Ezber mi Bozuyor?

Yazar : Ahmet H. Çakıcı Tarih : 15 Eki 2026 0 yorum

 Ezber mi Bozuyor, Ezber Tekrarı mı Yapıyor ?

“Suyun suya benzediği gibi; geçmiş hale, hal istikbale benzer.”
İbn.Haldun

Malumunuz Türkiye, Pakistan ve Suudi Arabistan arasında adına “Mekke Anlaşması” denen bir pakt kuruldu.

Pakta göre, bu üç ülkeden birine yapılacak saldırı, üç ülkeye birden yapılmış sayılacakmış.

Her ne kadar Pakistan’ın Hindistan’la ciddi sorunları olsa da asıl meselenin Amerika/İsrail/İngiliz emperyalizmi ile İran, Yemen, Filistin ve Irak arasındaki boğuşmadan Suudi Arabistan’ın hissesine düşen oldukça acı pay olduğuna sanırım kimse itiraz etmeyecektir.

Nitekim İran, Amerika’nın Suudi Arabistan üzerindeki üslerden İran’ı vurması nedeniyle Suudi Arabistan’daki pek çok üssü, rafineri ve petrol tesisini vurdu. Amerika’nın İran petrol ihracatını kesmek için İran’a uyguladığı ambargonun neticesi, İran’ın önce Hürmüz Boğazını ardından Yemenliler vasıtası ile Bab’ül Mendep Boğazını ve Kızıl Denizi kapatması oldu ki bunun Suudiler açısından hayati bir tehdit olduğu ortada. Suudi Arabistan’ın misilleme olarak Yemen’i ve Irak’ı vurması, bölgeyi Suudi Arabistan’ın kaldıramayacağı çok daha büyük bir savaşın eşiğine getirmiş durumda.

Üstelik bunlar olurken her yıl Suudi Arabistan’dan koruma bahanesi ile yüz milyarlarca dolar haraç kesen Amerika mafyasının Suudiler için yapabileceği ya da herhangi bir şey yapmak isteğinin olmadığı da ortaya çıktı.  

Görüldüğü kadarı ile Batılı emperyalizm, Orta Dünyada olayları istediği gibi yönlendirmekte,  çıkarlarını, menfaatlerini ve yerel ortaklarını korumakta aciz kaldığı bir noktaya gelip tıkanmış durumda. Muhtemelen bu zaafını yerel ortaklarını devreye sokarak, kendi açığını onlara kapattırarak  gidermeye çalışmaktan başka bir seçeneği yok. 

Haber7 haber sitesi bu konu ile ilgili yaptığı haberin manşetini “Ortadoğu’da Tüm Ezberler Bozuldu” diye girmiş[1].

Meseleye tarihten bakınca “Orta Dünya’da tüm ezberler mi bozuluyor yoksa ezber tekrarı mı yapılıyor?” diye düşünmek gerektiği kanaatine vardım.

Bu nedenle Türkiye’nin emperyalizme yenildiği Büyük Savaş  (1. Dünya Savaş) sonrası yaptığı benzer anlaşmalardan bir kaçını hatırlatmak istiyorum. 

1-  I. Balkan Paktı: 1934. Savaştan yenilerek çıkmış olmasına rağmen müthiş bir hız ve milli dayanışma ile kendini toparlayan Almanya yeni bir hesaplaşma için hazırlanıyordu.

İngiltere ise 1. Dünya Savaşında galip gelmiş olmasına rağmen çok ciddi şekilde hırpalanmıştı. Ve Almanya’yı durdurabilmek için gerekli güce ve ekonomiye sahip değildi. Almanya’nın çevresi Kuzey Buz Denizi, Rusya, Fransa, Hollanda, Norveç ve Polonya tarafından çevrelenmişti. Almanların ilerleyebileceği en zayıf halka Balkan bölgesiydi. İngiltere, kendi yükünü müttefiklerine paylaştırma kararı aldı. Bölgesel çıkarlarını bölgedeki müttefiklerinin üzerine dağıtacaktı. Almanya ve İtalya’yı Doğudan kuşatmak için bir planı devreye soktu. Balkan Devletleri (Türkiye, Yunanistan, Yugoslavya ve Romanya) arasında bir Balkan Atlantı Paktı kuruldu. Anlaşma Atina’da imzalandı.

