Talal Asad Liberal İslam'ın görevini şöyle tanımlar: "Liberal görev, İslam geleneğini liberal Protestan Hristiyanlık imajı içinde yeniden oluşturmayı hedefler.
Joseph A. Massad, Liberalizmde İslam, s:15
Lütfen dikkat edin,
Kur'an'da 1400 senedir fark
edilememişleri fark edenlerin fark ettikleri -garip bir şekilde- hep BATI liberalizmi ile ÇOK çok
ahenglidir. Bu çalışmalar Müslümanların sömürgeciliğine direndiği sosyolojik,
ekonomik, kültürel alanları dağıtır.
İslam’ı BATI Liberalizmine entegre etmek
için DİRENCİNİ kırmaya, teslim olmaya zorlamaya yönelik çalışmalardır diyor
sanırım.
Batılıların büyük bir hayırseverlikle(!) İslam toplumlarını TERBİYE etmeyi kendilerine görev edinmelerine İslam
toplumlarından gelen DİRENÇ; özgürlük, eşitlik, hak-sahibi BİREY olma,
demokratik vatandaşlık, kadın hakları, cinsel haklar, inanç özgürlüğü,
sekülerlik, inanç özgürlüğü, akılcılık demokratik vatandaşlık, kadın hakları
vs. gibi liberal değerlere ve moderniteye itiraz olarak kabul ediliyor.
Böyle bir itiraz sadece ortadan
kaldırılması gereken lüzumsuz bir direnç olarak değil aynı zamanda yok edilmesi
gereken bir PATOLOJİ, bir NEVROZ (Bir ruh hastalığı, manyaklık-AHÇ) olarak da
görülüyor.
Bu yüzden eğer Müslümanlar LİBERALİZME ya da liberalizmin hoş görebileceği herhangi bir İslam Biçimine GÖNÜLLÜ bir şekilde dönmeyi reddederlerse ASKERİ GÜÇ KULLANMAK dâhil dönüşümlerini sağlamak için gereken her şey yapılmalı.
Joseph A. Massad, Liberalizmde İslam s:15
Ya bizim istediğimiz kıvamda uysal, Kişiliksiz, şahsiyetsiz kölelere
dönüşürsünüz ve bunun için DİNİNİZDE gerekli, bize uygun düzenlemeleri
yaparsınız ya da sizi BOMBALARLA terbiye ederiz, FİLİSTİNDE olduğu gibi diyor
sanırım.
ABD'nin ve ondan daha önce İngiltere (ve
tabi ki Fransa) İslam düşünce biçimini değiştirme çabalarını sürdürmüşlerdi.
Ancak daha önce Hristiyan misyonerliği
adına Kâfirlerle mücadele çerçevesinde yapılan İslam Teolojisini etkileme
çabası bu dönemden sonra "demokrasi ve özgürlüğü yayma" adı altında
Müslümanların çoğunlukta olduğu ülkelere dayatılmaya başlandı. Bu çaba sömürü
ve emperyalist düzenle de "oldukça" uyumlu bir şekilde sürdürüldü.
Geoerge W. Bush 2004 yılında,
"Özgürlük, Tanrı'nın her erkeğe ve kadına bu dünyadaki bir lütfudur. Dünya
üzerindeki en büyük güç olarak BİZ, özgürlüğün yayılmasını sağlamaktan
sorumluyuz.", diyordu. (İşgali Hristiyanlığın KUTSAL BİR misyonu
çerçevesinde tanımlayarak IRAK'a ve petrollerine giriş yaptı -AHÇ).
Açıkçası demokrasi Saldırgan
Kapasitesinin hızını, hem seküler (sömürüden) hem de ilahi güçten alır.
Yani Demokrasi bazı açılardan
HRİSTYANLIĞIN yeni adı oldu ve "KAFİR" gördüğüne karşı eskisi kadar
ÖLÜMCÜL bir misyonerlik faaliyet olmaya devam etti.
Joseph A. Massad, Liberalizmde İslam, s:29
"Demokrasi Mücadelesi" adı altında Halkı Müslüman olan Ülkerlere
yapılan saldırıları ve İslam Düşüncesini yeniden DÜZENLEME çalışmaları
Hristiyan Misyonerliği ile Batı sermayesinin KÂFİRLERE karşı verdikleri
mücadelenin dolayısı ile onları sömürülür pozisyonda tutmanın bir unsurudur diyor
sanırım.
Avrupalı liberal şunu iddia etti:
"Despotizm, sivil toplumun var olmadığı ya da gelişmediği bir toplum
yaratmaya çalışır."
Bir diğer iddiası da şuydu: "Sivil
toplum fikri, sadece Avrupa toplumlarındaki politik hayatın tanımı için önemli
değildi, aynı zamanda Doğu ve Batı arasındaki TEMEL FARKTI...
1980'lerden günümüze kadar hükumet
kuruluşlarıyla beraber Batılı sivil toplum kuruluşları, Arap ve Müslüman
ülkelerde "sivil toplum" inşa etmeyi ve demokrasiyi yaymayı amaç
edinirken, STK'ları temel enstrüman olarak belirledi.
Joseph A. Massad, Liberalizmde İslam, s:39
Müslüman ülkelerdeki cemaatler devletin iktidar alanından farklı iktidar
alanları var etmeleri, iktidarlar üzerinde psikolojik, sosyal ve ekonomik baskı
kurabilme yetenekleri ile iktidar politikalarını engelleyebilmeleri; sosyal
yardım teşkilatları ile muhtaç kesimin ihtiyaçlarına devletlerden çok daha
kaliteli, yaygın ve hızlı müdahale edebilmeleri ile BATILI sivil toplum
yapılarından çok daha ETKİNDİRLER
Lakin Batılı kültürel yönlendirme ve sömürü politikalarına UYGUN iş görmezler.
Bu nedenle BATI tarafından SİVİL TOPLUM
örgütleri olarak görülmez ve saldırı altında tutulurlar.
Buna karşılık hiç bir toplumsal tabanı,
sosyal etkisi ve ekonomik gücü olmayan ancak BATILI Vakıflar ya da DEVLET
tarafından BESLENEN SİVİL Toplum örgütleri desteklenerek Müslüman toplumların
sosyal dokusu değiştirilerek BATILI sömürgeciliğe uygun hale getirilmeye
çalışılır diyor sanırım.
Üstelik sivil toplum kuruluşları GEVŞEK
İlişki düzenleri ile DEVLETLERİ tehdit edemeyecekleri için CEMAATLER yok
edilirken yerlerine STK'lar yerleştirilmeye çalışılır.
Ünlü Fransız felsefeci Derrida
Yahudi-Hristiyan demokrasisinin bir misyoneri olarak, Yahudi veya Hristiyan
olanlara Müslümanlara karşı sorumluluklar tanımlıyordu:
"Dünyada ya da kendi ülkesinde
kendini DEMOKRASİ dostu olarak görenler için söylüyorum: İLK görev İslam
dünyasında iş birliği yapmaya hazır olan herkesle güçleri birleştirmek için her
şeyi yapmaktır.
Hedefimiz sadece siyasetin
sekülerleşmesi değildir. Sadece laik bir öznellik üretmek için
savaşılmayacaktır. Aynı zamanda Batılı Demokratik Erdemleri Önceleyen bir
Kur'an mirası üretmek için de mücadele edilecektir...
Joseph A Massad, Liberalizmde İslam, s:47
Hedefimizi BATILI sömürgeciliğe uygun, Batılı kültürün nüfuz edebileceği,
direnci kırılmış, teslim olmuş, kulluğa hazır, itiraz etmeyen bir Kur'an
anlayışı oluşturmaktır diyor sanırım.
Zeyl: Turgut Cansever Hoca, dininizi,
Büyük Yenilgiyi (1. Dünya Savaşı) görmemiş, yenilmişliğin ruhuna sinmediği,
kendinden, dininden şüpheye düşmemiş, ezikliği karakter edinmemiş, korkunun
ruhunu esir almadığı dönemin âlimlerinden ve eserlerinden öğreniniz, diyormuş
diye işitmiştim.
Zira YENİLMİŞLERDEN fayda gelmez,
diyormuş
Zeyl: Hâlbuki İan Almond Derrida'nın, İbn-i
Arabi'den "isim vermeden" çok yararlandığını ima ediyordu "İbn-i
Arabi ve Derrida eserinde".
Daha 1957'de Harvardlı Prof. Richard N.
Frye şunu ifade etmişti:
"1920'lerde ve 1930'larda Atatürk
liderliğinde gerçekleştirilen dönüşüm, tarihteki en büyük devrimlerden biridir.
Eğer Türkiye bugün bir Batı devleti ise, bu demektir ki, Batılı çerçevede yine
Batı'nın yüz yüze olduğu şu sorunlarla o da muhataptır:
"Demokrasi nedir?"
"Devletin ve toplumun Ahlaki temeli
nedir? gibi...
Bunların haricinde geçmişin, eski
geleneklerin ve İslami mirasın yeniden canlanması sorunu ile de karşı
karşıyadır.
Hiç kuşkusuz daha bir süre Türkiye
bilimsel gözlem ve incelemelerin konusu olmaya devam edecektir.
Bununla birlikte geri kalan Müslüman
ülkelerin Türkiye'ye şüphe ile bakmaya devam etmesi de, devam
edecektir.""
Joseph A. Massad, Liberalizmde İslam, s:55
Türkiye 1920-30'lu yıllarda BATI HAÇLI birliğine geçmekle çift yönlü bir
cenderenin içine düştü
Bu operasyonlarla Tanrı'dan meşruiyetini
alan devlet ve yöneticiler Meşruiyet sorunu yaşamaya başladılar, yani BATININ
kendine ait sorunları Türkiye Devletinin üzerine taşınmış oldu,
Hem de kendi halkı ile ilişkileri ağır
darbe aldığından kendi halkı, kendi, halkının, geleneği, örfü, kültürü ve DİNİ
ile çatışmaya başladı.
Bu hali ile Tüm İslam ülkelerinin en
önemli DENEK SAHASI olmaya devam etmektedir.
Bu hali hem Batı için hem Doğu ve İslam
ülkeleri için oldukça güvenilmez ve ŞÜPHELİ pozisyona sebep olur diyor sanırım.
Onun karşısında İslam Savunmasızdır...
"Sermaye en barbar toplumları bile
medeniyete cezbediyor. Malların ucuz fiyatları, Çin Seddini döven havan topları
gibidir. BU şekilde barbarların yabancılara karşı beslediği inatçı nefret pes
eder.
Tüm ulusları, yok olma pahasına,
burjuvazi üretim tarzını benimsemeye ve medeniyet denilen şeyi içlerine sokmaya
zorlar, böylece onlarda Burjuva olur."
BU cümleyi kuran Kar Marx'tır. Amerikalı
sosyal bilimci Daniel Lerner ondan aldığını işler:
"İster Doğu'dan ister Batı'dan
olsun modernleşme aynı temel zorlukla karşılaşır: Rasyonalist (Menfaatçilik
anlamında AKILCILIK) ve Pozitivist (Tanrısız bilime dayalı) bir ruhun ortaya
çıkarılması. İşte bunların ruhuna karşı İSLAM savunmasızdır."
Joseph A Massad, Liberalizmde İslam,
s:55
Müslüman toplumları fethetmek ve onları sömürgeleştirmek istiyorsak onları,
Allah'ı umursamadan Menfaatçilik ve bireysellik üzerinden düşünmeye
alıştırmamız lazım diyor sanırım.
Marks'ın teklifi de aynı şeydir lakin o
teoriyi değil direk pratiği konuşur: Ucuz tüketim malları ile onları Tanrıyı
umursamadan tüketmeye, tüketebilmek için de PARAYA Tapmaya alıştırdığımızda iş
bitmiştir diyor sanırım.
2011 Ocak ayına kadar ana-Akım Amerikan
Akademisyenlerinin yaydığı "GERÇEKLER" (?)'den biri de Arap ve
Müslüman istisnacılığı teklifiydi.
Bu teoriye göre Japonya'dan Hindistan'a,
oradan Latin Amerika'ya uzanan neredeyse tüm kültürel oluşumlar DEMOKRASİYİ
benimseyebilirken Müslüman ülkeler Demokrasiyi benimseyememişlerdi. BU durum
demokrasiyi ve insan haklarını İslam'ın benimsemedeki başarısızlığını
gösteriyordu.
Böylece İslam hedef tahtası haline
getirilmiş oldu.
Modernite karşısında tamamen savunmasız
görünürken, bir anda modernitenin en dişli rakibi olarak İSLAM'ın görülmeye
başlanması çok da zor olmadı zira Edward Said'in dediği gibi "Avrupa
Oryantalizmin ile Amerika’nın Ortadoğu politikaları" arasında içerik
olarak çok da fark yoktu.
BU geçişte hiç bir epistemolojik
kırılma, bilimsel devrim yani Thomas Khun'un deyişiyle "alanda bir
kriz" ortaya çıkmamıştı.
Joseph A Massad, Liberalizmde İslam, s:56
Daha çok Müslüman toplulukların yaşadığı
dünyanın Ortasına yönelik Avrupa sömürgeciliği yerini Amerikan Dış
Politikalarına bıraktı. Amaç aynıydı... Dünyanın tüm kıymetli varlıklarının
%80'ine sahip bu bölgenin sömürülmesi.
Diyor sanırım.
***
Batılı oryantalistlerin Kapitalizm,
modernleşme ve ucuz ve çekici ürünler karşısında tamamen SAVUNMASIZ gördükleri
İslam 1979'daki İran Devriminden beri Amerikalı politikacıları ve sosyal
bilimcileri şaşırtmaktaydı.
Nasıl olurda, Batı Modernleşmesinin
karşısında tamamen savunmasız olarak görülen İslam, modernleşmenin önündeki en
büyük engel olabilirdi?
Joseph A. Massad, Liberalizmde İslam s:56
Batılılar daha 7 Yıl Savaşlarında
Müslümanları kendi iç savaşlarında FİGÜRAN olarak savaştırabileceklerini
gördüler.
Ondan 150 yıl sonra 1. Dünya Savaşına
katılan İngilizlerin, Fransızların, Rusların hatta Almanların kendileri için
ölebilecek, kendilerine ait HİÇ BİR ideali ve Beklentisi olmayan Milyonlarca
Müslüman askeri vardı.
2. Dünya Savaşında da durum farklı
değildi.
Amerika, 2. Dünya Savaşında kendisinin
böyle kullanışlı muhteşem insan kaynağından mahrum olduğunu fark edip
atılımlara girişti.
Bu kadar UYSAL, GÜDÜLEBİLİR, Kullanışlı
ve KULLANILABİLİR bir topluluğun İran Devrimi ve sonrasında BATI karşıtı bir
pozisyona geçmesi ve Batı ile mücadeleye girişmesinin BATILILAR AÇISINDAN
mantıklı hiç bir izahı yoktu, demeye çalışıyor sanırım.
Freedome House'ın 1984 yılındaki raporuna göre Müslümanların çoğunlukta olduğu 36 ülkeden 21 tanesi "özgür" değil, 15 tanesi de "kısmen özgür" ve hiç biri gerçek anlamda özgür olarak nitelendirilemez. (Samuel P. Huntington- Amerika Savunma Bakanlığı danışmanı)
Joseph A Massad, Liberalizmde İslam, s:67
Gördünüz işte Hamas'ın bileğinin bükülüp BARIŞ görüşmelerine oturtulması
olayında
Filistin'deki katliamın asıl sorumlusu
Trump denen yer altı varlığı, Netanyahu denen cani ile ZAFER gösterilerine
çıkıp, BAĞIRA BAĞIRA "bu zafer benim İsrail'e verdiğim sınırsız silah ve
mühimmat desteği ile oldu" diye SHOW yaparken
Filistin'e bir mermi veremeyen, bir
lokma ekmek sokamayan, limanlarından gemilerini ve petrollerini eksik
etmeyenler TRUMP'tan AFERİN alabilmek için birbirlerinin sırtına çıkmaya
çalışıyor kendi ülkelerinde utanmadan "En Büyük Aferini ben aldım"
diye TV programları yaptırıyorlardı.
Ama 1984'te halkı Müslüman olan ülkeler
arasında YEMEN gibiler de yoktu. Artık YEMEN gibi ülkeler de var. BU anlamda
bir HAYRA gidişten de bahsedebiliriz sanırım.
*Freedome House: 1941 yılında kurulmuş,
merkezi Washington'da olan ve belli ülkelerde şubeleri bulunan demokrasi,
siyasi özgürlük ve insan hakları konusunda araştırma ve savunuculuk yapan bir
sivil toplum kuruluşudur.
Avrupa Merkezli, Osmanlı karşıtı
propaganda Arap ve İslam ülkelerinde çıkan petrolü sömürmek için oluşturulacak
meşruiyet zemini ile ilgili tartışmaların ürünüydü.
(Bu yeni bir şey değildi.)
17. Yüzyıldan beri Aydınlanmanın ünlü
Filozofları Osmanlı despotizminin dehşetini ısrarla vurguladı ve İslam'ın
yüzünü despotik olarak gösterdiler. BU çabada özellikle Montesquieu ve Voltaire
ön plana çıkıyordu. Oysaki Rousseau ve öğrencilerinin görüşleri çok farklıydı.
Onlar Osmanlı'nın Avrupa kadar despotik ve kirli olmadığını düşünüyorlardı.
Onlar için despotizm şahsi mülkiyeti tanımayan sistemdi (yani komünizm-AHÇ).
Aslında bunun temelinde de 19. Yüzyıl Oryantalizminin ve Avrupa liberal
düşüncesinin meşru kıldığı Avrupai emperyalist işgal ve sömürüyü meşrulaştırma
vardı.
(Avrupa nereyi sömürecekse önce orayı
şeytanlaştırılıyordu-AHÇ)
Bu tartışmalar özellikle 1. Dünya
Savaşından sonra hızlanmış ve GELİŞME adı altında dillendirilmeye başlanmıştı.
Joseph A Massad, Liberalizmde İslam, s:72
Batı düşüncesinin/fikriyatının
sömürgecilikle DİREK ilişkisi vardır.
Onun saldırılarının aşağılamalarının
ötekileştirmelerinin SÖMÜRÜNÜN kendisini meşrulaştırma girişimi olduğunu
hafızalardan çıkarmamak gerekir.
O zaman küresel SÖMÜRÜCÜLERİN fikir
adamlarının KİMİ İşaret ettiğine bakarak, insan kanı ile beslenen bu
vampirlerinin yeni hedefini de tespit etmek mümkün demektir.
Zeyl: Bu alıntıyı girerken internette
seyrettiğim bir VİDEO geldi aklıma. Videoda Ürdün'e giden bir beyefendi İNGİLİZ
KRALİÇESİNİN Ürdünlülere hediye ettiği müzeyi çekmiş.
Müzede, Arapların İngilizlerin yardımı
ile önlerindeki Türk Bayrağı belirgin hale getirilmiş Osmanlı Birliklerine
yaptıkları saldırı canlandırılmış.
Sanki 100 senedir Ürdün, Filistin, ırak
ve Suriye’nin semalarında uçup, aşağıya sürekli bomba bırakan uçakların
üzerinde İNGİLİZ Bayrağı yokmuş gibi.
Neymiş yani: Osmanlı kötüleme
kampanyasının Batının bölgedeki kaynaklarını sömürme çabası ile doğrudan ilgisi
varmış.
Sömürülenlerin, kaynaklarını sömürenlere
bağışlamama HAKKI yoktur.
Nijerya'nın eski İngiliz sömürge valisi
ki aynı zamanda İngiltere'nin Birleşmiş Milletlerde temsilcisi idi, Lord
Frederick Lugard şöyle diyordu: "Tebaa pozisyonundaki toplumların,
ihtiyacı olanlara mallarını BAĞIŞLAMA konusunda itiraz hakkı yoktur."
Bu kelime ondan yıllar sonra ABD Başkanı
Bush'un 2003 yılında Irak işgali öncesi yaptığı konuşma ile benzerdir:
"Irak, Amerika’nın kendisini özgürleştirmesine karşılık petrol
gelirlerinden ABD'nin işgal masraflarını karşılayabilir, böylece Amerika’nın
Irak'a verdiği bu hizmet masrafsız bir hale gelebilir."
Joseph A Massad, Liberalizmde İslam, s:72
Sömürülen pozisyondaki ülkelerin mallarını SÖMÜRÜCÜ ülkelere bağışlamama
HAKLARI yoktur diyor sömürge valisi.
Aynı şimdi Suud'un, BAE'nin, Katar'ın,
Irak'ın, Suriye'nin PETROLLERİNİ Amerika'ya bağışlamama HAKLARININ olmadığı
gibi.
Direnenin üzerine bombalar yağar Irak’taki
gibi
Petrollerini Küresel vampirlere teslim
etmeyen sadece İran kaldı.
Doğu Despotizmi denen Batılı Monarşiydi
... Doğu despotizmine dair tartışma,
Avrupa'daki monarşiler ve Aydınlanmacı despotizmi hakkındaki belirsizlik
bağlamın gerçekleşti.
Böylece İslam'da sivil toplumun
olmamasına dair Oryantalist söylem, Batı'daki politik özgürlük durumuyla
alakalı temel siyasi endişelerin YANSIMASIYDI.
Bu açıdan Oryantalizm problemi Doğu
değil Batı'ydı. Bu problemler ve endişeler sonuç olarak Doğu’ya yansıtıldı, Bu
da Doğu2nun temsili değil, Batı2nın karikatürü oldu.
Doğu Despotizmi denen açıkça Batılı
Monarşiydi.
Joseph A Massad, Liberalizmde İslam, s:73
Batı aynaya bakarak gördüğü
çirkinlikleri Doğu olarak tanımladı.
Çünkü kendini İNSANLIK âleminin en
zirvesinde görüyordu. Kendi ürettiği ve kendi yaydığı EVRİM Teorisine göre EN
ÜST insan kendisiydi
Doğal olarak kendisi EN İYİ özelliklere
sahipken diğerleri KÖTÜ Gelişmemiş, geri Özelliklere sahip olmalıydılar.
Bu yüzden Aydınlanma ile savaş açtığı
kendi KÖTÜ DEĞERLERİNİN hepsinin DOĞU'da da var olduğunu düşündü.
Nasıl ki kendi KÖTÜ özelliklerine savaş
açıp onları YOK etmeye kalkmışsa DOĞU'ya da savaş açması KÜTÜKÜLE savaşın bir
gereği, oradan YAĞMALADIKLARI da kötülükle savaşın ücretiydi. Diyor sanırım.
Avrupalı liberal SİVİL toplum fikri
sadece Doğu Despotizmine muhalif değildi aynı zamanda VATANDAŞLIK fikrinin
kendisine de muhalifti. Çünkü VATANDAŞLIK fikri Oryantalist DOĞU'ya boyun
eğdirme fikri ile çelişkiliydi.
BU da şöyle bir sonuca vardı. Eğer Doğulu
Despotik düzen Batı'ya boyun eğiyorsa o medeni sayılabilir ona izin
verilebilirdi.
...
(Hâlbuki Patricia Spingborg'un
hatırlattığı gibi, kadim "Yakın Doğu Toplumları" tüccarın varlığı ve
hakları açısından, kayıtlı en eski ve uzun medeni ve ŞAHSİ kanun tarihine
sahipti. Ve bu kanunlar Sözleşme biçimlerinin öncüsü sayılabilirdi) ...
Joseph A Massad, Liberalizmde İslam,
s:74
Batılı oryantalistler İslam toplumlarını sürü olarak görür orada bireyselliğin
var olabileceğine ihtimal vermediler.
