Türk Amerikancılığının Kökenlerine Dair– 2: Batı İslam’ı
Keşfediyor
1- Hint Kurtuluş Savaşı (1857), İngilizler
1857 yılında Hindistan’da İngilizlere karşı büyük bir ayaklanma başladı.[1] Son Babür Sultanı olacak olan Bahadır Han’ın etrafında toplanan isyancılar Hindistan’ın Kurtuluş Savaşının fitilini ateşlediler. İngiliz İmparatorluğunun tarihteki ilk büyük kayıp verdiği ve binlerce askerini (13 Bin) kaybettiği savaş olmasına rağmen, İngiliz kaynaklarının sınırlı ve yerel bir kalkışma olarak göstermek için “Sepoy (Sipahi, yaya Hintli asker) İsyanı” diyerek küçümsemeye çalıştıkları bu mücadeleyi Hintli tarihçiler “1. Bağımsızlık Savaşı” olarak adlandırdılar.
Kalkışmanın ilk günlerinde birçok
şehirde çok sayıda İngiliz Vatandaşı öldürülünce İngilizler çok kanlı bir
intikam operasyonuna giriştiler. Başkent Yeni Delhi tamamen yakılıp yıkıldı. 2
yıl süren savaş boyunca sadece yakalanıp İngiliz mahkemelerince İnfaza mahkûm
edilen Hintli sayısı 50 bini geçti. Ki bazıları ibret olsun diye topların
ağzına bağlanarak top güllesi ile parçalandılar. Sonuçta Ölen sivil Hintli
sayısı 150 Bini geçti. [2]
Bu savaş sırasında Hintli
Müslümanlar ümitle Osmanlıdan yardım istediler. Zira İngilizler, savaşa
Hindular ve Sihler de katılmış olsalar da isyanın baş aktörünün Müslümanlar
olduğunu düşündüğünden katliamlarda özellikle Müslüman nüfusu hedef alıyordu. Katledilmeyen
Müslümanların evlerine, servetlerine ve topraklarına el konuldu. Yüz binlercesi
yerlerini yurtlarını terk ederek bölgeden kaçmak zorunda kaldı. Yeni Delhi kan
ve külden ibaret bir şehre dönüştü.
Savaş sonunda Babür Devleti
tamamen lağvedilirken, Hint siyasetindeki Müslüman etkisi gibi Hint
Kanunlarındaki Şeriat etkisi de sonlandırılmış oldu.
Hintli kaynaklara göre Hintli
Müslüman liderlerden Nana Sahip, Azimullah Han isimli bir temsilciyi Kırım ve
İstanbul’a yardım talep etmek için göndermişti. Ancak konudan Osmanlı
kaynaklarında bahsedilmemesi Azimullah Han’ın bazı Osmanlı memurları ile
görüşmüş olsa da Sultan Abdülmecid’e ulaşamadığını düşündürtmektedir.
Ama ulaşmış olsaydı bile Osmanlının
Hintli Müslümanları duyabilecek gücü yoktu. Zira Osmanlı Ruslarla giriştiği
Kırım Savaşında İngilizlerle ittifak yapmış, bu savaştan İngiliz ve
Fransızların yardımı ile sağ çıkabilmiş, imzalanan Paris Anlaşması(1856) ile
Fransa ve İngiltere Ruslara karşı Osmanlı toprak bütünlüğünün garantörü
olmuşlardı. Yine Osmanlı, İngilizlerin sıkıştırması ve yardımı ile giriştiği Tanzimat
ve Islahat Hareketleri için İngiliz desteğine ve altınına muhtaçtı.
Üstelik anlaşıldığı kadarı ile Osmanlının
konu hakkındaki bilgi kaynakları İstanbul’daki İngiliz büyükelçisi ve
Londra’daki Osmanlı büyükelçisi idi. Yani Osmanlının bilgi kaynakları
İngilizlerden ibaretti ve olay Topkapı Sarayından “sıradan bir nümayiş olayı”
olarak okumuştu. Sonuçta Osmanlı Hintli Müslümanlara değil, “Eğer İngilizler
Hindistan’da İslamiyet’i Hristiyanlıkla değiştirmeye teşebbüs etmiş olsaydı
asla yapılmazdı” şerhini düşerek İngilizlere yardım etti. [3]
İngilizlerin ricası ile Sultan
Abdülmecid Hintli Müslümanlara hitaben, “Müslümanlar, Kırım Savaşında
İngilizlerin Osmanlı ordusuna yapmış olduğu yardımı unutmuş olamazlar. Osmanlı
Sultanı ile İngiliz Kraliçesi ittifak halindedir, İngilizlere isyan edenler ona
isyan etmiş sayılır” manasını içeren bir mektup yazdı.
Bu mektup, Hindistan’da İngilizlerin
ulaşabildiği tüm camilerde defalarca hutbe olarak okundu.
Keza 1880'lerde Haydarabad
Başbakanı olan Salar Cang da bunu doğrulamaktadır. .
“Merhum babam, İngilizlerin isyanı bastırabilmek ve
Müslümanları kendi saflarına çekebilmek için Hilafetin nüfuzunu yoğun bir
şekilde kullandığından sık sık bahsederdi. Osmanlı bu şekilde İngilizlere Kırım
Savaşından dolayı borcunu ödemişti.”[4] Diye not eder.
Bu mektup Hint Müslümanları
üzerinde oldukça etkili olmuş pek çok yerde Müslüman askerlerin saf
değiştirmelerine ya da tereddüde düşmelerine sebep olmuştu.
