla 1953'ün Eylül Ayında Princeton Üniversitesinde düzenlenen "İslam Kültürü" toplantısı için "Seçkin Müslüman Alimler"den oluşan bir heyete ABD'ye davet edildi.
Büyük çoğunluğu Ortadoğu'dan gelen âlimlerin tüm yol masrafları karşılanmıştı (Kişi başı 25.000 USD). Ek masrafları ABD Havayolları ve Suudi Petrol Konsorsiyumu üstlendi. Toplantıda kimler yoktu ki...
Yıllar sonra gizliliği kaldırılan IIA dokümanına göre İlk bakışta eğitim ve öğrenme amaçlı düzenlenmiş gibi gösterilen bu konferansın amacı İslam dünyasında eğitim, bilim, hukuk, felsefe siyaset üzerinde büyük etkiye sahip insanları bir araya getirmek ve onları "İslam'ın içinde bir Rönesans gerçekleştirmeleri için motive etmek ve yönlendirmekti."
Toplantı kamuoyuna "tesadüfen bir araya gelen çok sayıda Müslüman Bilgin diye duyurulmuştu.

Joseph A. Massad, Liberalizmde İslam, s:102-103 (kısaltılmıştır)

Amerika’nın SÖMÜRÜYE uygun, Amerika’nın emperyal hedefleri adına savaştırılabilecek, her cephede kullanılabilecek MÜSLÜMANLAR yetiştirme çabalarından bir sahne sanırım.
Kim diyebilir ki BAŞARISIZ oldular.

 ***

İŞGAL için İslam’ı Kullanmak
Bugün Amerika, kendisine uyumlu bir ILIMLI İslam modelini dünyaya yaymaya çalışıyor.
Ancak bu yeni bir Batılı teknik değildir. Tarihi Napolyon'un Mısır'ı işgaline kadar gider.
Napolyon 1798 yılının Temmuz ayında İskenderiye'ye işgal için çıktığında Mısırlılara şöyle seslenmişti:
"Kâinatın Rabbi, Her şeye gücü yeten (Tanrı) Memluk Hanedanının yıkılmasını istedi... Şeyhlerin ulemanın, kadıların ve imamların görevlerine devam etmesi, onların Allah Katındaki sorumluluğudur. Vakit namazları her zaman olduğu gibi camilerde eda edilecektir. Tüm Müslümanlar bugün için Allah'a şükretmeli. Memluk Hanedanını yıktığı için Hamd ve Sena Yalnız O'nadır.
-Sesini Yükselterek- Allah Osmanlı sultanının itibarını daim eylesin, Allah Fransız Ordusunu daim muzaffer eylesin. Allah'ın laneti Memluklülerin üzerine olsun. Allah Mısır Ahalisinin halini iyileştirsin. Amin"

Joseph A Massad, Liberalizmde İslam, s:110

Neymiş... Tanrı Fransız Ordusunu daim muzaffer eylesin'miş.
Fransız Ordusuna karşı direnmedikleri, onlara karşı savaşmadıkları için değil Allah öyle istediği için Fransızlar o ülkeyi işgal edebilmişler.
Dini terimlerle HALKI manipüle edip, Dinin istikametini ve DİRENİŞİ başka yöne yönlendirmek…
Bizi kul, köle edinmeye, topraklarımızı işgale, Ahlakımızı ifsada, kaynaklarımızı yağmalamaya gelmiş bir haydutlar güruhu KENDİLERİNİ ALLAH'ın elçisi olarak tanıtıyorlar...
Sanırım Hz Adem'in yanına gelen İblis gibiler. "Biz sizin iyiliğiniz için buradayız" diyorlar.
Ve hala buralardalar, geldiler ama gitmediler.

*** 

1857 Yılında İngilizler Hindistan'da kendilerine karşı ayaklanan Müslüman ahaliyi yatıştırması için Halife 1. Abdülmecid'den yardım istediler.
Kısa süre sonra Hintli Müslümanlar, Halife Abdülmecid'den "Halifenin İngilizlerle Müttefik olduğuna, ona karşı ayaklanmalara katılmamaları ve İngilizlere sadık olmaları gerektiğine" dair bir bildiri aldılar...
Ayaklanmalar bittiğinde ve Babürlüler İngilizler karşısında tamamen yenildiklerinde İngilizler, Hindistan'daki Anglo-Muhammedi kanunları titizlikle ortadan kaldırmaya başladılar. Nihayetinde şeriata ve yerel uygulamalara dair kanunlarda hiç bir şey kalmazken tüm kanunların İngilizleşmesi dayatıldı. 1860-70'li yıllar öylesine hızlandırılmış bir sürece şahitlik etti ki yüzyılın sonuna gelindiğinde -aile hukuku ve bazı mülkiyet kanunlarına dair- bir kaç uygulama hariç her şey İngilizleşmişti.

Joseph A. Massad, Liberalizmde İslam, s:110-111

Hindistan FİİLİ olarak İngiliz işgali altındaydı.
Türkiye Değildi.
Ama Hindistan'daki kanunlar aynı ile İngiliz Konsolosluğunda tercüme edilerek Osmanlıya dayatıldı ve Islahat Fermanı, Tanzimat Fermanı, inkılaplar vs. denilerek İslam’a, şeriata, Türk örfüne ve YEREL'e dair olan hemen her şey TASFİYE edilerek SÖMÜRGECİLERİn kanunları getirildi.
Geriye bir AİLE hukukundan 3-5 bişi kalmıştı. Onu da son 20 senede Temizlediler. 

 ***

Soyunarak Çağdaşlaşmak
İngilizler 1882 yılında Mısır'ı işgal ettiğinde, yeni bir İslami hükumet ve toplum anlayışını dikte etmek için can atıyorlardı.
İngiliz Genel Danışman Lord Cromer, Mısır'da ateşli ANTİ-Feminist kesilmişti. Kadınların oy hakkına kesinlikle karşıydı, kadınların, hatta kadın hekimlerin dahi eğitimini engelledi. Ancak aynı zamanda Müslüman Toplumları ÇAĞDAŞLAŞTIRMANIN yolunun da kadınların AÇILMASINDAN geçtiğini, hicabın çıkarılması gerektiğine de inanıyordu.
Onun bu IRKÇI İslam anlayışı kendisini Mısırlı entelektüel Kasım Emin'in 1899 yılında kaleme aldığı "Kadınların Özgürleştirilmesi" eserinde vücut buldu. Kitap Mısırlı emperyalizm düşmanlarını yererken, İngilizlere Övgüler diziyordu Kitabın bir bölümü Kadınların HİCAP meselesinin teolojik tefsirine ayrılmıştı. Bu bölüm kitaba Lord Cromer'in ısrarı ve onunla iletişim sonucu konulmuştu.
Bu bölümün İngilizlerin sömürge gücü ile yükselerek, İngilizler tarafından Mısır'ın baş müftüsü yapılan Muhammed Abduh tarafından yazıldığı iddia edildi.
Cromer 1905 yılında vefat eden Abduh'un ardından övgü ile söz edecekti.

Joseph A Massad, Liberalizmde İslam, s:111

28 Şubat ve daha öncesi Cumhuriyet Tarihini bilenler,
bu dönemin ÇAĞDAŞLAŞMAK için, Müslüman kadın Öğrencilerin okumalarının yasaklandığı ancak açılmaya ve soyunmaya zorlandığı bir dönem olduğunu bilirler.
Cumhuriyetin Çağdaşlaşma Projesi de buna dayanıyordu: Müslüman Kadınlar okuyarak değil, Soyunarak Çağdaşlaşacak, medenileşecek, uygarlaşacaklardı.
Müthiş KALKINMA ve Çağdaşlaşma Projemiz buydu...

 ***

Alman Tarihçi ve arkeolog Max von Oppenheim Mısır'daki Alman Konsolosluğunda maslahatgüzar olarak görev yapıyordu
Alman hükumetine Mısır'daki durumu anlatan bir rapor hazırladı.
Rapor İngilizlerin Osmanlıyı zayıflatma girişimlerini anlatıyordu. İngilizler Osmanlıdan hilafeti alarak Hindistan ve Mısır'daki Müslümanları halifenin dolayısı ile Osmanlının etkisinden çıkarmayı hedeflemişlerdi.
Oppenheim'ın tespiti doğruydu. Daha Sonra İngiliz Dışişlerinden ortaya çıkan bir belgede "Türk İmparatorluğunun hem içerde hem dışarda kutsal savaş/CİHAT ilan ederek Müslümanları Hristiyanlara özelde de İngilizlere karşı kışkırtma" ihtimalini etkisiz hale getirmek isteğinden bahsediliyordu.
Belge Lord Kitchener tarafından kaleme alınmıştı. Hicaz Emiri Şerif Abdullah'a hitaben yazılmıştı: "Almanya Türk hükumetini ALTINLA satın aldı Hâlbuki İngiltere, Fransa ve Rusya Osmanlının toprak bütünlüğünü hala garanti ediyordu. (yani İngiltere, Fransa ve Rusya'nın Osmanlı topraklarında gözü olmadıklarının sözünü vermişlerdi-AHÇ) Herhangi saf bir Arap hilafetin Mekke ya da Medine'de olmasını gerektiğini kesinlikle bilir. Bugüne kadar Biz İngilizler, Türklerin nezdinde İslam'ı savunduk, Ama artık bunu ASİL ARAP milleti için yapacağız" diyordu.

Joseph A Massad, Liberalizmde İslam, s:117

Konunun Cumhuriyetle birlikte kaldırılan Hilafet Kurumu ile olan bağlantısını varın siz hesap edin.

*** 

İngilizlerin Hilafet konusundaki HASSASİYETİ Sevr'de kalmadı Lozan'a da taşındı.
"Ruhani" kelimesinin Hristiyanlar ve Müslümanlar için taşıdığı farklı anlamlara dair yapılan yoğun tartışmalardan sonra nihayet 1923 yılının temmuz ayında, Türkiye ile Britanya ve müttefikleri arasında imzalanan Lozan Anlaşmasının 27. maddesi şöyleydi:
"Siyasi yasama ile ilgili ya da idari meselelerde hiç bir güç ya da yetki; TÜRK hükumeti ya da yetkilileri tarafından TÜRK Toprağı dışında HİÇ Bir sebeple bu anlaşmada hazır bulunan ve imza atan devletlerin egemenliği ya da himayesi altındaki bir toprağın ulusu üzerinde ya da Türkiye'den ayrılan bir toprağın ulusu üzerinde uygulanamayacaktır. Müslüman dini liderlerin ruhani yetkilerinin hiç bir şekilde ihlal edilmeyeceği de kararlaştırılmıştır."

Joseph A. Massad, Liberalizmde İslam, s:120

Türkiye Cumhuriyeti, Osmanlı ve Selçuklunun 1000 yılda biriktirdiği Müslümanlar üzerindeki itibarını, gücünü ve etki alanını kullanmayacağına, REDDEDECEĞİNE yemin etmiş gibi geldi bana.
İnsanın aklı karışıyor.
Eğer Kurtuluş Savaşını kazanan biz isek MADDELERİ neden İngilizler dayatıyor?
Türklerin diğer Müslüman kavimlerle olan İSLAM KARDEŞLİK BAĞI işe yaramaz durumda idiyse neden İngilizler döne dolaşa bunu kırmak ve BAĞI kesmek için çabalıyor?
Bu maddeyi, imzaladıktan sonra HİLAFET Kurumu devam etse Türkiye Cumhuriyetinin başına bela olurmuş. Zİra Hindistan'dan Filipinlere, Afrika'dan Amerika'ya; Kazakistan'dan Çeçenya'ya Müslümanlar, Türk Halifenin ağzına bakarken Türkiye Cumhuriyeti sürekli HALİFEYİ susturmak ve İngilizlerden (Sonra ABD'lilerden) AFERİN almak için Halifenin anasını ağlatacaklardı demek ki.
Bununla uğraşmaktansa, "MÜSLÜMANLARIN bizde HİÇ ümidi kalmasın" diye OSMANLILARIN binlerce CAN feda ederek aldıklarını BEDAVAYA vermişler sanırım.

*** 

İngiliz İmparatorluğu büyük bir Hintli Müslüman nüfusa sahipti. Bu durum İngiliz siyasilerin zihinlerinde önemli bir yer işgal ediyordu.
Hintli Müslümanların Osmanlıya verdikleri destek 1877-1878 Osmanlı-Rus Savaşında iyice ortaya çıkmıştı. Ayrıca İngilizler Osmanlı topraklarını da işgal etmeye (1878 Kıbrıs, 1882 Mısır'ın işgali) başlayınca bu destek ve İngilizlere öfke giderek arttı.
İngilizler özellikle Müslümanlar arasında artan PAN-İSLAMCILIk (Müslümanları tek bir devlet altında toplamayı hedefleyen hareket-AHÇ) akımından endişe etmeye başladılar.
Bu sebeple hilafetin diğer ülkelerdeki Müslümanlar üzerinde sahip olabileceği her türlü ruhani ve seküler otoriteyi son erdirmek üzerine kafa yormaya başladılar.
Mesela 1920 yılında imzalanan Sevr Anlaşmasına 139. maddeyi eklemeleri bu yüzdendi. Bu maddeye göre Türkiye başka bir devletin egemenliğinde ya da himayesinde olan MÜSLÜMAN tebaa üzerindeki her türlü egemenlik ve YARGI hakkından feragat edecekti.
Bu madde Hint Müslümanlarını bir hayli kızdırmıştı.

Joseph A Massad, Liberalizmde İslam, s:120

150 yıldır Emperyalizmin en büyük sıkıntısı Müslümanların birbirlerini KARDEŞ görerek BİRBİRLERİNDEN kendilerini sorumlu hisseder olmalarıdır. BU durum onların başına PEK ÇOK yerde bela oldu. Sömürge maliyetlerini çok yükseltti.
BU bilinci Baskılamak hatta yok etmek için BİN TÜRLÜ yeni fitne icat etmeye çalıştılar ya da arkeolojik kazı yapar gibi bin yıllık eskileri bulup bulup ortaya çıkarıp kışkırttılar.
Bakın TRUMP Nalçağı Müslüman Kardeşleri terör Örgütü ilan etmiş.
Muhtemelen en büyük suçları İSİMLERİNDE Müslümanların Kardeş olduğunu hatırlatmasıdır.

*** 

ABD'nin toplumlara DEMOKRASİYİ ve LİBERAL değerleri dayatmak için(?) yaptığı şey YEREL DESPOT yöneticileri desteklemekti.
Bu esnada da bu durumu meşrulaştırmak için bütün dünyaya "Bu yöneticilerin İslam ve Arap" kültüründen üredikleri masalı anlatıldı.
Bu durum Amerika'nın dünya genelinde liberal ya da sosyal demokrat, bağımsız yönetim, sömürü karşıtı politikaları bastırmak için büyük bir mücadeleye girmişken bir taraftan da kendisini küresel demokrasi gücü ve modern dünyanın en eski demokrasisi olarak pazarlamaya devam etmesi ile uyumlu bir politikaydı.

Joseph A MAssad, Liberalizmde İslam, s: (Derlenmiştir)

Bir taraftan YEREL diktatörleri, zalimleri, despotları kendi halklarını ezsinler diye silahlandırıp desteklerken diğer taraftan "Bu despotları İSLAM kendi içinden üretiyor, ARAPLARIN geleneğinde var" diye dünyayı ve halkları MANİPÜLE ediyorlardı, diyor sanırım.
Zeyl: Görüyorsunuz değil mi VENEZUELA'yı?...
Seçilmiş başkanı indirip yerine kendi ZALİM KUKLALARINI getirmek için yaptıkları hamleleri
BUnu bizim coğrafyaya 100 sene önce YAPTILAR ve sonra bu DİKTATÖRLERİ siz getirdiniz dediler.

*** 

Kemalistler ve İslamcılar
1960-70'lerde Amerika'da sivil haklar ve savaş karşıtı hareketler karşısında Amerika Savunma Bakanlığı Danışmanı Hungtington ABD'de yaşanan problemin "Aşırı Demokrasi"den kaynaklandığından şikâyet etmişti
Huntington'un Müslüman devletlerde gelişen Kültürel Emperyalizm karşıtı hareketler için endişesi ise ulusların kendi kendilerini yönetme HAKKI'ndan kaynaklanıyordu.
Bu durumu İSLAM ile DEMOKRASİ arasındaki uyumsuzluk olarak tanımlayan İngiliz, Amerikan, akademisi ve BATI medyası DİN karşıtı olarak kültürü, ulusalcılığın geliştiği yerlerde de kültüre karşı dini destekleyecekti.
Amaçları, Müslümanların çoğunlukta olduğu ülkelerde kendilerini "demokratik" sayan yönetim şekillerinin kurulmasını ÖNLEMEKTİ. 

Joseph A Massad, Liberalizmde İslam, s:126

Hedef Müslüman toplulukları SÖMÜRÜLEBİLİR tutmaktı. Bunun için kendi İRADESİ Olan yönetimlere izin verilemezdi. Eğer ulusalcılar öne çıkarda İslamcıları, İslamcılar öne çıkarsa ulusalcıları destekleyerek FİTNE ortamını canlı tutmak gerekiyordu.
Türkiye'de de bu Kemalistler - İslamcılar ayrımından hareketler TOPLUM Birbirlerine düşman edilerek sağlandı ve sağlanmaya devam ediliyor diyor sanırım.