Eğer orada bireyselliğin olduğunu kabul
etmiş olsalardı BATILILARIN üstünlük iddiaları havada kalacaktı. Zira Batılı
düşünce üstünlüğünü BİREYSELLİK üzerinden iddia eder.
Hâlbuki Müslümanlar farz namazları
CEMAAT'le kılar ama sünnetleri TEKER teker kılarlar.
Farz'da imamın arkasında sırlanırlarken,
sünnette dağılırlar.
Azap, onları Cemaatken yakalarken,
Allah'a hesabı teker teker BİREY olarak verirler.
CEMAATİN birlikteliği ve kâfire karşı
bütünlük korunurken CEMAATİN bireyi yok etmesine de müsaade edilmez, diye
işitmiştim.
Eğer Doğulu Despotik düzen Batı'ya boyun
eğiyorsa o medeni sayılabilir ona izin verilebilirdi.
Mesela Lord Lugard Afrika sömürgelerinde
"Doğrudan olmayan yönetim" diye bir şey icad etmişti. Bu da bir nevi
emperyalizm sponsorluğunda yerel despotluklar ortaya çıkarmıştı.
Bu sistemi George Padmore şöyle izah
ediyor:
"Hiç bir Doğulu Despot, bu Batı
destekli yerel Siyahi zorbalardan daha büyük bir güce sahip değildi. Arka
planda sessizce duran beyaz yetkililerden aldıkları destek sayesinde böylesi
bir güce ulaşmışlardı."
Joseph A. Massad, Liberalizm İslam, s:74
Batılı zalimler aramızdan köksüz,
görgüsüz, ahmak, cahil ve KİBRİ Tanrı Dağından yüksek tipleri aramızdan seçip
başımıza getiriyor.
Para, Güç ve siyasetle onları
destekleyerek ZULÜMLERİ İle bizi sindirmelerini, korkutmalarını,
aşağılamalarını, kişiliksizleştirmelerini seyrediyor
Ve sonra diyor ki bu Doğululardan Adam
olmaz. Kurdukları sistemler çok İLKEL.
Bir sürü var bunlardan İslam
coğrafyasında Tacikistan'dan tut BAE'ye kadar, Suud'dan tut Mısır'a,
Azerbaycan'a kadar.
Demeye mi çalışıyor bu yazar acaba?'da
Avrupa'nın 300 yıllık sömürgecilik ve
Oryantalizm birikimi akademik ve kültürel bir miras yarattı. Bu miras 2. Dünya
Savaşının sonrasında Amerikan Akademisine, özellikle 1960'lardan itibaren saha
çalışmalarına eklemlendi...
Oryantalist Yahudi tarihçi ve Beyaz
Saray Danışmanı Bernard Lewis 1990'larda bu sürecin önemli temsilcilerindendi.
Soğuk savaş sona ererken ve YENİ DÜŞMAN arayışları başlamışken alelacele bir
eser yazdı "The Roots of Muslim Age" (Müslüman Çağının Kökenleri).
"Gündemimizdeki meselelerin ve politikaların
hatta bunları takip eden hükumetlerin çok ötesinde yeni bir RUH hali ve hareket
ile karşı karşıyayız. Bu basit bir Medeniyetler Çatışması değildir. Bizim
YAHUDİ-HRİSTİYAN mirasımıza
yönelik kadim düşmanlığın mantıksız ama kesinlikle
tarihi bir reaksiyonudur.
Lewis'in kullandığı dili fark ettiniz
mi: Sadece (300-400 yıllık sömürge dönemini unutmamızı istemiyor, binlerce
yıllık Yahudi-Hristiyan mirası yarım asırlık bir tarihi dönem olarak takdim ediyor
ve aynı zamanda kadim formasyona (binlerce yıllık ilme ve insani birikime
karşı-AHÇ) kadim bir düşman olarak da İslam lanse ediliyor.
Joseph A Massad, Liberalizm de İslam s:76
Sovyetler Birliği yıkılınca BATI
Sömürgeciliğine harekâtlarını, işgallerini, katliamlarını meşrulaştıracak bir
BAHANE boşluğu ortaya çıktı.
İsrail'in kurucuları ve ABD'nin Irak'ı
işgalinin azmettiricileri arasında ismi sayılan İngiliz tarihçi Bernard Lewis
bu DÜŞMAN boşluğu için "mükemmelliğin ve güzelliğin, hakikatin ve doğruluğun,
iyiliğin ve hayrın temsilcisi GÜNAHSIZ Yahudi-Hristiyan topluluğa Müslümanların
duyduğu mantıksız ve saçma tarihi DÜŞMANLIK" nedeniyle İSLAM'ı aday
göstermiş, diyor demiş sanırım.
2. Abdülhamit'te bunun farkındaydı ve
İngilizlerin bu konudaki çalışmalarının bilincindeydi.
O dönemde bir Osmanlı gazetesi şunları
yazmıştı: "İngiltere'nin amacı hilafeti İstanbul'dan çıkarıp
Arabistan'daki Cidde ya da Mısır'da bir yere taşımak ve böylece kontrol altına
alınmış bir halife üzerinden tüm Müslümanları istediği gibi yönetmektir."
Nitekim İngilizler hilafet tartışmalarına
direk müdahil olmuşlardır. Bu konuyu özellikle köpürtenler İngiliz
Hindistan'ında İngiliz yönetiminden emekli olmuş memurlardı. Sürekli Osmanlı
Halifesi hakkında olumsuz iddialar, Mekke emirinin halife olmasına dair
çağrılar, halifenin Arap olması gerektiğine dair fetvaları içeren içtihatlar
İngiliz gazetelerinde neşrediliyordu.
Joseph A Massad, Liberalizmde İslam, s:86
Şuurunu yitirmiş toplumların kendi GÜNDEMLERİ yoktur.
Onlara dayatılan gündemleri konuşurlar.
Konuşurlarken bu konuyu NEDEN konuştuklarının,
neden dahi fark edecek durumda değillerdir.
Tıpkı hararetle "içtihat kapısı
açık mı kapalı mı? " tartışmasını yapan Müslümanların İÇTİHAD
yapabilecekleri ŞERİATIN neredeyse 100 sene önce kaldırıldığını ve Şeri
hükümlerden Anayasa da sadece "Öldürme yasak" emrinin kaldığını fark
etmemiş olmaları gibi.
Osmanlı sultanları Yavuz Sultan Selim'in
Mısır'ı Osmanlı topraklarına kattığı 1517 yılından beri kendilerini halife
olarak görüyorlardı. Ancak bütün Müslümanları kapsayan bir hilafet otoritesi
iddiaları yoktu. Bu durum 2. Abdülhamit'le birlikte değişti.
Kendisi Avrupa saldırıları ile karşı
karşıya olduğu bir dönemde Avrupa'nın Osmanlı topraklarını sömürge haline
getirme planlarına direnebilmek için -özellikle İngilizlerin Mısır'ı işgalinin
ardından (1882)- bu ideale sarılacaktı.
İslam dünyasında ve Osmanlı
İmparatorluğunda Hristiyan dünyasının artan işgallerine karşı dünya genelindeki
Müslümanları bir araya gelmeye zorlayan pan-İslamcı bir güç olarak 2.
Abdülhamit tarafından beslenen İslami diriliş ve Hilafet meselesi bu noktadan
sonra Batılı Oryantalistleri çok ilgilendiren bir konu olacaktı.
Talal A Massad, Liberalizmde İslam, s:93
Osmanlı, Batılı sömürgecilik faaliyetleri karşısında İslam Ümmetinin hem
kalkanı hem de BEYNİ konumunda idi. 100 yıllık süre sonunda Batılı ittifakın
başından, Gazze katliamının NETANYAHU'dan sonra en büyük sorumlusundan (Trump)-
AFERİN alabilmek için çırpınan, toprakları üzerinde onlarca BATILI üs bulunan,
kendi çocuklarını KENDİ evladları olarak yetiştirmekten aciz, Avrupa HAÇLI
Birliği'ne katılabilmek için yıllardır kapısında UŞAK gibi bekleyen bir konuma
düştü.
Ne yazık ki bu durum TÜRKLER adına son
yüzyılın ŞANLI bir tarih olarak adlandırılmaya layık olduğuna işaret etmiyor
sanırım.
Zeyl: Dayak yemiş 2. Abdülhamit'in görevden
alınma anını tasvir eden De Amota'ya ait bu resim 1909 yılının Mayıs ayında
L’Illustrazione Italiana dergisinde yayınlanmış.
***
21. Yüzyılda, günümüzdeki AMERİKA
savaşları ve ABD'nin emperyalist planları bağlamında pek çok Arap ve Batılı
muhafazakâr, liberal ve Marksist düşünür İslam Dünyasındaki DEMOKRASİ eksikliği
ile mücadeleyi kendilerine iş edindiler.
Onlara göre mesele sadece İslam'ın
içinden çıkan kültür meselesi değildi. Arap ve Müslüman dünyasında üstlenilmesi
gereken şey, sömürgeci bir MEDENİLEŞTİRME görevi (mission civilisatrice) değil,
bundan ziyade Avrupa tarzı bir sekülerleşmenin sağlanmasıydı.
Böylesi bir SEKÜLERLEŞTİRME İslam'ı özel
bir alana hapsedilmiş Protestanlığa benzetmekle kalmayacak, aynı zamanda
liberalizmin ve demokrasinin yolunu açacaktı.
Joseph A Massad, Liberalizmde İslam, s:96
Müslüman toplumu YOK etsin diye SEKÜLER
diktatörlükler kurup desteklediler.
Batı destekli bu SEKÜLER diktatörlükler
DEMOKRATİK yönetimlerden çok MAFYATİK, diktatöryal yapılara dönüştüler.
Kontrolden çıkan bu seküler haydutlar
sürekli kendi halkları ile savaş halinde, hırsız, sahtekâr, zalim ve Batı
sömürgeciliğine yeterince hizmet edemeyen yapılar oldular
Bu sefer de SÖMÜRGECİLER ve özellikle
ABD kurdukları Amerikancı Müslümantik Ordular ile onları temizlemeye
giriştiler. Irak, Libya, Yemen, Sudan, Somali, Mısır, Tunus, Suriye, Lübnan...
Türkiye ve Türki Cumhuriyetlerdeki
SEKÜLER sistemlere ayakta dursunlar, Müslüman nüfusu tasfiye ederek LAİK örnek
toplumlar var etsinler çağdaş, demokratik, özgür, gelişmiş ÖRNEK ülkeler
olsunlar diye destek vermeye devam ediyorlar. diyor sanırım.
Acil olarak Avrupa Sömürge stratejisi
ile uyumlu bir İSLAM modeli üretmek gerekiyordu.
Cezayirli Müslüman yargıçları (KADILARI)
rasyonalist (akılcı-vahyi öncelemeyen-AHÇ) zihinlerde eğitmek için Fransızlar
tarafından kurulan Tilimsan Medresesinin dekanı aynı zamanda İslam Hukuku
uzmanı olan William Marçais Yeni ve modern bir İslam tanımı yapma taraftarıydı.
Fransızlar bu İslam'ı kendilerinin hâkim olduğu Kuzey Afrika'da yaymayı
planlıyordu.
Bu İslam kaderini sıkı bir şekilde
Fransa'ya bağlamış olacaktı. Fransızlar tarafından modern eğitim verilen bu
YENİ İSLAMCILARA çok umut bağlanmıştı. Ancak Marçais Bu yetiştirilen elitlerin
Müslüman topluma yabancı kaldıklarını, organik olmadıklarını düşünüyordu...
Ünlü İngiliz Oryantalist Marwan Buheiri
de, bu yeni Modern İslamcı âlimlerden pek ümitli değildi "Bu yetiştirilen
modern âlimler için MANİPÜLASYON, ilmi tarafsızlıktan çok daha önemli"
diyordu.
Ona göre Müslümanları bölecek, birbirlerine
düşürecek stratejiler geliştirmek çok daha önemliydi.
Joseph A. Massad, Liberalizmde İslam, s:96
Siz bunları İslam'ı öğretmek için kurulmuş bir ilahiyat fakültesi, bir Medrese
falan sanıyorsunuz. Çocuklarınızı DİNLERİNİ öğrensinler diye oralara
gönderiyorsunuz
Hâlbuki Müslümanları bölmek, parçalamak,
birbirine düşman etmek, İslam'dan çıkarmak, yoz ve kullanışlı kişilikler
yetiştirmek, Müslüman alıp Deist iade etmek, sömürülebilir şahsiyetsiz
kişiliklere dönüştürmek için kurulmuş Müslüman çocuklarını AVLAYAN TUZAKhaneler
inşa ettiler, diyor sanırım.
Sömürgecilik bu topraklara öyle kolayca,
iki günde yerleşmedi.
***
RAND Corporation* 2003 yılında bir rapor
yayınladı:
Raporda ABD'nin hangi İslam türlerini
üretmesi gerektiğinin tespiti yapılıyordu. Rapor hedefini en başında
özetlemişti:
"İslam Muazzam bir sosyal ve siyasi
etkisi olan önemli bir din. Bir dizi ideolojiye ve siyasi eyleme ilham
verebiliyor. Bunların bazısı küresel istikrar için tehlikelidir (Küresel
istikrar dediğinin ABD ve müttefiklerinin dünyayı sömürdükleri düzenin devamı
olduğunu hatırlatırım-AHÇ) Bu yüzden daha ılımlı, demokratik, barışçı ve
hoşgörülü bir sosyal düzen çağrısı yapan İslam türlerini desteklemek uygun
görünüyor. Asıl mesele de bunun nasıl yapılacağı meselesidir."
Raporda bunun için raporda, "Böyle
önemli bir dünya dinini dönüştürmek (Amerikalılar için) kolay değildir.
"Ulus İnşa etmenin" göz korkutuculuğuna kıyasla "DİN İNŞA
ETMEK" çok daha tehlikeli ve karmaşıktır." deniliyordu.
Joseph A. Massad, Liberalizmde İslam, s:99
İslam mevcut hali ile sömürgeci Batı düzenine tehdittir. ONU yeniden kurgulayıp
SÖMÜRÜYE uygun bir hale getirmemiz gerekir.
Zeyl 1: Aklıma gelmişken Rand
Corporation'un, Türkiyeli ve Türk olan Türkiye'de yaşayan, hatta Türk
siyasetinde çok yükselmiş Türkiye RAPORTÖRLERİ var mıdır?
Varsa kimlerdir?
Rand Corporation, Amerika Birleşik
Devletleri Ordusunun Orta Asya'ya yönelik faaliyetleri için araştırmalar
düşünce kuruluşu.
İyi Müslim-Kötü Müslim
RAND Corporation'un raporu açıkça
söyler: "Müslüman gelenekçiler ve radikallerle değişik boyutlarda uzlaşma
imkânı mevcuttur.
Ancak bizim vizyonumuza uyanlar,
modernistlerdir. Tüm İslami gruplar içerisinde modern demokratik toplum ruhuna
ve değerlerine en uygun olanı modernistlerdir."
Joseph A Massad, Liberalizmde İslam, s:99
Batılı sömürgeciler için özellikle sapkın tasavvufi yapılar ve
ahmaklaştırılması başarılmış hikmetten yoksun radikal İslami grupları kullanmak
elbette mümkündür. Ancak bu durum BÜYÜK bir de risk taşır.
Zira Kur'an ve İslam’ın temeli ortada
durmaktadır. Bir sonraki kuşağın hatta bizzat bu insanların uyanmaları ve
direnişe geçmeleri ihtimali hep vardır.
Ancak Modernistler ÖZÜ tahrif
ettiklerinden MANAyı olduğu gibi değiştirdiklerinden ya da AKİDEYİ sömürgeci
dili ile seslendirdiklerinden bir uyanma ya da direniş imkanını da yok ederler.
Bu anlamda BATILI sömürgeciler için en
iyi İslam Modernist İslam’dır, diyor sanırım.
Bu sadece Amerikanın emperyalist
stratejilerinin hedefi değildi.
Saba Mahmut'un belirttiği gibi
"Solcular ve liberaller, Müslüman dünyada demokrasinin kaderini
SEKÜLERİZMİN hem siyasi hem de doktrin olarak devlet tarafından
kurumlaştırılmasına bağlı olduğunu düşünüyorlardı.
Bu birliktelik yani Amerikan
emperyalizmi ve içerdeki solcu ve liberaller birlikteliğinin ortak hedefi
Amerikan Dış İşleri Bakanlığından üretilen bir söylem içinde dillendiriliyordu:
"Özellikle 'İSLAM'I içerden' şekillendirip dönüştürmek" için
programlı bir çalışma yürütülüyordu...
Mahmud "Bu çok katmanlı projenin
TEK BİR amacı olduğunu vurguluyordu: "İslam'ın köktenci yorumlarına bir
panzehir ve koruyucu ilaç olarak bugün yaygın bir şekilde ILIMLI İSLAM denen
şeyi desteklemek.
Joseph A. Massad, Liberalizmde İslam, s:100
Amerikan emperyalizmine direnen, sömürüye uygun olmayan, hala ŞAHSİYET ve İzzet
sahibi insanlar olarak Batı'nın adi taklitlerine dönüşmek istemeyen; NAMUS, Ar,
Edep, Hayâ, İffet kelimelerini önemseyerek kadınlarını, kızlarını ve
çocuklarını Batı'nın hizmetine sunmak istemeyen Müslümanların direncini kırmak
için ILIMLI İSLAM diye bir şey ürettik. Onu destekleyip İSLAM'I toplumdan
tasfiye etmesini sağlamalıyız, diyor sanırım.
Bu planın amacı Müslümanlar için dini
bir görev olan CİHADI Amerikan çıkarları çerçevesinde örgütlemekti.
...
Amerika, Afganistan'da komünist hükumeti
devirmek için Cihatçı Müslümanları desteklemişti.
Ancak bu yeni bir olay değildi, kökleri
çok daha eskilere dayanan bir emperyalist projeydi. Soğuk savaş döneminde
Müslüman dünyadaki en önemli örgüt olan Müslüman Kardeşler adındaki Mısırlı bir
cemaat, (CIA destekli -AHÇ) Suudi Arabistan Hükumeti, ona bağlı âlimler ve yine
onlarla işbirliği içindeki diğer din adamları başlangıçta gizli sonrasına AÇIK
bir Amerikan planı dâhilinde İSTİHDAM edildiler
BU planın amacı Müslümanlar için dini
bir görev olan CİHADI Amerikan çıkarları çerçevesinde örgütlemekti.
Joseph A Massad, Liberalizmde İslam, s:101
1,5 MİLARLIK bir kitle olan Müslümanların son 100-150 yılda dünya sahnesinde
bir HEDEFLERİ, AMAÇLARI, İDDİALARI kalmamıştı.
Çok büyük bir ENERJİ Vardı ama atıldı.
Amerikan Sömürgeciliği bu BÜYÜK enerjiyi
Amerika hedefleri çerçevesinde kullanabilir miyim diye bir proje geliştirdi.
Suud (sonraları Katar-BAE-Kuveyt-Türkiye) üzerinden organize edilmiş RABITA ve
benzeri organizasyonlar ile bu yapıyı Amerika'nın düşmanlarına karşı kullanmaya
başladı.
Başta çok sorun yoktu zira Amerika’nın
Müslüman savaşçıları kullandığı alanlar Müslümanların da problemli olduğu
alanlardı. Mesela Rus İşgalindeki Afganistan, Rus İşgalindeki Çeçenistan,
Rusların kontrolündeki SIRPLARIN saldırısı altındaki BOSNA gibi.
Ama sonra Amerika oyunu büyütmek istedi.
Müslüman Savaşçılar Amerika’nın düşmanı
olan MÜSLÜMANLARA karşı da kullanamaz mıydı?
İşte YEMEN, Irak, Suriye ve şimdi de
SUDAN'da oyunun bu perdesi sahneye sürüldü. Diyor gibime geldi.
ABD Başkanı Eisenhower'ın baş Psikolojik
savaş stratejisti Edward P Lilly'nin tavsiyesi ile 1953'te "Din
Faktörü" isimli bir bildiri yayınlandı.
Aynı bildirinin tavsiyesi ile Sovyet
tehdidine karşı gerekli ruhsal ve ahlaki kaynakları desteklemek amacıyla
1953'ün Eylül Ayında Princeton Üniversitesinde düzenlenen "İslam
Kültürü" toplantısı için "Seçkin Müslüman Alimler"den oluşan bir
heyete ABD'ye davet edildi.
Büyük çoğunluğu Ortadoğu'dan gelen âlimlerin
tüm yol masrafları karşılanmıştı (Kişi başı 25.000 USD). Ek masrafları ABD
Havayolları ve Suudi Petrol Konsorsiyumu üstlendi. Toplantıda kimler yoktu ki...
Yıllar sonra gizliliği kaldırılan IIA
dokümanına göre İlk bakışta eğitim ve öğrenme amaçlı düzenlenmiş gibi
gösterilen bu konferansın amacı İslam dünyasında eğitim, bilim, hukuk, felsefe
siyaset üzerinde büyük etkiye sahip insanları bir araya getirmek ve onları
"İslam'ın içinde bir Rönesans gerçekleştirmeleri için motive etmek ve
yönlendirmekti."
Toplantı kamuoyuna "tesadüfen bir
araya gelen çok sayıda Müslüman Bilgin diye duyurulmuştu.
Joseph A. Massad, Liberalizmde İslam, s:102-103 (kısaltılmıştır)
Amerika’nın SÖMÜRÜYE uygun, Amerika’nın emperyal hedefleri adına
savaştırılabilecek, her cephede kullanılabilecek MÜSLÜMANLAR yetiştirme
çabalarından bir sahne sanırım.
Kim diyebilir ki BAŞARISIZ oldular.
İŞGAL için İslam’ı Kullanmak
Bugün Amerika, kendisine uyumlu bir
ILIMLI İslam modelini dünyaya yaymaya çalışıyor.
Ancak bu yeni bir Batılı teknik
değildir. Tarihi Napolyon'un Mısır'ı işgaline kadar gider.
Napolyon 1798 yılının Temmuz ayında
İskenderiye'ye işgal için çıktığında Mısırlılara şöyle seslenmişti:
"Kâinatın Rabbi, Her şeye gücü
yeten (Tanrı) Memluk Hanedanının yıkılmasını istedi... Şeyhlerin ulemanın,
kadıların ve imamların görevlerine devam etmesi, onların Allah Katındaki
sorumluluğudur. Vakit namazları her zaman olduğu gibi camilerde eda
edilecektir. Tüm Müslümanlar bugün için Allah'a şükretmeli. Memluk Hanedanını
yıktığı için Hamd ve Sena Yalnız O'nadır.
-Sesini Yükselterek- Allah Osmanlı
sultanının itibarını daim eylesin, Allah Fransız Ordusunu daim muzaffer
eylesin. Allah'ın laneti Memluklülerin üzerine olsun. Allah Mısır Ahalisinin
halini iyileştirsin. Amin"
Joseph A Massad, Liberalizmde İslam, s:110
Neymiş... Tanrı Fransız Ordusunu daim muzaffer eylesin'miş.
Fransız Ordusuna karşı direnmedikleri,
onlara karşı savaşmadıkları için değil Allah öyle istediği için Fransızlar o
ülkeyi işgal edebilmişler.