Osmanlının İngilizlere yardımı
bununla sınırlı kalmadı. İngiltere’nin Hindistan’da desteksiz kalan ve eriyen
askerlerine acilen yardım göndermesi gerekiyordu. Bunun için Ümid Burnunu
dolanması (4-6 ay), bunun için de fırtına sezonunun bitmesini beklemeleri gerekiyordu.
Hindistan’daki İngilizlerin bu kadar dayanması mümkün değildi. Osmanlı, İngiliz
birliklerinin Süveyş’ten Kızıldeniz’e geçmesine izin vererek bu sorunu çözdü.
İsyanın bastırılmasından ve İngilizlerin yeniden Yeni Delhi’yi ele geçirmesinden
sonra Sadrazam Mehmet Emin Ali Paşa İngilizleri tebrik etti ve Sultan Abdülmecid
yaralı İngiliz askerleri ve aileleri için 1000 sterlinlik bağışta bulundu.
Bu olayda en çok dikkatimizi çeken yazışmalarda İngiliz
Başbakanının Hintlilere, Osmanlı Sultanını
“Kendi mezheplerinin en büyük reisi” yani HALİFE sıfatı ile takdim
ediyor olmasıdır. Bu olaya kadar Osmanlı Sultanlarının kendilerini, bütün dünya
Müslümanlarının lideri ve halifesi olarak saydıklarına veya bu ünvanı “kendi
siyasi hedefleri için” kullandıklarına dair bir kayıt elimizde yoktur.
Görünen o ki, Halifelik makamını siyasi hedefler kullanmayı ilk keşfedenler İngilizler oldu. Hindistan camilerinde bu mektup okunurken Osmanlı sultanını Müslümanların Halifesi olarak tanıtıp, Hint Müslümanları Halifenin emrine uyup İngilizlere itaat etmeye çağırdılar.
Afganistan ve İngilizler
1876 yılında II. Abdülhamit tahta
oturur oturmaz Ruslarla girişilen ve sonu felaket olan 93 harbini kucağında
buldu. Rus ordularının İstanbul Ayastefanos’a yani Yeşilköy’e kadar geldikleri(1877)
Romanya, Sırbistan ve Karadağ’ın (aslında Bulgaristan’ın da) Osmanlıdan koptuğu Bosna Hersek’in Avusturya
Macaristan etkisine girdiği Kars, Batum ve Ardahan’ın hatta Artvin ve
Doğubeyazid’in Ruslara bırakıldığı savaşta İngiltere Rus yayılmacılığını
durdurabilmek için Osmanlının toprak bütünlüğünü savunan müttefiki konumundaydı.
Ancak İngiltere’nin Ruslarla
mücadelesi sadece Osmanlı üzerinden değildi Afganistan’ın kontrolü için
Afganistan’da da Ruslarla ciddi bir mücadeleye girişmişti.
Afgan emiri Şir Ali Han (Sher Ali
Khan) başlangıçta İngiltere tarafından silah ve para ile desteklenmişti ancak
İngilizler, Ruslara karşı kendisine kalıcı bir ittifak, daimi elçi veya kesin
savunma taahhüdü vermedi. İngilizler Kâbil’in tam kontrolünü istiyor ama hiçbir
sorumluluk altına girmek istemiyorlardı. Şir Ali Han Ruslara yanaşmayı tercih
etti. 1870’lerden sonra İngilizlerle ilişkiler iyice bozuldu.
İngiltere’nin İstanbul’daki elçisi Henry Layard, bozulan İngiliz-Afgan ilişkilerini onarmak ve Afganistan’ı kendi tarafına çekmek için Osmanlı halifesinin nüfuzunun kullanılmasını önerdi. Layard, Şir Ali Han’ın Ruslara yaklaşmasının Hindistan’daki Afganları/Müslümanları kışkırtıp İngilizlere karşı cihat başlatmalarından korkuyordu. Osmanlı’dan Şir Ali Han’a nasihat edecek bir elçi göndermesini istedi.
Sultan II. Abdülhamid’in içinde
bulunduğu durum nedeniyle kabul etmekten başka bir seçeneği yoktu. Zaten
iktidar darbeci İngilizci ekibin elindeydi Abdülhamit Hanın hükmü yoktu. Bir
heyet hazırlanmasını emretti. Heyetin başına Sadrazam Mehmed Rüştü Paşa’nın
kardeşi Şirvanizade Ahmed Hulusi Efendi getirildi. Heyet 1877 sonbaharında
(Eylül civarı) Kâbil’e ulaştı.
Mesajın içeriği daha önce Hint
Müslümanlarına gönderilen mesajın içeriğine benziyordu. Özetle “İngiltere
Kraliçesi Halifesinin dostu ve müttefikidir. Rusya bizim asıl düşmanımızdır.
Ruslara karşı ihtiyatlı olunmalı ve İngilizlerle olan dostluğumuza özen gösterilmelidir.” Denilerek Osmanlıların Ruslara karşı yaptığı
savaşa Afganlıların da destek vermesi isteniyordu.
Şir Ali Han heyetin İngilizlerle
bağlantılı olduğunu fark etti. Ahmet Hulusi Efendi sürekli İngiliz elçi ile
birlikte bulunuyor, devamlı İngilizlerin, Müslümanların ve Halifenin dostu
olduğundan bahsediyor, Ramazan ayı
olmasına rağmen oruç tutmuyordu. Kabil’deki cuma Hutbelerini Osmanlı Halifesi
adına okutan Afganlılar için bu durum oldukça can sıkıcıydı.[5]
Şir Ali Han “İngilizler
hilekârdır, suret-i haktan görünür” tarzı eleştiriler yönelterek heyeti ciddiye
almadı. Afganlılar ile İngiltere’nin ilişkileri düzelmedi. Kısa süre sonra
(1878) İngilizler Afganistan’a girdi, Şir Ali Han kuzeye kaçmak zorunda kaldı.