*** 

Bu alıntıyı iyi okumak lazım.
İslamcı terörle mücadele ederken Batılı liderler, başka Müslüman ülkelere uygulanabilir örnek model olarak Endonezya'yı (daha yakın zamanlarda Türkiye'yi) göstermeye başladılar.
1965-66 yıllarında korkunç bir komünist katliamı yapılan ve sonrasında ülkeyi tamamen Amerikan destekli bir diktanın ele geçirdiği Endonezya'ya Amerikalılar övgüler diziyor, Hillary Clinton "Eğer İslam'ın, demokrasinin, modernitenin ve kadın haklarının bir arada var olup olmayacağını görmek istiyorsanız Endonezya'ya bakın" diyordu.
...
Amerikalılar şu anlayıştaydı: İngiliz sömürgeciliği 19. Yüzyılda kendi SÖMÜRGECİLİKLERİNİ kabul etsinler diye Hint Müslümanlarını etkileri altına almak için İslam’ı kullanmıştı.
Madem onlar bunu yapabilmişlerdi, niçin Amerikalılar da "Müslüman dünyayı sekülerleştirmek" ve neoliberal vatandaşlar yetiştirebilmek için aynısını yapamasınlar?
BU vakitten sonra BATILI Liberallerin yapması gereken şey, Müslüman dünyanın geri kalanına Endonezya (veya Türkiye) modelini empoze etmekti.

Joseph A Massad, Liberalizmde İslam, s:129

Ne diyor alıntı: İngilizler İslam'ı kullanarak Hindistan'da Müslümanları ve Hindistan'ı SOYMAYI becerdiler
neden Amerikalılar da aynısını yapamasınlar?
İslam kullanılarak Amerikalılara hizmetkâr olmuş insan modeli için örnek ülkeler Türkiye ve Endonezya'dır, diyor.
Anlaşıldı mı?
Neden bu ülkede 7 Ekimden sonra İsrail'e giden petrol neden kesilemedi?
Neden Türkiye'deki İslamcılar NATO üslerine itiraz etmez ya da edemez?
Ve neden Dostumuz Trump bize onca övgüyü yağdırıyor?

*** 

Eş zamanlı olarak, Mısır'da, Türkiye'de, Özbekistan'da, İran'da, İngiltere ve Sovyetler Birliğinde başlayan AÇILMA törenleri Batılı Hristiyan Misyoner ile Avrupalı Feministlerin, Sovyet Sosyalist komünistlerin ve Liberal Müslüman Elitlerin KADINLARININ ortak liberal değerler etrafında birleştiklerini gösteriyordu.
Bu kadınların Avrupalı ya da Asyalı olması arasında fark yoktu.

Joseph A Massad, Liberalizmde İslam, s:135

Avrupa için de Sovyetler için de ACİZ duruma düşmüş, Batı ve Orta Asya’nın yağmalanması ÖNEM arz ediyordu.
Yağmalama yarışında geri kalmamak geleceği şekillendirmede önemliydi. Yağmalama yarışına direnen ise İSLAM İdi
İslam’ın toplum üzerindeki etkisini kırmak için Sömürgeciler, emperyalistler, Kapitalistler ve komünistler YEREL yozlaşmış ZENGİN kesimle işbirliği yaptı demeye çalışıyor, sanırım.

***

Açık bir şekilde anlaşılıyor ki: "İslam ve Demokrasi" konulu liberal tartışmaların çoğu Batı'nın kendi anti-demokratik, emperyalist ve ulusal tercihlerinin getirdiği tartışmalardı.
(Amerikan yerlilerinin, Zencilerin, Mormonların, Katoliklerin, Yahudilerin, Müslümanların, kadınların, komünistlerin ve diğerlerinin Haklarını ihlal ve inkâr eden en azından umursamayan tercihlerdi bunlar)
...

Bu liberal proje sonuç olarak İslam'a, Batı’daki Hristiyanlığın bugün aldığı şekli vermeye yönelik bir MİSYONER projeydi.
Bu misyonerlik faaliyetinin isminin İSLAM REFORMU olması onu İslami bir proje yapmıyordu.

Joseph A Massad, Liberalizmde İslam, s:135

Bugün İslam dünyasının hemen her tarafını sarmış Modernist İslami hareketlerin içinde geçen İSlami Kelimesi bu hareketleri İSLAMİ yapmaz.
BU projeler BATI'nın emperyalist, sömürücü misyonerlik faaliyetlerinin uzantısıdır, diyor sanırım.

*** 

Eş zamanlı olarak, Mısır'da, Türkiye'de, Özbekistan'da, İran'da, İngiltere ve Sovyetler Birliğinde başlayan AÇILMA törenleri Batılı Hristiyan Misyoner ile Avrupalı Feministlerin, Sovyet Sosyalist komünistlerin ve Liberal Müslüman Elitlerin KADINLARININ ortak liberal değerler etrafında birleştiklerini gösteriyordu.
Bu kadınların Avrupalı ya da Asyalı olması arasında fark yoktu.

Joseph A Massad, Liberalizmde İslam, s:135

Avrupa için de Sovyetler için de ACİZ duruma düşmüş, Batı ve Orta Asya’nın yağmalanması ÖNEM arz ediyordu.
Yağmalama yarışında geri kalmamak geleceği şekillendirmede önemliydi. Yağmalama yarışına direnen ise İSLAM İdi
İslam’ın toplum üzerindeki etkisini kırmak için Sömürgeciler, emperyalistler, Kapitalistler ve komünistler YEREL yozlaşmış ZENGİN kesimle işbirliği yaptı demeye çalışıyor, sanırım.

***

... İngiliz eski Başbakanı David Cameron ve Alman Şansölyesi Merkel ülkelerindeki ÇOK KÜLTÜRLÜLÜĞÜN başarısızlığından şikâyet ediyorlardı.
Onların başarısızlık olarak gördükleri; beyaz ve Hristiyan olmayan Müslümanları Seküler Hristiyan ve demokratik beyazlık içerisinde asimile etmedeki başarısızlıktı.
Ancak bu kültür kendini, beyaz, Hristiyan veya demokratik olmayan ve bir şekilde asimilasyoncu politikalara direnen insanları HOŞ Görmek için kendini demokratik, hoş görülü ve çok kültürlü olarak tanımlıyordu.

Joseph A Massad, Liberalizmde İslam, s:136

Bize Hoşgörü numarası çekenler
Bize İnsan Hakları numarası çekenler
aslında bize,
asimile olma ÖZGÜRLÜĞÜNÜZ Var,
sömürülme Özgürlüğünüz var
işgal edilebilme özgürlüğünüz var
KATLEDİLEBİLME özgürlüğünüz var
Siz bize bu konularda hoşgörülü olun,
Biz de sizi, bizi bu konularda hoş gördüğünüz için hoş görelim diyorlar sanırım

***

Aileyi neden parçaladılar?
Demokrasi söyleminin liberal kullanımı, her zaman Protestanlık şeklideki Batı Hristiyanlığının emperyalist üslubu ile dillendirildi.
İddiaya göre liberal söylem Batı'da sekülerizm ve Demokrasi kültürünü üretti. Dolayısı ile Liberal söylemin İslam ve müntesipleri için aynı şeyleri üretmesi mümkün olabilirdi.
Eğer Batı gerekirse saldırgan bir şekilde Liberal kültürü bu toplumlara yerleştirebilirse İslam ve İslam’ın desteklediği Batı karşıtı kültür unsurlarının teslim alınması mümkün olabilirdi.
Bu şekilde İslam kontrol altına alınabilirse uzun süredir beklenen kaçınılmaz Medeniyetler Çatışması da engellenebilirdi.
Yani İslam'a karşı girişilen Demokrasi saldırganlığı EMPERYALİST saldırganlığın bir parçası, Demokrasi Söylemi, emperyalist saldırganlığın kamuflaj malzemesi idi.

Joseph A Massad, Liberalizmde İslam, s:137

Aile projeleri, bitmez nafakalar, babanın değersizleştirilmesi, dağıtılan AİLE, İstanbul Sözleşmesi vs. LİBREAL politikaların yerleşmesi için araçlardır.
Liberal politikalar ne kadar yerleşirse Bireysellik, şehvetperestlik, artacak Cemaatler ve birliktelikler dolayısı ile İslami Toplum yapısı parçalanacak EMPERYALİZME ve sömürüye direnen unsurlar ortalıktan KENDİLİĞİNDEN kaybolacaktı, diyor sanırım.

 ***

İngiliz Fransız, Amerikan hatta daha önce bahsini ettiğimiz gibi Alman emperyal politikaları ve sömürge zihniyeti, kendilerine hizmet edecek İSLAM FORMLARINI üretmeyi hedefliyordu.
Bunun için İngiliz ve Fransızlar 19. Yüzyıldan beri Amerikalılar 2. Dünya Savaşından beri çalışıyordu.
Nitekim emperyalistler farklı zamanlarda liberal İslam biçimleri, cihatçı İslam biçimleri, liberal-demokrat İslam biçimleri üretmeyi başardılar.

Joseph A Massad, Liberalizm'de İslam, s:138

İslam'ın yapısal bir sorunu var: Sömürüye uygun değil, müntesibini KUL etmeye müsaade etmiyor.
Hâlbuki sömürgecilerin kullanabilecekleri, sömürebilecekleri, kendi uğurlarında savaştırabilecekleri ŞAHSİYETSİZ kölelere ihtiyacı var.
Müslümanları sömürülebilir kılmak, şahsiyetsiz kılmak için YENİ Bir İSLAM anlayışı üzerine 200 seneden fazla bir zamandır çalışıyoruz, diyor sanırım.
Zeyl: Kitap, Batılı emperyalistlerin sömürüye uygun İslam üretme çabaları ve bu çabaları meşrulaştırdıkları zemini konuşuyor.

*** 

Yeni HAÇLI Seferi: Müslüman kadınları KOCALARINDAN kurtarmak
Batı sömürgeciliğinin iddiasına göre Doğu, egzotik ve vahşi uygulamalarla KADINI ikinci dereceye indiriyordu.
Demokrası ve Despotizmde olduğu gibi kadınlara karşı muameledeki bu zıtlık da, benzer bir Avrupa ve Amerikan Misyonerlik HEVESİNİ tetikledi.
Batılılar bu sefer Müslümanların hepsini değil de Bir kısmını Müslüman Kadınları boyundurukları altında ezildikleri (?) dinlerin, kültürlerin, geleneklerin baskısından kurtarmaya giriştiler. NE de olsa Liberalizm ne kadar çok çalışırsa çalışsın Müslümanların hepsini DİNLERİNDEN kurtarmayı başaramamıştı.

Joseph A Massad, Liberalizmde İslam, s:141

Müslüman coğrafyaya Liberalizm ve Demokrasi getirme çabaları Müslüman toplumlardaki sömürgeciliğe karşı İSLAMİ direnci kıramamıştı.
Bu sefer HAÇLI seferi Müslüman Kadınları KOCAlarından kurtarmak üzere yapılacaktı, diyor sanırım.
Zeyl: Üstelik bunu yapanlar daha 1930-40'lı yıllara kadar Kadın insan mı Hayvan mı diye tartışanlar.
Buna rağmen Çoookkkkk mesafe aldıklarını da kabul etmek lazım.

 ***

Avrupalı ülkeler 1830'lardan itibaren sömürgelerine (Cezayir, Filistin, Mısır, Endonezya, Fas gibi Müslüman ülkelere vs.) fiili olarak müdahale etmeye başlamışlardı.
BU durum Filistin hariç diğerlerinde özgürlüklerini elde edinceye kadar sürdü.
BU durum 19. Yüzyıldan itibaren Müslüman Kadınları savunma ve korumaya yönelik bir ilgiye dönüştü.
Bu ilgi öyle bir noktaya ulaşacaktı ki, Bush yönetimi ve onun müttefikleri 11 Eylül 2001'deki olayların ardından AFGAN Kadınları kurtarmak için Afganistan'ı işgal etmeye karar vermişlerdi.

Joseph A. Massad, Liberalizmde İslam, s:142

Kadınlarımızı KURTARMAK için Topraklarımızı işgal ediyorlar,
Kadınlarımızı kurtarmak için AİLELERİMİZİ dağıtıyorlar
Kadınlarımızı Kurtarmak için Kadınlarımızı ve çocuklarımızı Katlediyorlar
Kadınlarımızı kurtarmak için EKONOMİMİZİ mahvediyorlar
Kadınlarımızı kurtarmak için Ahlaki yapımızı alt üst ediyorlar
Diyor sanırım

 ***

Sömürge düzeninin hâkim olduğu Mısır'da KADINLARIN örtülerinden kurtarılması Mücadelesini başlatan İNGİLİZ Sömürge yöneticisi Lord Cromer oldu.
Lord, İslam'ın kadınlara yaptığı baskıyı karalarken hem Hristiyanlığı hem de Batı Medeniyetini göklere çıkarıyordu.
Ancak Mısır'da Kadınları Örtülerinden kurtarmak için mücadele başlatmış olan Cromer İngiltere'de "Kadıların OY Hakkına MUHALİF Erkekler Birliğinin" kurucusu ve başkanıydı. Dernek İngiltere çapında Feminist hareketlere karşı direnci ve baskıcı politikaları savunuyordu.
Yani Kadının ÖZGÜRLEŞMESİ (güçlü Kadınlar Projesi-AHÇ) sadece İngiltere’nin sömürgelerinde savunulabilir bir projeydi, İngiltere'de değil.
Tıpkı Amerika'nın CEDAW'I (Kadınlara Karşı Her Türlü Ayrımcılığın Yok Edilmesi Sözleşmesi) imzalamazken Afgan Kadınları kurtarmak için harekete geçmesi gibi bir şeydi bu da.

Joseph A Massad, Liberalizmde İslam s: 150

*** 

AÇILMA Seansları
... PEÇELİ olanlar şehirli fakirler, köyüler veya göçebeler değildi, Şehirli elitlerdi. Dolayısı ile peçeli kadınlar, çoğunluğu köylü olan Müslüman toplum içinde azınlıktı.
Bu durum Sovyet feministlerin Orta Asya'nın Müslüman şehirlerinde AÇILMA SEANSLARI düzenlemelerine engel olmadı. Açılma Seansları onlara göre ÖZGÜRLEŞME işaretiydi...
Özellikle 1926-27'li yıllarda, kadınların açılması bir Sovyet politikası haline geldi. 8 Mayıs 1927'de Özbekistan'da görülmeye değer ihtişamda Açılma Törenleri düzenlendi.
Neredeyse eş zamanlı olarak(1923) Mısır'da da Mısırlı Feminist Hüda Şaravi tarafından Peçe Çıkarma töreni düzenlenmiş ve ilk peçeyi çıkaran da kendisi olmuştu. 

Joseph A Massad, Liberalizmde İslam, s:155

Aynı senelerde Türkiye'de de "Çarşaf Çıkarma törenleri" ve "Çarşaf Çıkarma Haftaları" düzenleniyordu. Kamu kurum ve alanlarına başörtülü giriş yasağı getirilmesi de bu uygulamaların devamıydı.
Bu uygulamalar Emperyal, "de-islamizasyon" çalışmalarının Türkiye'deki uygulamaları idi
Ancak ne Sovyetler Birliğinde, Ne İngiltere'de ne hatta ne de Mısır'da bu Faşist Törenler 2000'li yıllara kadar gelemedi.
Onlarda 2010 ve 2021 yıllarında Türkiye'nin bazı CHP'lilerinin Mersin'de yaptığı gibi "Çarşaf Çıkarma" töreni yapabilecek insan tipi kalmadı sanırım.

*** 

Kadın meselesinin İslam'ın İÇ Meselesi olmadığını fark etmek gerekir.
Bu mesele hepimizi kuşatan bir SAVAŞTA en önemli suç ortaklığı ve birbirine muhtaç olma halidir...
Aslında kadın meselesi, bir ulusun politikasının uluslararası bir boyuta geçme noktasıdır. Tam burada mutlak özgürlüğün varlığı veya yokluğu birbirine geçmeye başlar.
Yani KADIN Meselesi her zaman bir DOĞU sorunu olmuştur.

Joseph A Massad, Liberalizmde İslam, s:156

DOĞU'nun, kendi iradesi ile kendi kaynaklarını Küresel sisteme yani Küresel elitlerin sömürüsüne açış noktası; toplumun liberal ahlaksızlığa ve sömürülebilir ahlaki seviyeye indirilmesi projesinin START noktası KADIN meselesi olmuştur.
Bu noktada yerel Elitler ile Küresel haydutların üzerinde anlaştıkları önemli bir mevzudur KADIN meselesi
KADIN meselesi devletlerin ve halkların özgürlüğünün kadının özgürlüğü adı altında yok edilmesi projesi olarak HE ZAMAN BATI sömürgeciliğinin Doğu'daki uygulama projesinin İSMİ ve ANA KONUSU olmuştur diyor sanırım

***

... Ancak ABD devlet kurumlarının benimseyeceği feminizm, liberal (ve genellikle ırkçı) olanıydı...

Joseph A Massad, Liberalizmde İslam, s:160

Yazar, ABD'li (ve Batılı) feminist hareketleri IRKÇI Olmakla itham ediyor. BU hareketler AŞAĞI kadınları AŞAĞI erkeklerin elinden kurtarmak isterler.
Mesela Müslüman kadınları Müslüman erkeklerden kurtarırlar.
BATILI, beyaz, Anglosakson, SİYONİST, Küreselci erkeklerin ellerinden Müslüman Kadınları, Siyahi, sarı, çekik gözlü, Afrikalı, Vietnamlı, Kamboçyalı, Taiwan'lı, Bangladeşli, Venezuela'lı KADINLARI kurtarmayı akıllarının ucundan geçirmezler.
Filistin'de diri diri, NAKLEN yayınla, dünyanın ve bu FEMİNİST Derneklerin gözleri önünde yakılan, parçalanan, kurşunlanan, bombalanan KADINLAR konusunda hiç bir TÜYLERİNİN harekete geçtiğine dair bişi gördünüz mü...