Dini terimlerle HALKI manipüle edip,
Dinin istikametini ve DİRENİŞİ başka yöne yönlendirmek…
Bizi kul, köle edinmeye, topraklarımızı
işgale, Ahlakımızı ifsada, kaynaklarımızı yağmalamaya gelmiş bir haydutlar
güruhu KENDİLERİNİ ALLAH'ın elçisi olarak tanıtıyorlar...
Sanırım Hz Adem'in yanına gelen İblis
gibiler. "Biz sizin iyiliğiniz için buradayız" diyorlar.
Ve hala buralardalar, geldiler ama
gitmediler.
1857 Yılında İngilizler Hindistan'da
kendilerine karşı ayaklanan Müslüman ahaliyi yatıştırması için Halife 1.
Abdülmecid'den yardım istediler.
Kısa süre sonra Hintli Müslümanlar,
Halife Abdülmecid'den "Halifenin İngilizlerle Müttefik olduğuna, ona karşı
ayaklanmalara katılmamaları ve İngilizlere sadık olmaları gerektiğine"
dair bir bildiri aldılar...
Ayaklanmalar bittiğinde ve Babürlüler
İngilizler karşısında tamamen yenildiklerinde İngilizler, Hindistan'daki
Anglo-Muhammedi kanunları titizlikle ortadan kaldırmaya başladılar. Nihayetinde
şeriata ve yerel uygulamalara dair kanunlarda hiç bir şey kalmazken tüm
kanunların İngilizleşmesi dayatıldı. 1860-70'li yıllar öylesine hızlandırılmış
bir sürece şahitlik etti ki yüzyılın sonuna gelindiğinde -aile hukuku ve bazı
mülkiyet kanunlarına dair- bir kaç uygulama hariç her şey İngilizleşmişti.
Joseph A. Massad, Liberalizmde İslam, s:110-111
Hindistan FİİLİ olarak İngiliz işgali
altındaydı.
Türkiye Değildi.
Ama Hindistan'daki kanunlar aynı ile
İngiliz Konsolosluğunda tercüme edilerek Osmanlıya dayatıldı ve Islahat
Fermanı, Tanzimat Fermanı, inkılaplar vs. denilerek İslam’a, şeriata, Türk
örfüne ve YEREL'e dair olan hemen her şey TASFİYE edilerek SÖMÜRGECİLERİn kanunları
getirildi.
Geriye bir AİLE hukukundan 3-5 bişi
kalmıştı. Onu da son 20 senede Temizlediler.
Soyunarak Çağdaşlaşmak
İngilizler 1882 yılında Mısır'ı işgal
ettiğinde, yeni bir İslami hükumet ve toplum anlayışını dikte etmek için can
atıyorlardı.
İngiliz Genel Danışman Lord Cromer,
Mısır'da ateşli ANTİ-Feminist kesilmişti. Kadınların oy hakkına kesinlikle
karşıydı, kadınların, hatta kadın hekimlerin dahi eğitimini engelledi. Ancak
aynı zamanda Müslüman Toplumları ÇAĞDAŞLAŞTIRMANIN yolunun da kadınların
AÇILMASINDAN geçtiğini, hicabın çıkarılması gerektiğine de inanıyordu.
Onun bu IRKÇI İslam anlayışı kendisini
Mısırlı entelektüel Kasım Emin'in 1899 yılında kaleme aldığı "Kadınların
Özgürleştirilmesi" eserinde vücut buldu. Kitap Mısırlı emperyalizm
düşmanlarını yererken, İngilizlere Övgüler diziyordu Kitabın bir bölümü
Kadınların HİCAP meselesinin teolojik tefsirine ayrılmıştı. Bu bölüm kitaba
Lord Cromer'in ısrarı ve onunla iletişim sonucu konulmuştu.
Bu bölümün İngilizlerin sömürge gücü ile
yükselerek, İngilizler tarafından Mısır'ın baş müftüsü yapılan Muhammed Abduh
tarafından yazıldığı iddia edildi.
Cromer 1905 yılında vefat eden Abduh'un
ardından övgü ile söz edecekti.
Joseph A Massad, Liberalizmde İslam, s:111
28 Şubat ve daha öncesi Cumhuriyet Tarihini bilenler,
bu dönemin ÇAĞDAŞLAŞMAK için, Müslüman
kadın Öğrencilerin okumalarının yasaklandığı ancak açılmaya ve soyunmaya
zorlandığı bir dönem olduğunu bilirler.
Cumhuriyetin Çağdaşlaşma Projesi de buna
dayanıyordu: Müslüman Kadınlar okuyarak değil, Soyunarak Çağdaşlaşacak,
medenileşecek, uygarlaşacaklardı.
Müthiş KALKINMA ve Çağdaşlaşma Projemiz
buydu...
Alman Tarihçi ve arkeolog Max von
Oppenheim Mısır'daki Alman Konsolosluğunda maslahatgüzar olarak görev yapıyordu
Alman hükumetine Mısır'daki durumu
anlatan bir rapor hazırladı.
Rapor İngilizlerin Osmanlıyı zayıflatma
girişimlerini anlatıyordu. İngilizler Osmanlıdan hilafeti alarak Hindistan ve
Mısır'daki Müslümanları halifenin dolayısı ile Osmanlının etkisinden çıkarmayı
hedeflemişlerdi.
Oppenheim'ın tespiti doğruydu. Daha
Sonra İngiliz Dışişlerinden ortaya çıkan bir belgede "Türk
İmparatorluğunun hem içerde hem dışarda kutsal savaş/CİHAT ilan ederek
Müslümanları Hristiyanlara özelde de İngilizlere karşı kışkırtma"
ihtimalini etkisiz hale getirmek isteğinden bahsediliyordu.
Belge Lord Kitchener tarafından kaleme
alınmıştı. Hicaz Emiri Şerif Abdullah'a hitaben yazılmıştı: "Almanya Türk
hükumetini ALTINLA satın aldı Hâlbuki İngiltere, Fransa ve Rusya Osmanlının
toprak bütünlüğünü hala garanti ediyordu. (yani İngiltere, Fransa ve Rusya'nın
Osmanlı topraklarında gözü olmadıklarının sözünü vermişlerdi-AHÇ) Herhangi saf
bir Arap hilafetin Mekke ya da Medine'de olmasını gerektiğini kesinlikle bilir.
Bugüne kadar Biz İngilizler, Türklerin nezdinde İslam'ı savunduk, Ama artık
bunu ASİL ARAP milleti için yapacağız" diyordu.
Joseph A Massad, Liberalizmde İslam, s:117
Konunun Cumhuriyetle birlikte kaldırılan Hilafet Kurumu ile olan bağlantısını varın siz hesap edin.
İngilizlerin Hilafet konusundaki HASSASİYETİ
Sevr'de kalmadı Lozan'a da taşındı.
"Ruhani" kelimesinin
Hristiyanlar ve Müslümanlar için taşıdığı farklı anlamlara dair yapılan yoğun
tartışmalardan sonra nihayet 1923 yılının temmuz ayında, Türkiye ile Britanya
ve müttefikleri arasında imzalanan Lozan Anlaşmasının 27. maddesi şöyleydi:
"Siyasi yasama ile ilgili ya da
idari meselelerde hiç bir güç ya da yetki; TÜRK hükumeti ya da yetkilileri
tarafından TÜRK Toprağı dışında HİÇ Bir sebeple bu anlaşmada hazır bulunan ve
imza atan devletlerin egemenliği ya da himayesi altındaki bir toprağın ulusu
üzerinde ya da Türkiye'den ayrılan bir toprağın ulusu üzerinde
uygulanamayacaktır. Müslüman dini liderlerin ruhani yetkilerinin hiç bir
şekilde ihlal edilmeyeceği de kararlaştırılmıştır."
Joseph A. Massad, Liberalizmde İslam, s:120
Türkiye Cumhuriyeti, Osmanlı ve Selçuklunun 1000 yılda biriktirdiği Müslümanlar
üzerindeki itibarını, gücünü ve etki alanını kullanmayacağına, REDDEDECEĞİNE
yemin etmiş gibi geldi bana.
İnsanın aklı karışıyor.
Eğer Kurtuluş Savaşını kazanan biz isek
MADDELERİ neden İngilizler dayatıyor?
Türklerin diğer Müslüman kavimlerle olan
İSLAM KARDEŞLİK BAĞI işe yaramaz durumda idiyse neden İngilizler döne dolaşa
bunu kırmak ve BAĞI kesmek için çabalıyor?
Bu maddeyi, imzaladıktan sonra HİLAFET
Kurumu devam etse Türkiye Cumhuriyetinin başına bela olurmuş. Zİra
Hindistan'dan Filipinlere, Afrika'dan Amerika'ya; Kazakistan'dan Çeçenya'ya
Müslümanlar, Türk Halifenin ağzına bakarken Türkiye Cumhuriyeti sürekli
HALİFEYİ susturmak ve İngilizlerden (Sonra ABD'lilerden) AFERİN almak için
Halifenin anasını ağlatacaklardı demek ki.
Bununla uğraşmaktansa,
"MÜSLÜMANLARIN bizde HİÇ ümidi kalmasın" diye OSMANLILARIN binlerce
CAN feda ederek aldıklarını BEDAVAYA vermişler sanırım.
İngiliz İmparatorluğu büyük bir Hintli
Müslüman nüfusa sahipti. Bu durum İngiliz siyasilerin zihinlerinde önemli bir
yer işgal ediyordu.
Hintli Müslümanların Osmanlıya
verdikleri destek 1877-1878 Osmanlı-Rus Savaşında iyice ortaya çıkmıştı. Ayrıca
İngilizler Osmanlı topraklarını da işgal etmeye (1878 Kıbrıs, 1882 Mısır'ın
işgali) başlayınca bu destek ve İngilizlere öfke giderek arttı.
İngilizler özellikle Müslümanlar
arasında artan PAN-İSLAMCILIk (Müslümanları tek bir devlet altında toplamayı
hedefleyen hareket-AHÇ) akımından endişe etmeye başladılar.
Bu sebeple hilafetin diğer ülkelerdeki
Müslümanlar üzerinde sahip olabileceği her türlü ruhani ve seküler otoriteyi
son erdirmek üzerine kafa yormaya başladılar.
Mesela 1920 yılında imzalanan Sevr
Anlaşmasına 139. maddeyi eklemeleri bu yüzdendi. Bu maddeye göre Türkiye başka
bir devletin egemenliğinde ya da himayesinde olan MÜSLÜMAN tebaa üzerindeki her
türlü egemenlik ve YARGI hakkından feragat edecekti.
Bu madde Hint Müslümanlarını bir hayli
kızdırmıştı.
Joseph A Massad, Liberalizmde İslam, s:120
150 yıldır Emperyalizmin en büyük sıkıntısı Müslümanların birbirlerini KARDEŞ
görerek BİRBİRLERİNDEN kendilerini sorumlu hisseder olmalarıdır. BU durum
onların başına PEK ÇOK yerde bela oldu. Sömürge maliyetlerini çok yükseltti.
BU bilinci Baskılamak hatta yok etmek
için BİN TÜRLÜ yeni fitne icat etmeye çalıştılar ya da arkeolojik kazı yapar
gibi bin yıllık eskileri bulup bulup ortaya çıkarıp kışkırttılar.
Bakın TRUMP Nalçağı Müslüman Kardeşleri
terör Örgütü ilan etmiş.
Muhtemelen en büyük suçları İSİMLERİNDE
Müslümanların Kardeş olduğunu hatırlatmasıdır.
ABD'nin toplumlara DEMOKRASİYİ ve
LİBERAL değerleri dayatmak için(?) yaptığı şey YEREL DESPOT yöneticileri
desteklemekti.
Bu esnada da bu durumu meşrulaştırmak
için bütün dünyaya "Bu yöneticilerin İslam ve Arap" kültüründen
üredikleri masalı anlatıldı.
Bu durum Amerika'nın dünya genelinde
liberal ya da sosyal demokrat, bağımsız yönetim, sömürü karşıtı politikaları
bastırmak için büyük bir mücadeleye girmişken bir taraftan da kendisini küresel
demokrasi gücü ve modern dünyanın en eski demokrasisi olarak pazarlamaya devam
etmesi ile uyumlu bir politikaydı.
Joseph A MAssad, Liberalizmde İslam, s: (Derlenmiştir)
Bir taraftan YEREL diktatörleri,
zalimleri, despotları kendi halklarını ezsinler diye silahlandırıp desteklerken
diğer taraftan "Bu despotları İSLAM kendi içinden üretiyor, ARAPLARIN
geleneğinde var" diye dünyayı ve halkları MANİPÜLE ediyorlardı, diyor
sanırım.
Zeyl: Görüyorsunuz değil mi
VENEZUELA'yı?...
Seçilmiş başkanı indirip yerine kendi
ZALİM KUKLALARINI getirmek için yaptıkları hamleleri
BUnu bizim coğrafyaya 100 sene önce
YAPTILAR ve sonra bu DİKTATÖRLERİ siz getirdiniz dediler.
Kemalistler ve İslamcılar
1960-70'lerde Amerika'da sivil haklar ve
savaş karşıtı hareketler karşısında Amerika Savunma Bakanlığı Danışmanı
Hungtington ABD'de yaşanan problemin "Aşırı Demokrasi"den
kaynaklandığından şikâyet etmişti
Huntington'un Müslüman devletlerde
gelişen Kültürel Emperyalizm karşıtı hareketler için endişesi ise ulusların
kendi kendilerini yönetme HAKKI'ndan kaynaklanıyordu.
Bu durumu İSLAM ile DEMOKRASİ arasındaki
uyumsuzluk olarak tanımlayan İngiliz, Amerikan, akademisi ve BATI medyası DİN
karşıtı olarak kültürü, ulusalcılığın geliştiği yerlerde de kültüre karşı dini
destekleyecekti.
Amaçları, Müslümanların çoğunlukta
olduğu ülkelerde kendilerini "demokratik" sayan yönetim şekillerinin
kurulmasını ÖNLEMEKTİ.
Joseph A Massad, Liberalizmde İslam,
s:126
Hedef Müslüman toplulukları
SÖMÜRÜLEBİLİR tutmaktı. Bunun için kendi İRADESİ Olan yönetimlere izin
verilemezdi. Eğer ulusalcılar öne çıkarda İslamcıları, İslamcılar öne çıkarsa
ulusalcıları destekleyerek FİTNE ortamını canlı tutmak gerekiyordu.
Türkiye'de de bu Kemalistler -
İslamcılar ayrımından hareketler TOPLUM Birbirlerine düşman edilerek sağlandı
ve sağlanmaya devam ediliyor diyor sanırım.
Bu alıntıyı iyi okumak lazım.
İslamcı terörle mücadele ederken Batılı
liderler, başka Müslüman ülkelere uygulanabilir örnek model olarak Endonezya'yı
(daha yakın zamanlarda Türkiye'yi) göstermeye başladılar.
1965-66 yıllarında korkunç bir komünist
katliamı yapılan ve sonrasında ülkeyi tamamen Amerikan destekli bir diktanın
ele geçirdiği Endonezya'ya Amerikalılar övgüler diziyor, Hillary Clinton "Eğer İslam'ın,
demokrasinin, modernitenin ve kadın haklarının bir arada var olup olmayacağını
görmek istiyorsanız Endonezya'ya bakın" diyordu.
...
Amerikalılar şu anlayıştaydı: İngiliz
sömürgeciliği 19. Yüzyılda kendi SÖMÜRGECİLİKLERİNİ kabul etsinler diye Hint
Müslümanlarını etkileri altına almak için İslam’ı kullanmıştı.
Madem onlar bunu yapabilmişlerdi, niçin
Amerikalılar da "Müslüman dünyayı sekülerleştirmek" ve neoliberal
vatandaşlar yetiştirebilmek için aynısını yapamasınlar?
BU vakitten sonra BATILI Liberallerin
yapması gereken şey, Müslüman dünyanın geri kalanına Endonezya (veya Türkiye)
modelini empoze etmekti.
Joseph A Massad, Liberalizmde İslam, s:129
Ne diyor alıntı: İngilizler İslam'ı kullanarak
Hindistan'da Müslümanları ve Hindistan'ı SOYMAYI becerdiler
neden Amerikalılar da aynısını yapamasınlar?
İslam kullanılarak Amerikalılara hizmetkâr
olmuş insan modeli için örnek ülkeler Türkiye ve Endonezya'dır, diyor.
Anlaşıldı mı?
Neden bu ülkede 7 Ekimden sonra İsrail'e
giden petrol neden kesilemedi?
Neden Türkiye'deki İslamcılar NATO
üslerine itiraz etmez ya da edemez?
Ve neden Dostumuz Trump bize onca övgüyü
yağdırıyor?
Eş zamanlı olarak, Mısır'da, Türkiye'de,
Özbekistan'da, İran'da, İngiltere ve Sovyetler Birliğinde başlayan AÇILMA
törenleri Batılı Hristiyan Misyoner ile Avrupalı Feministlerin, Sovyet
Sosyalist komünistlerin ve Liberal Müslüman Elitlerin KADINLARININ ortak
liberal değerler etrafında birleştiklerini gösteriyordu.
Bu kadınların Avrupalı ya da Asyalı
olması arasında fark yoktu.
Joseph A Massad, Liberalizmde İslam, s:135
Avrupa için de Sovyetler için de ACİZ
duruma düşmüş, Batı ve Orta Asya’nın yağmalanması ÖNEM arz ediyordu.
Yağmalama yarışında geri kalmamak
geleceği şekillendirmede önemliydi. Yağmalama yarışına direnen ise İSLAM İdi
İslam’ın toplum üzerindeki etkisini
kırmak için Sömürgeciler, emperyalistler, Kapitalistler ve komünistler YEREL
yozlaşmış ZENGİN kesimle işbirliği yaptı demeye çalışıyor, sanırım.
***
Açık bir şekilde anlaşılıyor ki:
"İslam ve Demokrasi" konulu liberal tartışmaların çoğu Batı'nın kendi
anti-demokratik, emperyalist ve ulusal tercihlerinin getirdiği tartışmalardı.
(Amerikan yerlilerinin, Zencilerin,
Mormonların, Katoliklerin, Yahudilerin, Müslümanların, kadınların,
komünistlerin ve diğerlerinin Haklarını ihlal ve inkâr eden en azından
umursamayan tercihlerdi bunlar)
...
Bu liberal proje sonuç olarak İslam'a, Batı’daki
Hristiyanlığın bugün aldığı şekli vermeye yönelik bir MİSYONER projeydi.
Bu misyonerlik faaliyetinin isminin
İSLAM REFORMU olması onu İslami bir proje yapmıyordu.
Joseph A Massad, Liberalizmde İslam, s:135
Bugün İslam dünyasının hemen her
tarafını sarmış Modernist İslami hareketlerin içinde geçen İSlami Kelimesi bu
hareketleri İSLAMİ yapmaz.
BU projeler BATI'nın emperyalist,
sömürücü misyonerlik faaliyetlerinin uzantısıdır, diyor sanırım.
Eş zamanlı olarak, Mısır'da, Türkiye'de,
Özbekistan'da, İran'da, İngiltere ve Sovyetler Birliğinde başlayan AÇILMA
törenleri Batılı Hristiyan Misyoner ile Avrupalı Feministlerin, Sovyet
Sosyalist komünistlerin ve Liberal Müslüman Elitlerin KADINLARININ ortak
liberal değerler etrafında birleştiklerini gösteriyordu.
Bu kadınların Avrupalı ya da Asyalı
olması arasında fark yoktu.
Joseph A Massad, Liberalizmde İslam, s:135
Avrupa için de Sovyetler için de ACİZ duruma düşmüş, Batı ve Orta Asya’nın
yağmalanması ÖNEM arz ediyordu.
Yağmalama yarışında geri kalmamak
geleceği şekillendirmede önemliydi. Yağmalama yarışına direnen ise İSLAM İdi
İslam’ın toplum üzerindeki etkisini
kırmak için Sömürgeciler, emperyalistler, Kapitalistler ve komünistler YEREL
yozlaşmış ZENGİN kesimle işbirliği yaptı demeye çalışıyor, sanırım.
***
... İngiliz eski Başbakanı David Cameron
ve Alman Şansölyesi Merkel ülkelerindeki ÇOK KÜLTÜRLÜLÜĞÜN başarısızlığından şikâyet
ediyorlardı.
Onların başarısızlık olarak gördükleri;
beyaz ve Hristiyan olmayan Müslümanları Seküler Hristiyan ve demokratik
beyazlık içerisinde asimile etmedeki başarısızlıktı.
Ancak bu kültür kendini, beyaz,
Hristiyan veya demokratik olmayan ve bir şekilde asimilasyoncu politikalara
direnen insanları HOŞ Görmek için kendini demokratik, hoş görülü ve çok
kültürlü olarak tanımlıyordu.
Joseph A Massad, Liberalizmde İslam, s:136
Bize Hoşgörü numarası çekenler
Bize İnsan Hakları numarası çekenler
aslında bize,
asimile olma ÖZGÜRLÜĞÜNÜZ Var,
sömürülme Özgürlüğünüz var
işgal edilebilme özgürlüğünüz var
KATLEDİLEBİLME özgürlüğünüz var
Siz bize bu konularda hoşgörülü olun,
Biz de sizi, bizi bu konularda hoş
gördüğünüz için hoş görelim diyorlar sanırım
***
Aileyi neden parçaladılar?
Demokrasi söyleminin liberal kullanımı,
her zaman Protestanlık şeklideki Batı Hristiyanlığının emperyalist üslubu ile
dillendirildi.
İddiaya göre liberal söylem Batı'da
sekülerizm ve Demokrasi kültürünü üretti. Dolayısı ile Liberal söylemin İslam
ve müntesipleri için aynı şeyleri üretmesi mümkün olabilirdi.
Eğer Batı gerekirse saldırgan bir
şekilde Liberal kültürü bu toplumlara yerleştirebilirse İslam ve İslam’ın
desteklediği Batı karşıtı kültür unsurlarının teslim alınması mümkün
olabilirdi.
Bu şekilde İslam kontrol altına
alınabilirse uzun süredir beklenen kaçınılmaz Medeniyetler Çatışması da
engellenebilirdi.
Yani İslam'a karşı girişilen Demokrasi
saldırganlığı EMPERYALİST saldırganlığın bir parçası, Demokrasi Söylemi,
emperyalist saldırganlığın kamuflaj malzemesi idi.
Joseph A Massad, Liberalizmde İslam, s:137
Aile projeleri, bitmez nafakalar, babanın değersizleştirilmesi, dağıtılan AİLE,
İstanbul Sözleşmesi vs. LİBREAL politikaların yerleşmesi için araçlardır.
Liberal politikalar ne kadar yerleşirse
Bireysellik, şehvetperestlik, artacak Cemaatler ve birliktelikler dolayısı ile
İslami Toplum yapısı parçalanacak EMPERYALİZME ve sömürüye direnen unsurlar
ortalıktan KENDİLİĞİNDEN kaybolacaktı, diyor sanırım.
İngiliz Fransız, Amerikan hatta daha
önce bahsini ettiğimiz gibi Alman emperyal politikaları ve sömürge zihniyeti,
kendilerine hizmet edecek İSLAM FORMLARINI üretmeyi hedefliyordu.
Bunun için İngiliz ve Fransızlar 19.
Yüzyıldan beri Amerikalılar 2. Dünya Savaşından beri çalışıyordu.
Nitekim emperyalistler farklı zamanlarda
liberal İslam biçimleri, cihatçı İslam biçimleri, liberal-demokrat İslam
biçimleri üretmeyi başardılar.