Ruslardan beklediği desteği alamamıştı. Ağır bir hastalığa yakalanıp 1879’da
Mezar-ı Şerif’te öldü.
İngilizlerin Osmanlı Halifeliğini siyasi hedefleri için kullanma girişimi bu sefer bekledikleri sonucu vermedi.
2 - “Haklı ve Uyumlu Yumruklar” Ve Almanlar (1899)
Çin, Japonya ile 1894-1895 yılları arasında yaptığı savaşta Japonların modern ordusu karşısında tutunamadı ve çok ağır bir yenilgi aldı. Çok ağır şartlar altında imzaladığı anlaşma ile sadece çok büyük bir toprağı değil aynı zamanda bağımsızlığını da kaybediyordu. Bu nedenle Japonlara karşı Rusya, Almanya ve Fransa’dan yardım talebinde bulundu ve onların desteği ile Japon sömürgesi olmaktan kurtulabildi. Ancak bu yardım Çin’i, Japonların sömürgesi olmaktan kurtarmışsa da onlardan daha beter olan Avrupalıların sömürgesi haline getirdi.
Bu ağır yenilgi ve karşılaşılan
sömürge şartları gerçekte Çin Hükümdarına karşı olan Wushu döğüş sanatları
okullarının birlikteliğinden doğmuş “Haklı ve Uyumlu Yumruklar” hareketi ile
Çin Hükümdarı arasında bir ittifakın kurulmasına sebep oldu. İngilizlerin
“Boxer’s” (Boksörler) diye adlandırdığı bu yapıya o dönemde neredeyse tüm Çin
gençliğini etkisi altına almış olan AFYON’a bulaşmamış, kafaları ve ruhları
sağlam Çinli Müslümanlar da destek verdi.
Döğüş sanatlarında uzmanlaşmış, Uzak Doğu felsefelerinden etkilenmiş tasavvufi bir fikriyata sahip olan bu Müslümanlara HUİ’Ler deniyordu. Hui’lerin kökeni Hz Peygamberin (sav) sağlığında ve Halifeler döneminde Çin’e kadar gitmiş sahabeler ile onlardan sonra bölgeye ticaret için giden Müslüman tacirlerinden etkilenerek Müslüman olmuş Çinliler ve Abbasiler döneminde Tang Hükümdarının Abbasi halifesinden istediği yardım çerçevesinde Horasandan gönderilmiş 4000 Müslüman ailenin Han Çinlileri ile yaptıkları evliliklere dayanıyordu.
| "Haklı ve Uyumlu Yumruklar" Grubundan bir kaç genç |
Bugün Çin’in her tarafına yayılmış
olsalar da Anayasasına yönetimin Hui bir Müslüman elinde olması gerektiği
yazılmış Ningksia Hui ÖZERK Bölgesinde yoğunlaşmışlardır. Bugün nüfusları Çin
Hükumetinin verdiği rakamlara göre -7,5 milyonu Ningksia Hui ÖZERK Bölgesinde olmak
üzere- 11-12 milyon civarı olan Huiler de “Haklı ve Uyumlu Yumruklar”
hareketine destek vermiş onlardan oluşan birliğe Kansu Braves
(Kansu Cesurları) adı verilmişti.
Demiryollarını tahrip, misyonerlere karşı suikastler ve sömürgecilerin
mülklerine zarar vermeyle başlayan isyanın genişleyip yayıldı. Boksörler 1900
yılı Haziran ayında “Çin İmparatorunu destekleyin. Yabancıları yok edin”
sloganı ile Pekin’e girip, burada bulunan yabancı elçilikleri ve bu elçiliklere
sığınan Batılı asker, elçilik görevlisi, misyoner ve ajanları kuşattı. Bu
kuşatma, tarihe “55 Günlük Kuşatma” olarak geçmiştir. Her ne kadar “ayaklanma”
olarak adlandırılsa da isyanın Çin Hükümdarına karşı değil, Sömürgecilere karşı
olması ona verilen “ayaklanma” isminin bir manüpülasyon olduğu isyanın
sömürgeciliğe karşı bir direniş ve Hürriyet mücadelesi olduğunu göstermektedir.
Kuşatma Batılıların tanımlaması ile “kavunu dilimlemek” şeklinde Çin’i devasa
paylar halinde bölüşüp sömüren Batılı sömürgecileri bir araya getirdi. “Kuşatma
esnasında Alman elçisinin ve çoğu Batılı ajanlar olan bazı Çinli ve batılı misyonerlerin
öldürülmesini bahane eden Batılı sömürgeciler tarihte daha önce ve sonra
olmamış bir şekilde, sekizi bir araya gelerek Çin’e saldırdılar. (ABD, Rusya,
Almanya, Avusturya-Macaristan, İngiltere, Fransa, İtalya, Japonya).[6] Avrupa
ve sömürgelerden iyi donatılmış 20 bin asker Çin’e taşındı.