*** 

Yerel Ajanlar: STK'lar
Hem Avrupalı hem Amerikan hem de yerel insan Hakları aktivistleri "ÇEVRİMENLİK" görevleri ile cinsiyet, şiddet ve adaletin farklı kültürel anlayış dizileri arasında aracılık yapıyorlardı.
İnsan haklarını savunan uluslararası ve yerel STK'ların BATILI kurum ve kuruluşlar tarafından finanse edilmeleri sıradan bir uygulamaydı. BU yaygın uygulamadan faydalanan uluslararası insan hakları bünyesinde çalışanlara sadece "AKTİVİST" demek çok hatalı bir değerlendirme olacaktır.

Joseph A Massad, Liberalizmde İslam, s:161

BAtılı sömürgeciler toplumlara DİREK müdahale ettiklerinde toplumlardan AŞIRI tepkiler alıyorlar: Hem dış müdahalenin toplumlarda meydana getirdiği alerji nedeniyle hem de yerel kültürün kodlarını bilmedikleri için o insanların sinir uçlarına değen kelimelerle bunları yaptıklarından.
Bu nedenle STK'lar üzerinden çalışmayı tercih ederler. Hem toplum STK'ları "Allah Rızası için" çalışan İYİLİK MELEKLERİ olarak görür hem de onlar yerel kültür dilini bildiklerinden SÖMÜRGECİLERİN emirlerini halkın kabul edebileceği bir dille sunmayı başarabilirler.
Bunun karşılığında Krediler, Fonlar, burslar, hibeler alırlar, diyor sanırım.
Zeyl: Ünlü felsefeci Gayatri Spivak hanımefendinin yerel STK'ları ve Yerel Aydınları BATI'nın nüfuz ajanları olarak görmesi çok da haksız değildir sanırım.

 ***

Genellikle İnsan Hakları Uygulayıcıları iki şeyi görmezden gelirler:
Birincisi, kendileri ve normları beyaz Avro-Amerikan orta sınıf ve Protestan kültürünün içinden çıkıyorlar.
İkincisi savundukları hayat tarzı ve kültür normları uluslararası kültür normlarının kurumsallaşmış şeklinden başka bir şey değildir.
Yani İnsan Hakları savunucularının İnsan Hakları diye diğer toplumlara dayattıkları Avro-Amerikan "kültür sistemin"den ibaret olduğundan habersizdiler.

Josep A Massad, Liberalizmde İslam, s:162

İnsan HAKLARI aktivistlerinin başka toplumlara İLAHİ VAHY, sorgulanamaz MUTLAK Doğru, HAKİKATİN bizzat kendisi olarak dayattıkları şeyler Protestan Hristiyanlıkla Modern itenin Pİİİç bir karışımından başka bir şey değildir.
Lakin onların bunun farkında olduklarına dair hiç bir delil yoktur.
Mesela Çıplaklığı, eşcinselliği, pedofiliyi, ensesti, hayvanlarla ilişkiyi bile İNSAN hakları, ÖZGÜRLÜK çerçevesinde savunabilenler, Müslüman, Hindi, Brahman Hanımların başörtülü ya da peçeli giyinmelerini, okumalarını, çalışmalarını -aynı gerekçe ile- YASAKLAYABİLİYORLAR.
Bu İnsan Hakları değil MODERNİZM dininin, diğer dinlerden insanlara dayatılmasıdır, diyor sanırım.

*** 

KADIN Hakları
2. Dünya Savaşından sonra BM'den beklenen rol, YENİ İCAT edilen Amerikan Kültürünü uluslararası bir ölçekte bütün dünyaya empoze etmekti.
Bu da "kendini 1970'lerden itibaren KADINLA ilişkisi üzerinden tanımlayan" Amerika ve Avrupalı emperyalist liberal kültür ile kendini Kadınla ilişkisi üzerinden hiç bir zaman tanımlamamış olan Avrupa dışı kültürler arasında bir çatışmaya neden oldu.

Joseph A Massad, Liberalizmde İslam s:163

Batı daha 1930-40'larda kadının İNSAN olup olmadığını, ruhu olup olmadığını tartışıyor, pek çok ülkede mülk edinmesine, oy vermesine izin verilmiyordu. Bu dönemde Batı'da çıkan Feminist hareketler KADIN HAKLARI diye bir davanın bayrağını açtılar. BU hareket çok tuttu zira toplumda temeli vardı.
Ancak İNSAN Hakkı denildiğinde sadece ERKEĞİN kastedildiği süreç İslam toplumlarında hiç bir zaman olmadı. Kadınla erkek çatışması üzerinden kendisine dayatılan süreci -Kadın ve erkeğin ÖLÜMSÜZ ev içi iktidar mücadelesinin ötesinde- algılayamamasının sebebi KADINI insanaltı bir varlık olarak hiç bir zaman görmemiş olmasıydı.
O yüzden Batının kendisine dayattığı problemi, ne konuşulduğunu, asıl sorunun ne olduğunu hiç bir zaman anlayamadı, diyor sanırım.

***

İnsan Hakları üzerinden cereyan eden Sovyet-ABD savaşı ABD'nin galibiyeti olarak sunuldu.
Ancak bu kabulü yeniden değerlendirmek gerektirdiği kanısındayız.
Zira mesela çalışma hakkı, ücretsiz ya da güç yetirilebilir sigorta hakkı, ücretsiz eğitim, çocuk bakım ve imkânı, ABD'de insan haklarının kapsamına girmezken Sovyetler bunları ASLİ HAK olarak görüyordu.
Sovyetler sosyalizm geleneğinde bunlar, insan hayatı ve itibarı için temel unsurlardı.
Ayrıca Batı'nın özgür konuşma, dernek kurma, özgür dolaşım, siyasi parti kurma özgürlüğü vb. hakları insan HAKLARI açısından değil medeni haklar olarak tanımlanmıştı. (Medeniyetin olduğu yerde bunlardan söz edilebilirdi. Sömürge vatandaşlarının bu hakları yoktu-AHÇ)
Aslında Sovyetlerle karşılaştırınca bu haklar Batı'da her hâlükârda TEMEL değil resmi haklardı.
Ancak toplumun asilleri (üst kademesi), medya sahipleri ve seçim kampanyalarını finanse edenler onlardan İSTİSNAYDI

Joseph A Massad, Liberalizmde İslam, s:165

Modern BATI hiç bir zaman yeterince parası olmayanları tam olarak insan kabul etmedi diyor sanırım.

*** 

Oysaki ABD, Sovyetlerin aksine "insan Haklarını" değil kendi HAK sistemini temel almıştı.
Bu sistem kitlesel ve TEMEL faydaları çok daha az sayıdaki vatandaşa sağlıyor, Kitlesel Kısıtlamaları ise çok daha geniş bir kesime yayıyordu.
Mesela 1960-70'lerdeki Brejnevci baskının zirve döneminde dahi maximum 500 siyasi tutuklu vardı. Amnesty İnternational (Uluslararası Af Örgütü) raporlarına göre 1976-1980 yılları arasında Sovyetlerde tutuklanan siyasi mahkûm sayısı sadece 400'dü.
Hâlbuki bu 1950'ler McCarty'ci komünist avı uygulamalarının Amerika'nın her tarafına yayıldığı dönemdir. 1975'Lerdeki savaş karşıtı protestolarda tutuklanan insanların sayısının tespiti ise mümkün değildi çünkü tutuklanma gerekçeleri hep farklı suçlamalarla yapılıyordu. 1980'lerde ve 2011'den sonra Irkçı ve baskıcı sistem kendisini daha cesurca ortaya koyabilmişti....
Sovyetlerde Patriot Act (Vatanseverlik Yasası) gibi bir yasa hiç olmadı.

Joseph A Massad, Liberalizmde İslam, s:166

Sovyetlerin JÜKMÜ altındakilerin Amerika'nın hükmü altındakileri
Amerika'nın Hükmü altındakilerin Sovyetlerin hükmü altındakileri toplama kampında zannettiği bir düzen kurulmuştu.
Ortaya bir demir parmaklık konulmuştu her es diğerini Ceza evinde sanıyordu. Hâlbuki herkes içerdeydi...
Zeyl: Klu KLAx Klan gibi yapılar SOVEYETLERİN değil Özgürlükler ülkesi Amerika’nın yavrucuklarıdır.

 ***

ABD'nin Barınma, sağlık, sigorta, çocuk bakımı gibi HAKları İNSAN Hakkı olarak değil de "Siyasi" veya "Medeni" Hakk olarak tanımlaması aslında devletin dilediği an toplumların bu HAKLARINI iptal edebileceği anlamına geliyordu.
BU açıdan belki de en önemli örnek 2. Dünya Savaşından sonra ABD'nin İnsan Hakları tanımının 1950-60 seçimlerinde Siyahilerin oy kullanma ve sosyal Haklardan faydalanma Haklarını içermemesiydi. Çünkü bu Haklar Amerika'da "Medeni Haklar" olarak tanımlanmıştı.
Malcolm X ile Martin Luther King arasındaki en belirgin fark da bu konudaydı. Malcolm X siyah-beyaz ayrımının İNSAN HAKLARI bağlamında ABD'yi BM'de IRKÇI DEVLET statüsüne getirdiğinden bahsederken Martin Luther King konunun Medeni Haklar cephesinden konuşulması gerektiğini savunuyordu. Bu nedenle Malcolm X aşağılanmış ve Amerikan hükumetince dışlanmıştır.

Joseph A Massad, Liberalizmde İslam, s:166

Batı için, "Gerçek insanlar" vardır onlar için İNSAN HAKLARI vardır; Bir de "insanımsılar" yani insana benzeyenler vardır. İNSAN HAKKI denildiğinde "insanımsıları" kastettiklerini düşünmek yenilmiş, Asyalı, Afrikalı, Güney Amerikalı, siyahi, sarı, esmer ırklar için AHMAKLIKTAN başka bir şey değildir diyor sanırım.
Bknz: Filistin, Gazze, Batı Şeria, Lübnan, Afganistan, Vietnam, Venezuela...

 ***

Dimyata pirince giderken, Evdeki Bulgurdan olmak
ABD'nin 1980/90'lı yıllarda Soğuk savaş döneminde Sovyetlere karşı artan saldırıları Sovyet tarzı Popüler Demokrasinin itibarını iyice zayıflattı.
Yoğun propaganda karşısında artık pek çok Sovyet ve Doğu Avrupa vatandaşı iktidardaki komünist partilerin "popüler demokratik" sisteminin sona ermesini Batı tarzı demokratik hakların elde edilmesini istiyordu.
Ancak Medeni Hakları Sovyetler Birliğinin GARANTİ ettiği insani Hakların yerine değil onlara EK olarak istiyorlardı
Sonunda Medeni Haklara erişemedikleri gibi, İnsani Hakları da kaybettiler, ellerine verilen çok az Batılı siyasi ve medeni hakka razı oldular.
Hatta kazandıkları Hakların bir kısmı Resmi Hak olarak tanımlanmıştı yani Sermaye ve Finans gücünün Keyfiyetine kalmıştı.

Joseph A Massad, Liberalizmde İslam, s:166

Komünizmde Sovyet vatandaşları İNSAN HAKKI olarak ÜCRETSİZ barınma, ısınma, sağlık, eğitim, ulaşım, iletişim, elektrik, gaz, su, telefon, iş, onurlu yaşam Hakkına sahipti.
BATILI Haklar istediler ama BATI'da bunlar "İnsan Hakkı değil PARASI olanın HAKKI" olarak tanımlanmıştı.
Ellerindekini de kaybettiler diyor sanırım.

*** 

Şunun altını KALINCA çizmek gerekir ki, BM ve alt örgütleri IMF ve Dünya Bankası ile ilişkilidir. BU iki yapı da HESAP VERME mekanizmalarından yoksundur.
Emperyalistçe görevlerini bir tarafa bırakırsak İnsan Hakları söylemi neoliberal kapitalizm söylemi ile iç içedir. İnsan Hakları söylemi eleştiriye açıkken neoliberalizmin en vahşi uygulamalarına karşı bile savunmacıdır. Bazen halkın ekonomisine hitap etmeyen şeyler dayatır ancak ısrarla ekonominin dışında faaliyet gösterdiğini söylemeye devam eder.
Zaten ekonomi, neoliberalizmin en önemli faaliyet alanıdır.

Joseph A Massad, Liberalizmde İslam s:168

BM ve diğer HESAP vermeyen yapıların İNSAN HAKLARI söylemi sömürgecilik faaliyetinin devamıdır. Onlar mesela ULUSLARIN soyulmalarını, kaynaklarının yağmalanmasını, petrol için yüzbinlerce insanın katledilmesini, Gaz için on binlerce insanın DİRİ DİRİ yakılmasını insan hakları sorunu olarak görmezler.
Kadınları ucuz işçi olarak piyasaya sürmek, kocalarına karşı kışkırtıp YALNIZLAŞTIRARAK "seks işçiliği" pazarını canlandırmak gibi YÜCE faaliyetleri daha önemli görürler, diyor sanırım.

 ***

Radikal İslam, İSLAMIN Sonunu Getirecektir!
1994 Kahire ve 1995'deki Pekin Konferanslarında Müslüman Kadınların durumuna çok önem verilecekti...
Pekin Konferansındaki başarıları ile Mahnaz Afkhami ve Erica Friedl'ın hazırladığı rapor açıkça şunu ortaya koydu: "İSLAMİ KÖKTENCliğin İslamı bir din olarak etkisiz hale getirme ihtimali çok yüksektir.
Raporda, "... Müslüman (köktendinci-AHÇ) Kadınlar, kadınları ilgilendiren teolojik meselelerle aktif şekilde ilgilenmeye başladılar. Kanunları ve Metinleri kendi başlarına yorumlama hakkı ve yorumlama için gerekli becerileri öğrenme hakkı istemekteler. Metinlerin ERKEK EGEMEN ve Kadın-düşmanı yorumlardan ayrıştırılmasına uğraşmaktadırlar. Ayrıca İslam'da BİREYESEL Özgürlük ve kadın hakları talep etmek için meşru gerekçeler bulmakta kararlılar..." deniliyordu.

Joseph A Massad, Liberalizmde İslam, s:168-9

Batı sömürgeciliği Doğu Toplumlarından gelen DİRENCİ, "siyah kadınları siyah erkeklerden (Siyah Sömürülmeyi temsil ediyor) kurtarma adına Dini ve Kültürel yapıyı tahrip ederek kırıyordu.
Sömürülebilir, SONSUZ tüketici kadın ancak DİNİ kutsallardan (ar, namus, edep, hayâ, mahrem, iffet, aile vs.) bağları koparıldığında ancak ortaya çıkıyordu.
Ortada uğruna ölünebilecek "İffetli pak KADIN" kalmadığında ya da kadın bir dikene dönüştüğünde ERKEK'in de ERKEKLİĞİNİ korumasının bir anlamı kalmıyordu. Zira ÂŞIK olunamayacak bir KADIN için ERKEKLİK -Korunması çok zor bir pozisyon- uğruna çabalamak da anlamsızlaşır, diyor sanırım.
Geride ne KUTSALI İçin döğüşebilecek/ölebilecek ERKEK ne de öyle bir erkek yolunda kendini feda edebilecek KADIN kalıyordu.
Bencil, Egoist, Kibir "TOP"ları toplumun kaderi oluyordu, diyor sanırım.
Zeyl: İslam adının, böyle bir TOPLULUK ile anılmasını istemez. Hepsini def eder, kanaatindeyiz.

 ***

Batı'nın finanse ettiği kadın STK aktivizmi alanında İslam'ı "yerel kültürel geleneklerden" ayırma ve onu "kadın düşmanı" dini otoritelerden geri alma şeklindeki ikili görev anlaşılabilirdi ancak bu çalışmalar ısrarla dini yapıları destekleyen kadınları dışlıyordu.
BU sadece toplum nezdinde böyle değildi Batılı liberal dili ya da bunun İslamileştirilmiş versiyonunu kullanmayan hiç bir Müslüman kadın akademik ortamda kendine yer bulamadı...
Ancak konferansına davet edilen 17 kadından sadece ikisi Müslüman toplumlarda yaşamakta olan kadınlardı. Biri Hindistan diğeri Malezya'dan gelmişti.

Joseph A Massad, Liberalizmde İslam, s:170 (Kısaltılmıştır)

Ünlü feminist ve Gayatri Spivak Hanım efendinin tespitini tekrarlıyor sanırım.
YERLİ AYDIN eğer Batılı sömürgeci dili propaganda etmiyor ve onu kendi toplumunun duygu diline tercüme etmiyorsa KİMSE onu dinlemez. Onu dinleyen bir KULAK yoktur.
Batılı Sömürgeci KADIN retoriğini taklit eden kadınlar SADECE Dinlenilmeye layık kadınlardır. Sömürgeci dili taklit etmeyen ya da ona karşı çıkan, dini veya yerel Değerleri ve anti emperyal söylemi sahiplenen kadınlar yeterince KADIN değillerdir.
Tıpkı Filistinli, Amerikan YERLİSİ ya da Bu feminazi ablaların evlerine temizliğe giden kadınların YETERİNCE kadın olmadıkları gibi.

*** 

Kızılderili feminist düşünür Inderpal Grewal meseleyi eğip bükmeden, dobra dobra dile getirir
"Ataerkil (baba merkezli-AHÇ) ve genellikle Feminizm karşıtı yasa kültürü olan ABD gibi ülkelerde feministler İNSAN HAKLARI meselesini gündeme getirmedi. ABD ve ona benzeyen ülkelerde Kadın Hakları meselesini güvenceye alma her zaman hafife alındı...
Yani yeni STK destekli İnsan Hakları endeksi şunu iddia ediyordu: "Kuzey (bazı hataları olsa da) İnsan Haklarına sahiptir, Güney ülkelerinin de bu düzeye ulaştırılması gerekir."
Açıkça Avrupalı liberal feministler ABD ve Avrupa için sistemi sarsmayan Martin Luther King'i, üçüncü dünya ülkeleri için radikal bir değişimi arzu eden Malcolm X'in yaklaşımını benimsemişlerdi.