Joseph A Massad, Liberalizm'de İslam, s:138
İslam'ın yapısal bir sorunu var:
Sömürüye uygun değil, müntesibini KUL etmeye müsaade etmiyor.
Hâlbuki sömürgecilerin kullanabilecekleri,
sömürebilecekleri, kendi uğurlarında savaştırabilecekleri ŞAHSİYETSİZ kölelere
ihtiyacı var.
Müslümanları sömürülebilir kılmak,
şahsiyetsiz kılmak için YENİ Bir İSLAM anlayışı üzerine 200 seneden fazla bir
zamandır çalışıyoruz, diyor sanırım.
Zeyl: Kitap, Batılı emperyalistlerin
sömürüye uygun İslam üretme çabaları ve bu çabaları meşrulaştırdıkları zemini
konuşuyor.
Yeni HAÇLI Seferi: Müslüman kadınları
KOCALARINDAN kurtarmak
Batı sömürgeciliğinin iddiasına göre
Doğu, egzotik ve vahşi uygulamalarla KADINI ikinci dereceye indiriyordu.
Demokrası ve Despotizmde olduğu gibi
kadınlara karşı muameledeki bu zıtlık da, benzer bir Avrupa ve Amerikan
Misyonerlik HEVESİNİ tetikledi.
Batılılar bu sefer Müslümanların hepsini
değil de Bir kısmını Müslüman Kadınları boyundurukları altında ezildikleri (?)
dinlerin, kültürlerin, geleneklerin baskısından kurtarmaya giriştiler. NE de
olsa Liberalizm ne kadar çok çalışırsa çalışsın Müslümanların hepsini
DİNLERİNDEN kurtarmayı başaramamıştı.
Joseph A Massad, Liberalizmde İslam, s:141
Müslüman coğrafyaya Liberalizm ve Demokrasi getirme çabaları Müslüman
toplumlardaki sömürgeciliğe karşı İSLAMİ direnci kıramamıştı.
Bu sefer HAÇLI seferi Müslüman Kadınları
KOCAlarından kurtarmak üzere yapılacaktı, diyor sanırım.
Zeyl: Üstelik bunu yapanlar daha
1930-40'lı yıllara kadar Kadın insan mı Hayvan mı diye tartışanlar.
Buna rağmen Çoookkkkk mesafe aldıklarını
da kabul etmek lazım.
Avrupalı ülkeler 1830'lardan itibaren
sömürgelerine (Cezayir, Filistin, Mısır, Endonezya, Fas gibi Müslüman ülkelere
vs.) fiili olarak müdahale etmeye başlamışlardı.
BU durum Filistin hariç diğerlerinde
özgürlüklerini elde edinceye kadar sürdü.
BU durum 19. Yüzyıldan itibaren Müslüman
Kadınları savunma ve korumaya yönelik bir ilgiye dönüştü.
Bu ilgi öyle bir noktaya ulaşacaktı ki,
Bush yönetimi ve onun müttefikleri 11 Eylül 2001'deki olayların ardından AFGAN
Kadınları kurtarmak için Afganistan'ı işgal etmeye karar vermişlerdi.
Joseph A. Massad, Liberalizmde İslam, s:142
Kadınlarımızı KURTARMAK için
Topraklarımızı işgal ediyorlar,
Kadınlarımızı kurtarmak için AİLELERİMİZİ
dağıtıyorlar
Kadınlarımızı Kurtarmak için Kadınlarımızı
ve çocuklarımızı Katlediyorlar
Kadınlarımızı kurtarmak için EKONOMİMİZİ
mahvediyorlar
Kadınlarımızı kurtarmak için Ahlaki
yapımızı alt üst ediyorlar
Diyor sanırım
Sömürge düzeninin hâkim olduğu Mısır'da
KADINLARIN örtülerinden kurtarılması Mücadelesini başlatan İNGİLİZ Sömürge
yöneticisi Lord Cromer oldu.
Lord, İslam'ın kadınlara yaptığı baskıyı
karalarken hem Hristiyanlığı hem de Batı Medeniyetini göklere çıkarıyordu.
Ancak Mısır'da Kadınları Örtülerinden
kurtarmak için mücadele başlatmış olan Cromer İngiltere'de "Kadıların OY
Hakkına MUHALİF Erkekler Birliğinin" kurucusu ve başkanıydı. Dernek
İngiltere çapında Feminist hareketlere karşı direnci ve baskıcı politikaları
savunuyordu.
Yani Kadının ÖZGÜRLEŞMESİ (güçlü Kadınlar
Projesi-AHÇ) sadece İngiltere’nin sömürgelerinde savunulabilir bir projeydi,
İngiltere'de değil.
Tıpkı Amerika'nın CEDAW'I (Kadınlara Karşı
Her Türlü Ayrımcılığın Yok Edilmesi Sözleşmesi) imzalamazken Afgan Kadınları
kurtarmak için harekete geçmesi gibi bir şeydi bu da.
Joseph A Massad, Liberalizmde İslam s: 150
***
AÇILMA Seansları
... PEÇELİ olanlar şehirli fakirler,
köyüler veya göçebeler değildi, Şehirli elitlerdi. Dolayısı ile peçeli
kadınlar, çoğunluğu köylü olan Müslüman toplum içinde azınlıktı.
Bu durum Sovyet feministlerin Orta
Asya'nın Müslüman şehirlerinde AÇILMA SEANSLARI düzenlemelerine engel olmadı. Açılma
Seansları onlara göre ÖZGÜRLEŞME işaretiydi...
Özellikle 1926-27'li yıllarda,
kadınların açılması bir Sovyet politikası haline geldi. 8 Mayıs 1927'de
Özbekistan'da görülmeye değer ihtişamda Açılma Törenleri düzenlendi.
Neredeyse eş zamanlı olarak(1923)
Mısır'da da Mısırlı Feminist Hüda Şaravi tarafından Peçe Çıkarma töreni
düzenlenmiş ve ilk peçeyi çıkaran da kendisi olmuştu.
Joseph A Massad, Liberalizmde İslam,
s:155
Aynı senelerde Türkiye'de de "Çarşaf
Çıkarma törenleri" ve "Çarşaf Çıkarma Haftaları" düzenleniyordu.
Kamu kurum ve alanlarına başörtülü giriş yasağı getirilmesi de bu uygulamaların
devamıydı.
Bu uygulamalar Emperyal,
"de-islamizasyon" çalışmalarının Türkiye'deki uygulamaları idi
Ancak ne Sovyetler Birliğinde, Ne
İngiltere'de ne hatta ne de Mısır'da bu Faşist Törenler 2000'li yıllara kadar
gelemedi.
Onlarda 2010 ve 2021 yıllarında Türkiye'nin bazı CHP'lilerinin Mersin'de
yaptığı gibi "Çarşaf Çıkarma" töreni yapabilecek insan tipi kalmadı
sanırım.
***
Kadın meselesinin İslam'ın İÇ Meselesi
olmadığını fark etmek gerekir.
Bu mesele hepimizi kuşatan bir SAVAŞTA
en önemli suç ortaklığı ve birbirine muhtaç olma halidir...
Aslında kadın meselesi, bir ulusun
politikasının uluslararası bir boyuta geçme noktasıdır. Tam burada mutlak
özgürlüğün varlığı veya yokluğu birbirine geçmeye başlar.
Yani KADIN Meselesi her zaman bir DOĞU
sorunu olmuştur.
Joseph A Massad, Liberalizmde İslam, s:156
DOĞU'nun, kendi iradesi ile kendi
kaynaklarını Küresel sisteme yani Küresel elitlerin sömürüsüne açış noktası; toplumun
liberal ahlaksızlığa ve sömürülebilir ahlaki seviyeye indirilmesi projesinin
START noktası KADIN meselesi olmuştur.
Bu noktada yerel Elitler ile Küresel
haydutların üzerinde anlaştıkları önemli bir mevzudur KADIN meselesi
KADIN meselesi devletlerin ve halkların
özgürlüğünün kadının özgürlüğü adı altında yok edilmesi projesi olarak HE ZAMAN
BATI sömürgeciliğinin Doğu'daki uygulama projesinin İSMİ ve ANA KONUSU olmuştur
diyor sanırım
***
... Ancak ABD devlet kurumlarının benimseyeceği feminizm, liberal (ve genellikle ırkçı) olanıydı...
Joseph A Massad, Liberalizmde İslam, s:160
Yazar, ABD'li (ve Batılı) feminist
hareketleri IRKÇI Olmakla itham ediyor. BU hareketler AŞAĞI kadınları AŞAĞI
erkeklerin elinden kurtarmak isterler.
Mesela Müslüman kadınları Müslüman
erkeklerden kurtarırlar.
BATILI, beyaz, Anglosakson, SİYONİST,
Küreselci erkeklerin ellerinden Müslüman Kadınları, Siyahi, sarı, çekik gözlü,
Afrikalı, Vietnamlı, Kamboçyalı, Taiwan'lı, Bangladeşli, Venezuela'lı KADINLARI
kurtarmayı akıllarının ucundan geçirmezler.
Filistin'de diri diri, NAKLEN yayınla,
dünyanın ve bu FEMİNİST Derneklerin gözleri önünde yakılan, parçalanan,
kurşunlanan, bombalanan KADINLAR konusunda hiç bir TÜYLERİNİN harekete
geçtiğine dair bişi gördünüz mü...
Yerel Ajanlar: STK'lar
Hem Avrupalı hem Amerikan hem de yerel
insan Hakları aktivistleri "ÇEVRİMENLİK" görevleri ile cinsiyet,
şiddet ve adaletin farklı kültürel anlayış dizileri arasında aracılık
yapıyorlardı.
İnsan haklarını savunan uluslararası ve
yerel STK'ların BATILI kurum ve kuruluşlar tarafından finanse edilmeleri
sıradan bir uygulamaydı. BU yaygın uygulamadan faydalanan uluslararası insan
hakları bünyesinde çalışanlara sadece "AKTİVİST" demek çok hatalı bir
değerlendirme olacaktır.
Joseph A Massad, Liberalizmde İslam, s:161
BAtılı sömürgeciler toplumlara DİREK müdahale ettiklerinde toplumlardan AŞIRI
tepkiler alıyorlar: Hem dış müdahalenin toplumlarda meydana getirdiği alerji
nedeniyle hem de yerel kültürün kodlarını bilmedikleri için o insanların sinir uçlarına
değen kelimelerle bunları yaptıklarından.
Bu nedenle STK'lar üzerinden çalışmayı
tercih ederler. Hem toplum STK'ları "Allah Rızası için" çalışan
İYİLİK MELEKLERİ olarak görür hem de onlar yerel kültür dilini bildiklerinden
SÖMÜRGECİLERİN emirlerini halkın kabul edebileceği bir dille sunmayı
başarabilirler.
Bunun karşılığında Krediler, Fonlar,
burslar, hibeler alırlar, diyor sanırım.
Zeyl: Ünlü felsefeci Gayatri Spivak
hanımefendinin yerel STK'ları ve Yerel Aydınları BATI'nın nüfuz ajanları olarak
görmesi çok da haksız değildir sanırım.
Genellikle İnsan Hakları Uygulayıcıları
iki şeyi görmezden gelirler:
Birincisi, kendileri ve normları beyaz
Avro-Amerikan orta sınıf ve Protestan kültürünün içinden çıkıyorlar.
İkincisi savundukları hayat tarzı ve
kültür normları uluslararası kültür normlarının kurumsallaşmış şeklinden başka
bir şey değildir.
Yani İnsan Hakları savunucularının İnsan
Hakları diye diğer toplumlara dayattıkları Avro-Amerikan "kültür
sistemin"den ibaret olduğundan habersizdiler.
Josep A Massad, Liberalizmde İslam, s:162
İnsan HAKLARI aktivistlerinin başka
toplumlara İLAHİ VAHY, sorgulanamaz MUTLAK Doğru, HAKİKATİN bizzat kendisi
olarak dayattıkları şeyler Protestan Hristiyanlıkla Modern itenin Pİİİç bir
karışımından başka bir şey değildir.
Lakin onların bunun farkında olduklarına
dair hiç bir delil yoktur.
Mesela Çıplaklığı, eşcinselliği,
pedofiliyi, ensesti, hayvanlarla ilişkiyi bile İNSAN hakları, ÖZGÜRLÜK
çerçevesinde savunabilenler, Müslüman, Hindi, Brahman Hanımların başörtülü ya
da peçeli giyinmelerini, okumalarını, çalışmalarını -aynı gerekçe ile- YASAKLAYABİLİYORLAR.
Bu İnsan Hakları değil MODERNİZM
dininin, diğer dinlerden insanlara dayatılmasıdır, diyor sanırım.
KADIN Hakları
2. Dünya Savaşından sonra BM'den
beklenen rol, YENİ İCAT edilen Amerikan Kültürünü uluslararası bir ölçekte
bütün dünyaya empoze etmekti.
Bu da "kendini 1970'lerden itibaren
KADINLA ilişkisi üzerinden tanımlayan" Amerika ve Avrupalı emperyalist
liberal kültür ile kendini Kadınla ilişkisi üzerinden hiç bir zaman tanımlamamış
olan Avrupa dışı kültürler arasında bir çatışmaya neden oldu.
Joseph A Massad, Liberalizmde İslam s:163
Batı daha 1930-40'larda kadının İNSAN olup olmadığını, ruhu olup olmadığını
tartışıyor, pek çok ülkede mülk edinmesine, oy vermesine izin verilmiyordu. Bu
dönemde Batı'da çıkan Feminist hareketler KADIN HAKLARI diye bir davanın
bayrağını açtılar. BU hareket çok tuttu zira toplumda temeli vardı.
Ancak İNSAN Hakkı denildiğinde sadece
ERKEĞİN kastedildiği süreç İslam toplumlarında hiç bir zaman olmadı. Kadınla
erkek çatışması üzerinden kendisine dayatılan süreci -Kadın ve erkeğin ÖLÜMSÜZ
ev içi iktidar mücadelesinin ötesinde- algılayamamasının sebebi KADINI
insanaltı bir varlık olarak hiç bir zaman görmemiş olmasıydı.
O yüzden Batının kendisine dayattığı
problemi, ne konuşulduğunu, asıl sorunun ne olduğunu hiç bir zaman anlayamadı, diyor
sanırım.
***
İnsan Hakları üzerinden cereyan eden
Sovyet-ABD savaşı ABD'nin galibiyeti olarak sunuldu.
Ancak bu kabulü yeniden değerlendirmek
gerektirdiği kanısındayız.
Zira mesela çalışma hakkı, ücretsiz ya
da güç yetirilebilir sigorta hakkı, ücretsiz eğitim, çocuk bakım ve imkânı,
ABD'de insan haklarının kapsamına girmezken Sovyetler bunları ASLİ HAK olarak
görüyordu.
Sovyetler sosyalizm geleneğinde bunlar,
insan hayatı ve itibarı için temel unsurlardı.
Ayrıca Batı'nın özgür konuşma, dernek
kurma, özgür dolaşım, siyasi parti kurma özgürlüğü vb. hakları insan HAKLARI
açısından değil medeni haklar olarak tanımlanmıştı. (Medeniyetin olduğu yerde
bunlardan söz edilebilirdi. Sömürge vatandaşlarının bu hakları yoktu-AHÇ)
Aslında Sovyetlerle karşılaştırınca bu
haklar Batı'da her hâlükârda TEMEL değil resmi haklardı.
Ancak toplumun asilleri (üst kademesi),
medya sahipleri ve seçim kampanyalarını finanse edenler onlardan İSTİSNAYDI
Joseph A Massad, Liberalizmde İslam, s:165
Modern BATI hiç bir zaman yeterince parası olmayanları tam olarak insan kabul etmedi diyor sanırım.
Oysaki ABD, Sovyetlerin aksine
"insan Haklarını" değil kendi HAK sistemini temel almıştı.
Bu sistem kitlesel ve TEMEL faydaları
çok daha az sayıdaki vatandaşa sağlıyor, Kitlesel Kısıtlamaları ise çok daha
geniş bir kesime yayıyordu.
Mesela 1960-70'lerdeki Brejnevci
baskının zirve döneminde dahi maximum 500 siyasi tutuklu vardı. Amnesty
İnternational (Uluslararası Af Örgütü) raporlarına göre 1976-1980 yılları
arasında Sovyetlerde tutuklanan siyasi mahkûm sayısı sadece 400'dü.
Hâlbuki bu 1950'ler McCarty'ci komünist
avı uygulamalarının Amerika'nın her tarafına yayıldığı dönemdir. 1975'Lerdeki
savaş karşıtı protestolarda tutuklanan insanların sayısının tespiti ise mümkün
değildi çünkü tutuklanma gerekçeleri hep farklı suçlamalarla yapılıyordu.
1980'lerde ve 2011'den sonra Irkçı ve baskıcı sistem kendisini daha cesurca
ortaya koyabilmişti....
Sovyetlerde Patriot Act (Vatanseverlik
Yasası) gibi bir yasa hiç olmadı.
Joseph A Massad, Liberalizmde İslam, s:166
Sovyetlerin JÜKMÜ altındakilerin
Amerika'nın hükmü altındakileri
Amerika'nın Hükmü altındakilerin
Sovyetlerin hükmü altındakileri toplama kampında zannettiği bir düzen
kurulmuştu.
Ortaya bir demir parmaklık konulmuştu
her es diğerini Ceza evinde sanıyordu. Hâlbuki herkes içerdeydi...
Zeyl: Klu KLAx Klan gibi yapılar
SOVEYETLERİN değil Özgürlükler ülkesi Amerika’nın yavrucuklarıdır.
ABD'nin Barınma, sağlık, sigorta, çocuk
bakımı gibi HAKları İNSAN Hakkı olarak değil de "Siyasi" veya
"Medeni" Hakk olarak tanımlaması aslında devletin dilediği an
toplumların bu HAKLARINI iptal edebileceği anlamına geliyordu.
BU açıdan belki de en önemli örnek 2.
Dünya Savaşından sonra ABD'nin İnsan Hakları tanımının 1950-60 seçimlerinde
Siyahilerin oy kullanma ve sosyal Haklardan faydalanma Haklarını içermemesiydi.
Çünkü bu Haklar Amerika'da "Medeni Haklar" olarak tanımlanmıştı.
Malcolm X ile Martin Luther King
arasındaki en belirgin fark da bu konudaydı. Malcolm X siyah-beyaz ayrımının
İNSAN HAKLARI bağlamında ABD'yi BM'de IRKÇI DEVLET statüsüne getirdiğinden
bahsederken Martin Luther King konunun Medeni Haklar cephesinden konuşulması
gerektiğini savunuyordu. Bu nedenle Malcolm X aşağılanmış ve Amerikan
hükumetince dışlanmıştır.
Joseph A Massad, Liberalizmde İslam, s:166
Batı için, "Gerçek insanlar" vardır onlar için İNSAN HAKLARI vardır;
Bir de "insanımsılar" yani insana benzeyenler vardır. İNSAN HAKKI
denildiğinde "insanımsıları" kastettiklerini düşünmek yenilmiş,
Asyalı, Afrikalı, Güney Amerikalı, siyahi, sarı, esmer ırklar için AHMAKLIKTAN
başka bir şey değildir diyor sanırım.
Bknz: Filistin, Gazze, Batı Şeria,
Lübnan, Afganistan, Vietnam, Venezuela...
Dimyata pirince giderken, Evdeki
Bulgurdan olmak
ABD'nin 1980/90'lı yıllarda Soğuk savaş
döneminde Sovyetlere karşı artan saldırıları Sovyet tarzı Popüler Demokrasinin
itibarını iyice zayıflattı.
Yoğun propaganda karşısında artık pek
çok Sovyet ve Doğu Avrupa vatandaşı iktidardaki komünist partilerin
"popüler demokratik" sisteminin sona ermesini Batı tarzı demokratik
hakların elde edilmesini istiyordu.
Ancak Medeni Hakları Sovyetler
Birliğinin GARANTİ ettiği insani Hakların yerine değil onlara EK olarak
istiyorlardı
Sonunda Medeni Haklara erişemedikleri
gibi, İnsani Hakları da kaybettiler, ellerine verilen çok az Batılı siyasi ve
medeni hakka razı oldular.
Hatta kazandıkları Hakların bir kısmı
Resmi Hak olarak tanımlanmıştı yani Sermaye ve Finans gücünün Keyfiyetine
kalmıştı.
Joseph A Massad, Liberalizmde İslam, s:166
Komünizmde Sovyet vatandaşları İNSAN
HAKKI olarak ÜCRETSİZ barınma, ısınma, sağlık, eğitim, ulaşım, iletişim,
elektrik, gaz, su, telefon, iş, onurlu yaşam Hakkına sahipti.
BATILI Haklar istediler ama BATI'da
bunlar "İnsan Hakkı değil PARASI olanın HAKKI" olarak tanımlanmıştı.
Ellerindekini de kaybettiler diyor
sanırım.
Şunun altını KALINCA çizmek gerekir ki,
BM ve alt örgütleri IMF ve Dünya Bankası ile ilişkilidir. BU iki yapı da HESAP
VERME mekanizmalarından yoksundur.
Emperyalistçe görevlerini bir tarafa
bırakırsak İnsan Hakları söylemi neoliberal kapitalizm söylemi ile iç içedir.
İnsan Hakları söylemi eleştiriye açıkken neoliberalizmin en vahşi
uygulamalarına karşı bile savunmacıdır. Bazen halkın ekonomisine hitap etmeyen
şeyler dayatır ancak ısrarla ekonominin dışında faaliyet gösterdiğini söylemeye
devam eder.
Zaten ekonomi, neoliberalizmin en önemli
faaliyet alanıdır.
Joseph A Massad, Liberalizmde İslam s:168
BM ve diğer HESAP vermeyen yapıların İNSAN HAKLARI söylemi sömürgecilik
faaliyetinin devamıdır. Onlar mesela ULUSLARIN soyulmalarını, kaynaklarının
yağmalanmasını, petrol için yüzbinlerce insanın katledilmesini, Gaz için on
binlerce insanın DİRİ DİRİ yakılmasını insan hakları sorunu olarak görmezler.
Kadınları ucuz işçi olarak piyasaya
sürmek, kocalarına karşı kışkırtıp YALNIZLAŞTIRARAK "seks işçiliği"
pazarını canlandırmak gibi YÜCE faaliyetleri daha önemli görürler, diyor
sanırım.
Radikal İslam, İSLAMIN Sonunu
Getirecektir!
1994 Kahire ve 1995'deki Pekin
Konferanslarında Müslüman Kadınların durumuna çok önem verilecekti...
Pekin Konferansındaki başarıları ile
Mahnaz Afkhami ve Erica Friedl'ın hazırladığı rapor açıkça şunu ortaya koydu:
"İSLAMİ KÖKTENCliğin İslamı bir din olarak etkisiz hale getirme ihtimali
çok yüksektir.
Raporda, "... Müslüman
(köktendinci-AHÇ) Kadınlar, kadınları ilgilendiren teolojik meselelerle aktif
şekilde ilgilenmeye başladılar. Kanunları ve Metinleri kendi başlarına
yorumlama hakkı ve yorumlama için gerekli becerileri öğrenme hakkı
istemekteler. Metinlerin ERKEK EGEMEN ve Kadın-düşmanı yorumlardan
ayrıştırılmasına uğraşmaktadırlar. Ayrıca İslam'da BİREYESEL Özgürlük ve kadın
hakları talep etmek için meşru gerekçeler bulmakta kararlılar..."
deniliyordu.