Boksörlerin, Batılıların yeni
geliştirdikleri ve ilk kez denedikleri Maxim ve Colt-Browning gibi dönemin yeni
nesil makineli tüfekleri, Lee-Enfield (İngiliz), Krag-Jørgensen,
Marlin/Winchester (Amerikan), Mauser markalı Alman tüfekleri, hafif ve sahra
tipi dağ topları karşısında yumrukları, kılıçları ve sopaları ile verdikleri mücadele
sırasında -ayaklanma ile alakası olmayan- 100 bin civarında SİVİL Çinli,
Batılılar tarafından katledildi. Batılıların ise sömürgelerden getirdikleri
haricinde kayıpları sadece 250 askerdi.
Bir Alman askerin Almanya’da bir gazeteye gönderdiği mektupta “Esir edilen Çinlilerin tamamının kurşuna dizildiği, karşılarına çıkan her Çinlinin kurşun veya süngü ile öldürüldüğü, Rusların ise kadınlar ve küçük çocukları bile şişlere geçirdikleri” yazıyordu. Bir diğer Alman gazetesinde; Rus ve Japonların ellerine geçen herkesi kurşuna dizip, şişe geçirdiği, Rusların köprüleri yıktığı yazılmaktaydı. Bir Fransız askerin mektubunda ise; Tatar mahallesindeki bir karakola Çinlilerin saldırısı sonucu nöbetçinin başının kesildiği, iki askerin ölmesinden ötürü ertesi gün aynı mahallede bulunan Çinli kadın ve çocukların tamamının katledilmesinden sonra cesetlerinin yakıldığı, her gün sarı yüzlü insanların öldürüldüğü” anlatılıyordu.[7]
Savaşın haberlerinin İstanbul’daki
gazetelere düşmesi Müslüman ahali arasında heyecana sebep olmuştu. İlk gelen haberlerdeki
İngiliz, Alman ve Fransız ordularının Müslümanların da içinde bulunduğu
Çinliler tarafından mağlup edildiği haberleri ateşli Cuma Hutbelerine ve köşe
yazılarına dönüştü. Avrupa aleyhindeki bu yazılar Batılı elçilikler tarafından,
Batılı ülkelere iletilince Batılı gazetelerde de Osmanlı aleyhinde oldukça sert
ve öfkeli yazılar çıktı.
Bu durum Osmanlı sarayında İngiliz
komplosu olarak değerlendirildi. Bab-ı Ali’ye göre İngiltere, Avrupa’da Osmanlı
aleyhinde bir kamuoyu oluşturmaya çalışıyordu. Hazır sekiz Avrupalı devlet bir
araya gelmişken Çinlilerden sonra Osmanlının tepesine çökeceklerdi.
Bu nedenle olsa gerek Alman
İmparatoru II. Wilhelm’in 5 Aralık 1900’de Osmanlıdan yardım istemesi Osmanlı
Sarayında büyük bir memnuniyetle karşılanmış ve “Alman İmparatorunca
Hilafet-i İslamiyeden bu şekilde yardım istemesi daha önce
rastlanmamış bir muvaffakiyet olarak” değerlendirilmişti. Bu yardım
talebi Batı’ya yakınlaşma ve Batılı ittifakın içinde yer alma fırsatı olarak
görüldü.
Almanya İmparatoru II. Wilhelm, II.
Abdülhamid'den Çin'deki Müslümanların ayaklanmaya katılmasının engellemesi için
bölgedeki Müslümanlar nezdinde nüfuzunu kullanmasını talep etmişti. Bunun
üzerine II. Abdülhamid, “Müslümanlara ayaklanmadan uzak durmaları için nasihat
vermek” üzere bir nasihat heyeti oluşturulmasına karar verdi.
Mirliva Hasan Enver Paşa
komutasında 9 kişilik bir heyet teşkil edilerek Çin’e yollandı. Ancak Heyet
Çin’e ulaşamadan isyan bastırıldı. Çinin başkenti Yasak Şehir yağmalandı. Paha
biçilmez tarihi eserler ve altın kaplamalar sökülerek Batılı Başkentlere
taşındı.
Sömürgeciler, Boksörleri
destekleyen hükümet yetkililerinin idam edilmesine, Pekin'e yabancı birliklerin
konuşlandırılmasına ve sekiz işgalci ülkeye gelecek 39 yıl boyunca her yıl 450 milyon tael gümüş (hükümetin yıllık vergi
gelirinden daha fazla) tazminat ödemesine
karar verdiler.[8]
Çin eskisinden çok daha ağır bir şekilde işgal edilmiş oldu.
Onlar yoldayken isyan bastırılınca
Osmanlı heyetinin konaklama, koruma ve diğer hizmet ve masraflarını karşılamaya
söz veren Almanlar, heyeti karşılamaya bile tenezzül etmedi. Heyet yerel
Müslümanlarla görüşerek Rusya üzerinden kendi imkânları ile İstanbul’a döndü.
Ancak Almanlar da HALİFE’lik
müessesini ve İslam’ı kendi siyasal çıkarları için nasıl kullanılabileceklerini
öğrenmiş oldular.
Bu tecrübeleri 1. Ve 2. Dünya savaşlarında çok işlerine yarayacaktı.
3- Filipinler Moro Direnişi ve Amerikalılar
Konunun önemini hissettirmek için yazıya, Michigan Üniversitesi’nin internet sayfasında yayınlanan “Michigan Üniversitesi ve Filipinler” başlıklı bir makaleden alıntı ile girelim:
“Moro direnişi, ABD ordusu ile silahlı Müslümanlar arasındaki ilk
karşılaşmaydı. Bu tecrübe, 20. Yüzyılın başından günümüze kadar ABD ordusunun
Müslüman "düşmanlarına" karşı yaklaşımını etkilemiştir.