Joseph A Massad, Liberalizmde İslam, s:172

- İstanbul Sözleşmeleri
- İklim Numaraları
- Karbon ayak izi Laubaliliği
- Herkesin aşılanması
- Güçlü Kadınlar
- Babasız aileler
- Kadının beyanı esastır zulmü
- Aile içi Tecavüz şebekliği
3. Dünyanın FAKİRLERİNE uygulanmalıdır. Bunlar ASİL Amerikan toplumunun ihtiyacı olan şeyler değildir, diyor sanırım.

 ***

Amerika'da kadını dövmek, İskandinavya'da tecavüz etmek veya Afrika'da kadınların sünnet edilmesi, Hindistan'daki ölen kocası ile birlikte yakılan kadınlar (Çeyiz ölümleri) tek bir ŞİDDET kategorisinde değerlendirilmiş olsaydı bunları KADINA karşı aynı kökten hareket eden davranışlar olarak tanımlamak gerekecekti.
Öyle olmadı.
Çünkü diğerleri insan HAKLARI kapsamına alınırken ABD ve Avrupa’da kadına yönelik dayak ve tecavüz vakaları insan hakları ihlali olarak sayılmadı.

Joseph A. Massad, Liberalizmde İslam, s:173

Batı dışı toplumlardaki kadına eziyet eden eylemler İNSAN HAKLARI kapsamına alınırken, diğer toplumlara oranla Batı'da ÇOK yüksek olan kadın dövme, tecavüz vs. gibi konular İNSAN HAKLARI kapsamına alınmadı
Eğer bunlar İNSAN HAKLARI bağlamında değerlendirilmiş olsaydı Batı’nın doğudan da Afrika’dan da ÇOOOK gerilerde olduğu sonucuna varılacaktı ki bu Batı’nın EVRİM teorisi ile İnsanlığın ve uygarlığın EN GELİŞMİŞ, en İNSANİ, En YÜCE modeli olduğu anlatısını yerle bir edecek, Batı’nın KADIN üzerinden diğer toplumlara müdahale etme stratejisi zarar görecekti...
Diyor sanırım.

***

İnsan hakları militaristleri (STK'lar) sıkıntı içindeki Bahtsız 3. dünya KURBANLARI mitolojisini yarattılar.
BU kurbanların Batılı STK'lar tarafından kurtarılmaları gerekiyordu. Onlar KAHRAMANLAR olarak 3. Dünyanın kurbanlarını "KÖTÜ ADAMLARIN" elinden kurtaracaklardı. KÖTÜ Adamlar Batılı olmayan hükumet yetkilileri idi. Şahsi yozlaşma, rüşvet vs. ile fakirliğe sebep olmuş, belki de bilinçli bir şekilde soykırım ve baskı politikaları uygulamışlardı.
Yani modern STK'lar geçmişin ilkel vahşileri Cehennemden kurtarmaya çalışan papazlarının yerini almış, İnsanlığı KÖTÜ Adamların elinden kurtarmaya çalışan Modern misyonerler olmuşlardı.
BU aynı zamanda Hristiyan Avrupa'nın Osmanlıya dayattığı kapitülasyonların devamıydı.

Joseph A Massad, Liberalizmde İslam, s:174

Sömürgeci STK'lar Şeytan'ın sembolü "Kötü Adamlar" olan Kocalarından ve Devletlerinden kurtarmak istedikleri KADINLAR için buradaydılar.
Avrupa sömürgeciliği "bizi BİZDEN kurtarmak için" bu sefer papazlar üzerinden değil STK'lar üzerinden geliyordu, diyor sanırım.

***

... bu çocuk evliliği meselesi ve reşit olma yaşının sömürgeci ve çağdaş Batılı feminist aktivistler tarafından belirlenmesi meselesinde de geçerliydi...
Örneğin 19. Yüzyılda İngiltere'de reşit olma yaşı gündeme geldiğinde, çocuk yaştakiler için zina ve her türlü cinsel suçu önleme amacını hedefliyordu.
Avrupalı olmayan ülkeler "çocuk evliliğini" suç olarak tanımlamayı hedefleyen Amerikalı ve Avrupalı feministlerin KUTSAL savaşı, güçlü ve yaşlı erkeklerin genç ve küçük kızların cinsel açıdan sömürmesine karşı diye başlatılmıştı. Ancak reformların ulaştığı şey bu değildi.
Zira reformalar ciddi yaş farklarını yasaklamaz. Örneğin her ikisi de 16 yaşında olan çiftlerin evlenmesini (kendi istekleri ile olsa bile-AHÇ) yasaklarken evlenmemek şartıyla 16 yaşındaki bir kızın 50-60 yaşındaki biriyle yaşamasını onaylar.

Joseph A Massad, Liberalizmde İslam, s:190

Çocuk yaşta evlilikler Batı dışındaki ülkelerde küçük kızların cinsel sömürülmesinin önüne geçmez; küçük kızlar evlenmelerini yasaklarken onları GÜÇLÜ ve PARALI erkeklerin meşru kullanımına açar.
Genç erkek ve kızları Meşru ve nikâhlı ilişkiden uzak tutarken onları ZİNAYA yönlendirir, diyor sanırım.

*** 

Tüm erkekler gibi -özellikle Batılı beyaz kültürlerden gelmeyen- yaşlı kadınlar da feminist ilginin kapsamı alanına giremiyordu.
Zira cinsiyet eşitsizliğini güçlendirmek için daha yaşlı kadınların kullanıldığı suçlaması ile karşı karşıyaydılar. Böylece sadece beyaz olmayan kültürlerdeki genç kadınlar Batılı beyaz feminist ilginin odak merkezi olmuşlardı.
Homi Bahpha gibi islam ya da İslamcıların dostu sayılamayacak bir akademisyen bile bunu "böl ve Yönet" şeklindeki sömürgeci politikaların parçası olarak görüyordu.

Joseph A Massad, Liberalizmde İslam, s:194

"Bir nüfus planlama" projesi olarak Sömürgeci Feminist yaklaşımlar Genç kadınlara özgürlük, güç, seks ve para vaad ederken koca ile baba ile erkek kardeş ile oğul ile dede ile olan bağlarını da kırar.
Sorun 40'lı yaşlardan sonra gelir yani fersudeleştikten sonra.
İste Feminist hareketlerin bu noktadan sonra KADINA verebileceği sadece HUZUR EVİ adresleridir.
Ancak sürece GENÇ kadınların uyanamaması için önce genç Kadınlara, YAŞLI kadınların düşman olduğunun öğretilmesi gerekir, diyor sanırım.

*** 

Helie-Lucas'ın iddiası şöyleydi: "Aile hukuku İslami kimliği tercih etmenin sembolü olarak ortaya çıktı."
Wael Hallaq buna itiraz eder: "Aile hukuku böylesi bir önem kazandı çünkü bu hukuk İslami bilgiye Özellikle hassas olunması gereken bir alan olarak girdi. Aynı zamanda Aile Hukuku modernleşmenin saldırılarına karşı İslam'ın en önemli ve son kalesi olarak görüldü..."

Joseph A Massad, Liberalizmde İslam, s:196

Sömürgeci saldırılar karşısında İslam toplumunu koruma çabası Müslüman Aile modelini yani İSLAM AİLE Hukukunu koruma çabası ile kendini ifade etti.
Eğer İslam’ın AİLE modeli korunabilirse İslam Toplumu da korunabilecek, sömürgecilere karşı direnç sürdürülebilecekti.
İslam Aile Hukuku da(geriye her ne kalmışsa) Müslüman Ailelerle birlikte, Müslüman TOPLUM modeli de Batılı Sömürgeciliğin "Kadının Özgürleştirilmesi" ya da "Güçlü Kadın İDOLOJİSİ" adını verdikleri süreçlerle tasfiye dildi.
Sürecin en acı veren tarafı ise bunun Dindar, Muhafazakâr iktidarlar eli ile yapılması idi, diyor sanırım.

 ***

Sorun, sömürülen halklarının konuşmaması değildir, Avrupalıların anlayabileceği şekilde konuşmamasıdır, Tıpkı Spivak'ın dediği gibi.
Avrupalıların sömürülecek toprakları işgal ederek halkları homojenleştirmesinde (tektipleştirmesinde) kullanılmayan kavramlarla konuşulursa Avrupalılarca yine anlaşılmaz.
Anlaşılmanın tek YOLU Avrupalıların bilgi şiddetine maruz kalmaktır.
Sömürülenler adına konuşmak ve onları temsil etmek için Amerikalıların ve Avrupalıların teşebbüsleri, her zaman "kendine mal etme" riski taşıyan bir tecrübe gerektirir.

Joseph A Massad, Liberalizmde İslam, s:197

Eğer yerel insanların dertleri, sıkıntıları, acıları, kederleri BATILI sömürgeciliğin diline yani amaçlarına uymuyorsa İŞİTİLEMEZ.
Mesela sömürgecilik destekli feminizm İş dünyasındaki kadınların, yalnız ve yaşlı kadınların sıkıntılarını işitemezken evli kadınları kocalarından kurtarabilmek için devasa bir organizasyonu işletir.
Mesela itiraz eden, eleştiren hemen herkesin despot ve zalim krallıkların ceza evlerinde kaybolması görülemezken Petrolünü sömürgecilere peşkeş çekmeyen ülkelerin isimleri DEMOKRASİ götürülecek ülkeler arasından hiç düşmez.
Mesela siyah/sömürülen adamın şiddetinden siyah/sömürülen karısını kurtarmak için adam sonsuz nafakalara bağlanırken Filistin’de diri diri yakılan, parçalanan, katledilen on binlerce kadın Avrupalı veya Amerikalı Sömürgecilerin ilgi alanına giremez.
Eğer acılarınız sömürgeci PROJELERİN İşine yarıyorsa işitilir, diyor sanırım.
Zeyl: Bunu fark eden YEREL AYDIN, adını duyurabilmek, gündeme gelebilmek, saygıdeğer olabilmek, kariyer yapabilmek, titr alabilmek istiyorsa MUTLAKA sömürgecilerin dilini kullanmak, Sömürgecilerin dayattığı değerleri, ahlakı ve tektipleşmeyi toplumuna taşımanın aracısı olmayı kabul etmek zorunda kalır.
Bu yüzden genellikle yerel AYDIN kendi ulusuna değil SÖMÜRGECİLERE çalışan Batının bir ajanıdır, diyordu Spivak Hanımefendi

***

Tercüme ve Sömürgecilik
Avrupa hukuk kavramlarını "şeriata" giydirmek ya da şeriatı şahsi statülere indirgeyerek Avrupalı kanunlara dönüştürmek geniş bir tercüme faaliyetinin bir parçası idi.
Sömürgeci modernlik bu tercüme faaliyetini Fas'tan Endonezya'ya, Orta Asya'dan Orta Afrika'ya kadar Müslümanların çoğunlukta olduğu tüm ülkelere dikte etti.
Bu tercümelerin mihenginde her zaman "Avrupalı sömürgeciliğin" EVRENSELİK iddiaları yer alıyordu.
(Toplumsal Cinsiyet İdeolojsinin peygamberi-AHÇ) Judith Butler bunun gerekliliğini şöyle ifade eder: "Tercüme olmadan evrensellik kavramı, prensipte aşabileceği dilin sınırlarını aşamaz. Ya da şöyle ifade edebiliriz: Tercüme olmadan evrensellik beyanının bir sınırı aşmasının tek yolu sömürgeci mantıktan geçer.

Joseph A Massad, Liberalizmde İslam s:197

Eğer ideolojiler tercümeler üzerinde başka kıtalara taşınmazlarsa ülkenin ya da dilin sınırlarında kalmaya mahkûmdurlar. Onların başka dinler ve kültürler üzerinde hegemonya kurmalarını sağlayan o değerlerin başka değerlerin duygu ve anlam dünyasına tercümeleri ile mümkündür. Bu da ancak devşirilmiş YERLİ aydınlar eli ile olur
Eğer SÖMÜRGECİ kültürün yerli aydınlar eli ile yerli halka dayatılması ya da yedirilmesi mümkün olmazsa tek çare silaha dayalı açık ve aleni sömürgeciliktir, diyor sanırım.

*** 

Yerel kültürlerin hakkından gelme çabası içindeki uluslararası feminizm kendi normlarının sınırlı olduğunun farkında değildir.
Aynı sebeple ABD'nin sömürgecilik hedefleri ile feminizmin tam bir uyum içerisinde işliyor olması da aklını karıştırmaz. Gayretleri kendi uygarlık normlarını başka toplumlara aşılamayı amaçlar. Bunu da ikinci ve üçüncü dünya kültürlerinin ortadan tamamen kaldırarak ya da etkisizleştirerek ancak başarabilir.
(Toplumsal Cinsiyet İdeolojisinin peygamberi-AHÇ) Judith Butler bunun farkındadır:
"
Tercüme, Batılı Sömürgeci değerlerin yerel toplumların diline aktarıldığı aracı faaliyettir. Bu nedenle tercüme, sömürgeci genişleme faaliyet ile tam bir uyum halindedir. Büyük risk sömürülenlerin kendilerine tercüme edilen değerleri, kendi Özgürleşmelerinin sembolleri olarak algılamasıdır."

Joseph A Massad, Liberalizmde İslam s:197

Feminist hareketler Batılı sömürgecilik faaliyetinin uzantılarıdır ve Batılı bir dini yerel toplumlara taşıma, yerel toplumlarda Batılı kültür ve sömürüye karşı gelişen direnci kırma işlevi görürler.
Ancak feminist militanlar bunun farkında olmadıkları gibi özellikle ezik toplumların ezik yerel feministleri kendilerini özgürlük savaşçısı zannederler, diyor sanırım.

 ***

1960'larda Mısır ve Umman'da matbaalar militan, Marksist ve 3. Dünyacı yayınları tercüme ediyorlardı...
1980'lerden sonra ise Kahire ve Umman'da tercüme faaliyetlerinin başlıkları değişti. Yeni başlıklar şunlardı: İslam, Gender ve Sosyal Değişim; Bireysellik ve Demokratik Kültür, Kadın Hakları...
Bu tercümeler yabancı özel jargonu, çağdaş Arapça deyimler olarak Araplaştırıyordu ve bu durum 1980'lerden sonra artarak devam edecekti... Bu kampanyalar Arapları ve Müslümanları Batı'yı taklit eden kadınlara ve erkeklere dönüştürecekti...

Joseph A MAssad, Liberalizmde İslam, S:204

Tercüme faaliyetleri o toplumlara ne düşüneceklerini, nasıl düşüneceklerini söyleyen, onlara düşünce, düşünme metodu ve fikir dayatan MASUM Olmayan faaliyetlerdir, diyor sanırım...
Biz saf köylüleriz. Nasıl oyuna getirildiği konusunda fikri olmayan...
Zeyl: Zamanında Troplumsal cinsiyet, gender, Translık, Queer'lik vs'yi okumak istediğimde önüme çıkan tercüme eserler karşısında hayret etmiştim.
Onca değerli kitabın yüzüne kimse bakmazken
Bu sıkıcı, çoğu insana bişi vermeyen, saf bir sömürge ideolojisi dayatan kimisi saçma sapan kitapları kim okuyor?
Kim Para veriyor?
Kim bastırıyor?
Masrafları kim karşılıyor, diye hayrete düşmüştüm...
Saflık işte

*** 

Bunun delili!
Neoliberalizme bağlılık sadece Kadınların kurtarılmasına müsaade etmekle değil, aynı zamanda Arapların ve Müslümanların küresel piyasaya teslim olması ile gösterilir.
BU durum 1980'lerde IMF'in "REFAH DEVLETİ" anlayışını ortadan kaldırmak için giriştiği zorlamalarla başladıysa da, 11 Eylül olaylarının ve 2003'teki ABD'nin Irak'ı işgalinin ardından kasırgaya dönüştü.
Bu bağlamda diğerlerinin yanı sıra Mısır, Ürdün, Lübnan ve Körfez ülkelerinden halklarını ikna edebilmek için kampanyalar başlatıldı. Amaç Müslüman toplumları neoliberal ahlakı kabul edebilecek şekilde dönüştürmekti.

Joseph A Massad, Liberalizmde İslam, s:206

Bu alıntı diyor ki:
1- ABD'nin Irak ve Afganistan operasyonları ABD'nin sömürgeci LİBERAL politikalarına direnen Müslüman ülkelere edilmiş TEHDİTTİ.
2- Müslüman toplumlarda Kur'an'dan gelen "zenginlerin mallarında fakirlerin hakkı vardır", "fakirleri gözetmek FARZDIR", "Komşusu tokken aç yatan bizden değildir" anlayışı Liberal evrimci "büyük balık küçük balığı yer" anlayışı ile uyuşmadığı için tasfiye edilmeye girişildi.
3- 12 Eylülde Özal'ın 24 Ocak kararları ile Tayyip Bey döneminde 2003'den itibaren VAHŞİ Kapitalist ekonomiye geçişimiz ABD zorlaması idi.
4- Sağlık sisteminin, eğitimin, elektrik ve su şebekelerinin, telekomünikasyonun, ulaşımın, gaz şebekesinin ÖZELLEŞTİRİLMESİ halkı koruyan sosyal politikalara aktarılan kaynakların, SÖMÜRGECİLERE aktarılması içindi.
5- Sanırım Müslüman ülkelerde bu sömürge politikalarına TÜRKİYE kadar teslim olmuş başka bir ülke yok.
Hem AİLE Politikaları hem Tayyip Bey'in Vakıfbank’ın içini boşaltmakla suçladığı Küresel tefecilerin eski memuru MEHMET Şişmek ‘in hala bu ülkenin kasasında oturuyor olması sanırım bunun delilidir, diyor sanırım.