Ancak kısa bir süre sonra Romanya taraf değiştirerek Almanların yanına geçti.

Hitlerin Birlikleri 1941' de Yugoslavya’yı ve Yunanistan’ı işgal ettiğinde Türkiye sessiz kaldı ve müttefiklerinin yanında savaşa girmedi.  Pakt doğal olarak sona erdi.

2. II. Balkan Paktı (1953): 2. Dünya Savaşı sonrasında Batılı Emperyalizm kendine düşman olarak Sovyetler Birliğini seçti. Amerika ve İngiltere, Sovyetler Birliğini çevrelemek için ikisi de NATO üyesi olan Türkiye ve Yunanistan ile Yugoslavya Sosyalist Federal Cumhuriyetini bir pakt çerçevesinde bir araya getirme kararı aldı.

Amerika, üç ülkeye de ekonomik ve askeri yardımlarının devamı için bu pakta katılımlarının şart olduğunu gayrı resmi yollardan iletmişti.

Bu yardım meselesi ÖNEMLİ zira ABD Başkanı Nixon 27 Temmuz 1972 günü Washington’da düzenlediği basın toplantısında, Truman’ın Başkanlık dönemine de değinmiş, Türkiye ile Yunanistan’a yardım konusunu desteklediğini söylemiş ve şu ilginç açıklamayı yapmıştı:

“Bu arada şunu da söyleyeyim ki, Yunanistan’a, Türkiye’ye yardımı hala destekliyorum. Bu yardım, şimdi de, o zamanlardaki kadar gereklidir; o zamanki nedenlerin çoğu bugün de devam ettiği gibi, şimdi bu yardım daha da zorunlu olmuştur. Çünkü Yunanistan’la Türkiye’ye yardım etmeksizin, İsrail’i korumak için geçerli politikayı izleyemeyiz”[2]

Açıklamanın mantığı Amerikan Yardımlarının, yerel ülkelere Amerikan politikalarını dayatmak için bir sopa olarak kullanıldığını göstermesi açısından önemli olduğu kanaatindeyiz.

II. Balkan Paktı, Bağdat paktının devreye girmesi, Sovyetlerin Yugoslavya’ya olan tavrını değiştirmesi ve bu nedenle Tito’nun Sovyetlere yanaşması ile işlevselliğini yitirdi ve tarihe karıştı.

3. Ortadoğu Komutanlığı (1956): İngiltere 2. Dünya Savaşının geldiğini anlayınca savaş sürecinde Süveyş Kanalını koruyabilmek için Mısır'la "Eğer 15 sene daha müsaade edilirse, Süveyş'ten askerlerini çekeceğini” taahhüt ederek anlaşma yaptı. Ama savaş sonrası verdiği taahhütlere sadık kalmayarak Süveyş’ten çekilmeyeceğini duyurdu.

Ancak İngiltere’nin 2. Dünya Savaşında Süveyş'i savunabilecek gücü eriyip gitmişti.

İngiltere, menfaatlerini korumak için Ortadoğu Komutanlığı adı altında bir birlik kurarak Süveyş'in kontrolünü bu birliğe yaptırmak istedi. Komuta onda olacak ama askeri başka devletler verecekti. Amerika, Fransa ve -Amerika'nın zorlaması ile- Türkiye'den başka hiç bir ülkeyi razı edemedi. Türkiye'nin askerlerini İngilizlerin emrine vermekte oldukça gönülsüz olmasına rağmen tıpkı Cezayir katliamında Fransızların, Tunus katliamında İtalyanların yanında yer alması gibi Süveyş meselesinde de İngilizlerin yanında olup emperyalist müdahaleyi savunması Mısır ve Suriye Basınında Türkiye'yi Avrupa'nın köpeği gibi gösteren karikatürlerin çizilmesine sebep oldu.