ABD ordusunun Moro halkına karşı kullandığı şiddet içeren stratejilerin
çoğu Ortadoğu savaşlarında -özellikle Irak ve Afganistan'da- yeniden
kullanıldı. ABD'nin Filipinler'i işgali ile Ortadoğu'daki askeri müdahaleler
arasındaki benzerlikler çarpıcıdır. Bu bağlantılar Amerikan liderleri
tarafından bile dile getiriliyor.
Örneğin, ABD Başkanı Donald Trump, Filipinler'de siviller de dâhil
olmak üzere Moroları toplu olarak katleden ABD Ordusu Generali John J.
Pershing'in yaptıklarını överek Tweetinde, "ABD'li General Pershing'in teröristler yakalandığında ne yaptığını
inceleyin, 35 yıl içinde Radikal İslamcı Terörü yok etti!" dedi[9].
Müslümanlara karşı nefret ve ırkçı şiddet sergileyen Pershing, domuz kanına
batırılmış mermiler kullanarak Moro muhaliflerini öldüren biriydi. Trump'ın,
General Pershing'in yöntemlerini Ortadoğu'ya uygulama önerisi, günümüzdeki
sömürgeci şiddetin temellerini gösteriyor. Amerika, Moro direnişi günlerine ve
Güney Filipinler'deki askeri emperyalizm tarihine geri dönmüş gibi duruyor.”[10]
Alıntıda bahsedilen ABD’ye bugünlerde
kılavuzluk ettiği iddia edilen Amerika’nın Moro tecrübesini biraz açalım.
Güney Asya kıyılarında yedi bin
civarında adadan oluşan Filipinler’in İslamiyet’le tanışması yüzyıllar
öncesinde Arap tüccarlar aracılığıyla gerçekleşmişti. Bu ilişki nedeniyle büyük
çoğunluğu Malay olan Müslüman halkın içinde Hint ve Arap kökenlilere de
sıklıkla rastlanır.
Ünlü İspanyol kâşif Ferdinand
Macellan adalara ilk çıkan sömürgecilerdendi. Macellan Boğazına da ismini veren
Macellan, 1521 yılında Mactan Adası'nın yerel lideri Müslüman Şef Lapu-Lapu
ve savaşçıları tarafından Mactan Savaşında öldürülmeden önce bu adalara İspanya
Kralı Philip’in ismini vermişti (Filipinler). (Macellan’ın öldürüldüğü günün,
Cebu Adasındaki Müslümanlar tarafından hala bayram olarak kutlandığını bölgeyi
ziyaret eden bir dostumdan öğrenmiştim.)
1600’lü yıllara kadar bölgeye taşınan 15 bin civarındaki İspanyol’un büyük çoğunluğu haydutlar, katiller ve hırsızlar olan adli mahkûmlardı. İspanya’nın ahlaken en düşük zümresinin adalara taşınması katliamların vahşiliğini açıklamak için gösterilen sebeplerden biridir.
1565’ten sonra İspanyollar büyük
bir hız ve zalimlikle adaları sömürgeleştirmeye ve Hristiyanlaştırmaya
giriştiler. İspanyol tüfekleri ve topları karşısında tutunamayan, böl-yönet
fitne politikaları karşısında tevhidlerini kaybedip iç çekişmelere düşen yerli
“Sulu” Sultanlıkları 330 yıl boyunca İspanyollar karşısında sürekli gerilemek
zorunda kaldılarsa da teslim olmadılar.
İspanyolların daha önce Fas ve
Endülüs Müslümanlarına verdikleri aynı isimle Moro diyerek hitap ettikleri Mindanao
ve Sulu’nun Müslüman halkı, üç yüz otuz yıllık mücadele boyunca deniz
ticaretlerini ve bağımsızlıklarını korumak için büyük bir kararlılık gösterdiler
ve yüzyıllar süren savaş nedeniyle bölge Müslümanları arasında “Cihat Farzı” hep diri kaldı.[11]
Sulu ve Mindanao Sultanları,
İspanyol tehdidine karşı yardım alabilmek veya kendi iç anlaşmazlıkları
nedeniyle dönem dönem İstanbul’daki Osmanlı Halifesi’ne ulaşmaya çalıştıkları
rivayet ediliyor. Ancak muhtemelen bu girişimler genellikle başarısız olmuş
olsa gerek ki, Osmanlı kayıtlarında şu ana kadar Batılı sömürgecilerin
Akdeniz’i kullanmalarına izin vermemek dışında bu bölgeye somut askeri veya
siyasi yardım yaptığına dair bir kayda rastlanıldığını işitmedik.
Gâvur takvimine göre 1898 yılında ABD ile girdiği savaşta yenilgiye uğrayan İspanya, Paris Antlaşması ile Filipinleri, 20 milyon dolar ve hiçbir yerlinin Manila şehrine sokulmaması şartı ile Amerika Birleşik Devletleri'ne sattı[12].
Amerika Halifeyi Keşfediyor
Bir yıl sonra (1899) Filipinlerin
ilk Cumhurbaşkanı sayılan milli kahramanları Emilio Aquinaldo’nun ABD’ye karşı
bağımsızlığını ilan ederek 1. Filipin Cumhuriyetini kurması Filipinler-Amerika
savaşını tetikledi. Ancak Amerikalıların süreye ihtiyaçları vardı çünkü çok
hazırlıksız yakalanmışlardı. Eğer yerli savaşçılara Sulu Müslümanları da destek
verirse Amerikalılar çok zor durumda kalacak bölgede tutunma imkânı
bulamayacaklardı.