Joseph A Massad, Liberalizmde İslam, s:168-9
Batı sömürgeciliği Doğu Toplumlarından gelen DİRENCİ, "siyah kadınları
siyah erkeklerden (Siyah Sömürülmeyi temsil ediyor) kurtarma adına Dini ve Kültürel
yapıyı tahrip ederek kırıyordu.
Sömürülebilir, SONSUZ tüketici kadın
ancak DİNİ kutsallardan (ar, namus, edep, hayâ, mahrem, iffet, aile vs.)
bağları koparıldığında ancak ortaya çıkıyordu.
Ortada uğruna ölünebilecek "İffetli
pak KADIN" kalmadığında ya da kadın bir dikene dönüştüğünde ERKEK'in de
ERKEKLİĞİNİ korumasının bir anlamı kalmıyordu. Zira ÂŞIK olunamayacak bir KADIN
için ERKEKLİK -Korunması çok zor bir pozisyon- uğruna çabalamak da
anlamsızlaşır, diyor sanırım.
Geride ne KUTSALI İçin
döğüşebilecek/ölebilecek ERKEK ne de öyle bir erkek yolunda kendini feda
edebilecek KADIN kalıyordu.
Bencil, Egoist, Kibir
"TOP"ları toplumun kaderi oluyordu, diyor sanırım.
Zeyl: İslam adının, böyle bir TOPLULUK
ile anılmasını istemez. Hepsini def eder, kanaatindeyiz.
Batı'nın finanse ettiği kadın STK
aktivizmi alanında İslam'ı "yerel kültürel geleneklerden" ayırma ve
onu "kadın düşmanı" dini otoritelerden geri alma şeklindeki ikili
görev anlaşılabilirdi ancak bu çalışmalar ısrarla dini yapıları destekleyen
kadınları dışlıyordu.
BU sadece toplum nezdinde böyle değildi
Batılı liberal dili ya da bunun İslamileştirilmiş versiyonunu kullanmayan hiç
bir Müslüman kadın akademik ortamda kendine yer bulamadı...
Ancak konferansına davet edilen 17
kadından sadece ikisi Müslüman toplumlarda yaşamakta olan kadınlardı. Biri
Hindistan diğeri Malezya'dan gelmişti.
Joseph A Massad, Liberalizmde İslam, s:170 (Kısaltılmıştır)
Ünlü feminist ve Gayatri Spivak Hanım efendinin tespitini tekrarlıyor sanırım.
YERLİ AYDIN eğer Batılı sömürgeci dili
propaganda etmiyor ve onu kendi toplumunun duygu diline tercüme etmiyorsa KİMSE
onu dinlemez. Onu dinleyen bir KULAK yoktur.
Batılı Sömürgeci KADIN retoriğini taklit
eden kadınlar SADECE Dinlenilmeye layık kadınlardır. Sömürgeci dili taklit
etmeyen ya da ona karşı çıkan, dini veya yerel Değerleri ve anti emperyal
söylemi sahiplenen kadınlar yeterince KADIN değillerdir.
Tıpkı Filistinli, Amerikan YERLİSİ ya da
Bu feminazi ablaların evlerine temizliğe giden kadınların YETERİNCE kadın
olmadıkları gibi.
Kızılderili feminist düşünür Inderpal
Grewal meseleyi eğip bükmeden, dobra dobra dile getirir
"Ataerkil (baba merkezli-AHÇ) ve
genellikle Feminizm karşıtı yasa kültürü olan ABD gibi ülkelerde feministler
İNSAN HAKLARI meselesini gündeme getirmedi. ABD ve ona benzeyen ülkelerde Kadın
Hakları meselesini güvenceye alma her zaman hafife alındı...
Yani yeni STK destekli İnsan Hakları
endeksi şunu iddia ediyordu: "Kuzey (bazı hataları olsa da) İnsan
Haklarına sahiptir, Güney ülkelerinin de bu düzeye ulaştırılması gerekir."
Açıkça Avrupalı liberal feministler ABD
ve Avrupa için sistemi sarsmayan Martin Luther King'i, üçüncü dünya ülkeleri
için radikal bir değişimi arzu eden Malcolm X'in yaklaşımını benimsemişlerdi.
Joseph A Massad, Liberalizmde İslam, s:172
- İstanbul Sözleşmeleri
- İklim Numaraları
- Karbon ayak izi Laubaliliği
- Herkesin aşılanması
- Güçlü Kadınlar
- Babasız aileler
- Kadının beyanı esastır zulmü
- Aile içi Tecavüz şebekliği
3. Dünyanın FAKİRLERİNE uygulanmalıdır.
Bunlar ASİL Amerikan toplumunun ihtiyacı olan şeyler değildir, diyor sanırım.
Amerika'da kadını dövmek,
İskandinavya'da tecavüz etmek veya Afrika'da kadınların sünnet edilmesi,
Hindistan'daki ölen kocası ile birlikte yakılan kadınlar (Çeyiz ölümleri) tek
bir ŞİDDET kategorisinde değerlendirilmiş olsaydı bunları KADINA karşı aynı
kökten hareket eden davranışlar olarak tanımlamak gerekecekti.
Öyle olmadı.
Çünkü diğerleri insan HAKLARI kapsamına
alınırken ABD ve Avrupa’da kadına yönelik dayak ve tecavüz vakaları insan
hakları ihlali olarak sayılmadı.
Joseph A. Massad, Liberalizmde İslam, s:173
Batı dışı toplumlardaki kadına eziyet
eden eylemler İNSAN HAKLARI kapsamına alınırken, diğer toplumlara oranla
Batı'da ÇOK yüksek olan kadın dövme, tecavüz vs. gibi konular İNSAN HAKLARI
kapsamına alınmadı
Eğer bunlar İNSAN HAKLARI bağlamında
değerlendirilmiş olsaydı Batı’nın doğudan da Afrika’dan da ÇOOOK gerilerde
olduğu sonucuna varılacaktı ki bu Batı’nın EVRİM teorisi ile İnsanlığın ve
uygarlığın EN GELİŞMİŞ, en İNSANİ, En YÜCE modeli olduğu anlatısını yerle bir
edecek, Batı’nın KADIN üzerinden diğer toplumlara müdahale etme stratejisi
zarar görecekti...
Diyor sanırım.
***
İnsan hakları militaristleri (STK'lar)
sıkıntı içindeki Bahtsız 3. dünya KURBANLARI mitolojisini yarattılar.
BU kurbanların Batılı STK'lar tarafından
kurtarılmaları gerekiyordu. Onlar KAHRAMANLAR olarak 3. Dünyanın kurbanlarını
"KÖTÜ ADAMLARIN" elinden kurtaracaklardı. KÖTÜ Adamlar Batılı olmayan
hükumet yetkilileri idi. Şahsi yozlaşma, rüşvet vs. ile fakirliğe sebep olmuş,
belki de bilinçli bir şekilde soykırım ve baskı politikaları uygulamışlardı.
Yani modern STK'lar geçmişin ilkel
vahşileri Cehennemden kurtarmaya çalışan papazlarının yerini almış, İnsanlığı
KÖTÜ Adamların elinden kurtarmaya çalışan Modern misyonerler olmuşlardı.
BU aynı zamanda Hristiyan Avrupa'nın
Osmanlıya dayattığı kapitülasyonların devamıydı.
Joseph A Massad, Liberalizmde İslam, s:174
Sömürgeci STK'lar Şeytan'ın sembolü
"Kötü Adamlar" olan Kocalarından ve Devletlerinden kurtarmak
istedikleri KADINLAR için buradaydılar.
Avrupa sömürgeciliği "bizi BİZDEN
kurtarmak için" bu sefer papazlar üzerinden değil STK'lar üzerinden
geliyordu, diyor sanırım.
***
... bu çocuk evliliği meselesi ve reşit
olma yaşının sömürgeci ve çağdaş Batılı feminist aktivistler tarafından
belirlenmesi meselesinde de geçerliydi...
Örneğin 19. Yüzyılda İngiltere'de reşit
olma yaşı gündeme geldiğinde, çocuk yaştakiler için zina ve her türlü cinsel
suçu önleme amacını hedefliyordu.
Avrupalı olmayan ülkeler "çocuk
evliliğini" suç olarak tanımlamayı hedefleyen Amerikalı ve Avrupalı
feministlerin KUTSAL savaşı, güçlü ve yaşlı erkeklerin genç ve küçük kızların
cinsel açıdan sömürmesine karşı diye başlatılmıştı. Ancak reformların ulaştığı
şey bu değildi.
Zira reformalar ciddi yaş farklarını
yasaklamaz. Örneğin her ikisi de 16 yaşında olan çiftlerin evlenmesini (kendi
istekleri ile olsa bile-AHÇ) yasaklarken evlenmemek şartıyla 16 yaşındaki bir
kızın 50-60 yaşındaki biriyle yaşamasını onaylar.
Joseph A Massad, Liberalizmde İslam, s:190
Çocuk yaşta evlilikler Batı dışındaki ülkelerde
küçük kızların cinsel sömürülmesinin önüne geçmez; küçük kızlar evlenmelerini
yasaklarken onları GÜÇLÜ ve PARALI erkeklerin meşru kullanımına açar.
Genç erkek ve kızları Meşru ve nikâhlı
ilişkiden uzak tutarken onları ZİNAYA yönlendirir, diyor sanırım.
Tüm erkekler gibi -özellikle Batılı
beyaz kültürlerden gelmeyen- yaşlı kadınlar da feminist ilginin kapsamı alanına
giremiyordu.
Zira cinsiyet eşitsizliğini güçlendirmek
için daha yaşlı kadınların kullanıldığı suçlaması ile karşı karşıyaydılar. Böylece
sadece beyaz olmayan kültürlerdeki genç kadınlar Batılı beyaz feminist ilginin
odak merkezi olmuşlardı.
Homi Bahpha gibi islam ya da
İslamcıların dostu sayılamayacak bir akademisyen bile bunu "böl ve
Yönet" şeklindeki sömürgeci politikaların parçası olarak görüyordu.
Joseph A Massad, Liberalizmde İslam, s:194
"Bir nüfus planlama" projesi
olarak Sömürgeci Feminist yaklaşımlar Genç kadınlara özgürlük, güç, seks ve
para vaad ederken koca ile baba ile erkek kardeş ile oğul ile dede ile olan
bağlarını da kırar.
Sorun 40'lı yaşlardan sonra gelir yani
fersudeleştikten sonra.
İste Feminist hareketlerin bu noktadan
sonra KADINA verebileceği sadece HUZUR EVİ adresleridir.
Ancak sürece GENÇ kadınların uyanamaması
için önce genç Kadınlara, YAŞLI kadınların düşman olduğunun öğretilmesi
gerekir, diyor sanırım.
Helie-Lucas'ın iddiası şöyleydi:
"Aile hukuku İslami kimliği tercih etmenin sembolü olarak ortaya
çıktı."
Wael Hallaq buna itiraz eder: "Aile
hukuku böylesi bir önem kazandı çünkü bu hukuk İslami bilgiye Özellikle hassas
olunması gereken bir alan olarak girdi. Aynı zamanda Aile Hukuku modernleşmenin
saldırılarına karşı İslam'ın en önemli ve son kalesi olarak görüldü..."
Joseph A Massad, Liberalizmde İslam, s:196
Sömürgeci saldırılar karşısında İslam toplumunu
koruma çabası Müslüman Aile modelini yani İSLAM AİLE Hukukunu koruma çabası ile
kendini ifade etti.
Eğer İslam’ın AİLE modeli korunabilirse
İslam Toplumu da korunabilecek, sömürgecilere karşı direnç sürdürülebilecekti.
İslam Aile Hukuku da(geriye her ne
kalmışsa) Müslüman Ailelerle birlikte, Müslüman TOPLUM modeli de Batılı
Sömürgeciliğin "Kadının Özgürleştirilmesi" ya da "Güçlü Kadın
İDOLOJİSİ" adını verdikleri süreçlerle tasfiye dildi.
Sürecin en acı veren tarafı ise bunun
Dindar, Muhafazakâr iktidarlar eli ile yapılması idi, diyor sanırım.
Sorun, sömürülen halklarının konuşmaması
değildir, Avrupalıların anlayabileceği şekilde konuşmamasıdır, Tıpkı Spivak'ın
dediği gibi.
Avrupalıların sömürülecek toprakları
işgal ederek halkları homojenleştirmesinde (tektipleştirmesinde) kullanılmayan
kavramlarla konuşulursa Avrupalılarca yine anlaşılmaz.
Anlaşılmanın tek YOLU Avrupalıların
bilgi şiddetine maruz kalmaktır.
Sömürülenler adına konuşmak ve onları
temsil etmek için Amerikalıların ve Avrupalıların teşebbüsleri, her zaman
"kendine mal etme" riski taşıyan bir tecrübe gerektirir.
Joseph A Massad, Liberalizmde İslam, s:197
Eğer yerel insanların dertleri, sıkıntıları, acıları, kederleri BATILI
sömürgeciliğin diline yani amaçlarına uymuyorsa İŞİTİLEMEZ.
Mesela sömürgecilik destekli feminizm İş
dünyasındaki kadınların, yalnız ve yaşlı kadınların sıkıntılarını işitemezken
evli kadınları kocalarından kurtarabilmek için devasa bir organizasyonu
işletir.
Mesela itiraz eden, eleştiren hemen
herkesin despot ve zalim krallıkların ceza evlerinde kaybolması görülemezken
Petrolünü sömürgecilere peşkeş çekmeyen ülkelerin isimleri DEMOKRASİ
götürülecek ülkeler arasından hiç düşmez.
Mesela siyah/sömürülen adamın
şiddetinden siyah/sömürülen karısını kurtarmak için adam sonsuz nafakalara
bağlanırken Filistin’de diri diri yakılan, parçalanan, katledilen on binlerce
kadın Avrupalı veya Amerikalı Sömürgecilerin ilgi alanına giremez.
Eğer acılarınız sömürgeci PROJELERİN
İşine yarıyorsa işitilir, diyor sanırım.
Zeyl: Bunu fark eden YEREL AYDIN, adını
duyurabilmek, gündeme gelebilmek, saygıdeğer olabilmek, kariyer yapabilmek,
titr alabilmek istiyorsa MUTLAKA sömürgecilerin dilini kullanmak,
Sömürgecilerin dayattığı değerleri, ahlakı ve tektipleşmeyi toplumuna taşımanın
aracısı olmayı kabul etmek zorunda kalır.
Bu yüzden genellikle yerel AYDIN kendi
ulusuna değil SÖMÜRGECİLERE çalışan Batının bir ajanıdır, diyordu Spivak
Hanımefendi
***
Tercüme ve Sömürgecilik
Avrupa hukuk kavramlarını
"şeriata" giydirmek ya da şeriatı şahsi statülere indirgeyerek
Avrupalı kanunlara dönüştürmek geniş bir tercüme faaliyetinin bir parçası idi.
Sömürgeci modernlik bu tercüme
faaliyetini Fas'tan Endonezya'ya, Orta Asya'dan Orta Afrika'ya kadar
Müslümanların çoğunlukta olduğu tüm ülkelere dikte etti.
Bu tercümelerin mihenginde her zaman
"Avrupalı sömürgeciliğin" EVRENSELİK iddiaları yer alıyordu.
(Toplumsal Cinsiyet İdeolojsinin
peygamberi-AHÇ) Judith Butler bunun gerekliliğini şöyle ifade eder:
"Tercüme olmadan evrensellik kavramı, prensipte aşabileceği dilin
sınırlarını aşamaz. Ya da şöyle ifade edebiliriz: Tercüme olmadan evrensellik
beyanının bir sınırı aşmasının tek yolu sömürgeci mantıktan geçer.
Joseph A Massad, Liberalizmde İslam s:197
Eğer ideolojiler tercümeler üzerinde
başka kıtalara taşınmazlarsa ülkenin ya da dilin sınırlarında kalmaya mahkûmdurlar.
Onların başka dinler ve kültürler üzerinde hegemonya kurmalarını sağlayan o
değerlerin başka değerlerin duygu ve anlam dünyasına tercümeleri ile mümkündür.
Bu da ancak devşirilmiş YERLİ aydınlar eli ile olur
Eğer SÖMÜRGECİ kültürün yerli aydınlar
eli ile yerli halka dayatılması ya da yedirilmesi mümkün olmazsa tek çare
silaha dayalı açık ve aleni sömürgeciliktir, diyor sanırım.
Yerel kültürlerin hakkından gelme çabası
içindeki uluslararası feminizm kendi normlarının sınırlı olduğunun farkında
değildir.
Aynı sebeple ABD'nin sömürgecilik
hedefleri ile feminizmin tam bir uyum içerisinde işliyor olması da aklını karıştırmaz.
Gayretleri kendi uygarlık normlarını başka toplumlara aşılamayı amaçlar. Bunu
da ikinci ve üçüncü dünya kültürlerinin ortadan tamamen kaldırarak ya da
etkisizleştirerek ancak başarabilir.
(Toplumsal Cinsiyet İdeolojisinin
peygamberi-AHÇ) Judith Butler bunun farkındadır:
"Tercüme, Batılı Sömürgeci
değerlerin yerel toplumların diline aktarıldığı aracı faaliyettir. Bu nedenle
tercüme, sömürgeci genişleme faaliyet ile tam bir uyum halindedir. Büyük risk
sömürülenlerin kendilerine tercüme edilen değerleri, kendi Özgürleşmelerinin
sembolleri olarak algılamasıdır."
Joseph A Massad, Liberalizmde İslam s:197
Feminist hareketler Batılı sömürgecilik faaliyetinin uzantılarıdır ve Batılı
bir dini yerel toplumlara taşıma, yerel toplumlarda Batılı kültür ve sömürüye
karşı gelişen direnci kırma işlevi görürler.
Ancak feminist militanlar bunun farkında
olmadıkları gibi özellikle ezik toplumların ezik yerel feministleri kendilerini
özgürlük savaşçısı zannederler, diyor sanırım.
1960'larda Mısır ve Umman'da matbaalar
militan, Marksist ve 3. Dünyacı yayınları tercüme ediyorlardı...
1980'lerden sonra ise Kahire ve Umman'da
tercüme faaliyetlerinin başlıkları değişti. Yeni başlıklar şunlardı: İslam,
Gender ve Sosyal Değişim; Bireysellik ve Demokratik Kültür, Kadın Hakları...
Bu tercümeler yabancı özel jargonu,
çağdaş Arapça deyimler olarak Araplaştırıyordu ve bu durum 1980'lerden sonra
artarak devam edecekti... Bu kampanyalar Arapları ve Müslümanları Batı'yı
taklit eden kadınlara ve erkeklere dönüştürecekti...
Joseph A MAssad, Liberalizmde İslam, S:204
Tercüme faaliyetleri o toplumlara ne düşüneceklerini, nasıl düşüneceklerini
söyleyen, onlara düşünce, düşünme metodu ve fikir dayatan MASUM Olmayan
faaliyetlerdir, diyor sanırım...
Biz saf köylüleriz. Nasıl oyuna
getirildiği konusunda fikri olmayan...
Zeyl: Zamanında Troplumsal cinsiyet,
gender, Translık, Queer'lik vs'yi okumak istediğimde önüme çıkan tercüme
eserler karşısında hayret etmiştim.
Onca değerli kitabın yüzüne kimse
bakmazken
Bu sıkıcı, çoğu insana bişi vermeyen,
saf bir sömürge ideolojisi dayatan kimisi saçma sapan kitapları kim okuyor?
Kim Para veriyor?
Kim bastırıyor?
Masrafları kim karşılıyor, diye hayrete
düşmüştüm...
Saflık işte
Bunun delili!
Neoliberalizme bağlılık sadece
Kadınların kurtarılmasına müsaade etmekle değil, aynı zamanda Arapların ve
Müslümanların küresel piyasaya teslim olması ile gösterilir.
BU durum 1980'lerde IMF'in "REFAH
DEVLETİ" anlayışını ortadan kaldırmak için giriştiği zorlamalarla
başladıysa da, 11 Eylül olaylarının ve 2003'teki ABD'nin Irak'ı işgalinin
ardından kasırgaya dönüştü.
Bu bağlamda diğerlerinin yanı sıra
Mısır, Ürdün, Lübnan ve Körfez ülkelerinden halklarını ikna edebilmek için
kampanyalar başlatıldı. Amaç Müslüman toplumları neoliberal ahlakı kabul
edebilecek şekilde dönüştürmekti.
Joseph A Massad, Liberalizmde İslam, s:206
Bu alıntı diyor ki:
1- ABD'nin Irak ve Afganistan
operasyonları ABD'nin sömürgeci LİBERAL politikalarına direnen Müslüman
ülkelere edilmiş TEHDİTTİ.
2- Müslüman toplumlarda Kur'an'dan gelen
"zenginlerin mallarında fakirlerin hakkı vardır", "fakirleri
gözetmek FARZDIR", "Komşusu tokken aç yatan bizden değildir"
anlayışı Liberal evrimci "büyük balık küçük balığı yer" anlayışı ile
uyuşmadığı için tasfiye edilmeye girişildi.
3- 12 Eylülde Özal'ın 24 Ocak kararları
ile Tayyip Bey döneminde 2003'den itibaren VAHŞİ Kapitalist ekonomiye geçişimiz
ABD zorlaması idi.
4- Sağlık sisteminin, eğitimin, elektrik
ve su şebekelerinin, telekomünikasyonun, ulaşımın, gaz şebekesinin
ÖZELLEŞTİRİLMESİ halkı koruyan sosyal politikalara aktarılan kaynakların,
SÖMÜRGECİLERE aktarılması içindi.
5- Sanırım Müslüman ülkelerde bu sömürge
politikalarına TÜRKİYE kadar teslim olmuş başka bir ülke yok.
Hem AİLE Politikaları hem Tayyip Bey'in Vakıfbank’ın
içini boşaltmakla suçladığı Küresel tefecilerin eski memuru MEHMET Şişmek ‘in
hala bu ülkenin kasasında oturuyor olması sanırım bunun delilidir, diyor
sanırım.
ABD, 11 Eylül'den sonra Arap dünyasına
geniş bir reform dizisini dayattı...
Konu hakkında bir rapor hazırlayan
Mayssoun Sukarieh'ten bir alıntı yapalım:
"... mesela konuya kadın
haklarından bakarsak bu noktada şunu söyleyebiliriz DESPOT bile olsalar bazen
yöneticiler toplumlarının ilerisinde olabilir. Neredeyse tüm Arap rejimleri
için ortak bir özellik olan bu tür ilerleme sadece (despotlukları ile-AHÇ)
sınırlanmamalıdır. Nitekim (Batı dışı toplumlarda-AHÇ) öncü olan pek çok önemli
başarı, özgür toplum ve iyi yönetim unsurlarından yoksun olan Arap rejimlerinde
gerçekleştirilmiştir."
Joseph A Massad, Liberalizmde İslam, s:209
Yanlış anlamadıysam diyor ki: "Arap rejimlerinin başındaki despotlar, diktatörler, krallar her ne kadar zalim olsalar da ahlaksız, Batı’ya hizmet etmek için can atan, SEKÜLER ve dinden uzak tiplerdir. Bizim KADIN üzerinden o toplumların erdemlerini, ahlaklarını, geleneklerini, dinlerini, imanlarını ve örflerini yani Batı sömürüsü karşısında direnç üreten değerlerini alt üst etmemize müsaade ettikleri müddetçe onlara anlayışla yaklaşmalıyız, diyor sanırım.