*** 

ABD, 11 Eylül'den sonra Arap dünyasına geniş bir reform dizisini dayattı...
Konu hakkında bir rapor hazırlayan Mayssoun Sukarieh'ten bir alıntı yapalım:
"... mesela konuya kadın haklarından bakarsak bu noktada şunu söyleyebiliriz DESPOT bile olsalar bazen yöneticiler toplumlarının ilerisinde olabilir. Neredeyse tüm Arap rejimleri için ortak bir özellik olan bu tür ilerleme sadece (despotlukları ile-AHÇ) sınırlanmamalıdır. Nitekim (Batı dışı toplumlarda-AHÇ) öncü olan pek çok önemli başarı, özgür toplum ve iyi yönetim unsurlarından yoksun olan Arap rejimlerinde gerçekleştirilmiştir."

Joseph A Massad, Liberalizmde İslam, s:209

Yanlış anlamadıysam diyor ki: "Arap rejimlerinin başındaki despotlar, diktatörler, krallar her ne kadar zalim olsalar da ahlaksız, Batı’ya hizmet etmek için can atan, SEKÜLER ve dinden uzak tiplerdir. Bizim KADIN üzerinden o toplumların erdemlerini, ahlaklarını, geleneklerini, dinlerini, imanlarını ve örflerini yani Batı sömürüsü karşısında direnç üreten değerlerini alt üst etmemize müsaade ettikleri müddetçe onlara anlayışla yaklaşmalıyız, diyor sanırım.

*** 

... (Aydınlar) Batılı liberal feminist yaklaşımları BATI'daki kadınları kurtarmanın vesilesi olarak gördükleri için ve bu yaklaşımlar Batılı devletler için uluslararası bir hale gelip hükumet meselelerine dönüştükleri için, Arap ve Müslüman kadınları kurtarmak adına yerine getirecekleri, görev basitti:
İslam'ı, Müslümanların kültürlerini, "İslam" hukukunu, Sosyal yapıları (Cemaatçilik ve kabileciliğin ortadan kaldırılması dâhil) ve gelenekleri dönüştürmek.
Çünkü "kadının" içinde bulunduğu KÖTÜ halden onlar sorumluydular.
Bunun için Batılı, liberal ve feminist örgütler kullanılacak ve Kadın Meselesi yerel hükumetlerin meselesi haline getirilecekti.

Joseph A Massad, Liberalizmde İslam, s:211 (Düzenlenmş ve kısaltılmıştır)

1- Kadın meselesi "İslam'ı, ahlakı, erdemleri, gelenekleri, kültürü, örf, cemaatleri yani "sömürgecilik karşısında direnen" TOPLUMSAL DAYANIŞMA hatlarının tamamını paramparça edebilmek için en uygun meşruiyeti sağlıyordu.
2- Üstelik Batılı sömürgeciliğin KADINLARA bedel olarak getirdiği fakirlik, yoksulluk, kötü hayat şartları, gibi arızaların suçunu da YEREL Kültürlerin üzerine yükleyip Batılı sömürgeciliğini, kadınları kurtarmaya gelmiş Sevimli KAHRAMANLAR'a dönüştürebiliyordu.
3- Batı Sömürgeciliği kontrolüne girmiş Kendi, toplumuna, dinine, geleneğine, örfüne düşman bir YEREL DEVLETE de kendi halkı ile savaşmak için uygun bahaneyi veriyordu, diyor sanırım.

*** 

İçtihad Kapısı, Neyin kapısıydı?
1975 yılında Meksika'da düzenlenen BM Dünya Kadın Konferansı'ndan sonra devreye giren Uluslararası Örgütler üzerinden baskı nedeniyle birçok devletin sözde "feministleşmesi" söz konusu oldu...
İslam dünyasında devletlerin geçireceği Feminist yasalara gelebilecek teolojik/ilahiyatçı müdahalelerin önemi konusunda STK'lar tarafından art arda yazılar yayınlanmaya başladı. Hemen hepsi kadınları ilgilendiren sorunlarla alakalı İçtihad Kapısının açılması gerektiğini söylemekte birbirleri ile yarışıyorlardı.
Şuna inanıyorlardı: Eğer ahkâm (hüküm koyan) ayetler AYDINLANMIŞ bir kafa ile okunursa, kadınlara dair yeni bir söylev ortaya çıkacaktı...
Batılı STK tarafından desteklenen yerli STK'lar ve bunlarla çalışan yerel kadınlar bütün kadınların temsilcileriymiş gibi davranıyor hepsi adına konuşuyorlardı. Ve sorunun sınıfsal (fakirlik, zenginlik, çalışan kadınlar, sömürü vs.) boyutu ile ilgili en küçük bir imaları bile yoktu

Joseph A Massad, Liberalizmde İslam, s:214

İçtihad kapası HİÇ kapanmadı (Wael Hallaq) Müslüman âlimler ihtiyaç duyduklarında yeni içtihatlar yapmaktan hiç bir çekinmediler.
Yüzyılın başındaki içtihat tartışmalarının nevi farklıydı.
İslam'ın BATI DİNİNE ve kültürüne uydurulması, Sömürgeciliğe direnen taraflarının törpülenmesi isteniyordu.
Yüzyılın başındaki "İçtihat kapısı kapalı mı, açık mı" tartışmaları İslam Toplumunun BATILILAŞTIRILMASı, Haçlı Kulübüne ya da Batı Sömürge alanına dâhil edilmesi sürecinin bir getirisiydi.
Yani mesele İslam toplumunun içinden yapılacak bir içtihat meselesi değil, İSLAMi hükümlerin TAMAMEN tasfiye edilerek yerlerine BATILI değerlerin monte edilmesi meselesiydi, diyor sanırım.

 ***

Enteresan bir durum vardı.
Dayanışma hep tek yönlüydü. Mesela hep BEYAZ kadınların ZENCİ kadınlar hakkında "iyi niyetli endişelerinin" olduğu ya da Hristiyan, Yahudi Amerikalı veya Avrupalı kadınların Müslüman kadınlar hakkında "iyi niyetli endişeleri" oluyordu.
Niçin-ister Müslüman ister gayrimüslim- Asyalı ve Afrikalı kadınlar arasında beyaz ya da beyaz olmayan Amerikalı ve Avrupalı kız kardeşleri hakkında "iyi niyetli endişelerini" dile getiren uluslararası dayanışma projeleri ve ulus aşırı feminizm çalışmaları yok?
Hâlbuki Amerikalı ve Avrupalı kız kardeşler de, yasal, siyasi, ekonomik ayrımcalıklar yaşamakta.

Joseph A Massad, Liberalizmde İslam, s:218

Neden Arap ya da Hintli kadınlar Avrupalı kadınları kurtarmaya çalışmaz. Hâlbuki Avrupa'da özellikle SİYAHİ, Hispanik ve göçmen kadınların, bekâr ve işsiz kadınların, Yaşlı ve kimsesiz kadınların durumu Doğulu ülkelerin kadınlarından çok DAHA BERBAT durumdadır...
Mesela kadınların durumu değil, Emperyalizmin KADINLARIN üzerinden diğer ülkelere müdahale etmesidir, diyor sanırım.

*** 

Yapılan araştırmalarda enteresan sonuçlar ortaya çıkıyordu.
Mesela kurtarılması için kampanyaların düzenlendiği Filistin'in, Ürdün'ün, Suriye'nin, Tunus ya da Lübnan'ın Arap kadınlarının eğitim seviyesi Batılı ülkelerdeki oranlardan yüksekti...
Aslında kıyaslama fırsatı bulduğunda Arap dünyasının kadınları hemen her dönemde ABD ve Batı Avrupalı kadınlara göre yükseköğretimin birçok dalında daha başarılı oldukları görülmüştür.
Ancak bu sonuçlar ne raporlarda yer alıyor ne de açıklanıyordu.
Raporlar "hakiki" değerler yerine Batı'da üretilmiş doğulu kadın imajını esas alıyorlardı.

Joseph A Massad, Liberalizmde İslam s:219

Müslüman toplumlarda kadın ölümleri, kadınlara şiddet ve tecavüz oranları Batıya nispetle çok daha azdır.
Zira kadının çevresinde katman katman koruma alanları var edilmiştir. Babasının korumasından çıksa, kocasının, kardeşlerinin, çocuklarının, dedesinin, torununun, komşularının ve hatta tanısın tanımasın tüm Müslüman erkeklerin koruma alanındadır.
Bu yüzden Müslüman ülkelerde -eğer psikolojik problemleri yoksa- kadın sokağa düşmez, aç ve açıkta kalmaz, dul kadınların genelde ekonomik durumları evli oldukları dönemden daha iyidir. Kadın bu toplumlarda hiç bir şey üretmese de, çalışmasa da, iş yapmasa da ağa paşa gibi yaşayabilir.
Eğitim düzeyleri büyük yenilgiye kadar (1918) Batılı kadınlardan çok daha iyidir. Hala yönetici konumda çalışan kadın sayısı Batılı ülkelerin kadın yönetici sayısından daha yukardadır. Mal ve mülk edinme oranları halaa -Batının onca zenginliğine rağmen- Batılı kadınlardan daha fazladır.
Ancak bunlar İstatistiklere ve raporlara yansımaz. Zira Sömürgeci Batılı Kadın anlatısını desteklemez diyor sanırım.

*** 

(Ancak kocalarından kurtarılan Güçlü Kadınların noe-liberal politikalarla yüzleşmelerinin bedeli hiç de arzu ettikleri gibi değildi-AHÇ)
Kadınlar yeni piyasanın kuralları altında ağır bir bedel ödüyor. Bu yeni sistem onlara güvencesiz geçici iş sözleşmeleri ve serbest ekonomi bölgelerinde aşağılayıcı iş koşullarında çalışıyorlar. Bu koşullar genellikle kadınlara gerçek bir kazanç sağlamıyor, oysaki bu değişiklikler prensipte ücretli iş gücü ile aile kurmayı uzlaştırmada kolaylık sağlayabilirdi. Sosyal politikaların kadınları yeterince korumaması, hükumetlerin sunduğu sınırlı sosyal hizmetler, Kadınları İş olanaklarından faydalanan kadınlar olmaktan ziyade Kurbanlara dönüştürüyor.
(2005 BM 'raporundan)

Joseph A Massad, Liberalizmde İslam, s:221

Batılı Seküler AİLESİZ toplum dayatmaları Müslüman dünyanın "bir işi olsa da olmasa da" ömür boyunca koruma altında olan kadınlarını kocalarının, babalarının, kardeşlerinin, çocuklarının koruma alanından çıkarırken onlara BOL Maaş, konfor ve Özgürlük vaad ediyordu.
İçlerinden buna ulaşabilenleri çok az oldu.
Büyük çoğunluğu kötü çalışma şartları, düşük maaş, sosyal ortamdan ve aileden mahrumluk, yalnızlık, özellikle yaşlılıkta perişanlığa ulaşabildiler sadece, diyor sanırım.

*** 

CEDAW'ın paralelinde BM tarafından hazırlanan AHDR (Arap İnsani Gelişim Raporu) genel Batılı raporlamalarından farklıydı.
Batı sekülarizmi dini meseleleri devlet işlerinden ayırmaya özellikle dikkat eder ve teolojik (dinle ilgili) meselelerden ısrarla uzak durmaya çalışırken "Arap İnsani Gelişim Raporu" direk İslami ve kültürel değişim ve dönüşümü merkeze alıyordu.
Sekülerizm adına seküler olmayan bir tarzda, açık bir şekilde Dini düzenlemeler ve müdahaleler çağrısı yapıyordu ve buna da "Kadınların Yükselişi İçin Sosyal reform" başlığını giydirmişti.
Mesela şu ifadeler raporda yer alabiliyordu: ".. davranış değişikliklerini ve kültürel çerçevelerde reformu ele alır. Özellikle dini yorumu ve dini hukuku (fıkhı) aydınlanmış İÇTİHAD okumalarını geniş ölçüde benimseyerek modernleşmeyi hedefler. İster kadın ister erkek kendi dinini öğrenme kapasitesi olan her Müslümanın hakkı olan böylesi bir ÇAĞDAŞ okuma ile dini yorum, mevcut dini kurumların ve şahsiyetlerin esaretinden kurtarılmalıdır."

Joseph A Massad, Liberalizmde İslam s:226

Batının Seküler Vaizleri ve onların fonladığı, şöhret ettiği, tanıttığı, payeler verdiği yerel seküler garpzedegilleri "Kadın Reformu" adı altında İSLAMI yeniden formatlama, yeni bir ÇAĞDAŞ İslam, Modern İslam, BATICI İslam, AMERİKANCI İslam, Feminist İslam üretme çabasına giriştiler diyor

 ***

2005 yılında yayınlanan BM raporunda AHDR (Arap İnsani Gelişim Raporu'nda) İslam'ı ve ilahiyatı İslami metinleri yanlış anlamış ve yorumlamış olan yerel kültürlerden ayırmanın gerekliliğine vurgu yapılıyordu. Bu anlamda rapor bir keşfe de imza atıyordu.
(Aslında bu fikri son 150 yılın bazı modern ve Batıcı Arap entelektüellerden almışlardı.)
Rapor yazarları yanlış anlaşılan ve yanlış yorumlanan Kur'an'ın nasıl da Müslüman toplumlarda Kanun (Şeriat) haline getirildiğini anlatıyorlardı. Bu yaklaşımları yapmak istedikleri İslam'da Yasal Reform ile ilgili kilit bir rol oynayacaktı.

Joseph A Massad, Liberalizmde İslam, s:230

Batılı Kültürel saldırı karşısında direnen "Ayetleri" ve Batı’nın kültür dediği İslam toplumunda "sünnet" denen uygulamaları tamamen YOK etmek ya da toplumsal hafızadan silmek mümkün değildir.
Elbette, "uydurma hadisler" söylemi ile "Sünnet" ciddi şekilde hırpalanmış ve bazı Dindar Müslüman kesimler arasında gözden düşürülmüştü ama YİNE DE Direnmeye devam ediyordu.
Bunun üzerine "Sizin din zannettikleriniz aslında ARAP'IN ÖRFÜ" söylemi üretildi. Eğer Kur'an doğru yorumlanırsa Müslümanların arasından "Arap'ın örfü" temizlenebilir, diyorlardı.
Doğru yorum elbette ki BATI dini ile TAM uyumlu, sömürgeciliğe itiraz etmeyen, emperyalizme DİRENCİ Kırılmış bir Fason pozitivizmdi, diyor sanırım.

 ***

Modern Batı'da daha ilk dönemlerden itibaren ayrılmışken, bu ayrım Müslüman dünyada -dorudan ya da dolaylı- sömürgeciliğin başlaması ile gerçekleşti...
Oysaki Avrupa Sömürgeciliğinin "Şahsi Statü ve Kanunları" olarak formüle ettiği ve GELİŞİM olarak sunduğu kanunlar Şeriatın olduğu her yerde zaten yürürlükteydi...
(Ancak Şeriatın hedefe oturtulması zorunluydu çünkü şeriat Aile kurumunu koruyordu.-AHÇ) BM'nin AHDR (Arap İnsani Gelişim Raporu) şöyle diyordu.
"... Evlilik kadınla erkek arasındaki ilişkinin ilk ve en önemli biçimidir; ister bilinçli ister bilinçdışı olsun, ister caiz ister haram olsun, ister kutsal olsun ister olmasın. BU kanunlar Arap Ataerkilliği bu kanunlar yasak ve tabu arasındaki ilişkinin en çok telaffuz edilen şeklini temsil etmektedir. Cinsiyet ayrımcılığı ile ilgili en önemli kanunlar bunun altına sığınır. Bu da aile kanunlarının kültürü, gelenekleri ve adetleri -ister dini ister örfi olsun- koruyan bir sığınak sağlar."

Joseph A Massad, Liberalizmde İslam, s:231

Öncelikle, "Kadın eziliyor, hor görülüyor, ayaklar altında pas pas ediliyor, paçavra ediliyor, kanı emiliyor, sömürülüyor vs." söylemini sorgulamadan PEŞİN bir önyargı olarak kabul edeceksiniz. (Bu konuda psikolojisi bozuk, kendi Ruhi ve karakter sorunlarını çevredeki en yakın erkeğe yüklemiş birçok hanımefendi bulanabilir ki itiraz etmesi de kolay da değildir.)
Bunu kabul ettikten sonra KADINI kurtarmak için Sömürgecilerin baskısı ve zorlaması ile Dini, örfi, geleneksel tüm yapıyı dağıtmanız gerektiğini de kabul edeceksiniz...
Böylece öncelikli olarak AİLEYİ koruyan, destekleyen, muhafaza eden yapıyı çözeceksiniz, diyor sanırım.
Zeyl1 : Aileyi dağıtınca kadın KURTULACAK MI?
Yok canım! İnsan ne zaman DERTSİZ olmuş. Üstelik kadın evlenmedi diye nevrotik yapısı değişmezki. Mutsuz olan yine mutsuz olacak. Üstüne bir de YALNIZLIK eklenecek.
Sonuçta Avrupa'da ne olduysa o olacak.
Epstein belgeleri ne olacağını AÇIK AÇIK söylemiyor mu?
Zeyl 2: Bu süreci dayatanlarla, Pandemiminin, Aşının arkasında olanların, GDO'ların, Tarım politikalarının arkasında olanların Epstein'ın ardında olanlarla aynı kişiler olduğunu göremeyince insanın kafası karışır tabi.

 ***

Cinsel taciz mi, Din dayatması mı?