Amerikan Dışişleri Bakanı John Hay’ın
aklına bir çözüm geldi. Osmanlı İmparatorluğu'ndaki ABD elçisi Oscar Straus'tan
Osmanlı Sultanı II. Abdülhamid'e yaklaşmasını ve Sultan'dan
Filipinler'deki Sulu Sultanlığı'nda yaşayan Müslümanlara
Amerikan egemenliğine boyun eğmelerini isteyen bir mektup yazdırmasını istedi.
Elçi 2. Abdülhamit Han’a “Diğer
Batılılar gibi olmadıklarını, amaçlarının sömürü olmadığını, halkların dinleri
ile sorunlarının olmadığını, insan haklarına saygılı olduklarını, Müslümanları
sevdiklerini bu nedenle gereksiz yere kan dökülmesini istemediklerini ancak
adalıların onları İspanyollar gibi zannettikleri için kendileri ile savaştıklarını”
anlatacaktı.
O tarihe kadar Filipinler’deki
Müslümanların varlığını bilmediğini itiraf eden Sultan II. Abdülhamit, Hacc
mevsimi olması nedeniyle Hicaz’a gelen Sulu Müslümanlarına ulaştırılmak üzere
bir telgraf gönderdi. Telgrafta Amerikalıların, “adalardaki Müslümanların
dinlerini özgürce yaşayabileceğinin garantisini verdiğini” söyleyerek,
Morolara, barışçıl bir şekilde ABD hâkimiyetini kabul etmelerini tavsiye ediyordu.
Abdülhamid'in yazdığı mektup
Mekke'ye gönderilmiş, oradan da iki Sulu şefi tarafından Sulu'ya götürülmüştür." Mektup
başarılı olmuş ve "Sulu Müslümanları... bağımsızlıkçıların isyanına
katılmayı reddetmiş ve Amerikan ordusunun kontrolünü ve egemenliğini
tanımışlardır."
ABD’nin Zamboanga[13]
Valisi Binbaşı John Park Finley konu hakkında hatıratında,
"Bu gerçekleri
değerlendirdikten sonra Sultan, Halife olarak Filipin Adaları'ndaki
Müslümanlara, Amerikan yönetimi altında dinlerine hiçbir müdahaleye izin
verilmeyeceği için Amerikalılara karşı herhangi bir düşmanlığa girmelerini
yasaklayan bir mesaj gönderilmesini sağladı. Morolar hiçbir zaman bundan daha
fazlasını istemedikleri için, Filipin ayaklanması sırasında Aguinaldo'nun
ajanları tarafından yapılan tüm teklifleri reddetmeleri şaşırtıcı değildir.
Başkan McKinley, yaptığı mükemmel iş için Bay Straus'a kişisel bir teşekkür
mektubu gönderdi ve bu işin başarılmasının Birleşik Devletleri sahada en az 20
bin asker bulundurmaktan kurtardığını söyledi. Okuyucu burada durup bunun insan
ve milyonlarca para olarak ne anlama geldiğini düşünecek olursa, CİHADI önleyen
bu harika diplomasi örneğini takdir edecektir." Diye yazar.
Ancak sahadaki durum Amerikan elçisinin II. Abdülhamit’e anlattığı gibi değildi. Sadece 1899-1902 yılları arasında 3 senede Amerikalıların katlettiği Filipinli sayısı İspanyolların 330 senede katlettiklerini aştı. Durum Amerikan Kızılderililerinin başına gelenlerden farklı değildi.
ABD’li siyasetçilerin “otorite”
kabul edip Filipinler uzmanı olarak kulak verdikleri siyaset bilimi profesörü
Joseph Ralston Hayden yayınladığı yazı ve konferanslarında Moroları (Filipin
Müslümanlarını) "medenileştirilmesi" zor, ilkel bir halk olarak
nitelendiriyordu. Tam ifadesi şöyleydi: “Morolar her türlü aydınlanma ve
uygarlaşma kapasitesinden yoksun bir geleneğe mensup.”
Tuğgeneral J. Franklin Bell ise
şöyle yazmıştı: “Çok az istisna dışında, neredeyse tüm nüfus bize düşmanca
davranıyor. Böyle bir toplumla mücadele etmek için, hayatı olabildiğince
dayanılmaz hale getirmek gerekir. Bunu başarmanın en etkili yolu da insanların
zihinlerini öyle bir kaygı ve korku içinde tutmaktır ki, bu koşullar altında
yaşamak katlanılmaz olsun.”[14]
Bu tür tanımlamalar, Moro halkını
yalnızca aşağılık özneler olarak nitelendirmekle kalmıyor, aynı zamanda ABD
birliklerinin savaş suçlarını aklayabilecek şekilde onları insanlıktan çıkarıyordu.
Bu mantığa göre, ABD ordusu asla masum insanlara karşı suç işlemezdi, ancak
bunlar nasıl insan sayılabilirdi?[15]
Uygulamaları da bu yönde oldu.
Her ne kadar II. Abdülhamit’e Moro’ların
dinlerine karışılmayacağına dair söz verilmiş ve 1899’da Sulu Sultanlığı ile bunları
garanti eden Kiram-Bates Antlaşması imzalanmış olsa da Amerika bölgeye ihtiyaç
duyduğu yığınağı yapıp Emilio Aquinaldo’nun birliklerini ezdikten sonra
Müslüman MORO’ların üzerine yöneldi.
| "Bayan Dajo" Dajo Dağı çatışmasından sağ kurtulan tek kişi.” |
Yedi bin adanın üzerindeki tüm köyler uçaklardan bombardıman ile yakıldı ve yok edildi.