... (Aydınlar) Batılı liberal feminist
yaklaşımları BATI'daki kadınları kurtarmanın vesilesi olarak gördükleri için ve
bu yaklaşımlar Batılı devletler için uluslararası bir hale gelip hükumet
meselelerine dönüştükleri için, Arap ve Müslüman kadınları kurtarmak adına
yerine getirecekleri, görev basitti:
İslam'ı, Müslümanların kültürlerini,
"İslam" hukukunu, Sosyal yapıları (Cemaatçilik ve kabileciliğin
ortadan kaldırılması dâhil) ve gelenekleri dönüştürmek.
Çünkü "kadının" içinde
bulunduğu KÖTÜ halden onlar sorumluydular.
Bunun için Batılı, liberal ve feminist
örgütler kullanılacak ve Kadın Meselesi yerel hükumetlerin meselesi haline getirilecekti.
Joseph A Massad, Liberalizmde İslam, s:211 (Düzenlenmş ve kısaltılmıştır)
1- Kadın meselesi "İslam'ı, ahlakı,
erdemleri, gelenekleri, kültürü, örf, cemaatleri yani "sömürgecilik
karşısında direnen" TOPLUMSAL DAYANIŞMA hatlarının tamamını paramparça
edebilmek için en uygun meşruiyeti sağlıyordu.
2- Üstelik Batılı sömürgeciliğin
KADINLARA bedel olarak getirdiği fakirlik, yoksulluk, kötü hayat şartları, gibi
arızaların suçunu da YEREL Kültürlerin üzerine yükleyip Batılı sömürgeciliğini,
kadınları kurtarmaya gelmiş Sevimli KAHRAMANLAR'a dönüştürebiliyordu.
3- Batı Sömürgeciliği kontrolüne girmiş
Kendi, toplumuna, dinine, geleneğine, örfüne düşman bir YEREL DEVLETE de kendi
halkı ile savaşmak için uygun bahaneyi veriyordu, diyor sanırım.
***
İçtihad Kapısı, Neyin kapısıydı?
1975 yılında Meksika'da düzenlenen BM
Dünya Kadın Konferansı'ndan sonra devreye giren Uluslararası Örgütler üzerinden
baskı nedeniyle birçok devletin sözde "feministleşmesi" söz konusu
oldu...
İslam dünyasında devletlerin geçireceği
Feminist yasalara gelebilecek teolojik/ilahiyatçı müdahalelerin önemi konusunda
STK'lar tarafından art arda yazılar yayınlanmaya başladı. Hemen hepsi kadınları
ilgilendiren sorunlarla alakalı İçtihad Kapısının açılması gerektiğini
söylemekte birbirleri ile yarışıyorlardı.
Şuna inanıyorlardı: Eğer ahkâm (hüküm
koyan) ayetler AYDINLANMIŞ bir kafa ile okunursa, kadınlara dair yeni bir
söylev ortaya çıkacaktı...
Batılı STK tarafından desteklenen yerli
STK'lar ve bunlarla çalışan yerel kadınlar bütün kadınların temsilcileriymiş
gibi davranıyor hepsi adına konuşuyorlardı. Ve sorunun sınıfsal (fakirlik,
zenginlik, çalışan kadınlar, sömürü vs.) boyutu ile ilgili en küçük bir imaları
bile yoktu
Joseph A Massad, Liberalizmde İslam, s:214
İçtihad kapası HİÇ kapanmadı (Wael Hallaq) Müslüman âlimler ihtiyaç
duyduklarında yeni içtihatlar yapmaktan hiç bir çekinmediler.
Yüzyılın başındaki içtihat
tartışmalarının nevi farklıydı.
İslam'ın BATI DİNİNE ve kültürüne
uydurulması, Sömürgeciliğe direnen taraflarının törpülenmesi isteniyordu.
Yüzyılın başındaki "İçtihat kapısı
kapalı mı, açık mı" tartışmaları İslam Toplumunun BATILILAŞTIRILMASı,
Haçlı Kulübüne ya da Batı Sömürge alanına dâhil edilmesi sürecinin bir
getirisiydi.
Yani mesele İslam toplumunun içinden
yapılacak bir içtihat meselesi değil, İSLAMi hükümlerin TAMAMEN tasfiye
edilerek yerlerine BATILI değerlerin monte edilmesi meselesiydi, diyor sanırım.
Enteresan bir durum vardı.
Dayanışma hep tek yönlüydü. Mesela hep
BEYAZ kadınların ZENCİ kadınlar hakkında "iyi niyetli endişelerinin"
olduğu ya da Hristiyan, Yahudi Amerikalı veya Avrupalı kadınların Müslüman
kadınlar hakkında "iyi niyetli endişeleri" oluyordu.
Niçin-ister Müslüman ister gayrimüslim-
Asyalı ve Afrikalı kadınlar arasında beyaz ya da beyaz olmayan Amerikalı ve
Avrupalı kız kardeşleri hakkında "iyi niyetli endişelerini" dile
getiren uluslararası dayanışma projeleri ve ulus aşırı feminizm çalışmaları
yok?
Hâlbuki Amerikalı ve Avrupalı kız
kardeşler de, yasal, siyasi, ekonomik ayrımcalıklar yaşamakta.
Joseph A Massad, Liberalizmde İslam, s:218
Neden Arap ya da Hintli kadınlar
Avrupalı kadınları kurtarmaya çalışmaz. Hâlbuki Avrupa'da özellikle SİYAHİ, Hispanik
ve göçmen kadınların, bekâr ve işsiz kadınların, Yaşlı ve kimsesiz kadınların
durumu Doğulu ülkelerin kadınlarından çok DAHA BERBAT durumdadır...
Mesela kadınların durumu değil,
Emperyalizmin KADINLARIN üzerinden diğer ülkelere müdahale etmesidir, diyor
sanırım.
Yapılan araştırmalarda enteresan
sonuçlar ortaya çıkıyordu.
Mesela kurtarılması için kampanyaların
düzenlendiği Filistin'in, Ürdün'ün, Suriye'nin, Tunus ya da Lübnan'ın Arap
kadınlarının eğitim seviyesi Batılı ülkelerdeki oranlardan yüksekti...
Aslında kıyaslama fırsatı bulduğunda
Arap dünyasının kadınları hemen her dönemde ABD ve Batı Avrupalı kadınlara göre
yükseköğretimin birçok dalında daha başarılı oldukları görülmüştür.
Ancak bu sonuçlar ne raporlarda yer
alıyor ne de açıklanıyordu.
Raporlar "hakiki" değerler
yerine Batı'da üretilmiş doğulu kadın imajını esas alıyorlardı.
Joseph A Massad, Liberalizmde İslam s:219
Müslüman toplumlarda kadın ölümleri, kadınlara şiddet ve tecavüz oranları
Batıya nispetle çok daha azdır.
Zira kadının çevresinde katman katman
koruma alanları var edilmiştir. Babasının korumasından çıksa, kocasının, kardeşlerinin,
çocuklarının, dedesinin, torununun, komşularının ve hatta tanısın tanımasın tüm
Müslüman erkeklerin koruma alanındadır.
Bu yüzden Müslüman ülkelerde -eğer
psikolojik problemleri yoksa- kadın sokağa düşmez, aç ve açıkta kalmaz, dul
kadınların genelde ekonomik durumları evli oldukları dönemden daha iyidir.
Kadın bu toplumlarda hiç bir şey üretmese de, çalışmasa da, iş yapmasa da ağa
paşa gibi yaşayabilir.
Eğitim düzeyleri büyük yenilgiye kadar
(1918) Batılı kadınlardan çok daha iyidir. Hala yönetici konumda çalışan kadın
sayısı Batılı ülkelerin kadın yönetici sayısından daha yukardadır. Mal ve mülk
edinme oranları halaa -Batının onca zenginliğine rağmen- Batılı kadınlardan
daha fazladır.
Ancak bunlar İstatistiklere ve raporlara
yansımaz. Zira Sömürgeci Batılı Kadın anlatısını desteklemez diyor sanırım.
(Ancak kocalarından kurtarılan Güçlü
Kadınların noe-liberal politikalarla yüzleşmelerinin bedeli hiç de arzu
ettikleri gibi değildi-AHÇ)
Kadınlar yeni piyasanın kuralları
altında ağır bir bedel ödüyor. Bu yeni sistem onlara güvencesiz geçici iş
sözleşmeleri ve serbest ekonomi bölgelerinde aşağılayıcı iş koşullarında
çalışıyorlar. Bu koşullar genellikle kadınlara gerçek bir kazanç sağlamıyor,
oysaki bu değişiklikler prensipte ücretli iş gücü ile aile kurmayı uzlaştırmada
kolaylık sağlayabilirdi. Sosyal politikaların kadınları yeterince korumaması,
hükumetlerin sunduğu sınırlı sosyal hizmetler, Kadınları İş olanaklarından
faydalanan kadınlar olmaktan ziyade Kurbanlara dönüştürüyor.
(2005 BM 'raporundan)
Joseph A Massad, Liberalizmde İslam, s:221
Batılı Seküler AİLESİZ toplum
dayatmaları Müslüman dünyanın "bir işi olsa da olmasa da" ömür
boyunca koruma altında olan kadınlarını kocalarının, babalarının,
kardeşlerinin, çocuklarının koruma alanından çıkarırken onlara BOL Maaş, konfor
ve Özgürlük vaad ediyordu.
İçlerinden buna ulaşabilenleri çok az
oldu.
Büyük çoğunluğu kötü çalışma şartları,
düşük maaş, sosyal ortamdan ve aileden mahrumluk, yalnızlık, özellikle
yaşlılıkta perişanlığa ulaşabildiler sadece, diyor sanırım.
CEDAW'ın paralelinde BM tarafından
hazırlanan AHDR (Arap İnsani Gelişim Raporu) genel Batılı raporlamalarından
farklıydı.
Batı sekülarizmi dini meseleleri devlet
işlerinden ayırmaya özellikle dikkat eder ve teolojik (dinle ilgili) meselelerden
ısrarla uzak durmaya çalışırken "Arap İnsani Gelişim Raporu" direk
İslami ve kültürel değişim ve dönüşümü merkeze alıyordu.
Sekülerizm adına seküler olmayan bir
tarzda, açık bir şekilde Dini düzenlemeler ve müdahaleler çağrısı yapıyordu ve
buna da "Kadınların Yükselişi İçin Sosyal reform" başlığını
giydirmişti.
Mesela şu ifadeler raporda yer
alabiliyordu: ".. davranış değişikliklerini ve kültürel çerçevelerde
reformu ele alır. Özellikle dini yorumu ve dini hukuku (fıkhı) aydınlanmış
İÇTİHAD okumalarını geniş ölçüde benimseyerek modernleşmeyi hedefler. İster
kadın ister erkek kendi dinini öğrenme kapasitesi olan her Müslümanın hakkı
olan böylesi bir ÇAĞDAŞ okuma ile dini yorum, mevcut dini kurumların ve
şahsiyetlerin esaretinden kurtarılmalıdır."
Joseph A Massad, Liberalizmde İslam s:226
Batının Seküler Vaizleri ve onların fonladığı, şöhret ettiği, tanıttığı, payeler verdiği yerel seküler garpzedegilleri "Kadın Reformu" adı altında İSLAMI yeniden formatlama, yeni bir ÇAĞDAŞ İslam, Modern İslam, BATICI İslam, AMERİKANCI İslam, Feminist İslam üretme çabasına giriştiler diyor
2005 yılında yayınlanan BM raporunda
AHDR (Arap İnsani Gelişim Raporu'nda) İslam'ı ve ilahiyatı İslami metinleri
yanlış anlamış ve yorumlamış olan yerel kültürlerden ayırmanın gerekliliğine
vurgu yapılıyordu. Bu anlamda rapor bir keşfe de imza atıyordu.
(Aslında bu fikri son 150 yılın bazı
modern ve Batıcı Arap entelektüellerden almışlardı.)
Rapor yazarları yanlış anlaşılan ve
yanlış yorumlanan Kur'an'ın nasıl da Müslüman toplumlarda Kanun (Şeriat) haline
getirildiğini anlatıyorlardı. Bu yaklaşımları yapmak istedikleri İslam'da Yasal
Reform ile ilgili kilit bir rol oynayacaktı.
Joseph A Massad, Liberalizmde İslam, s:230
Batılı Kültürel saldırı karşısında
direnen "Ayetleri" ve Batı’nın kültür dediği İslam toplumunda
"sünnet" denen uygulamaları tamamen YOK etmek ya da toplumsal
hafızadan silmek mümkün değildir.
Elbette, "uydurma hadisler"
söylemi ile "Sünnet" ciddi şekilde hırpalanmış ve bazı Dindar
Müslüman kesimler arasında gözden düşürülmüştü ama YİNE DE Direnmeye devam
ediyordu.
Bunun üzerine "Sizin din
zannettikleriniz aslında ARAP'IN ÖRFÜ" söylemi üretildi. Eğer Kur'an doğru
yorumlanırsa Müslümanların arasından "Arap'ın örfü" temizlenebilir,
diyorlardı.
Doğru yorum elbette ki BATI dini ile TAM
uyumlu, sömürgeciliğe itiraz etmeyen, emperyalizme DİRENCİ Kırılmış bir Fason
pozitivizmdi, diyor sanırım.
Modern Batı'da daha ilk dönemlerden
itibaren ayrılmışken, bu ayrım Müslüman dünyada -dorudan ya da dolaylı-
sömürgeciliğin başlaması ile gerçekleşti...
Oysaki Avrupa Sömürgeciliğinin
"Şahsi Statü ve Kanunları" olarak formüle ettiği ve GELİŞİM olarak
sunduğu kanunlar Şeriatın olduğu her yerde zaten yürürlükteydi...
(Ancak Şeriatın hedefe oturtulması
zorunluydu çünkü şeriat Aile kurumunu koruyordu.-AHÇ) BM'nin AHDR (Arap İnsani
Gelişim Raporu) şöyle diyordu.
"... Evlilik kadınla erkek
arasındaki ilişkinin ilk ve en önemli biçimidir; ister bilinçli ister
bilinçdışı olsun, ister caiz ister haram olsun, ister kutsal olsun ister
olmasın. BU kanunlar Arap Ataerkilliği bu kanunlar yasak ve tabu arasındaki
ilişkinin en çok telaffuz edilen şeklini temsil etmektedir. Cinsiyet
ayrımcılığı ile ilgili en önemli kanunlar bunun altına sığınır. Bu da aile
kanunlarının kültürü, gelenekleri ve adetleri -ister dini ister örfi olsun-
koruyan bir sığınak sağlar."
Joseph A Massad, Liberalizmde İslam, s:231
Öncelikle, "Kadın eziliyor, hor
görülüyor, ayaklar altında pas pas ediliyor, paçavra ediliyor, kanı emiliyor,
sömürülüyor vs." söylemini sorgulamadan PEŞİN bir önyargı olarak kabul
edeceksiniz. (Bu konuda psikolojisi bozuk, kendi Ruhi ve karakter sorunlarını
çevredeki en yakın erkeğe yüklemiş birçok hanımefendi bulanabilir ki itiraz
etmesi de kolay da değildir.)
Bunu kabul ettikten sonra KADINI kurtarmak
için Sömürgecilerin baskısı ve zorlaması ile Dini, örfi, geleneksel tüm yapıyı
dağıtmanız gerektiğini de kabul edeceksiniz...
Böylece öncelikli olarak AİLEYİ koruyan,
destekleyen, muhafaza eden yapıyı çözeceksiniz, diyor sanırım.
Zeyl1 : Aileyi dağıtınca kadın KURTULACAK
MI?
Yok canım! İnsan ne zaman DERTSİZ olmuş.
Üstelik kadın evlenmedi diye nevrotik yapısı değişmezki. Mutsuz olan yine
mutsuz olacak. Üstüne bir de YALNIZLIK eklenecek.
Sonuçta Avrupa'da ne olduysa o olacak.
Epstein belgeleri ne olacağını AÇIK AÇIK
söylemiyor mu?
Zeyl 2: Bu süreci dayatanlarla,
Pandemiminin, Aşının arkasında olanların, GDO'ların, Tarım politikalarının
arkasında olanların Epstein'ın ardında olanlarla aynı kişiler olduğunu
göremeyince insanın kafası karışır tabi.
Cinsel taciz mi, Din dayatması mı?
"Arap İnsani Gelişim Raporu"
ABD feminizminde 1970-80'lerde ortaya çıkan ve ABD yasalarında kendine yer
bulan yeni cinsel suçlar kategorisi ile de ilgileniyordu ve buna
"uluslararası kabul görmüş" Cinsel Taciz suçu da dâhildi.
"Genel olarak Arap Kanunları cinsel
Taciz suçu ile ilgili somut bir tanım içermez. Tecavüz, cinsel saldırı, cinsel
istismar ve zorla cinsel fayda sağlama gibi cinsel suçları tanımlayan ve
cezalandıran kanunlar vardır. Ancak bu kanunlar, kurbanları üzerinde güç sahibi
olan saldırganlara daha sert cezalar verirken; cinsel taciz suçu, Arap ceza
kanunlarında belirlenen cinsel suçlara bir şekilde benzemedikçe, kanun
tarafından cezalandırılmaz.
Bu yüzden Arap Kanun yapıcılar cinsel
tacizi, her ne kadar mevcut kanunlarda zaten yeri olan tecavüz, cinsel saldırı
ve cinsel istismar suçları vahim görmeseler de, kendi başına bir suç olarak
tanımlamak için adımlar atmalıdır."
Burada şuna dikkat etmek gerekir burada
MESELE, kadınların maruz kalabilecekleri cinsel taciz türlerine bir
caydırıcılık sağlamaktan öte "ULUSLARARASI STANDART adı altında Batılı
Standart ve hayat modelinin Arap toplumlarına taşınması idi.
Joseph A Massad, Liberalizmde İslam, s:232
Şimdi düşünün Serbest cinselliğin
yaşının 14'e düşürüldüğü, ana-babanın bile çocuğun cinselliğine karışamadığı,
karışırsa babanın evden atıldığı, 16 yaşını geçmişse dilediği herkesle
yatabildiği hatta ENSESTE bile ses çıkarılamadığı bir ortamda 18 yaşının
altındaki bir kızla evlenen DELİKANLIYI 10-15 yıl ceza evine atmak,
sizce "Cinsel tacizi önlemek
midir" yoksa bir "Batılı Eşcinsel ahlakı DİNİ ve Kültürü Müslüman bir
topluma kanunlar vasıtası ile dayatmak mıdır?
Zeyl: Dikkat edin böyle sömürgeci
dayatmalar hiç bir İSLAM ülkesinde SİLAHLI işgal hayata geçirilemezdi. Ancak
içerden İŞBİRLİKÇİ bir unsur ile topluma taşınması mümkündü. Öyle de oldu.
Şuna özellikle dikkat çekmek isterim ki,
Arap (ve Müslüman) dünyadaki çağdaş hukukun büyük bir kısmı sömürgeci
dayatmalar nedeniyle Batılı liberal hukuktan geliyor.
Ancak Arap İnsani Gelişim Raporu'nun
yazanlar bu ayrıntıya hiç dikkat etmeden olumsuz gördükleri her şeyi İslam
hukukuna yükleyerek onun Kadınlara ayrımcılık yaptığını ama liberal sömürgeci
kanunların ayrımcılık yapmadığını düşünüyordu.
Joseph A Massad, Liberalizmde İslam s:234
Türkiye'de,
Medeni Kanun - 1926 - İsviçre
Borçlar Kanunu – 1926 - İsviçre
Ceza Kanunu – 1926 – İtalya
Ticaret Kanunu - 1926 - Almanya
Ceza Mahkemeleri Kanunu - 1929 - Almanya
Deniz Ticaret Kanunu - 1929 – Almanya
İdare Hukuku – 1929 – Fransa
İcra ve İflas Kanunu- 1932- İsviçre'den
alındı
Şeriata yani İslam Hukukuna dair
kanunlarda sadece Adam öldürmenin suç olması kaldı zina bile suç olmaktan
çıkarıldı. Gerisi SÖMÜRGECİLERİN dayatmalarına göre şekillendi.
Bunlarla da kalınmadı İSLAM'ın
"insan yetiştirme müesseseleri de kapatıldı ve yasaklandı (Medreseler,
tekkeler, zaviyeler vs.)
Buna rağmen geliştirdikleri KADINA dair
kötü hale işaret eden her türlü argümanda İslam şeriatını hedef göstermeye
devam ettiler.
İslam Hukukunun kanunlardan silinmesinin
üzerinden 100 sene geçtiği, 5 nesildir pozitivist, materyalist, seküler,
Kamalist öğreti ile yetiştirildiğimiz halde hala her türlü olumsuzluktan
suçlanan MÜSLÜMANLAR, aşağılanan Müslümanlar, sebep olarak görülen Müslümanlar
olur.
Acaba Sömürgeciler ve uşakları
"Böyle düşüneceksiniz" dediği için mi biz de böyle düşünüyoruz
yoksa
YENİLMİŞLİK kendinden nefreti de
getiriyor ya onun etkisi mi?
Arap insani gelişim raporunun Batılı bi
cinsiyet Eşitliği ideolojisini empoze eden Batılı liberal araçlara bağlılığı tartışılmasızdı.
BU ideolojiyi sorgulamaya da hiç yanaşmadı.
Bu rapor CEDAW'ı onaylayan Arap
Devletlerinin tescillediği kısıtlamalara karşı çıktı ve seçim sistemlerinde
kadınlar için bir kota sistemi çağrısında bulundu.
-Hâlbuki birçok Arap ve Müslüman ülkeye
baskılanan CEDAW'ı Amerika imzalamamıştı.
Bundan çıkan anlam şuydu: Arap ve
Müslüman ülkelerde kadın eşitliğine yönelik itirazların ve kısıtlamaların
sebebi, yasal ve idari geleneklere dayanan ayrımcı politikalardan ziyade genel
olarak şeriat ve dini uygulamaların tasfiyesiydi.
Joseph A Massad, Liberalizmde İslam, s:235
Amerikalı feministler Batı'daki
-özellikle yerli, siyahi, hispanilk, mülteci- kadınların durumlarını dert
etmiyor, bu konularda kendilerini parçalamıyor, Müslüman ülkelerdeki kadınların
kurtarılması için çırpınıyorlar.
Bu KADINLAR için verilen mücadeleden çok
Müslüman toplumların kültürel olarak darmadağın edilmesi olarak işlev görüyor,
diyor sanırım.
Bakın Türkiye’nin 1985 yılında
imzaladığı CEDAW'ı (Kadınlara Karşı Her Türlü Ayrımcılığın Ortadan Kaldırılması
Sözleşmesi ) Amerika hala imzalamadı
"Arap İnsani Gelişim Raporu"
Arap Kabile Kültürü adını verdiği hayali bir tabirle Şeriatın kadın-erkek
ayrımcılığına sövüp saydıktan sonra kendisi ile çelişen şu sonuca varıyordu:
"Arap yasalarındaki cinsiyet
eşitsizliği, hakiki dini kaidelerden ziyade kültürün ve geleneklerin
sonucudur." ...
Hangisi? İslam mı, Arap Toplumu mu yoksa
Arap Kültürü mü suçlu? Belki de her üçü birden. Raporu yazanların kafalarının
karışıklığı sonuç bölümündeki tavsiyelerine de yansımıştı
"...Dahası Arap Kanun yapıcıları
erkeklere ve kadınlara eşit muamele ilkesiyle uyum içinde olmak amacıyla
şeriatta ve dini kanunlarda en aydınlanmış yorumları benimsemek için harekete
geçmelidir. Böylelikle İslami ve gayri İslami kanunların bütüncül niyetiyle
uyum sağlanmış olacaktır..."