"Arap İnsani Gelişim Raporu" ABD feminizminde 1970-80'lerde ortaya çıkan ve ABD yasalarında kendine yer bulan yeni cinsel suçlar kategorisi ile de ilgileniyordu ve buna "uluslararası kabul görmüş" Cinsel Taciz suçu da dâhildi.
"Genel olarak Arap Kanunları cinsel Taciz suçu ile ilgili somut bir tanım içermez. Tecavüz, cinsel saldırı, cinsel istismar ve zorla cinsel fayda sağlama gibi cinsel suçları tanımlayan ve cezalandıran kanunlar vardır. Ancak bu kanunlar, kurbanları üzerinde güç sahibi olan saldırganlara daha sert cezalar verirken; cinsel taciz suçu, Arap ceza kanunlarında belirlenen cinsel suçlara bir şekilde benzemedikçe, kanun tarafından cezalandırılmaz.
Bu yüzden Arap Kanun yapıcılar cinsel tacizi, her ne kadar mevcut kanunlarda zaten yeri olan tecavüz, cinsel saldırı ve cinsel istismar suçları vahim görmeseler de, kendi başına bir suç olarak tanımlamak için adımlar atmalıdır."
Burada şuna dikkat etmek gerekir burada MESELE, kadınların maruz kalabilecekleri cinsel taciz türlerine bir caydırıcılık sağlamaktan öte "ULUSLARARASI STANDART adı altında Batılı Standart ve hayat modelinin Arap toplumlarına taşınması idi.

Joseph A Massad, Liberalizmde İslam, s:232

Şimdi düşünün Serbest cinselliğin yaşının 14'e düşürüldüğü, ana-babanın bile çocuğun cinselliğine karışamadığı, karışırsa babanın evden atıldığı, 16 yaşını geçmişse dilediği herkesle yatabildiği hatta ENSESTE bile ses çıkarılamadığı bir ortamda 18 yaşının altındaki bir kızla evlenen DELİKANLIYI 10-15 yıl ceza evine atmak,
sizce "Cinsel tacizi önlemek midir" yoksa bir "Batılı Eşcinsel ahlakı DİNİ ve Kültürü Müslüman bir topluma kanunlar vasıtası ile dayatmak mıdır?
Zeyl: Dikkat edin böyle sömürgeci dayatmalar hiç bir İSLAM ülkesinde SİLAHLI işgal hayata geçirilemezdi. Ancak içerden İŞBİRLİKÇİ bir unsur ile topluma taşınması mümkündü. Öyle de oldu.

 ***

Şuna özellikle dikkat çekmek isterim ki, Arap (ve Müslüman) dünyadaki çağdaş hukukun büyük bir kısmı sömürgeci dayatmalar nedeniyle Batılı liberal hukuktan geliyor.
Ancak Arap İnsani Gelişim Raporu'nun yazanlar bu ayrıntıya hiç dikkat etmeden olumsuz gördükleri her şeyi İslam hukukuna yükleyerek onun Kadınlara ayrımcılık yaptığını ama liberal sömürgeci kanunların ayrımcılık yapmadığını düşünüyordu.

Joseph A Massad, Liberalizmde İslam s:234

Türkiye'de, 
Medeni Kanun - 1926 - İsviçre
Borçlar Kanunu – 1926 - İsviçre
Ceza Kanunu – 1926 – İtalya
Ticaret Kanunu - 1926 - Almanya
Ceza Mahkemeleri Kanunu - 1929 - Almanya
Deniz Ticaret Kanunu - 1929 – Almanya
İdare Hukuku – 1929 – Fransa
İcra ve İflas Kanunu- 1932- İsviçre'den alındı
Şeriata yani İslam Hukukuna dair kanunlarda sadece Adam öldürmenin suç olması kaldı zina bile suç olmaktan çıkarıldı. Gerisi SÖMÜRGECİLERİN dayatmalarına göre şekillendi.
Bunlarla da kalınmadı İSLAM'ın "insan yetiştirme müesseseleri de kapatıldı ve yasaklandı (Medreseler, tekkeler, zaviyeler vs.)
Buna rağmen geliştirdikleri KADINA dair kötü hale işaret eden her türlü argümanda İslam şeriatını hedef göstermeye devam ettiler.
İslam Hukukunun kanunlardan silinmesinin üzerinden 100 sene geçtiği, 5 nesildir pozitivist, materyalist, seküler, Kamalist öğreti ile yetiştirildiğimiz halde hala her türlü olumsuzluktan suçlanan MÜSLÜMANLAR, aşağılanan Müslümanlar, sebep olarak görülen Müslümanlar olur.
Acaba Sömürgeciler ve uşakları "Böyle düşüneceksiniz" dediği için mi biz de böyle düşünüyoruz
yoksa
YENİLMİŞLİK kendinden nefreti de getiriyor ya onun etkisi mi?

*** 

Arap insani gelişim raporunun Batılı bi cinsiyet Eşitliği ideolojisini empoze eden Batılı liberal araçlara bağlılığı tartışılmasızdı. BU ideolojiyi sorgulamaya da hiç yanaşmadı.
Bu rapor CEDAW'ı onaylayan Arap Devletlerinin tescillediği kısıtlamalara karşı çıktı ve seçim sistemlerinde kadınlar için bir kota sistemi çağrısında bulundu.
-Hâlbuki birçok Arap ve Müslüman ülkeye baskılanan CEDAW'ı Amerika imzalamamıştı.
Bundan çıkan anlam şuydu: Arap ve Müslüman ülkelerde kadın eşitliğine yönelik itirazların ve kısıtlamaların sebebi, yasal ve idari geleneklere dayanan ayrımcı politikalardan ziyade genel olarak şeriat ve dini uygulamaların tasfiyesiydi.

Joseph A Massad, Liberalizmde İslam, s:235

Amerikalı feministler Batı'daki -özellikle yerli, siyahi, hispanilk, mülteci- kadınların durumlarını dert etmiyor, bu konularda kendilerini parçalamıyor, Müslüman ülkelerdeki kadınların kurtarılması için çırpınıyorlar.
Bu KADINLAR için verilen mücadeleden çok Müslüman toplumların kültürel olarak darmadağın edilmesi olarak işlev görüyor, diyor sanırım.
Bakın Türkiye’nin 1985 yılında imzaladığı CEDAW'ı (Kadınlara Karşı Her Türlü Ayrımcılığın Ortadan Kaldırılması Sözleşmesi ) Amerika hala imzalamadı

*** 

"Arap İnsani Gelişim Raporu" Arap Kabile Kültürü adını verdiği hayali bir tabirle Şeriatın kadın-erkek ayrımcılığına sövüp saydıktan sonra kendisi ile çelişen şu sonuca varıyordu:
"Arap yasalarındaki cinsiyet eşitsizliği, hakiki dini kaidelerden ziyade kültürün ve geleneklerin sonucudur." ...
Hangisi? İslam mı, Arap Toplumu mu yoksa Arap Kültürü mü suçlu? Belki de her üçü birden. Raporu yazanların kafalarının karışıklığı sonuç bölümündeki tavsiyelerine de yansımıştı
"...Dahası Arap Kanun yapıcıları erkeklere ve kadınlara eşit muamele ilkesiyle uyum içinde olmak amacıyla şeriatta ve dini kanunlarda en aydınlanmış yorumları benimsemek için harekete geçmelidir. Böylelikle İslami ve gayri İslami kanunların bütüncül niyetiyle uyum sağlanmış olacaktır..."
Yani rapor bir hamlede hem şahsi statü meselesinde dini özgürlükleri ortadan kaldırmayı, hem de dini Batılı Liberalizme uydurulabilecek şekilde dönüştürme çağrısında bulunuyordu.

Joseph A Massad, Liberalizmde İslam, s:237

Kadın meselesi dönüyor dolaşıyor ve İslam’ın Batılı liberal dine uydurulması, kişiliğinin yok edilerek sömürgeci ideallere entegre edilmesi meselesine gelip dayanıyor.
Zeyl: Modern İslamcı söylemin konu edindiği neredeyse tüm meselelerin İslam'ın Batıya uymayan tarafları olduğu ve tüm sorunları Batı'nın hoşuna gidebilecek şekilde çözmeyi teklif ettiği sizin de dikkatinizden kaçmamıştır sanırım.

*** 

BM'nin "Arap İnsani Gelişim Raporu’nun çözüm olarak önerdikleri ilginçti.
"... rapor ekibinin benimsediği yaklaşım; İslam'ın durumunda olduğu gibi uluslararası standartlar ve İslami Şeriatın bütüncül anlayışından kaynaklanan dini kültürlen prensiplerin arasında uyum sağlamak için bağımsız yorum usulünü kullanmaya çalışır.
"İslam'da ruhban sınıfı olmadığı" için İslam hukukundaki bu tür açılımlar dini kurum ve şahısların tekelinden kurtarılmalıdır. Bu kurum ya da şahıslardan ziyade, bağımsız yorum, kendi dinini araştırıp öğrenme kapasitesi olan her Müslüman Erkek ve kadının hakkı ve görevidir."
Görüldüğü gibi rapor, Dini yorumun bekçileri olarak görülen ALİMLERi devirme çağrısında bulunuyordu. Üstelik bunların uluslar üstü, evrensel diye takdim ettiği Batılı Liberal formlara uydurulması gerektiğini de açıkça söylüyordu.

Joseph A Massad, Liberalizmde İslam, s:238

Kadın meselesi geldi ve İslam'ın, âlimlerin, medreselerin, hadislerin hatta peygamberin sünnetinin elinden kurtarılması (?) meselesine dayandı.
"Herkesin dilediği gibi" DİN hakkında sıkılama hakkı olmalı, diyor.
AMA daha 4 yaşından itibaren ZORLA çocuklara -ismini bile anmadan- pozitivizm, materyalizm ve sekülerizm DİNLERİNİ verdiklerinde ÖZGÜRLÜK HİÇ akıllarına gelmiyor.
15-20 sene pozitivizmle (BİLİM TANRIDIR, doğruyu bilim söyler) , materyalizmle (Sadece Paraya, güce ve menfaate tapılmalıdır), Sekülerizm (Tanrı yani AHLAK işimize karışamasın) ideolojisi ile beyinleri KİRLETİLEN çocuklar TARAFSIZ Bir şekilde Kur'an'ı nasıl yorumlayacaklar? Sorusuna cevap verilmez.
Pozitivist, materyalist ve Seküler bir ZİHNE sahip olduklarının bile farklında olmayanlar "HADİ Kur'an'ı istediğiniz gibi anlayın" deyince Kur'an'ı ÖZGÜRCE yorumlamış olacaklar...
Elbette pozitivist ilkelerle...
Sonuçta hepsi DEİST olacak zira pozitivizmin mekanizması GAYBA inanmaya izin vermez ki Tanrı'ya ya da Resulüne inanabilsin.
Ve bu Pozitivizmle ŞEKİLLENDİRİLMİŞ beyinler İslam'ı piç ederek Avrupa DİNİNE uydurmaya çalışacaklar.
Böylece BATI ve Batı sömürgeciliğine karşı olan direnç de bitmiş olacak diyor sanırım.
Kadın Meselesi ne işlere alet edildi, ne işlere...

*** 

Arap (Müslüman) kadınların durumuna dair akademik, feminist ve hatta siyasi bakış açılarından yapılan Batılı eleştiri bazen gerçeklere dayansa da, genelde karşımıza saf (temiz) bir şekilde çıkmaz... Oryantalist kavramlarla iç içedir.
Arap erkeklerin Şeytan gibi gösterilmesi ve kadınların hem ruhsal hem bedeni boyunduruktan kurtarmak için adeta kurgusal bir haçlı seferi düzenlenmesi bu oryantalist kavramların karakteristik özelliğidir.
Kadınların pozisyonunu geliştirme konusunda Batılı ilgi, bağışçıların projeleri desteklemesinde etkili bir nedendir.

Joseph A Massad, Liberalizmde İslam, s:240

Amerikan filmlerinde berbat bir ahlaka sahip, haydut, hırsız, yalancı, riyakâr, iki yüzlü, sahtekar, paracı, terörist, tehlikeli bir İMAJLA verilen ARAP erkeği
ve
Arap erkeğinin hareme hapsettiği, ezilmiş, kandırılmış, sindirilmiş, korkutulmuş, yardıma ve kurtarılmaya muhtaç Arap Kadını imajı ORYANTALİST söylemin uzantısıdır.
Zalim Arap erkeğinin elinden mazlum Arap kadınını kurtarmak için yapılan Haçlı seferleri gâvur takvimi ile 1000'li yıllarda başlamış, yüzyıllarca sürmüş, 1400'lü yıllardan itibaren silahlı ve işgalci Sömürge Hareketlerine, 1800'lü yıllardan itibaren İnsan Hakları, Kadın Hakları, Gay hakları vs.‘ye dönüşerek YENİ sömürgecilik faaliyetlerine meşruiyet kazandırmanın aracı olmaya devam etmektedir, diyor sanırım.

 ***

"Emevi Sarayında İslam Bitti" iddiası ne işe yarar?
BM'nin hazırlattığı 'Arap İnsani Gelişim Raporu'na gelen eleştirileri cevaplarken raporun başyazarı Mısırlı Feminist yazar Nader Fergani.
Raporun İslam'a karşı aldığı olumlu pozisyonunu, dini dogmaların, hukuki/fıkhi içtihatların yeniden yorumlanması çağrısı ile birlikte açıklar.
"Arap dünyasında bir Rönesans tesis etmek, yeni fıkhi içtihatların önünü açmayı gerektirir. Geniş manası ile çağdaş bir insani gelişim ile İslam şeriatının bütüncül hedefleri arasındaki tutarlılığı sağlamak için bu gereklidir. (Osmanlı dönemini işaret ederek) Bu ancak gerileme döneminde yaygın olan fıkhi içtihatların çoğunun bir kenara atılması ile sağlanabilir. Bu içtihatlar baskı ve despotizmi besliyordu. İslami ilerlemeyi yavaşlatıyordu ve ulusu düşmanları önünde savunmasız bırakıyordu."

Joseph A Massad, Liberalizmde İslam, S: 242

Anladığım kadarı ile "Biz İslam’ı çok severiz, ona bayılırız, o çok iyidir. Ama İslam hukuku, fıkhı ve sünnete dayalı uygulamalarından pek haz etmiyoruz. Bunları yok edip, tamamen silip, BATIYA uyumlu ÇAĞDAŞ, sömürgeci Feministlerin hoşlanabileceği yeni yorumlar getirilirse İslam'a daha da çok bayılacağız, diyor sanırım.
Zeyl: İslam'ı Emevi Sarayından ibaret gösterip "İslam o zaman bitti" diyenler, O sırada ceza evinde şehit olan İmam'ı Azam'ların, Sürgünlerde ömür tüketen İmam Şafi'lerin, yediği dayaklarla şehit düşen İmam Hanbellerin, zulme direnişi bayrak edinen İmam Caferlerin, Türkistan'ı ve Horasan'ı İslam dünyasının merkezi haline getiren İmam Buharilerin, İmam Tırmizilerin, İmam Müslimlerin ve daha nicelerinin çizgisini SİLMEYE, gözden kaçırmaya çalışarak İSLAM'I orada bitirme gayretine girerler.
Hâlbuki İslam hiç bir zaman SARAYLARIN dini olmamıştır. Gariplerle gelmiştir ve gariplerle birlikte devam edecektir.
Eğer İslam, o tarihlerde orada bitirilmiş olduğu kabul edilirse ve 1000 yıllık baba mirası toptan "Avrupa Müzelerine" gönderilirse İslam ile bugünün Müslümanlarının arasına geriye dönük 1000 senelik KAPATILAMAZ bir boşluk girmiş olacaktır.
Ancak böylesi bir BOŞLUK, Amerikan tipi, Sömürgecilikle uyumlu İslam'ın üretilmesine imkân verebilir.
Zira kap, boşalmadan içine bir şey koymak mümkün değildir.
Bu anlamda Feminizm ve Kadın meselesi Müslümanların İslam'la bağını koparmak için kullanılan en önemli enstrümanlardan biridir, diyor sanırım.

*** 

"Cinsiyet Eşitsizliği" söylemi içerisinde Müslümanlara özelmiş gibi duran "spesifik suçlar" tanımlanmıştı:
Bu suçlar hicap (başörtüsü), töre cinayetleri ve kadın sünnetiydi... Bunlara bazen Müslüman toplumların "Ataerkilliği (baba merkezliliği), İslam Hukuku ve Müslüman kadınlara yönelik ayrımcılık gibi suçlar da eklenirdi.
Birleşmiş Milletler ve onun bir sürü alt organizasyonu ve onların desteklediği, Batılı Vakıfların finanse ettiği çok miktarda iyiliksever STK Müslüman dünyaya akın etti. Bu akınların amacı sosyal Darwinci bir yaklaşımla "insani gelişim açısından daha çocukluk çağını yaşayan gelişmemiş, geri halklara STK'lar aracılığı ile "OLGUNLUK" yani cağdaşlaşma götürmekti.
Bu "gelişim" ise Maltusçu nüfus kontrolü prensiplerini içeriyordu ve bu prensiplerin "KENDİ İYİLİKLERİ İÇİN" kadınların zararına da olsa uygulanması gerekiyordu.

Joseph A Massad, Liberalizmde İslam, s:246

İslam dünyası ve o dünyanın kadınları Maymunla insan arası varlıklardı. Kendi iyiliklerini bilebilecek durumda değillerdi. BATILI STK'lar BM'nin koruması ve gözetiminde bu HAYVANIMSILARI eğitmeye, terbiye etmeye, İNSAN YAPMAYA gönüllü olmuş Sömürgecilerin uzantıları kurum ve kişilerdi.
Kadınları KOCALARINDAN, dinlerinden, kültürlerinden ve ÇOCUKLARINDAN kurtarmayı kendilerine misyon edinmişlerdi.
Bu hizmet ONLAR istemese de, kabul etmese de "onların iyiliği için" onlara sunulacaktır, diyor sanırım.