1956 yılında İngiltere, Fransa, İsrail ortaklığının Mısır'a saldırılarının başarısız olması, İngiltere'nin BAŞ SÖMÜRGECİ rolünü artık taşıyamayacağının belli olması ve bu rolü ABD’ye devretmesi ile bu anlaşma da kendiliğinden yürürlükten kalktı.

4. Bağdat Paktı: Amerika’nın Sovyetleri kuşatma politikasının gereği olarak ABD’nin Ortadoğu’daki etkinliğini artırmak amacıyla Bağdat’ta Türkiye ve Irak arasında imzalanan anlaşma ile kuruldu. Birkaç ay içinde önce İngiltere, ardından Pakistan ve İran pakta katıldı. Amerika perde arkasındaydı zira onun İsrail’le özdeşleşmiş ismi Pakta karşı ön yargılara neden oluyordu.

Bağdat Paktı, Sovyetleri kuşatmak için daha önce kurulan NATO, 1952’de Avustralya ve Yeni Zelanda’nın dâhil olduğu ANZUS, 1954’te Asya-Pasifik bölgesini kapsayan SEATO birliklerini birbirine bağlayacak halkaydı. [3] Bağdat Paktı ile Sovyetlerin kuşatılması projesi tamamlanmış olacaktı.

Amerika ve İngiltere, özellikle İran, Kerkük ve Arap petrol bölgelerinden Sovyetler Birliğini uzak tutmak, enerji koridorlarına müdahalesini önlemek istiyorlardı. Bunun için Amerikan Dışişleri Bakanı John Fuster Dulles, “Kuzey Kuşağı” dediği 11 ülkeye geziye çıktı.(Mısır, İsrail, Ürdün, Suriye, Lübnan, Irak, Suudi Arabistan, Hindistan, Pakistan, Yunanistan, Libya ve Türkiye)

Dulles Türkiye’yi “cepte” gördüğü için olsa gerek başta ziyaret programına almamıştı. Ancak Ankara bundan alınıp alınganlığını belli edince, lütfen, Türkiye’ye de uğradı.

Ama Dulles ziyaretlerinden hayal kırıklığına uğradı zira Arap Devletlerinden Sovyetleri tehdit olarak gören yoktu. Onlar daha çok İsrail ve İngiltere’den endişe ediyorlardı. Mısır Cumhurbaşkanı Nasır Dulles’a şöyle demişti “Benden 60 mil uzakta Süveyş’te dolanan eli kanlı silahlı katilleri görmezlikten gelip 5000 mil ötede elinde bıçak tutan birinden korkmamı istiyorsunuz. Bunu halkıma nasıl anlatacağım? Her şeyin bir önceliği yok mu?”

Dulles ‘a Türkiye, Pakistan, İran ve Irak’tan başka yeşil ışık yakan olmadı.

Ancak Dulles “Kuzey Kuşağı’nın” dışardan empoze ile değil bölge ülkelerinin KENDİ inisiyatifleri ile inşasından yanaydı. En azından böyle görünmesi gerektiğini düşünüyordu. Böylesi bir projeye gönüllü olarak öncülük edebilecek tek ülke vardı: Türkiye

Dulles Türkiye ziyaretinde Celal Bayar’a” Türkiye en güvenilir müttefikimizdir” derken Celal Bayar ‘da  “Arapların güvenilmez olduğunu, Amerika’nın onlara güvenmemesi gerektiğini söylüyordu.” Bir gün sonra Menderesle görüşen Dulles Menderes’ten de benzeri öğütler dinledi. Menderes sözü Mısır’a ve Süveyş meselesine getirerek Dulles’a “Araplara güvenilemeyeceğini, Mısır’ın Süveyş’i koruyamayacağını, Süveyş’in statüsünün İngiltere’nin koruması altında tutulması gerektiğini bu konuda Türkiye’nin “önder” bir rol oynayabileceğini” vurguladı.

Türkiye Bağdat Paktını, Ortadoğu’dan kopup tam bir BATILI ülke olma konusunda NATO’dan sonra attığı çok önemli bir adım olarak görüyordu. 