"1906’da Bud Dajo katliamında ABD Başkanı Trump’ın övdüğü General Pershing komutasındaki Amerikan askerleri bir volkanın kraterinde sıkışmış Datu Amil liderliğindeki büyük çoğunluğu kadın ve çocuk 600’den fazla insanı katletti. (Amerikan olmayan kaynaklarda rakam en az bin olarak veriliyor.[16]) ABD birlikleri tüfekler, makineli tüfekler, el bombaları, toplar ve patlayıcılarla donanmışken, Moroların elinde Moro kültürüne özgü bir silah olan barong bıçağı ve orak gibi ilkel silahlar vardı.[17]
Diğer katliamlar unutulurken bu katliam
akıllarda kaldı çünkü bu katliamdan kurtulan tek bir kız çocuğu vardı. Ve
Amerikalılar onun resmini kartpostal haline getirip bütün ülkeye bir GURUR
Abidesi olarak yaymışlardı.
Başkan Theodore Roosevelt, katliamı emreden Mindanao askeri
valisi Tümgeneral Leonard Wood'a şahsen bir mesaj göndererek kutladı: "Sizi
ve komutanızdaki subay ve askerleri, bu kadar muhteşem bir şekilde Amerikan
bayrağının şerefini koruduğunuz o muhteşem askeri başarıdan dolayı tebrik
ediyorum."
Ancak kadın ve çocukların ayrım gözetmeksizin katledilmesi
Amerika kamuoyunda bazılarının da vicdanına dokunmuştu. Ünlü yazar Mark Twain,
Roosevelt'in telgrafına cevaben sert bir eleştiri yazdı. "O, üniformalı katiller
Amerikan bayrağının onurunu korumadı, aksine Filipinler'de sekiz yıldır sürekli
olarak yaptıkları gibi, onu bir kez daha lekelediler” diye yazdı.[18]
Amerikalıların Filipinlilerle giriştiği mücadele yıllarca sürdü ancak binlerce insan öldüğü halde tam hâkimiyet sağlanmadı ve Filipin Müslümanlarına boyun eğdirilemedi. Bunun üzerine MORO siyasetinde değişikliğe giden Amerika, sertlik yanlısı politikasından vazgeçerek uzlaşmacı bir politik anlayışa yöneldi.
Amerika ILIMLI İSLAM’I keşfediyor.
ABD için Filipinler çok önemliydi.
Filipin adalarının çevresinde yaşayan 850 milyonluk büyük bir pazar vardı. Asıl
hedef Asya idi. Filipinler bir basamaktı. Asya’ya çıkışta bir üs olarak
kullanılacaktı. Bu nedenle Filipinler’de barışın ve huzurun yani tam boyun
eğdirmenin sağlanması ABD için önemliydi.
Zamboanga Valisi Binbaşı John Park
Finley 1912 Nisan ayında Moro sorununu çözmek için yeni bir yol denemeye karar
verdi.
Moro halkının halifeye çok bağlı
olduğunu söyleyen Finley, İslam inancını ve Kur’an’ı bilen biriydi.
Filipinlerde bir cami inşa ettirmişti. Finley’e göre Moro Müslümanlarının
“eğitilemezliği(?)” İslam’ı doğru bilmemelerinden kaynaklanıyordu. Eğer onlara
doğru İslam öğretilirse Amerika’ya karşı savaşmayacakları için onları
katletmek, onları katletmek için de büyük masraflar yapmak zorunda
kalınmayacaktı.
Finley 1913 Mart ayında “Filipin
Ahali-i İslamiyesi Vekil-i Mutlakı” sıfatıyla İstanbul’a geldi. Yanında MORO ileri
gelenlerinden ve âlimlerinden alınmış 53 adet tavsiye mektubu vardı. Şeyh-ül
İslam Esad Efendi 27 Mart 1913 Perşembe günü kendisini bu sıfatla kabul etti.
Görüşmeler sonunda Şeyhülislam Esad Efendi’nin önerisi üzerine Sultan V. Mehmed
Reşad, 13 Mayıs 1913’te Meşihat Dairesi kâtibi Seyyid Mehmed Vecih Efendi’yi
Şeyhülislam Vekili unvanıyla Filipinler’e atadı. Vecih Efendi Ekim 1913’te
İstanbul’dan yola çıktı. Beyrut, İskenderiye, Cidde güzergâhını izleyip Hac
farizasını yerine getirip Hindistan (Bombay) ve Singapur üzerinden 28 Ocak
1914’te Zamboanga’ya ulaştı (yaklaşık 3,5 ayda.) Moro’lar onu büyük coşkuyla
karşıladı. Finley ile birlikte civar adaları dolaşarak vaaz verdi. Vaazlarında
İslam ahlakını, ibadeti ve “iyi vatandaş” olmayı vurguladı. Moro’lar onu Halife
temsilcisi olarak görüp büyük sevgi gösterdi; çiçeklerle karşıladı, dualarına
ağladı.