 ***

Birisi meseleye "Hicap, tesettür veya kadınların başlarını örtmesi kadınlara yönelik bir kısıtlamaya işarettir" diye girmişse ve bu tür giyinmeyi kadınların doğal giyimlerinden bir tür olarak tanımlamamışsa
Arap ve Müslüman dünyadan tesettürlü kadınların sayısına dair toplanan veri, epistemolojik (Bilime uygun) bir görüş ile üretilmiş, tercüme edilmiş ve yorumlanmış kabul edilir.
Bu görüş Tesettürün kısıtlayıcı olduğunu ve siyasi yargı içerdiği için " ayrımcılık" sayılacağını da kabul eder.

Joseph A Massad, Liberalizmde İslam, s:248

Araştırmanız, makaleniz, teziniz eğer BATILI sömürgeci kalıplara, dayatmalara, önyargılara, aşağılamalara uygunsa BİLİMSEL kabul edilebilir. Akademi camiasında ya da ciddi mahfillerde değerlendirilebilir veya yayınlanabilir.
Mesela eğer AİLE dediğinizde YALNIZ erkek, kadın ve çocuklardan kurulu cemaati kastediyorsanız BİLİMSEL sayılmaz. Gey, Lezbiyen, Kedi köpekli farklı aile formlarını da kasteden bir AİLE tanımı yapmanız gerekir.
Eğer cümlenizin içinde Hz Âdem’e yani ahlaka ve erdeme işaret eden ADAM/ADEM olmayı önceleyen bilim adamı, fikir adamı, iş adamı gibi bir kelime geçiyorsa da bilimsel bir makale yazmış olmazsınız. Ahlaka karşı nötr olmalısınız. Bilim insanı, fikir insanı iş insanı gibi
Tıpkı tesettürün KADINLARIN bir doğal kıyafeti, bir tercihi, iradi bir eylemi olduğunu iddia eden herhangi bir görüşün BİLİM DIŞI Kabul edilişi gibi dışlanacaktır, diyor sanırım.

 ***

Peygamberin genç yaştaki Aişe ile evlenmesi oryantalist çalışmalarda sıklıkla gündeme getirilerek eleştirildi.
Oysaki bu çalışmalar 16. Yüzyıla kadar (Peygamberin zamanından 1000 yıl sonraya kadar) Avrupa'da kızların aynı yaşlarda evlendirildiklerinden bahsetme zahmetine girmemişlerdir...

Joseph A Massad, Liberalizmde İslam, s:250

Daha önce bahsetmiştik.
Batı, Hz Aişe annemizin evlenirken yaşının çok genç olmasına itiraz etmez. Bu konuda Müslüman toplumlar meseleyi ya anlamamışlardır ya da bilerek kandırılmaya razı olmuşlardır.
Zira Batı'da serbest cinsellik yaşı KANUNEN 12-14 yaş arasında indirilmiştir. Daha da aşağıya çekmek için, hatta "0" sıfır yaşa kadar serbest bırakmak için kamuoyu çalışmaları yapılmaktadır. Zaten eğer cinselliğe girecek Erkeğin de yaşı küçük ise HİÇ sınır yoktur.
Batı Hz Peygamberin Hz Aişe ile evlenmesinin getirdiği iki sınıra itiraz eder:
1- Cinsellik için kızların adet görmeye başlamış olma zorunluluğu
2 - İlişki için NİKÂHIN şart koşulması
Batının itiraz ettiği bunlardır. Yani cinsel olgunlaşmasını tamamlamamış çocuklarla ilişkinin yasaklanması ve cinselliğin nikâhla sınırlanması.
Bakın EPSTEİN belgelerine.
Bakın Epstein işine bulaşanlara.
İslam’ın Cinselliği sınırlayan bu iki yasağına itiraz edenlerin BAŞLARININ ONLAR olduğunu fark etmiyor musunuz?
Neye itiraz ettiklerini NE yaptıklarından, ne ettiklerinden, neyi yaşadıklarından anlayamıyor musunuz?

*** 

Adeta bir cambaz ayakkabısı gibi yüksek topuklu ayakkabılarla sendeleyerek yürüyen New York'lu kadınlardan ne anlarız?Böylesi bir ayakkabı ile bırakın bir otobüsü yakalamak için koşmayı, çocukların peşinde dolanmayı, Fırtınalı havada ilerlemeyi, iş yerinde gün boyu ayakta durmayı ya da bir kaç saatliğine bir partide dans etmeyi, sadece bir saatlik bir yürüyüş bile yapmak işkencedir.
Ayağını burkma, kayıp düşme, bir kaldırımın ya da ızgaranın boşluğuna sıkışıp kalma, düşerek ayağını ya da başka bir yerini kalıcı olarak sakatlama, siyatik rahatsızlığına yakalanma ve sırt rahatsızlıkları ihtimali diğer kadınlara oranla çok daha yüksektir.
Üstelik böyle bir ayakkabı ile işe yoğunlaşmak da zorlaşır...
Normal şartlar altında özgürce tercih edilmesi mümkün olmayacak bu ayakkabıların ardında da "Kadınları daha güzel gösteriyor" şeklinde medyadan yayılan psikolojik baskının olduğu herkesin malumudur.
Ancak hiç bir Avrupa ülkesi bırakın yürümeyi ayakta durması bile zor olan, böylesi rahatsız edici ve RİSKLİ Ayakkabıların üretimini, alınıp satılmasını ve giyilmesini KADINLARIN iyiliği için yasaklamayı kimse düşünmüyor.
Ama iş Tesettüre gelince topuklu ayakkabılardan çok daha sağlıklı ve kadına emniyet alanı veriyor olmasına rağmen YASAKLAMAK için yasal düzenlemeler devreye girebiliyor.

Joseph A Massad, Liberalizmde İslam, s:256

KADIN meselesi Batı'nın İslam düşmanlığının adı konmadan niyetini, nefretini göstermeden kendini ifade edebildiği alandır,
Mesele KADININ kurtarılması değil İslam'ın koruma alanından çıkarılarak SERMAYENİN kullanımına açılmasıdır, diyor sanırım.

*** 

Batılı Zenginlerin Sapkınlıklarının Tüm Dünyaya Dayatılması
Hetero-Homo ayrımının ve bunlarla uyumlu sosyal ya da cinsel kimliklerin kendilerini her yerde ortaya koyma noktasındaki yetersizlikleri Emperyalist Sermayeden dengesiz büyüyen kenar mahallelere doğru yönelen diğer arızalar gibidir.
"...Bu dar muhalefet ne doğaldır ne de evrenseldir. Bu muhalefet modern, Batılı, zengin, yönetici sınıfa özeldir. Medeni olanla medeni olmayan, sömürenle sömüren arasındaki daha geniş cinsel muhalefeti desteklediği için bu muhalefet geleneksel olarak beyazlara hastır ve beyazların üstün olduğunu kabul eder.

Joseph A Massad, Liberalizmde İslam, s:266

Toplumsal cinsiyet eşitliği, LGBTTQPi+, Cinsiyetsizlik, Queerlik, NÖTR kimlikler, Pedofili ve ensestin meşrulaştırılması vs. Batılı, Zengin, Yönetici sınıfın çürümüşlüğünden üreyen onların dayatmaları ve REKLAMLARI ile alt tabakalara da bulaşan sorunlardır.
BU sapkın zümre kendilerini ÜST İNSAN (Nietzsche'ye atıf yapıyorlar) olarak gördüklerinden kendi çürümüşlüklerini NORMAL (olması gereken) saymakta bu sapkınlıklara bulaşmayan toplumları ÜST İNSAN olmadıkları için bu dertlerden mustarip olamamış ALT VARLIKLAR olarak görmektedirler, diyor sanırım.

*** 

Uluslararası Toplumsal cinsiyetçilerin ve elitlerden bazılarının cinsiyet kimliklerini homo-hetero ayrımı içerisinde zorba bir şekilde asimile etmeye çalışması, emperyalist sermayenin nüfuzunun bir belirtisidir, sonucu değil.
BU noktada şunu aklımızda tutmalıyız: Edward Said'in bize hatırlattığı gibi "emperyalizm, kimliğin ihracıdır"...

Joseph A Massad, Liberalizmde İslam, s:269

Emperyalizm KİMLİĞİN ihracıdır.
Müslüman kız çocuklarını K-POP zombilerine,
Kara yağız Kürt Delikanlılarını metroseksüel, kaşları alınmış kız-erkek arası acaip bişilere
Türk kızlarını birbirinin kopyası, her tarafları oynanmış Madonnalara,
Arnavut delikanlılarını saçları permalı BARBYlere
Laz kızlarını nötr cinsiyetsiz Avrupalı GAY'lere Dönüştürmek.
İşte Emperyalizm budur.
Onların NESİLLERİNİ çalarsanız,
Çocuklarının kimliklerini silip, KENDİ kimliğinize göre formatlarsanız
SİZE hizmet etmeye başlayacaklardır, diyor sanırım...

 ***

D'Emilio Batı'da GAY ve LEZBİYEN hareketlerin ortaya çıkışını sermayenin toplumlara dayattığı bir süreç olarak okur.
Zira sermayenin gelişimi ve büyümesi iş ilişkilerinin nesnel gelişimi ile oluyor ve İş ilişkilerinin geleneksel toplum ilişkilerinin yerini alması için toplumun şu süreçleri yaşaması gerekiyordu:
** Yerleşim ve göç hareketleri
** Aile ve akrabalık bağlarının kopması
** Tüketici Toplumunun yaratılması
** Cinsel arzuları kışkırtan, biçimlendiren ve açığa çıkartan toplumsal ilişkilerin "öznel" bir şekilde topluma yayılması
Adeta KUTSAL bir savaş veren "Toplumsal Cinsiyetçiler", bu tür kimliklerin toplumlara yayılması için ısrarcıydılar.

Joseph A Massad, Liberalizmde İslam, s:270

Demek ki neymiş?
Toplumsal Cinsiyet Eşitliği/Adaleti ve LGBTTQİP+ meselesi alt tabakaların soyulabilmesi için Zengin elitlerin dayatmasıymış.
Zira eşcinsellik ve benzeri ŞEHEVİ ar, namus, edep, hayâ, şeref bilmeyen yapılar toplumsal, cemaatsel, akrabalık ve ailevi bağları dağıttıklarından, toplumsal dayanışma yapılarının çözülmesine sebep olurlar.
Dayanışma kurumları çözülmüş, Bir araya gelemeyen, haklarını koruma ve kendini savunma becerisini yitirmiş toplumlar Servetlerinin soyulmasına karşı duramazlar, diyor sanırım.
Zeyl: Mesela Tefecilerin eski memuru Şişmek beyle içine girdiğimiz alt tabakaların servetlerinin yağmalanması, FAKİRLEŞTİRİLMESİ, yeni vergiler ve harçlar getirilmesi dönemine en küçük bir itiraz geliştirebildik mi?

*** 

2005 yılında Lübnan'da kurulan HELEM Örgütü Ford Vakfı ve Astrea Lezbien Foundation for Justice tarafından finanse edilir.
Astrea Lezbien Foundation for Justice uluslararası bir GAY örgütüdür. ABD'den "kıtalarla, dille ve kültürle" ayrılan gey örgütlerini finanse etmektedir. Kendi finansını da büyük oranda FORD Vakfından sağlamaktadır.
HELEM ayrıca Hollanda Büyükelçiliği, Heinrich Böll Vafı, Chikago merkezli Heartland Alliance (ki bu örgüt sadece 3. dünyanın GAY örgütlerini finanse eder. Nijerya, Sri Lanka, Guetamala ve Lübnan gibi) UNAIDS ve Dünya Bankası tarafından da desteklenmektedir.
Ancak burada altının çizilmesi gereken bir konu var:
HELEM Lübnan'da mevcut bir GAy topluluk tarafından kurulmadı, HELEM'in amacı böyle bir topluluğu var etmekti.

Joseph A Massad, Liberalizmde İslam, s:272

Sanırım burada anlatılan Türkiye ve diğer halkı Müslüman olan ülkelerde kurulan KAOSgl ve benzeri Eşcinsel örgütlerin hikâyesi.
İçerdeki bir topluluk onları kurmuyor, Dışardan gelen yapılar onları topluyor, finanse ediyor ve üretmelerini sağlıyor. Para Fransa, İngiltere, Hollanda, Danimarka vs. elçiliklerinden, Sömürgeci devletlerin GAY kulüplerinden geliyor. Onları finanse edenler de Ford giller, Rochefiller giller, Rutschild gillerin vakıfları oluyor, diyor sanırım.

 ***

ABD hükumetinin Gey Enternasyonalizmini benimsemesi öylesine kurumsallaşmış ve İslam dünyası üzerine öylesine odaklanmıştı ki İslamabad'daki ABD elçiliği ve onun maslahatgüzarı Richard Hoagland ve GLIFFA (ABD dış işlerinde çalışan gay ve lezbiyenler birliği) üyeleri 26 Haziran 2011 yılında elçilik tarihinin ilk gey, lezbiyen, biseksüel ve trans (LGBT) "Onur Kutlaması"na ev sahipliği yaptı.
Pakistan'daki ABD elçiliğinin açıklaması şöyleydi: "BU toplantı ABD'nin Pakistan'daki LGBT hakları da dâhil insan hakları meselesine daimi desteğini göstermiştir."
Maslahatgüzar ise şunu söylüyordu: "Açık olmak istiyorum: ABD elçiliği sizi destekliyor ve bu yolda her adımınızda yanınızda olacak."

Joseph A Massad, Liberalizmde İslam, s:273

Anladığım kadarı ile bu alıntı, Dostumuz ABD'nin Halkı Müslüman olan ülkelere Eşcinsellik ve diğer benzeri sapkınlıkları dayatmak için büyük FEDAKÂRLIKLARA hazır olduğunu söylüyor.
BU anlamda "İstanbul Sözleşmesinden 6284'e, AİLE'nin dağıtılmasına kadar pek çok uygulamanın Türkiye'de kolayca mevzi kazanmasının adında ABD'nin Türkiye'ye gösterdiği özel DOSTLUK(?) mu var acaba?" diye düşünmeden edemedim...
Zeyl: Anladığım kadarı ile geliştirdikleri bir PLAN vardı. Her ülkede AYNISINI uyguladılar.

*** 

Avrupa Merkezli, Osmanlı karşıtı propaganda Arap ve İslam ülkelerinde çıkan petrolü sömürmek için oluşturulacak meşruiyet zemini ile ilgili tartışmaların ürünüydü.
(Bu yeni bir şey değildi.)
17. Yüzyıldan beri Aydınlanmanın ünlü Filozofları Osmanlı despotizminin dehşetini ısrarla vurguladı ve İslam'ın yüzünü despotik olarak gösterdiler. BU çabada özellikle Montesquieu ve Voltaire ön plana çıkıyordu. Oysaki Rousseau ve öğrencilerinin görüşleri çok farklıydı. Onlar Osmanlı'nın Avrupa kadar despotik ve kirli olmadığını düşünüyorlardı. Onlar için despotizm şahsi mülkiyeti tanımayan sistemdi (yani komünizm-AHÇ). Aslında bunun temelinde de 19. Yüzyıl Oryantalizminin ve Avrupa liberal düşüncesinin meşru kıldığı Avrupai emperyalist işgal ve sömürüyü meşrulaştırma vardı.
(Avrupa nereyi sömürecekse önce orayı şeytanlaştırılıyordu-AHÇ)
Bu tartışmalar özellikle 1. Dünya Savaşından sonra hızlanmış ve GELİŞME adı altında dillendirilmeye başlanmıştı.

Joseph A Massad, Liberalizmde İslam, s:72

Batı düşüncesinin/fikriyatının sömürgecilikle DİREK ilişkisi vardır.
Onun saldırılarının aşağılamalarının ötekileştirmelerinin SÖMÜRÜNÜN kendisini meşrulaştırma girişimi olduğunu hafızalardan çıkarmamak gerekir.
O zaman küresel SÖMÜRÜCÜLERİN fikir adamlarının KİMİ İşaret ettiğine bakarak, insan kanı ile beslenen bu vampirlerinin yeni hedefini de tespit etmek mümkün demektir.
Zeyl: Bu alıntıyı girerken internette seyrettiğim bir VİDEO geldi aklıma. Videoda Ürdün'e giden bir beyefendi İNGİLİZ KRALİÇESİNİN Ürdünlülere hediye ettiği müzeyi çekmiş.
Müzede, Arapların İngilizlerin yardımı ile önlerindeki Türk Bayrağı belirgin hale getirilmiş Osmanlı Birliklerine yaptıkları saldırı canlandırılmış.
Sanki 100 senedir Ürdün, Filistin, ırak ve Suriye’nin semalarında uçup, aşağıya sürekli bomba bırakan uçakların üzerinde İNGİLİZ Bayrağı yokmuş gibi.
Neymiş yani: Osmanlı kötüleme kampanyasının Batının bölgedeki kaynaklarını sömürme çabası ile doğrudan ilgisi varmış.

*** 

Neden bunların sadece Avrupalı olmayan homoseksüellik karşıtlarından endişeli oldukları belli, değildir. (Hâlbuki Avrupa'da da homoseksüellik karşıtlığı çok canlı bir durumdur-AHÇ)
Aynı şahıslar İslam düşmanı (islamofobik) Avrupalı evrenselcilerden ve bütün dünyayı yozlaşmış bir Avrupalı kültür üzerinden formatlamak isteyen kültürel asimilasyonculardan hiç endişe etmemektedirler.
... bunu yazanlar dünya tarihinin sosyal Darwinci gelişimci teoriler (Avrupa dışındaki insanların geri ve az gelişmiş olduklarını iddia eden düşünce-AHÇ) üzerinde olduğunun farkında değil gibi görünüyorlar. BU tarih yazımının amacı, eşcinsellik özgürlüğünün Avrupa'yı hem kendi tarihinden hem de diğer coğrafyalardan daha gelişmiş olduğunu ispat etmektir.