Ama İslam dünyası meseleyi öyle görmüyordu. Mısır ve Suriye başta olmak üzere Arap ülkeleri tarafından Bağdat Paktı, ABD, İngiltere ve İsrail’in bölgeyi kontrol etmek için yaptıkları önemli bir hamle olarak okundu. Bu nedenle Türkiye’ye karşı tepki yoğundu. Mısır lideri Nasır, pakta katılan Irak’ı tanımlarken “İsrail’in dostunun dostu” diye tanımlamıştı. “İsrail’in dostu” diye kastettiği 6 sene önce yani 1949’da İsrail’i ilk tanıyan İslam ülkesi Türkiye idi. Bu nedenle Bağdat Paktı Türkiye’nin hem Arap hem Afrika ülkeleri ile ilişkilerine büyük zarar verdi.

Paktın yaşadığı en önemli sorun, Fransa ve İngiltere’nin birlikte Mısır’a saldırması ile ortaya çıktı. Pakt, İngiltere’nin Mısır’a saldırmasına nasıl bir tepki verecekti? Alınacak tavır konusunda İran’da yapılan görüşmelere İran ve Pakistan, İngiltere’nin katılmasını istemedi. Ancak Türkiye’nin ısrarı ile İngiltere’de toplantılara katılmış ve İngiltere’ye karşı hiçbir tavır alınması mümkün olmamıştı. Dahası Menderes Hükumeti, İngiltere ve Fransa’nın Mısır’ı işgal etme girişimini destekliyordu.

Arap ülkelerinin Bağdat Paktına tepki göstermeleri haksız da sayılmazdı zira Sovyet yayılmacılığına karşı kurulduğunu iddia edilen pakt, İngilizlerin Mısır’ı işgali ve İsrail’in bölgedeki yayılmacılığı için kullanılmaya çalışılıyordu. 

Pakta, Türkiye’den sonra en hevesli olan, ismi “İngilizci Başbakan”’a çıkan Irak Başbakanı Nuri Said’di. Nuri Said o kadar İngilizciydi ki, dönemin İngiliz Başbakanı Sir Antony Eden’e Süveyş Kanalı konusunda Mısır’a karşı alacağı tavır hakkında tavsiyede bulunurken, “Yapabileceğiniz tek bir şey var: Vurun! Hemen vurun ve sert vurun! Yoksa çok geç kalırsınız” diyordu. 1958 yılında Irak’ta gerçekleşen darbe ile İngilizci Nuri Said hükumeti düşünce Bağdat Paktı’nın sonu geldi. Paktın başkenti Ankara ve Tahran’a taşınarak ismi CENTO olarak değiştirildi.

5. CENTO: Irak Başbakanı Nuri Said, 14 Temmuz 1958'de Irak’ı Ürdün’le birleştirmeye çalışırken darbe ile devrildi. Said, darbeden bir gün sonra kadın kılığında kaçmaya çalışırken yakalandı ve aynı gün Kral Faysal ve Veliaht Prensle birlikte vurularak öldürülüp defnedildi. Ancak daha sonra kızgın bir kalabalık tarafından cesedi gömüldüğü yerden çıkarıldı, sokaklarda sürüklendikten sonra bir direğe asılarak yakıldı[4].

Türkiye ve İngiltere, Irak’ın yeni Cuntasına Bağdat Paktından yani İngiliz yörüngesinden ayrılmaması için çok baskı yaptı. Ancak Irak Lideri Abdülkerim Kasım bunu kabul etmedi. (Perde arkasında İngilizlerin olduğu bir iç karışıklık esnasında öldürülerek seçiminin bedelini ödedi. Abdülkerim Kasım’ın öldürüldüğü darbenin arkasındaki isim olarak anılan “Sir” ünvanını alan Roger Allen, daha sonra İngiltere Büyükelçisi olarak geldiği Türkiye’de Ankara Amerikan Okulu’nda öğrencilere mezuniyet ödüllerini veren isim oldu…-AHÇ)[5]

Yeni gelen Irak yönetimi 24 Mart 1959'da Bağdat Paktından çekildiğini duyurdu. Başkenti Ankara'ya taşınan paktın adı, 21 Ağustos 1959'da CENTO (Central Treaty Organisation, Merkezi Antlaşma Teşkilatı) olarak değiştirildi.  Türkiye, İngiltere, Pakistan ve İran asil üyeler devam ederken Amerika yine gözlemci sıfatı ile perde arkasındaki asıl oyuncuydu.