Vecih Efendi bölgedeki
izlenimlerini Sebîlürreşâd dergisinde “Filipin Mektupları” başlığıyla
yayımlandı. Ancak Vecih Efendinin çalışmalarından rahatsız olan bölgedeki misyonerlerin
şikâyetleri nedeniyle Vali Francis B. Harrison onu Filipinlerden çıkmaya
zorladı. Zaten çok ağır kayıplar alan Filipinler Müslümanlarının silahlı
direnişi çok zayıflamış Mehmet Vecih Efendiye ihtiyaç da kalmamıştı.
Vecih Efendi iki ay kadar kaldığı
Filipinlerden İstanbul’a döndü. I. Dünya Savaşı sırasında (1915) Cemal Paşa,
onu yeniden Filipinler’e görevlendirdi. Yolculuk ABD üzerinden olacaktı.
ABD’liler Vecih Efendinin Filipinlere girişine izin vermedi. Mehmed Vecih
Efendi 4/5 Mayıs 1916’da ABD’de (Richmond, Virginia) Filipinlere gidebilmek
için izin beklerken yakalandığı hastalık nedeniyle 33 yaşında vefat etti.
ABD’nin ilk “Ilımlı İslam” projesi
böylece rafa kalkmış oldu.
Bu dönemde Amerika Ordusunda
yayınlanan bir bildiride Morolar cahil olarak nitelendiriliyor, onların Kur'an
öğretilerini çiğnedikleri için "Gerçek Müslüman” olmadıkları iddia
ediliyordu. Moroların arasında ahlaksızların, kumar, içki, zina düşkünlerinin
ve özellikle Kur'an'da açıkça yasaklanan diğer Müslümanların köleleştirilmesine
dair yasağı çiğneyenlerin bulunduğu vurgulanıyordu.[19]
Bundan maksat muhtemelen hem Amerikan ordusundaki Müslümanları, hem katliamlara
itiraz eden Hristiyan askerleri hem de dış Müslüman Kamuoyunu manipüle etmekti.
| İki Moro Fedaisi |
İspanyol Rahip ve coğrafyacı Prof. Manuel Arellano Remondo, Filipin Adaları Genel Coğrafyası adlı eserinde Amerikalılar adaya adımlarını atmadan önce 1895 yılında adaların nüfusunun 9 milyon civarında olduğunu Amerikalıların işgalinde geçen 6 yıl boyunca nüfusun 8 milyonun altına düştüğünü kaydededer.[21]
Amerika’nın 35 yıllık Filipinler
deneyimi ona, Müslümanları katlederken diğer Müslümanları nasıl kandırabileceğini,
Ilımlı İslam projeleri gibi projeler ile
Müslümanları nasıl manipüle
edebileceğini, İslami kurumları -Halifelik gibi- Müslümanlara karşı nasıl
kullanabileceğini, eğer bütün bunlar işe yaramazsa Müslümanları TEKFİR ve
onların gerçek Müslümanlar olmadıklarını söyleyip KAFİR ilan ederek diğer
Müslümanlara nasıl katlettirebileceğini öğretti.
Amerika’nın FİLİPİNLER deneyimi
tam da Trump’ın dediği gibi Amerika için EŞSİZ bir deneyimdi.
(Nasipse devam ederiz)
Ahmet
H. Çakıcı
Rebiülahir 1448 / ALANYA
[1] Bu bölüm
https://cdn.istanbul.edu.tr/file/JTA6CLJ8T5/3DC49A55CB9149D784CEB9B6D4E19A11
adresinden özetlenmiştir.
[2] https://tr.wikipedia.org/wiki/1857_Hint_Ayaklanmas%C4%B1
[3] https://dergipark.org.tr/tr/pub/metder/article/558861
[4] https://cdn.istanbul.edu.tr/file/JTA6CLJ8T5/3DC49A55CB9149D784CEB9B6D4E19A11
[5] https://www.derintarih.com/ozel-dosya/ingilizlerin-rahatini-bozan-osmanli-afganistan-dostlugu/
[6] Bu bölüm
https://dergipark.org.tr/en/download/article-file/936670
yazısından derlenmiştir.
[7] https://dergipark.org.tr/en/download/article-file/936670
[8] https://en.wikipedia.org/wiki/Boxer_Rebellion
[9] Donald Trump, Twitter paylaşımı. 17
Ağustos 2017, 11:45.
[10]
https://philippines.michiganintheworld.history.lsa.umich.edu/s/exhibit/page/creating-the-moro-subject
[11]
https://tr.wikipedia.org/wiki/Moro_%C4%B0syan%C4%B1_(1899-1913)
[12]
https://dergipark.org.tr/tr/download/article-file/607167
[13] Zamboanga:
Filipinlerde bir şehir.
[14]
https://espressostalinist.com/genocide/philippine-american-war/
[15]
https://philippines.michiganintheworld.history.lsa.umich.edu/s/exhibit/page/creating-the-moro-subject
[16] https://newlinesmag.com/argument/a-notorious-photograph-from-a-us-massacre-in-the-philippines-reveals-an-ugly-truth/
[17]
https://philippines.michiganintheworld.history.lsa.umich.edu/s/exhibit/page/creating-the-moro-subject
[18]
https://newlinesmag.com/argument/a-notorious-photograph-from-a-us-massacre-in-the-philippines-reveals-an-ugly-truth/#:~:text=Kad%C4%B1n%20ve%20%C3%A7ocuklar%C4%B1n,biliyordu%22%20diye%20yazd%C4%B1.
[19]
https://philippines.michiganintheworld.history.lsa.umich.edu/s/exhibit/page/creating-the-moro-subject
[20] Ana
britannica.com
[21]
https://espressostalinist.com/genocide/philippine-american-war/
0 yorum:
Yorum Gönder