Yani rapor bir hamlede hem şahsi statü
meselesinde dini özgürlükleri ortadan kaldırmayı, hem de dini Batılı
Liberalizme uydurulabilecek şekilde dönüştürme çağrısında bulunuyordu.
Joseph A Massad, Liberalizmde İslam, s:237
Kadın meselesi dönüyor dolaşıyor ve İslam’ın Batılı liberal dine uydurulması,
kişiliğinin yok edilerek sömürgeci ideallere entegre edilmesi meselesine gelip
dayanıyor.
Zeyl: Modern İslamcı söylemin konu
edindiği neredeyse tüm meselelerin İslam'ın Batıya uymayan tarafları olduğu ve
tüm sorunları Batı'nın hoşuna gidebilecek şekilde çözmeyi teklif ettiği sizin
de dikkatinizden kaçmamıştır sanırım.
BM'nin "Arap İnsani Gelişim Raporu’nun
çözüm olarak önerdikleri ilginçti.
"... rapor ekibinin benimsediği
yaklaşım; İslam'ın durumunda olduğu gibi uluslararası standartlar ve İslami
Şeriatın bütüncül anlayışından kaynaklanan dini kültürlen prensiplerin arasında
uyum sağlamak için bağımsız yorum usulünü kullanmaya çalışır.
"İslam'da ruhban sınıfı
olmadığı" için İslam hukukundaki bu tür açılımlar dini kurum ve şahısların
tekelinden kurtarılmalıdır. Bu kurum ya da şahıslardan ziyade, bağımsız yorum,
kendi dinini araştırıp öğrenme kapasitesi olan her Müslüman Erkek ve kadının
hakkı ve görevidir."
Görüldüğü gibi rapor, Dini yorumun
bekçileri olarak görülen ALİMLERi devirme çağrısında bulunuyordu. Üstelik
bunların uluslar üstü, evrensel diye takdim ettiği Batılı Liberal formlara
uydurulması gerektiğini de açıkça söylüyordu.
Joseph A Massad, Liberalizmde İslam, s:238
Kadın meselesi geldi ve İslam'ın,
âlimlerin, medreselerin, hadislerin hatta peygamberin sünnetinin elinden
kurtarılması (?) meselesine dayandı.
"Herkesin dilediği gibi" DİN
hakkında sıkılama hakkı olmalı, diyor.
AMA daha 4 yaşından itibaren ZORLA
çocuklara -ismini bile anmadan- pozitivizm, materyalizm ve sekülerizm DİNLERİNİ
verdiklerinde ÖZGÜRLÜK HİÇ akıllarına gelmiyor.
15-20 sene pozitivizmle (BİLİM TANRIDIR,
doğruyu bilim söyler) , materyalizmle (Sadece Paraya, güce ve menfaate tapılmalıdır),
Sekülerizm (Tanrı yani AHLAK işimize karışamasın) ideolojisi ile beyinleri
KİRLETİLEN çocuklar TARAFSIZ Bir şekilde Kur'an'ı nasıl yorumlayacaklar?
Sorusuna cevap verilmez.
Pozitivist, materyalist ve Seküler bir
ZİHNE sahip olduklarının bile farklında olmayanlar "HADİ Kur'an'ı
istediğiniz gibi anlayın" deyince Kur'an'ı ÖZGÜRCE yorumlamış olacaklar...
Elbette pozitivist ilkelerle...
Sonuçta hepsi DEİST olacak zira
pozitivizmin mekanizması GAYBA inanmaya izin vermez ki Tanrı'ya ya da Resulüne
inanabilsin.
Ve bu Pozitivizmle ŞEKİLLENDİRİLMİŞ
beyinler İslam'ı piç ederek Avrupa DİNİNE uydurmaya çalışacaklar.
Böylece BATI ve Batı sömürgeciliğine
karşı olan direnç de bitmiş olacak diyor sanırım.
Kadın Meselesi ne işlere alet edildi, ne
işlere...
Arap (Müslüman) kadınların durumuna dair
akademik, feminist ve hatta siyasi bakış açılarından yapılan Batılı eleştiri
bazen gerçeklere dayansa da, genelde karşımıza saf (temiz) bir şekilde
çıkmaz... Oryantalist kavramlarla iç içedir.
Arap erkeklerin Şeytan gibi gösterilmesi
ve kadınların hem ruhsal hem bedeni boyunduruktan kurtarmak için adeta kurgusal
bir haçlı seferi düzenlenmesi bu oryantalist kavramların karakteristik
özelliğidir.
Kadınların pozisyonunu geliştirme
konusunda Batılı ilgi, bağışçıların projeleri desteklemesinde etkili bir
nedendir.
Joseph A Massad, Liberalizmde İslam, s:240
Amerikan filmlerinde berbat bir ahlaka
sahip, haydut, hırsız, yalancı, riyakâr, iki yüzlü, sahtekar, paracı, terörist,
tehlikeli bir İMAJLA verilen ARAP erkeği
ve
Arap erkeğinin hareme hapsettiği,
ezilmiş, kandırılmış, sindirilmiş, korkutulmuş, yardıma ve kurtarılmaya muhtaç
Arap Kadını imajı ORYANTALİST söylemin uzantısıdır.
Zalim Arap erkeğinin elinden mazlum Arap
kadınını kurtarmak için yapılan Haçlı seferleri gâvur takvimi ile 1000'li
yıllarda başlamış, yüzyıllarca sürmüş, 1400'lü yıllardan itibaren silahlı ve
işgalci Sömürge Hareketlerine, 1800'lü yıllardan itibaren İnsan Hakları, Kadın
Hakları, Gay hakları vs.‘ye dönüşerek YENİ sömürgecilik faaliyetlerine
meşruiyet kazandırmanın aracı olmaya devam etmektedir, diyor sanırım.
"Emevi Sarayında İslam Bitti"
iddiası ne işe yarar?
BM'nin hazırlattığı 'Arap İnsani Gelişim
Raporu'na gelen eleştirileri cevaplarken raporun başyazarı Mısırlı Feminist
yazar Nader Fergani.
Raporun İslam'a karşı aldığı olumlu
pozisyonunu, dini dogmaların, hukuki/fıkhi içtihatların yeniden yorumlanması
çağrısı ile birlikte açıklar.
"Arap dünyasında bir Rönesans tesis
etmek, yeni fıkhi içtihatların önünü açmayı gerektirir. Geniş manası ile çağdaş
bir insani gelişim ile İslam şeriatının bütüncül hedefleri arasındaki
tutarlılığı sağlamak için bu gereklidir. (Osmanlı dönemini işaret ederek) Bu
ancak gerileme döneminde yaygın olan fıkhi içtihatların çoğunun bir kenara
atılması ile sağlanabilir. Bu içtihatlar baskı ve despotizmi besliyordu. İslami
ilerlemeyi yavaşlatıyordu ve ulusu düşmanları önünde savunmasız
bırakıyordu."
Joseph A Massad, Liberalizmde İslam, S: 242
Anladığım kadarı ile "Biz İslam’ı
çok severiz, ona bayılırız, o çok iyidir. Ama İslam hukuku, fıkhı ve sünnete
dayalı uygulamalarından pek haz etmiyoruz. Bunları yok edip, tamamen silip,
BATIYA uyumlu ÇAĞDAŞ, sömürgeci Feministlerin hoşlanabileceği yeni yorumlar
getirilirse İslam'a daha da çok bayılacağız, diyor sanırım.
Zeyl: İslam'ı Emevi Sarayından ibaret
gösterip "İslam o zaman bitti" diyenler, O sırada ceza evinde şehit
olan İmam'ı Azam'ların, Sürgünlerde ömür tüketen İmam Şafi'lerin, yediği
dayaklarla şehit düşen İmam Hanbellerin, zulme direnişi bayrak edinen İmam
Caferlerin, Türkistan'ı ve Horasan'ı İslam dünyasının merkezi haline getiren
İmam Buharilerin, İmam Tırmizilerin, İmam Müslimlerin ve daha nicelerinin
çizgisini SİLMEYE, gözden kaçırmaya çalışarak İSLAM'I orada bitirme gayretine
girerler.
Hâlbuki İslam hiç bir zaman SARAYLARIN
dini olmamıştır. Gariplerle gelmiştir ve gariplerle birlikte devam edecektir.
Eğer İslam, o tarihlerde orada
bitirilmiş olduğu kabul edilirse ve 1000 yıllık baba mirası toptan "Avrupa
Müzelerine" gönderilirse İslam ile bugünün Müslümanlarının arasına geriye
dönük 1000 senelik KAPATILAMAZ bir boşluk girmiş olacaktır.
Ancak böylesi bir BOŞLUK, Amerikan tipi,
Sömürgecilikle uyumlu İslam'ın üretilmesine imkân verebilir.
Zira kap, boşalmadan içine bir şey
koymak mümkün değildir.
Bu anlamda Feminizm ve Kadın meselesi
Müslümanların İslam'la bağını koparmak için kullanılan en önemli
enstrümanlardan biridir, diyor sanırım.
"Cinsiyet Eşitsizliği" söylemi
içerisinde Müslümanlara özelmiş gibi duran "spesifik suçlar"
tanımlanmıştı:
Bu suçlar hicap (başörtüsü), töre cinayetleri
ve kadın sünnetiydi... Bunlara bazen Müslüman toplumların "Ataerkilliği
(baba merkezliliği), İslam Hukuku ve Müslüman kadınlara yönelik ayrımcılık gibi
suçlar da eklenirdi.
Birleşmiş Milletler ve onun bir sürü alt
organizasyonu ve onların desteklediği, Batılı Vakıfların finanse ettiği çok
miktarda iyiliksever STK Müslüman dünyaya akın etti. Bu akınların amacı sosyal
Darwinci bir yaklaşımla "insani gelişim açısından daha çocukluk çağını
yaşayan gelişmemiş, geri halklara STK'lar aracılığı ile "OLGUNLUK"
yani cağdaşlaşma götürmekti.
Bu "gelişim" ise Maltusçu
nüfus kontrolü prensiplerini içeriyordu ve bu prensiplerin "KENDİ
İYİLİKLERİ İÇİN" kadınların zararına da olsa uygulanması gerekiyordu.
Joseph A Massad, Liberalizmde İslam, s:246
İslam dünyası ve o dünyanın kadınları Maymunla insan arası varlıklardı. Kendi
iyiliklerini bilebilecek durumda değillerdi. BATILI STK'lar BM'nin koruması ve
gözetiminde bu HAYVANIMSILARI eğitmeye, terbiye etmeye, İNSAN YAPMAYA gönüllü
olmuş Sömürgecilerin uzantıları kurum ve kişilerdi.
Kadınları KOCALARINDAN, dinlerinden,
kültürlerinden ve ÇOCUKLARINDAN kurtarmayı kendilerine misyon edinmişlerdi.
Bu hizmet ONLAR istemese de, kabul
etmese de "onların iyiliği için" onlara sunulacaktır, diyor sanırım.
Birisi meseleye "Hicap, tesettür
veya kadınların başlarını örtmesi kadınlara yönelik bir kısıtlamaya
işarettir" diye girmişse ve bu tür giyinmeyi kadınların doğal
giyimlerinden bir tür olarak tanımlamamışsa
Arap ve Müslüman dünyadan tesettürlü
kadınların sayısına dair toplanan veri, epistemolojik (Bilime uygun) bir görüş
ile üretilmiş, tercüme edilmiş ve yorumlanmış kabul edilir.
Bu görüş Tesettürün kısıtlayıcı olduğunu
ve siyasi yargı içerdiği için " ayrımcılık" sayılacağını da kabul
eder.
Joseph A Massad, Liberalizmde İslam, s:248
Araştırmanız, makaleniz, teziniz eğer
BATILI sömürgeci kalıplara, dayatmalara, önyargılara, aşağılamalara uygunsa
BİLİMSEL kabul edilebilir. Akademi camiasında ya da ciddi mahfillerde
değerlendirilebilir veya yayınlanabilir.
Mesela eğer AİLE dediğinizde YALNIZ
erkek, kadın ve çocuklardan kurulu cemaati kastediyorsanız BİLİMSEL sayılmaz.
Gey, Lezbiyen, Kedi köpekli farklı aile formlarını da kasteden bir AİLE tanımı
yapmanız gerekir.
Eğer cümlenizin içinde Hz Âdem’e yani
ahlaka ve erdeme işaret eden ADAM/ADEM olmayı önceleyen bilim adamı, fikir
adamı, iş adamı gibi bir kelime geçiyorsa da bilimsel bir makale yazmış
olmazsınız. Ahlaka karşı nötr olmalısınız. Bilim insanı, fikir insanı iş insanı
gibi
Tıpkı tesettürün KADINLARIN bir doğal
kıyafeti, bir tercihi, iradi bir eylemi olduğunu iddia eden herhangi bir
görüşün BİLİM DIŞI Kabul edilişi gibi dışlanacaktır, diyor sanırım.
Peygamberin genç yaştaki Aişe ile
evlenmesi oryantalist çalışmalarda sıklıkla gündeme getirilerek eleştirildi.
Oysaki bu çalışmalar 16. Yüzyıla kadar
(Peygamberin zamanından 1000 yıl sonraya kadar) Avrupa'da kızların aynı
yaşlarda evlendirildiklerinden bahsetme zahmetine girmemişlerdir...
Joseph A Massad, Liberalizmde İslam, s:250
Daha önce bahsetmiştik.
Batı, Hz Aişe annemizin evlenirken
yaşının çok genç olmasına itiraz etmez. Bu konuda Müslüman toplumlar meseleyi
ya anlamamışlardır ya da bilerek kandırılmaya razı olmuşlardır.
Zira Batı'da serbest cinsellik yaşı
KANUNEN 12-14 yaş arasında indirilmiştir. Daha da aşağıya çekmek için, hatta
"0" sıfır yaşa kadar serbest bırakmak için kamuoyu çalışmaları
yapılmaktadır. Zaten eğer cinselliğe girecek Erkeğin de yaşı küçük ise HİÇ
sınır yoktur.
Batı Hz Peygamberin Hz Aişe ile
evlenmesinin getirdiği iki sınıra itiraz eder:
1- Cinsellik için kızların adet görmeye
başlamış olma zorunluluğu
2 - İlişki için NİKÂHIN şart koşulması
Batının itiraz ettiği bunlardır. Yani
cinsel olgunlaşmasını tamamlamamış çocuklarla ilişkinin yasaklanması ve
cinselliğin nikâhla sınırlanması.
Bakın EPSTEİN belgelerine.
Bakın Epstein işine bulaşanlara.
İslam’ın Cinselliği sınırlayan bu iki
yasağına itiraz edenlerin BAŞLARININ ONLAR olduğunu fark etmiyor musunuz?
Neye itiraz ettiklerini NE
yaptıklarından, ne ettiklerinden, neyi yaşadıklarından anlayamıyor musunuz?
Adeta bir cambaz ayakkabısı gibi yüksek
topuklu ayakkabılarla sendeleyerek yürüyen New York'lu kadınlardan ne anlarız?Böylesi bir ayakkabı ile bırakın bir
otobüsü yakalamak için koşmayı, çocukların peşinde dolanmayı, Fırtınalı havada
ilerlemeyi, iş yerinde gün boyu ayakta durmayı ya da bir kaç saatliğine bir
partide dans etmeyi, sadece bir saatlik bir yürüyüş bile yapmak işkencedir.
Ayağını burkma, kayıp düşme, bir
kaldırımın ya da ızgaranın boşluğuna sıkışıp kalma, düşerek ayağını ya da başka
bir yerini kalıcı olarak sakatlama, siyatik rahatsızlığına yakalanma ve sırt
rahatsızlıkları ihtimali diğer kadınlara oranla çok daha yüksektir.
Üstelik böyle bir ayakkabı ile işe
yoğunlaşmak da zorlaşır...
Normal şartlar altında özgürce tercih
edilmesi mümkün olmayacak bu ayakkabıların ardında da "Kadınları daha
güzel gösteriyor" şeklinde medyadan yayılan psikolojik baskının olduğu
herkesin malumudur.
Ancak hiç bir Avrupa ülkesi bırakın
yürümeyi ayakta durması bile zor olan, böylesi rahatsız edici ve RİSKLİ
Ayakkabıların üretimini, alınıp satılmasını ve giyilmesini KADINLARIN iyiliği
için yasaklamayı kimse düşünmüyor.
Ama iş Tesettüre gelince topuklu
ayakkabılardan çok daha sağlıklı ve kadına emniyet alanı veriyor olmasına
rağmen YASAKLAMAK için yasal düzenlemeler devreye girebiliyor.
Joseph A Massad, Liberalizmde İslam, s:256
KADIN meselesi Batı'nın İslam
düşmanlığının adı konmadan niyetini, nefretini göstermeden kendini ifade
edebildiği alandır,
Mesele KADININ kurtarılması değil
İslam'ın koruma alanından çıkarılarak SERMAYENİN kullanımına açılmasıdır, diyor
sanırım.
Batılı Zenginlerin Sapkınlıklarının Tüm
Dünyaya Dayatılması
Hetero-Homo ayrımının ve bunlarla uyumlu
sosyal ya da cinsel kimliklerin kendilerini her yerde ortaya koyma noktasındaki
yetersizlikleri Emperyalist Sermayeden dengesiz büyüyen kenar mahallelere doğru
yönelen diğer arızalar gibidir.
"...Bu dar muhalefet ne doğaldır ne
de evrenseldir. Bu muhalefet modern, Batılı, zengin, yönetici sınıfa özeldir.
Medeni olanla medeni olmayan, sömürenle sömüren arasındaki daha geniş cinsel
muhalefeti desteklediği için bu muhalefet geleneksel olarak beyazlara hastır ve
beyazların üstün olduğunu kabul eder.
Joseph A Massad, Liberalizmde İslam, s:266
Toplumsal cinsiyet eşitliği, LGBTTQPi+,
Cinsiyetsizlik, Queerlik, NÖTR kimlikler, Pedofili ve ensestin
meşrulaştırılması vs. Batılı, Zengin, Yönetici sınıfın çürümüşlüğünden üreyen
onların dayatmaları ve REKLAMLARI ile alt tabakalara da bulaşan sorunlardır.
BU sapkın zümre kendilerini ÜST İNSAN
(Nietzsche'ye atıf yapıyorlar) olarak gördüklerinden kendi çürümüşlüklerini
NORMAL (olması gereken) saymakta bu sapkınlıklara bulaşmayan toplumları ÜST
İNSAN olmadıkları için bu dertlerden mustarip olamamış ALT VARLIKLAR olarak
görmektedirler, diyor sanırım.
Uluslararası Toplumsal cinsiyetçilerin
ve elitlerden bazılarının cinsiyet kimliklerini homo-hetero ayrımı içerisinde
zorba bir şekilde asimile etmeye çalışması, emperyalist sermayenin nüfuzunun
bir belirtisidir, sonucu değil.
BU noktada şunu aklımızda tutmalıyız:
Edward Said'in bize hatırlattığı gibi "emperyalizm, kimliğin
ihracıdır"...
Joseph A Massad, Liberalizmde İslam, s:269
Emperyalizm KİMLİĞİN ihracıdır.
Müslüman kız çocuklarını K-POP
zombilerine,
Kara yağız Kürt Delikanlılarını
metroseksüel, kaşları alınmış kız-erkek arası acaip bişilere
Türk kızlarını birbirinin kopyası, her
tarafları oynanmış Madonnalara,
Arnavut delikanlılarını saçları permalı
BARBYlere
Laz kızlarını nötr cinsiyetsiz Avrupalı
GAY'lere Dönüştürmek.
İşte Emperyalizm budur.
Onların NESİLLERİNİ çalarsanız,
Çocuklarının kimliklerini silip, KENDİ
kimliğinize göre formatlarsanız
SİZE hizmet etmeye başlayacaklardır,
diyor sanırım...
D'Emilio Batı'da GAY ve LEZBİYEN
hareketlerin ortaya çıkışını sermayenin toplumlara dayattığı bir süreç olarak okur.
Zira sermayenin gelişimi ve büyümesi iş
ilişkilerinin nesnel gelişimi ile oluyor ve İş ilişkilerinin geleneksel toplum
ilişkilerinin yerini alması için toplumun şu süreçleri yaşaması gerekiyordu:
** Yerleşim ve göç hareketleri
** Aile ve akrabalık bağlarının kopması
** Tüketici Toplumunun yaratılması
** Cinsel arzuları kışkırtan,
biçimlendiren ve açığa çıkartan toplumsal ilişkilerin "öznel" bir
şekilde topluma yayılması
Adeta KUTSAL bir savaş veren
"Toplumsal Cinsiyetçiler", bu tür kimliklerin toplumlara yayılması
için ısrarcıydılar.
Joseph A Massad, Liberalizmde İslam, s:270
Demek ki neymiş?
Toplumsal Cinsiyet Eşitliği/Adaleti ve
LGBTTQİP+ meselesi alt tabakaların soyulabilmesi için Zengin elitlerin
dayatmasıymış.
Zira eşcinsellik ve benzeri ŞEHEVİ ar,
namus, edep, hayâ, şeref bilmeyen yapılar toplumsal, cemaatsel, akrabalık ve
ailevi bağları dağıttıklarından, toplumsal dayanışma yapılarının çözülmesine
sebep olurlar.
Dayanışma kurumları çözülmüş, Bir araya
gelemeyen, haklarını koruma ve kendini savunma becerisini yitirmiş toplumlar
Servetlerinin soyulmasına karşı duramazlar, diyor sanırım.
Zeyl: Mesela Tefecilerin eski memuru
Şişmek beyle içine girdiğimiz alt tabakaların servetlerinin yağmalanması,
FAKİRLEŞTİRİLMESİ, yeni vergiler ve harçlar getirilmesi dönemine en küçük bir
itiraz geliştirebildik mi?
2005 yılında Lübnan'da kurulan HELEM
Örgütü Ford Vakfı ve Astrea Lezbien Foundation for Justice tarafından finanse
edilir.
Astrea Lezbien Foundation for Justice
uluslararası bir GAY örgütüdür. ABD'den "kıtalarla, dille ve
kültürle" ayrılan gey örgütlerini finanse etmektedir. Kendi finansını da
büyük oranda FORD Vakfından sağlamaktadır.
HELEM ayrıca Hollanda Büyükelçiliği,
Heinrich Böll Vafı, Chikago merkezli Heartland Alliance (ki bu örgüt sadece 3. dünyanın
GAY örgütlerini finanse eder. Nijerya, Sri Lanka, Guetamala ve Lübnan gibi)
UNAIDS ve Dünya Bankası tarafından da desteklenmektedir.
Ancak burada altının çizilmesi gereken
bir konu var:
HELEM Lübnan'da mevcut bir GAy topluluk
tarafından kurulmadı, HELEM'in amacı böyle bir topluluğu var etmekti.
Joseph A Massad, Liberalizmde İslam, s:272
Sanırım burada anlatılan Türkiye ve diğer halkı Müslüman olan ülkelerde kurulan
KAOSgl ve benzeri Eşcinsel örgütlerin hikâyesi.
İçerdeki bir topluluk onları kurmuyor,
Dışardan gelen yapılar onları topluyor, finanse ediyor ve üretmelerini
sağlıyor. Para Fransa, İngiltere, Hollanda, Danimarka vs. elçiliklerinden,
Sömürgeci devletlerin GAY kulüplerinden geliyor. Onları finanse edenler de Ford
giller, Rochefiller giller, Rutschild gillerin vakıfları oluyor, diyor sanırım.