Bu tarihten itibaren Türkiye’de tüm darbecilerin ilk çekeceği zikir “NATO’ya ve CENTO’ya bağlıyız” zikri oldu.

CENTO öncülü Bağdat Paktı gibi Rus yayılmacılığı ve komünizme karşı Orta Dünyanın “Çağdaş Dünya” tarafından savunulması hedefine odaklandığını söylüyordu. Ancak Rusya ve komünizme müdahale etmekten çok İsrail’in korunması ve emperyalizmin bölgedeki menfaatlerini, korumaya odaklandı.  

CENTO, 1979 yılına kadar varlığını sürdürdü; İran, İslam Devrimi'nin ardından 11 Mart'ta CENTO'dan çekildi ve örgütün 'sadece emperyalist devletlerin çıkarlarını koruduğunu' iddia etti. Pakistan da 12 Mart'ta aynı şekilde ayrıldı, çünkü 'örgütün Pakistan'ın güvenliğini koruyamadığına inanıyordu. Nitekim Hindistan’la girişmiş olduğu mücadelede CENTO’dan beklentilerine cevap alamamıştı. Ertesi gün Türkiye de 'CENTO'nun bölgedeki işlevini fiilen kaybettiğini' ilan etti.

CENTO, İran’ın İslam devriminden sonra Amerikan çıkar ekseninden ayrılması ile tarihe karışmış oldu.

6. Mekke  Anlaşması (2. CENTO)

Suudi Arabistan, Pakistan ve Türkiye arasında yapılan Mekke Anlaşması üzerine konuşmak için henüz erken.

Ancak geçmiş tecrübelerden hareketle anlaşma üzerine birkaç kelime edilebileceğimiz kanaatindeyiz.

·         Her üç ülkenin de siyasi ittifak halinde olduğu ülke, Amerika Birleşik Devletleri. (Amerikancı Pakistanlılar, Amerika muhalifi Pakistan Başbakan’ını darbe ile devirip hala içerde tutulduğu cezaevine atarken askerlere dayak attırdıkları görüntüleri sanal âlemde dolaştırmaya devam ediyorlar.

Tayyip Beyin, ABD Başkanı Trump tarafından defalarca en güvenilir ve sadık müttefik olarak ilan edilmesi ve Suudi Arabistan’ın “Suudi Amerika” adı ile ironik olarak anılması ilişkilerin kuvveti hakkında fikir verir niteliktedir.)

·         Her üç ülkenin de ekonomik ilişkilerinde neredeyse TAM bağımlı olduğu ülke, Amerika Birleşik Devletleri.

·         İttifak eden devletlerin arasında ABD ve Batı emperyalizmi ile sorunu olan (Filistin, İran, Lübnan, Irak, Yemen vs.) gibi bir devlet yok.

·        Aksine ittifakın adı konulmamış, ismi zikredilmeyen düşmanlarının Amerikan, İsrail ve İngiliz emperyalizminin bölgedeki çıkarlarını tehdit eden devletler (İran, Hizbullah, Yemen, Irak vs.) olduğu kanaati oldukça hâkim.

·         Daha önceki anlaşmalarda olduğu gibi İran Savaşı ile birlikte Amerika Birleşik Devletlerinin gücünün bölgeyi kontrol etmeye yetmediği, bölgede pis işlerini gördürebilecek, eksikliğini kapatabilecek, arkasını kollayabilecek ülkelere ve yapılara ihtiyaç duyduğu net olarak görüldü.

·         Daha önceki anlaşmalarda olduğu gibi Amerika’nın onlarca üs ile adeta işgal ettiği ülkeler, halklarına bu paktı “KENDİ özgür iradeleri” ile kurulmuş bir ittifak olarak tanıtıyor olabilirler.