Joseph A Massad, Liberalizmde İslam, s:298

Epstein'ci Küreselciler bütün dünyaya eğer EŞCİNSEL değilseniz ve Eşcinselliği savunmuyorsanız gerisiniz, ilkesiniz, barbarsınız, maymunlardan aşağısınız DİYEN bir TARİH anlatısı ve psikolojik HEGEMONYA kurdular demeye çalışıyor sanırım.

***

Aslında Spivak meseleyi formüle etmişti:

Toplumsal Cinsiyet, "Tercih Özgürlüğü" vs. meselesi Batılı konsolosluklar, eşcinsel dernekler ve Küresel vakıflarca fonlanan ESMER eşcinsel kadınlar, ESMER eşcinsel erkekler ve onların her cinsten müttefikleri ile ESMER eşcinsel kadınları ve ESMER eşcinsel erkekleri bütün dünyadaki ahlaklı, erdemli "doğru düzgün (straith)" erkeklerden KURTARMA planıydı...
Bu, çok büyük paraların döndüğü bir sektör haline geldi...
Üstelik bu meseledeki ironi şu ki, bizi, bu sömürgeci BOYUN EĞDİRMENİN emperyalizm karşıtlığı olduğuna inandırabiliyorlar.

Joseph A Massad, Liberalizmde İslam, s:302

Bir anda saldırıya geçiyorlar. Ahmaklığından, salaklığından, dış güçlerin oyuncağı olduğundan, cahilliğinden, embesilliğinden, DEVLET düşmanlığından, PARTİ düşmanlığından, CHP'ci olmaya, MEZHEPSİZLİĞE, SAPIKLIĞA kadar bin türlü şekilde saldırıyorlar
Sömürgeci dayatma herhangi bir şey olabilir
- İstanbul Sözleşmesi
- Toplumsal Cinsiyet Eşitliği,
- İklim masalı
- Pandemi numarası
- AŞI dayatması
- İsrail katliamı
- Pedofillerin İRAN'a çökmek istemesi olsun
MAAŞLANDIRILMIŞ bir ekip bin türlü şekilde yazılı, görsel veya sosyal MEDYADAN saldırıya geçerek sizi vatan HAİNİ, emperyalistlerin uşağı olarak tanıtmaya çalışır ki sesiniz İNSANLARA ulaşamasın
Amaç SÖMÜRGECİLERE rahat çalışılabilecekleri alan var edebilmek için muhalif herkesin kafasını ezmektir, diyor sanırım.

 ***

Batılı tutumun Müslüman dünyaya uyguladığı ayrımcılığa belki de en iyi örnek bu olaydı.
Afganistan'a götürülmek üzere yüklenen Amerikan Savaş Gemisi USS Enterprize'a yüklenen bombaların birinin üzerine "Afgan ib*nelerin canına okuyun" yazıyordu.
Amerika'nın Afganistan'da beraber iş tuttuğu koalisyonun üyeleri gayleri, düşmanla aynı tuttuğunu dolayısı ile geylare ayrımcılık yapıldığını söyleyerek olayı protesto ettiler. Bu mesaj gay, lezbiyen ve biseksüel askeri personelin onurunu kırıyordu.
Kimsenin yazının altında bir bomba olduğundan, o bombanın birilerini katletmek için orada olduğundan haberi yok gibiydi.
Önemsiz özne Afganlılardı.
Koalisyona göre bombalar ve bombaların atılmasında, yüzlerce binlerce insanın katledilmesinde sorun yoktu. Onların üzerine mesaj yazılmasında sorun vardı.

Joseph A Massad, Emperyalizmde İslam, s:326

Bu gün Filistin'e, İran'a, Lübnan'a, Irak’a, Libya'ya, Somali'ye, Afganistan'a yapılanların BATI'nın bu insanları İNSAN olarak görmemesinin bir neticesi olduğunu
İNSAN olarak görmediklerinin arasında bizim de olduğumuzu
BU coğrafyada Katliamlara uğratılanların yanında yer almak yerine itin yalına tamah edip itlik etmesi gibi BATILILARIN önümüze atacağı kredilere tamah etmenin ŞEREFLİ Bir tutum olmayacağını fark edebilmiş miyizdir acaba?

 ***

"İslam" terimi Batı'da her zaman bir ötekileştirme, bir reaksiyon oluşturma terimi olmuştur.
"Cinsellik" terimi ise her zaman narsistçe bir birleştirme mantığında asimilasyon aracı olmuştur.
Benim iddiam bu üretilmiş ve empozo edilmiş kimliklerin Avrupa ve Amerika dışına (ve içine) ihraç edildiği, bunlar üzerinden var olan, farklı olan ve Avrupalı sayılmayan arzuların, uygulamaların ve kimliklerin yok edilmesini amaçladıklarıdır...
Akademik ve insan haklarına dayalı araştırmaların konuları bizzat bu ayrım tarafından düzenlenir.

Joseph A Massad, Liberalizmde İslam, s:329

Toplumsal Cinsiyet EŞİTLİĞİ diye toplumlara dayatılan ideolojinin hedefi AVRUPALI olmayan davranış, kültür, gelenek ve örf biçimlerinin YOK EDİLMESİ, Avrupalı sömürgeciliğe ve liberal pazar ekonomisine uymayan gri bölgelerin yok edilmesidir.
Bütün dünyanın Yoz Amerikan Eşcinsel ahlakı ile formatlanmasıdır.
Bu işe akademik çevreler ve İnsan Hakları örgütleri STK'lar öncülük eder, diyor sanırım.

*** 

Mesela Cezayirli antopolog ve psikianalitik düşünür Malek Chebel Fransa'da yaşıyor, Fransızca yazıyordu.
Hiç lafı eğip bükmeden "teolojik bir uyanış" olarak İslamcılığın "baskıya uğramışların geriye dönüşünü sağladığını, baskıya uğrayan şeyin her zaman çocuklukla ilgili olduğunu ve İslamcıların hâlihazırda yaşadığı şeyin çocukluk dönemine bir dönüş olduğunu" söylüyordu.
Yalnız burada yazarın hesap etmediği bir şey vardı: "baskıya uğrayanın geri dönüşü sadece İslamcılarda değil bu düşünürlerin kendilerinde de olma ihtimali vardı...
Yani aydınlarımızın derdi Avrupalı düşünürlerin karşısında benliklerinin derinliklerinde hissettikleri Avrupalı olmamaktan, Doğulu ve ya Müslüman doğmaktan duydukları UTANÇ olamaz mıydı?

Joseph A Massad, Liberalizmde İslam, s:337

Türk, Arap, Kürt, Arnavut aydınların sürekli kendilerine, geleneklerine, İslam'a ve Müslümanlara karşı nefret duymalarının onları sürekli aşağılamaya çalışıyor olmalarının sebebi BELKİ DE bilinçaltlarında Batılı, Avrupalı, ZENGİN, asil, doğmamış olmaktan duydukları UTANÇ ve aşağılık kompleksi yatıyordur.
Yenilmiş MADUN ülkelerin AYDINLARI kendi ÖZ kimliklerinden duydukları utanç sebebiyle büyük oranda HAİNDİR, Batılı emperyalizmin ya da onun YERLİ ortaklarının hizmetkârları borazanlarıdır, diyor sanırım.

***

Yenilmiş ve kültürel olarak işgale uğramış ülkelerin zihinsel olarak teslim olmuş aydınları, Avrupalı emsalleri, daha da önemlisi Avrupalılaşmış benlikleri karşısında utanç duymasına sebep oluyordu.
Aslında bu meselede onların yazdıklarının çoğu, bu yazarların maruz kaldıkları derin narsistik yaraların işaretiydi. Bu yazarlar Batılılaşmış, Avrupalılaşmış Arap ve Müslümanlar olarak modernleşme zamanlarında büyümüşlerdi ve Modernitenin temel amacı olarak Avrupalılaşma ideolojileri peşinde koşmuşlardı.
Şimdi İslamcılık formunda "İslam'ın geri dönüşü"nün bir sonucu olarak Avrupalılaşma projesinin fiyaskoya uğradığı bir dönemle yüzleşmeleri gerekiyordu.

Joseph A Massad, Liberalizmde İslam, s:338

İslamcılık hareketi her ne kadar kendi içinde bir modernlik talebini barındırıyor olsa da aslında Yenilmiş ülkelerde uygulanan Batıcılık, Avrupacılık, Amerikancılık ideolojilerinin BAŞARISIZLIĞININ ve fiyaskosunun işaretiydi.
Yıllarca BATICILIĞIN, Amerikancılığın, Modernitenin papağanlığını, taşıyıcılığını, propagandasını yapan YENİLMİŞ Aydınların bu soğuk gerçekle yüzleşmeleri gerekliydi, diyor sanırım.

*** 

En acil öncelik Avrupalıların dünyanın geri kalanını daha iyi tanıması değil, KENDİNİ daha iyi tanımasıdır.
Zira çoğulculuk anlayışının ve özeIde İslam dünyasının bir kâbusun içine düşmüş olması Avrupa'nın kendi kendini var etme süreci içinde gerçekleşti.
O halde acil TERAPİYE ihtiyacı olan Avrupa'dır. Ancak şu ana kadar kendi ruh hastalığını inkâr etmektedir. Tüm psikoterapistlerin kabul edeceği gibi- kendi rahatsızlığını inkâr edenler kendi içinde bulundukları rahatsızlığı başkalarına transfer etmeye her zaman meyillidirler.
Kendi zihinsel rahatsızlıklarının yanıltıcı karakteriyle yüzleşmek yerine kendileri için benimsemeyi reddettikleri davranışı kendilerini rahatsız edenlere yüklemeyi tercih ederler.

Joseph A Massad, Liberalizmde İslam, s:373

Batılılar nereye gittilerse KATLİAM ve Sömürüyü götürdüler ancak onlar katliam ve sömürüyü Doğu toplumlarında ararlar.
Dünyanın her tarafındaki diktatörleri, zalimleri, manyakları onların destekleyip ayakta tuttuğu tipler olmasına rağmen Demokrasi şampiyonu da onlardır.
Kendini ÜSTÜN görerek diğerlerini aşağı görme hastalığı FAŞİZM/KAVMİYETÇİLİK Avrupa'nın iliklerine işlemiştir ancak İnsan Haklarının temsilciliğini de kimseye bırakmazlar
Dünyanın en yüksek tecavüz ve kadın öldürme oranları BATI'dadır ancak BAtı Hariç, dünyanın her tarafında Kadınları kurtarma dernekleri kurarlar
Dünyanın en fazla sokağa düşmüş, evsiz, bakıma muhtaç, yalnız, alkolik, anti-depresankolik, bağımlı kadınları BATI CADDELERİNDE sürünür ama onlar Müslüman KADINLARI kurtarmak için katliam üstüne katliam yaparlar
BATI hangi hastalıktan muzdaripse onu KARŞIDAKİNDE arar bulduğunu iddia eder sonra oraya DEMOKRASİ ve iNSAN HAKLARI(?) götürmeye kalkar Filistin gibi diyor sanırım.

*** 

Edward Said'in tespitine göre 1973 Arap-İsrail savaşının ve petrol krizinin ardından Batı'da Araplar, Yahudi tiplemesini hissettiren şekilde resmedilmeye başlandılar. "Yanca burunlar, yüzlerde şeytani, bıyık altı pis pis gülümseme...
Tüm sıkıntılarımızın ve başımızdaki belaların altında Yahudilerin olduğu bariz bir şekilde hatırlatılıyordu. Popüler Yahudi karşıtı nefretin Yahudilerden Araplara transferi pürüzsüz bir şekilde sağlandı.

Joseph A Massad, s:389

Avrupa'daki Yahudi nefreti 1970'lerden sonra ARAP nefretine dönüştürülerek YAHUDİLER temizlendi ve Araplar şeytanlaştırıldı.
Garip olan Arapların şeytanlaştırılma sürecinden kendi peygamberleri de Arap olan, 1200 senedir Araplarla iç içe kardeş kardeşe yaşayan ve nüfusunun içinde ciddi miktarda Arap olan Türkiye Cumhuriyetinin Türklerinin de etkilenmesiydi.
Hâlbuki Avrupalılar Türklerden Araplardan daha az nefret etmezlerdi. Hatta her ikisine de aynı gözle bakarlardı.

*** 

Edward Said'e göre, Siyonist ideoloji Oryantalizmin bir markası olarak ortaya çıkmıştır ve bu yüzden de Avrupa sömürge projesi bağlamında (anti) semitizmin bir koludur.

Joseph A Massad, Liberalizmde İslam, s:399

Siyonizm KADİM Sami geleneğinin devamı değildir.
Batı Sömürgeciliğinin oryantalizmin kılavuzluğunda Yahudi ideolojisi ile birleşmiş Yeni formudur.
Bu anlamda YAHUDİ geleneğinden çok BATI SÖMÜRGECİLİĞİNİ ve kibrini temsil eder.
BATI'lının yüzlerce yıldır YAHUDİLERE baktığı aşağılayıcı bakış açısını sahiplenmiş, onu Doğulu toplumlara yönelterek kendini EFENDİLERİN arasında hissetmeye çalışmıştır, diyor sanırım.
Zeyl: Bu kitaptan son notlarımız.

***

Günümüzde Arap ve Müslüman olan Filistinliler bu zamanın Samileridir.
Müslümanların Avrupalılar tarafından Sami Şemsiyesi altında bir araya getirilmesi ve onların ARİLERDEN aşağı halklar olduklarının her zaman ifade edilmesi, Filistin meselesini önemli bir savaş meydanı haline getirmiştir.
BU savaşta AVRUPA safına katılan SAMİLER, Avrupa'ya katılmayı Reddeden ya da isteseler de katılamayan SAMİLERLE savaşır.

Joseph A Massad, Liberalizmde İslam, S:408

Filistin savaşı:
Avrupa’nın HAÇLI safına kabul edilen AŞAĞILIK ırklar ile isteseler de kabul edilmeyen veya katılmayı REDEDELERİN meydan savaşıdır diyor.
Türkiye o HAÇLI kulübün kapısında kabul edilebilmek için 100 senedir viyaklıyor:
Belki de Filistin Barış Kurulunda, Epstein'in ekibi ile TRUMP'In taşeronluğuna heveslenmemiz bu ümidin devamıdır.
Zeyl: Trump'a gazeteci soruyor:
- Ülkelerin alt yapılarını vurmak SAVAŞ suçu değil mi? cevap veriyor Portakal Pedofili
- İranlılar Hayvan...
Bizimkiler sanıyorlar ki; yeterince BATI'ya hizmet edersek, kul köle olur, onu kızdırmazsak, İran düşmanlığı, Şii düşmanlığı yaparsak, BATI'nın gözüne girebiliriz. Bizi de iNSAN saymaya başlar.

*** 

Geriye 2 DİN kaldı: Liberalizm ve İslam;
Aryanizm(Avrupacılık) ve Semitizm (Yahudilik) aynı Avrupalı ırksal dini üstünlük söyleminin -ki "İbrahimi" kavramının yok olması pahasınaydı- parçaları olarak var olabileceği gerçeğini bize gösteriyor ki, Yahudi ve Filistin meseleleri her zaman Ariler ve Samiler meselesi olmuştur. Bugün bunlar "Liberazlimde İslam" meselesinden ziyade LİBERALİZM ve İSLAM şeklinde küresel bir boyut kazandı.

Joseph A Massad, Liberalizmde İslam, s:408

1- Geçmişten beri Avrupalılar yani Aryan Irkı ile Asyalı SAMİLER arasında bir mücadele vardır
2- Bu mücadelenin son 200 yılı Oryantalizm ve Sömürgecilik adı altında ARYANİLERİN Samiler karşısında kurduğu üstünlük ile geçirilmiştir.
3- Beş bin senedir Aryanilerle mücadele eden Yahudiler ARYANİLERİN yanına geçerek SAMİLERE karşı Batı ÜSTÜNCÜLÜĞÜNÜ adına mücadele eder olmuşlardır
4- Yahudiler bunu yaparken İBRAHİM/ABRAHAM kardeşliğine ihanet etmişlerdir. Kendilerini üstün ilan ederken İbrahim'in diğer çocuklarını aşağılık ilan etmişlerdir
5- Bugün Aryanizmin, Oryantalizmin ve Sömürgeciliğin ismi LİBERALİZM'dir. Bunun dünya üzerindeki tek rakibi İSLAM'dır, diyor sanırım

***
Tek rakip İSLAM
"Bugün mücadele "Liberalizm'de İslam" meselesinden ziyade Liberalizm ve İslam şeklinde küresel bir boyut kazandı.

Joseph A Massad, Liberalizmde İslam, S:408

Artık İslam'ın liberalizmin içine sığmayacağı, onun içinde eritilemeyeceği belli oldu.
Liberalimz tüm diğer dinleri Kâr, menfaatçilik, Şehvet, Bencillik, Bireysellik ve kendi AKLINA tapma İTİKADİ unsurları üzerine kurulu MODERNLİK dininde eritti.
Geriye Kâr'ı, serveti, şehveti "Helal"le sınırlayan,
Bireyselliğin yerine HAYIRLIYI
Menfaatçiliğin yerine SEVABI
Hayvani aklın yerine HAYRA giden AKLI koyan İslam kaldı.
Liberalizmin, Siyonizmin, Kapitalizmin, Sömürgeciliğin, Oryantalizmin, Aryanizmin, Amerika'nizmin, Batıcılığın, emperyalizmin ve NATO'nun TEK RAKİBİ İSLAM'dır, diyor sanırım

Ahmet H. Çakıcı
Safer 1448 / ALANYA


Bu yazımı arkadaşlarınızla paylaşın

0 yorum:

Yorum Gönder