ABD hükumetinin Gey Enternasyonalizmini
benimsemesi öylesine kurumsallaşmış ve İslam dünyası üzerine öylesine
odaklanmıştı ki İslamabad'daki ABD elçiliği ve onun maslahatgüzarı Richard
Hoagland ve GLIFFA (ABD dış işlerinde çalışan gay ve lezbiyenler birliği)
üyeleri 26 Haziran 2011 yılında elçilik tarihinin ilk gey, lezbiyen, biseksüel
ve trans (LGBT) "Onur Kutlaması"na ev sahipliği yaptı.
Pakistan'daki ABD elçiliğinin açıklaması
şöyleydi: "BU toplantı ABD'nin Pakistan'daki LGBT hakları da dâhil insan
hakları meselesine daimi desteğini göstermiştir."
Maslahatgüzar ise şunu söylüyordu:
"Açık olmak istiyorum: ABD elçiliği sizi destekliyor ve bu yolda her
adımınızda yanınızda olacak."
Joseph A Massad, Liberalizmde İslam, s:273
Anladığım kadarı ile bu alıntı, Dostumuz ABD'nin Halkı Müslüman olan ülkelere
Eşcinsellik ve diğer benzeri sapkınlıkları dayatmak için büyük FEDAKÂRLIKLARA
hazır olduğunu söylüyor.
BU anlamda "İstanbul Sözleşmesinden
6284'e, AİLE'nin dağıtılmasına kadar pek çok uygulamanın Türkiye'de kolayca
mevzi kazanmasının adında ABD'nin Türkiye'ye gösterdiği özel DOSTLUK(?) mu var
acaba?" diye düşünmeden edemedim...
Zeyl: Anladığım kadarı ile geliştirdikleri bir PLAN vardı. Her ülkede AYNISINI
uyguladılar.
Avrupa Merkezli, Osmanlı karşıtı
propaganda Arap ve İslam ülkelerinde çıkan petrolü sömürmek için oluşturulacak
meşruiyet zemini ile ilgili tartışmaların ürünüydü.
(Bu yeni bir şey değildi.)
17. Yüzyıldan beri Aydınlanmanın ünlü
Filozofları Osmanlı despotizminin dehşetini ısrarla vurguladı ve İslam'ın
yüzünü despotik olarak gösterdiler. BU çabada özellikle Montesquieu ve Voltaire
ön plana çıkıyordu. Oysaki Rousseau ve öğrencilerinin görüşleri çok farklıydı.
Onlar Osmanlı'nın Avrupa kadar despotik ve kirli olmadığını düşünüyorlardı.
Onlar için despotizm şahsi mülkiyeti tanımayan sistemdi (yani komünizm-AHÇ).
Aslında bunun temelinde de 19. Yüzyıl Oryantalizminin ve Avrupa liberal
düşüncesinin meşru kıldığı Avrupai emperyalist işgal ve sömürüyü meşrulaştırma
vardı.
(Avrupa nereyi sömürecekse önce orayı
şeytanlaştırılıyordu-AHÇ)
Bu tartışmalar özellikle 1. Dünya
Savaşından sonra hızlanmış ve GELİŞME adı altında dillendirilmeye başlanmıştı.
Joseph A Massad, Liberalizmde İslam, s:72
Batı düşüncesinin/fikriyatının
sömürgecilikle DİREK ilişkisi vardır.
Onun saldırılarının aşağılamalarının
ötekileştirmelerinin SÖMÜRÜNÜN kendisini meşrulaştırma girişimi olduğunu
hafızalardan çıkarmamak gerekir.
O zaman küresel SÖMÜRÜCÜLERİN fikir
adamlarının KİMİ İşaret ettiğine bakarak, insan kanı ile beslenen bu
vampirlerinin yeni hedefini de tespit etmek mümkün demektir.
Zeyl: Bu alıntıyı girerken internette
seyrettiğim bir VİDEO geldi aklıma. Videoda Ürdün'e giden bir beyefendi İNGİLİZ
KRALİÇESİNİN Ürdünlülere hediye ettiği müzeyi çekmiş.
Müzede, Arapların İngilizlerin yardımı
ile önlerindeki Türk Bayrağı belirgin hale getirilmiş Osmanlı Birliklerine
yaptıkları saldırı canlandırılmış.
Sanki 100 senedir Ürdün, Filistin, ırak
ve Suriye’nin semalarında uçup, aşağıya sürekli bomba bırakan uçakların
üzerinde İNGİLİZ Bayrağı yokmuş gibi.
Neymiş yani: Osmanlı kötüleme
kampanyasının Batının bölgedeki kaynaklarını sömürme çabası ile doğrudan ilgisi
varmış.
Neden bunların sadece Avrupalı olmayan
homoseksüellik karşıtlarından endişeli oldukları belli, değildir. (Hâlbuki
Avrupa'da da homoseksüellik karşıtlığı çok canlı bir durumdur-AHÇ)
Aynı şahıslar İslam düşmanı
(islamofobik) Avrupalı evrenselcilerden ve bütün dünyayı yozlaşmış bir Avrupalı
kültür üzerinden formatlamak isteyen kültürel asimilasyonculardan hiç endişe
etmemektedirler.
... bunu yazanlar dünya tarihinin sosyal
Darwinci gelişimci teoriler (Avrupa dışındaki insanların geri ve az gelişmiş
olduklarını iddia eden düşünce-AHÇ) üzerinde olduğunun farkında değil gibi
görünüyorlar. BU tarih yazımının amacı, eşcinsellik özgürlüğünün Avrupa'yı hem
kendi tarihinden hem de diğer coğrafyalardan daha gelişmiş olduğunu ispat
etmektir.
Joseph A Massad, Liberalizmde İslam, s:298
Epstein'ci Küreselciler bütün dünyaya eğer EŞCİNSEL değilseniz ve Eşcinselliği savunmuyorsanız gerisiniz, ilkesiniz, barbarsınız, maymunlardan aşağısınız DİYEN bir TARİH anlatısı ve psikolojik HEGEMONYA kurdular demeye çalışıyor sanırım.
***
Aslında Spivak meseleyi formüle etmişti:
Toplumsal Cinsiyet, "Tercih
Özgürlüğü" vs. meselesi Batılı konsolosluklar, eşcinsel dernekler ve
Küresel vakıflarca fonlanan ESMER eşcinsel kadınlar, ESMER eşcinsel erkekler ve
onların her cinsten müttefikleri ile ESMER eşcinsel kadınları ve ESMER eşcinsel
erkekleri bütün dünyadaki ahlaklı, erdemli "doğru düzgün (straith)"
erkeklerden KURTARMA planıydı...
Bu, çok büyük paraların döndüğü bir
sektör haline geldi...
Üstelik bu meseledeki ironi şu ki, bizi,
bu sömürgeci BOYUN EĞDİRMENİN emperyalizm karşıtlığı olduğuna inandırabiliyorlar.
Joseph A Massad, Liberalizmde İslam, s:302
Bir anda saldırıya geçiyorlar. Ahmaklığından, salaklığından, dış güçlerin
oyuncağı olduğundan, cahilliğinden, embesilliğinden, DEVLET düşmanlığından,
PARTİ düşmanlığından, CHP'ci olmaya, MEZHEPSİZLİĞE, SAPIKLIĞA kadar bin türlü
şekilde saldırıyorlar
Sömürgeci dayatma herhangi bir şey
olabilir
- İstanbul Sözleşmesi
- Toplumsal Cinsiyet Eşitliği,
- İklim masalı
- Pandemi numarası
- AŞI dayatması
- İsrail katliamı
- Pedofillerin İRAN'a çökmek istemesi olsun
MAAŞLANDIRILMIŞ bir ekip bin türlü
şekilde yazılı, görsel veya sosyal MEDYADAN saldırıya geçerek sizi vatan HAİNİ,
emperyalistlerin uşağı olarak tanıtmaya çalışır ki sesiniz İNSANLARA ulaşamasın
Amaç SÖMÜRGECİLERE rahat
çalışılabilecekleri alan var edebilmek için muhalif herkesin kafasını ezmektir,
diyor sanırım.
***
Batılı tutumun Müslüman dünyaya
uyguladığı ayrımcılığa belki de en iyi örnek bu olaydı.
Afganistan'a götürülmek üzere yüklenen
Amerikan Savaş Gemisi USS Enterprize'a yüklenen bombaların birinin üzerine
"Afgan ib*nelerin canına okuyun" yazıyordu.
Amerika'nın Afganistan'da beraber iş
tuttuğu koalisyonun üyeleri gayleri, düşmanla aynı tuttuğunu dolayısı ile
geylare ayrımcılık yapıldığını söyleyerek olayı protesto ettiler. Bu mesaj gay,
lezbiyen ve biseksüel askeri personelin onurunu kırıyordu.
Kimsenin yazının altında bir bomba
olduğundan, o bombanın birilerini katletmek için orada olduğundan haberi yok
gibiydi.
Önemsiz özne Afganlılardı.
Koalisyona göre bombalar ve bombaların
atılmasında, yüzlerce binlerce insanın katledilmesinde sorun yoktu. Onların
üzerine mesaj yazılmasında sorun vardı.
Joseph A Massad, Emperyalizmde İslam, s:326
Bu gün Filistin'e, İran'a, Lübnan'a, Irak’a, Libya'ya, Somali'ye, Afganistan'a
yapılanların BATI'nın bu insanları İNSAN olarak görmemesinin bir neticesi
olduğunu
İNSAN olarak görmediklerinin arasında
bizim de olduğumuzu
BU coğrafyada Katliamlara uğratılanların
yanında yer almak yerine itin yalına tamah edip itlik etmesi gibi BATILILARIN
önümüze atacağı kredilere tamah etmenin ŞEREFLİ Bir tutum olmayacağını fark
edebilmiş miyizdir acaba?
"İslam" terimi Batı'da her
zaman bir ötekileştirme, bir reaksiyon oluşturma terimi olmuştur.
"Cinsellik" terimi ise her
zaman narsistçe bir birleştirme mantığında asimilasyon aracı olmuştur.
Benim iddiam bu üretilmiş ve empozo
edilmiş kimliklerin Avrupa ve Amerika dışına (ve içine) ihraç edildiği, bunlar
üzerinden var olan, farklı olan ve Avrupalı sayılmayan arzuların, uygulamaların
ve kimliklerin yok edilmesini amaçladıklarıdır...
Akademik ve insan haklarına dayalı
araştırmaların konuları bizzat bu ayrım tarafından düzenlenir.
Joseph A Massad, Liberalizmde İslam, s:329
Toplumsal Cinsiyet EŞİTLİĞİ diye toplumlara dayatılan ideolojinin hedefi
AVRUPALI olmayan davranış, kültür, gelenek ve örf biçimlerinin YOK EDİLMESİ,
Avrupalı sömürgeciliğe ve liberal pazar ekonomisine uymayan gri bölgelerin yok
edilmesidir.
Bütün dünyanın Yoz Amerikan Eşcinsel
ahlakı ile formatlanmasıdır.
Bu işe akademik çevreler ve İnsan
Hakları örgütleri STK'lar öncülük eder, diyor sanırım.
Mesela Cezayirli antopolog ve
psikianalitik düşünür Malek Chebel Fransa'da yaşıyor, Fransızca yazıyordu.
Hiç lafı eğip bükmeden "teolojik
bir uyanış" olarak İslamcılığın "baskıya uğramışların geriye dönüşünü
sağladığını, baskıya uğrayan şeyin her zaman çocuklukla ilgili olduğunu ve
İslamcıların hâlihazırda yaşadığı şeyin çocukluk dönemine bir dönüş
olduğunu" söylüyordu.
Yalnız burada yazarın hesap etmediği bir
şey vardı: "baskıya uğrayanın geri dönüşü sadece İslamcılarda değil bu
düşünürlerin kendilerinde de olma ihtimali vardı...
Yani aydınlarımızın derdi Avrupalı
düşünürlerin karşısında benliklerinin derinliklerinde hissettikleri Avrupalı
olmamaktan, Doğulu ve ya Müslüman doğmaktan duydukları UTANÇ olamaz mıydı?
Joseph A Massad, Liberalizmde İslam, s:337
Türk, Arap, Kürt, Arnavut aydınların sürekli kendilerine, geleneklerine,
İslam'a ve Müslümanlara karşı nefret duymalarının onları sürekli aşağılamaya
çalışıyor olmalarının sebebi BELKİ DE bilinçaltlarında Batılı, Avrupalı,
ZENGİN, asil, doğmamış olmaktan duydukları UTANÇ ve aşağılık kompleksi
yatıyordur.
Yenilmiş MADUN ülkelerin AYDINLARI kendi
ÖZ kimliklerinden duydukları utanç sebebiyle büyük oranda HAİNDİR, Batılı
emperyalizmin ya da onun YERLİ ortaklarının hizmetkârları borazanlarıdır, diyor
sanırım.
***
Yenilmiş ve kültürel olarak işgale
uğramış ülkelerin zihinsel olarak teslim olmuş aydınları, Avrupalı emsalleri,
daha da önemlisi Avrupalılaşmış benlikleri karşısında utanç duymasına sebep
oluyordu.
Aslında bu meselede onların
yazdıklarının çoğu, bu yazarların maruz kaldıkları derin narsistik yaraların
işaretiydi. Bu yazarlar Batılılaşmış, Avrupalılaşmış Arap ve Müslümanlar olarak
modernleşme zamanlarında büyümüşlerdi ve Modernitenin temel amacı olarak
Avrupalılaşma ideolojileri peşinde koşmuşlardı.
Şimdi İslamcılık formunda "İslam'ın
geri dönüşü"nün bir sonucu olarak Avrupalılaşma projesinin fiyaskoya
uğradığı bir dönemle yüzleşmeleri gerekiyordu.
Joseph A Massad, Liberalizmde İslam, s:338
İslamcılık hareketi her ne kadar kendi içinde bir modernlik talebini
barındırıyor olsa da aslında Yenilmiş ülkelerde uygulanan Batıcılık,
Avrupacılık, Amerikancılık ideolojilerinin BAŞARISIZLIĞININ ve fiyaskosunun
işaretiydi.
Yıllarca BATICILIĞIN, Amerikancılığın,
Modernitenin papağanlığını, taşıyıcılığını, propagandasını yapan YENİLMİŞ
Aydınların bu soğuk gerçekle yüzleşmeleri gerekliydi, diyor sanırım.
En acil öncelik Avrupalıların dünyanın
geri kalanını daha iyi tanıması değil, KENDİNİ daha iyi tanımasıdır.
Zira çoğulculuk anlayışının ve özeIde
İslam dünyasının bir kâbusun içine düşmüş olması Avrupa'nın kendi kendini var
etme süreci içinde gerçekleşti.
O halde acil TERAPİYE ihtiyacı olan
Avrupa'dır. Ancak şu ana kadar kendi ruh hastalığını inkâr etmektedir. Tüm
psikoterapistlerin kabul edeceği gibi- kendi rahatsızlığını inkâr edenler kendi
içinde bulundukları rahatsızlığı başkalarına transfer etmeye her zaman
meyillidirler.
Kendi zihinsel rahatsızlıklarının
yanıltıcı karakteriyle yüzleşmek yerine kendileri için benimsemeyi reddettikleri
davranışı kendilerini rahatsız edenlere yüklemeyi tercih ederler.
Joseph A Massad, Liberalizmde İslam, s:373
Batılılar nereye gittilerse KATLİAM ve Sömürüyü götürdüler ancak onlar katliam
ve sömürüyü Doğu toplumlarında ararlar.
Dünyanın her tarafındaki diktatörleri,
zalimleri, manyakları onların destekleyip ayakta tuttuğu tipler olmasına rağmen
Demokrasi şampiyonu da onlardır.
Kendini ÜSTÜN görerek diğerlerini aşağı
görme hastalığı FAŞİZM/KAVMİYETÇİLİK Avrupa'nın iliklerine işlemiştir ancak
İnsan Haklarının temsilciliğini de kimseye bırakmazlar
Dünyanın en yüksek tecavüz ve kadın
öldürme oranları BATI'dadır ancak BAtı Hariç, dünyanın her tarafında Kadınları
kurtarma dernekleri kurarlar
Dünyanın en fazla sokağa düşmüş, evsiz,
bakıma muhtaç, yalnız, alkolik, anti-depresankolik, bağımlı kadınları BATI
CADDELERİNDE sürünür ama onlar Müslüman KADINLARI kurtarmak için katliam üstüne
katliam yaparlar
BATI hangi hastalıktan muzdaripse onu KARŞIDAKİNDE arar bulduğunu iddia
eder sonra oraya DEMOKRASİ ve iNSAN HAKLARI(?) götürmeye kalkar Filistin gibi
diyor sanırım.
Edward Said'in tespitine göre 1973 Arap-İsrail
savaşının ve petrol krizinin ardından Batı'da Araplar, Yahudi tiplemesini
hissettiren şekilde resmedilmeye başlandılar. "Yanca burunlar, yüzlerde
şeytani, bıyık altı pis pis gülümseme...
Tüm sıkıntılarımızın ve başımızdaki
belaların altında Yahudilerin olduğu bariz bir şekilde hatırlatılıyordu.
Popüler Yahudi karşıtı nefretin Yahudilerden Araplara transferi pürüzsüz bir
şekilde sağlandı.
Joseph A Massad, s:389
Avrupa'daki Yahudi nefreti 1970'lerden
sonra ARAP nefretine dönüştürülerek YAHUDİLER temizlendi ve Araplar
şeytanlaştırıldı.
Garip olan Arapların şeytanlaştırılma
sürecinden kendi peygamberleri de Arap olan, 1200 senedir Araplarla iç içe
kardeş kardeşe yaşayan ve nüfusunun içinde ciddi miktarda Arap olan Türkiye
Cumhuriyetinin Türklerinin de etkilenmesiydi.
Hâlbuki Avrupalılar Türklerden
Araplardan daha az nefret etmezlerdi. Hatta her ikisine de aynı gözle
bakarlardı.
Edward Said'e göre, Siyonist ideoloji Oryantalizmin bir markası olarak ortaya çıkmıştır ve bu yüzden de Avrupa sömürge projesi bağlamında (anti) semitizmin bir koludur.
Joseph A Massad, Liberalizmde İslam, s:399
Siyonizm KADİM Sami geleneğinin devamı değildir.
Batı Sömürgeciliğinin oryantalizmin kılavuzluğunda
Yahudi ideolojisi ile birleşmiş Yeni formudur.
Bu anlamda YAHUDİ geleneğinden çok BATI
SÖMÜRGECİLİĞİNİ ve kibrini temsil eder.
BATI'lının yüzlerce yıldır YAHUDİLERE
baktığı aşağılayıcı bakış açısını sahiplenmiş, onu Doğulu toplumlara yönelterek
kendini EFENDİLERİN arasında hissetmeye çalışmıştır, diyor sanırım.
Zeyl: Bu kitaptan son notlarımız.
Günümüzde Arap ve Müslüman olan
Filistinliler bu zamanın Samileridir.
Müslümanların Avrupalılar tarafından
Sami Şemsiyesi altında bir araya getirilmesi ve onların ARİLERDEN aşağı halklar
olduklarının her zaman ifade edilmesi, Filistin meselesini önemli bir savaş
meydanı haline getirmiştir.
BU savaşta AVRUPA safına katılan
SAMİLER, Avrupa'ya katılmayı Reddeden ya da isteseler de katılamayan SAMİLERLE
savaşır.
Joseph A Massad, Liberalizmde İslam, S:408
Filistin savaşı:
Avrupa’nın HAÇLI safına kabul edilen
AŞAĞILIK ırklar ile isteseler de kabul edilmeyen veya katılmayı REDEDELERİN
meydan savaşıdır diyor.
Türkiye o HAÇLI kulübün kapısında kabul
edilebilmek için 100 senedir viyaklıyor:
Belki de Filistin Barış Kurulunda,
Epstein'in ekibi ile TRUMP'In taşeronluğuna heveslenmemiz bu ümidin devamıdır.
Zeyl: Trump'a gazeteci soruyor:
- Ülkelerin alt yapılarını vurmak SAVAŞ
suçu değil mi? cevap veriyor Portakal Pedofili
- İranlılar Hayvan...
Bizimkiler sanıyorlar ki; yeterince
BATI'ya hizmet edersek, kul köle olur, onu kızdırmazsak, İran düşmanlığı, Şii
düşmanlığı yaparsak, BATI'nın gözüne girebiliriz. Bizi de iNSAN saymaya başlar.
***
Geriye 2 DİN kaldı: Liberalizm ve İslam;
Aryanizm(Avrupacılık) ve Semitizm
(Yahudilik) aynı Avrupalı ırksal dini üstünlük söyleminin -ki
"İbrahimi" kavramının yok olması pahasınaydı- parçaları olarak var olabileceği
gerçeğini bize gösteriyor ki, Yahudi ve Filistin meseleleri her zaman Ariler ve
Samiler meselesi olmuştur. Bugün bunlar "Liberazlimde İslam"
meselesinden ziyade LİBERALİZM ve İSLAM şeklinde küresel bir boyut kazandı.
Joseph A Massad, Liberalizmde İslam, s:408
1- Geçmişten beri Avrupalılar yani Aryan Irkı ile Asyalı SAMİLER arasında bir
mücadele vardır
2- Bu mücadelenin son 200 yılı
Oryantalizm ve Sömürgecilik adı altında ARYANİLERİN Samiler karşısında kurduğu
üstünlük ile geçirilmiştir.
3- Beş bin senedir Aryanilerle mücadele
eden Yahudiler ARYANİLERİN yanına geçerek SAMİLERE karşı Batı ÜSTÜNCÜLÜĞÜNÜ
adına mücadele eder olmuşlardır
4- Yahudiler bunu yaparken
İBRAHİM/ABRAHAM kardeşliğine ihanet etmişlerdir. Kendilerini üstün ilan ederken
İbrahim'in diğer çocuklarını aşağılık ilan etmişlerdir
5- Bugün Aryanizmin, Oryantalizmin ve
Sömürgeciliğin ismi LİBERALİZM'dir. Bunun dünya üzerindeki tek rakibi İSLAM'dır,
diyor sanırım
***
Tek rakip İSLAM
"Bugün mücadele "Liberalizm'de
İslam" meselesinden ziyade Liberalizm ve İslam şeklinde küresel bir boyut
kazandı.
Joseph A Massad, Liberalizmde İslam, S:408
Artık İslam'ın liberalizmin içine sığmayacağı, onun içinde eritilemeyeceği
belli oldu.
Liberalimz tüm diğer dinleri Kâr,
menfaatçilik, Şehvet, Bencillik, Bireysellik ve kendi AKLINA tapma İTİKADİ
unsurları üzerine kurulu MODERNLİK dininde eritti.
Geriye Kâr'ı, serveti, şehveti
"Helal"le sınırlayan,
Bireyselliğin yerine HAYIRLIYI
Menfaatçiliğin yerine SEVABI
Hayvani aklın yerine HAYRA giden AKLI
koyan İslam kaldı.
Liberalizmin, Siyonizmin, Kapitalizmin,
Sömürgeciliğin, Oryantalizmin, Aryanizmin, Amerika'nizmin, Batıcılığın,
emperyalizmin ve NATO'nun TEK RAKİBİ İSLAM'dır, diyor sanırım
Ahmet H. Çakıcı
Safer 1448 / ALANYA
0 yorum:
Yorum Gönder