·         Daha önceki anlaşmalarda olduğu gibi bu ülkelerin MEDYASI halklarına anlaşmayı EMPERYALİSTLERE karşı yerel ülkelerin dayanışması olarak lanse ederken gerçekte ittifakın perde arkasındaki yöneticilerinin sömürgeciler olduğunu gizliyor olabilirler.

      Bunlar ihtimaller…Ancak Mekke Anlaşmasının ABD ve Küresel Siyonizmin bölgedeki çıkarlarını korumak için 

      Türkiye, Pakistan ve Suudi Arabistan’ı harekete geçirdiğini düşünmeyi bir KOMPLO TEORİSİ olarak görmek de mümkün. Bu da bir ihtimal.

      Bu durumda Mekke Anlaşması ile Türkiye, Pakistan ve Suudi Arabistan’ın kendi HÜRR iradeleri ile bölgesel bir Müslüman savunma hattı kurabilmek, bölgedeki sömürgeci müdahaleleri önlemek ve bölgedeki emperyalizm ve sömürgeciliği geriletmek için bir araya geldiklerini düşünmemizi gerektirir. (Tıpkı Erbakan’ın D8 projesi gibi) Ki, bu durumda bu anlaşma, bölgenin makûs talihinin sonlanmakta olduğu, karanlık gecelerin şafağının attığının müjdesi olarak okunmayı hak edecek ve bölge halkları için büyük bir ümit olacaktır.  

      Ancak ÜMİT bir mesnede bağlı değilse, UYUŞTURUCU yerine geçen boş hayallerden ibarettir.

      Zira hatırlatmak isterim ki, Türkiye daha 10 gün önce 3-5 Batılı LGBTTQİ+ örgütün baskısına ve FON rüşvetlerine direnemeyerek davul zurna ile duyurduğu ve günlerce propaganda ettiği SONSUZ nafaka düzenlemesini 12. Yargı paketinden son anda çıkardı.

      Bu durumda 3-5 LGBT örgüte diş geçiremeyen, 3-5 sömürgeci dernek karşısında direnemeyen Türkiye’nin, Küresel Emperyalizme MEYDAN okuyarak onu bölgeden def edecek böylesi devasa bir girişime soyunduğunu düşünmek hayal sınırlarını biraz zorlamak değil mi?   

      Kendi ülkelerinde aile, eğitim, ekonomi, sağlık, tarım vs. politikalarını özgürce belirlemekten, ülkelerinin üzerine kurulmuş sömürgeci üsleri kaldırmaktan, kendi kendi nesillerine kendi ANA dilleri ile eğitim verebilmekten ACİZ ülkelerin sömürgecilere karşı mı yoksa onların emir ve direktifleri ile onların menfaatlerini korumak için mi bir araya geldiklerini üzerinde uzun uzun düşünmemiz gerektiği kanaatindeyim.

      Değilse daha çok hayal kırıklıklarına daha çok sukut-i hayallere uğrarız.

      Benim ufkum buna yetiyor.  Doğrusunu Aziz Kudret Bilir.                                                                                                                                                                                                                         Ahmet H. Çakıcı
                                                                                                                                    Safer 1448 / Alanya

    * Bu yazı Ezber Bozumu mu, Ezber Tekrarı mı? - İslami Analiz adresinde yayınlanmıştır.


[1] https://www.haber7.com/dunya/haber/3650530-orta-doguda-tum-ezberler-bozuldu-ingiltere-basini-mekkedeki-yeni-cepheyi-yazdi
[2] https://www.odatv.com/guncel/71-yil-once-bugun-sovyetlerle-dusman-olduk-bagdat-pakti-nasil-cento-oldu-120137057
[3] BU bölüm Mücahit Gültekin’in Türkiye-ABD İlişkilerinin Psikolojisi kitabından özetlenmiştir.
[4] https://tr.wikipedia.org/wiki/Nuri_Said_Pa%C5%9Fa
[5] https://www.odatv.com/guncel/71-yil-once-bugun-sovyetlerle-dusman-olduk-bagdat-pakti-nasil-cento-oldu-120137057


Bu yazımı arkadaşlarınızla paylaşın

0 yorum:

Yorum Gönder