Postmodern Dönemde Kıbleyi Bulmak T.J. Winter

Yazar : Ahmet H. Çakıcı Tarih : 2 May 2020 0 yorum
AbdulHakim Murat ya da şehadet getirmeden önceki ismi ile T.J. Winter'ın bu eseri, ciddi bir bilgi birikimi ve tecrübe ile verilmiş  10 konferansın derlemesi.
Modernite, Postmodernite, Posthümanizm gibi konularda da yetkin bir isim olan Abdulhakim Murad'ın Müslümanların meselelerine hem içeriden hem de dışarıdan bakabilecek bir yeteneğinin olması, 20 sene önce derlenmiş bu eserin kalitesini -ne yazık ki- şu an Türkiye'deki tartışma kalitesinin ilerisine taşıyabiliyor.
Çok büyük bir yenilginin getirdiği hesaplaşmanın Müslümanları köşeye sıkıştırdığı, artık, "İslam, gelecek yüzyılı göremeyecek" iddialarının kolayca seslendirildiği vakitlerde İngiliz olan Abdulhakim Murad'ın yenilmişlik psikolojisi altında ezik bir ruh haline sahip  olmaması, kendine güveni ve bilgi ile beslenmiş, sükunetli tarzı  oldukça kıymetli. Son sözü kendisinden alıntılayalım "Eğer iddialarımıza inanmak için kendimize yeterli güvenimiz varsa, iyimser olmak için de yeterince nedenimiz var demektir."
Makaleleri özetleme lütfunu bize bağışlayan Kamil Güller'e teşekkür ediyorum.




                                                                                                                  Ahmet H. Çakıcı


1.BÖLÜM
BİR İŞARET OLARAK YENİ BİN YIL

                İlk olarak, 2000 senesiyle başlayan “Yeni Binyıl”, geride kalmış bir medeniyetin üyeleri olarak ondan kaçamasak da, bizim binyılımız değildir. Aşağı yukarı bütün Müslüman devletler, bugün utana sıkıla da olsa, tarihi milattan sonra başlatmayı, dolayısıyla Papa Büyük Gregorius tarafından geliştirilen Hristiyan takvimiyle yaşamayı kabul ediyorlar. Müslüman tarihinde son peygamberin hicretinden, bir önceki peygamberin kesin olmayan doğum tarihine doğru yaşanan bu merkez kayması öylesine derin ki, birçok İslami ulus o günü bir şekilde kutlamayı planlıyor… Müslümanlar olarak bizim zaten kendi takvimimiz, dolayısıyla da tarihi zihnimize oturtacak kendimize özgü bir şablonumuz mevcut. 2000 yılı aslında Hicretin 1420. Yılında başlayacak. Böyle olduğu halde, neden bu münasebeti hiç dikkate almıyoruz?  Aksi halde, en basitinden, rahatsız edici ve yersiz Batı etkisinin başka bir örneği olmaz mı bu?
                İkinci olarak, önümüzdeki büyük binyıl İslam’ın gideceği yönler hakkında kesin bir konuşmadan ziyade, bazı tahminler arz edeceğim.
                Kuran’ı Kerim’in bildirdiği üzere, semavat, kıyamete gebedir. İster insan eliyle gelsin ister başka şekilde, felaket siz bu kitabı bitirmeden önce meydana gelebilir… Orta Çağ Mısır’ının en büyük ilim adamı İmam es-Suyuti, birçok Müslümanın hicretin 1000. Yılı hakkındaki asabi beklentileri üzerinde ciddiyetle durdu. Kahire kürsülerinde birçok vaizin ısrarla dile getirdiği gibi, bu tarih dünyanın sonunu mu haber veriyordu? Suyuti, ihtiyatlı ve sükûnetli tavrıyla, bu ümmetin ömrü hakkında bulabildiği tüm hadisleri iyice inceleyerek bütün bu korkuları yatıştırdı. Bu konuda Bu Ümmet’in Binyılı Yaşayacağına Dair Bir Delil başlıklı küçük bir kitap yazdı. Bu kitapta, İslam’ın ilk binyılında insanlığın yeryüzündeki hikâyesinin sona ereceğine dair bir delilin bulunmadığını belirtti. Ama bizim kuşağın temkinle yaklaşması gereken bir şey daha söyledi: Hadisler, Hz. İsa ve Deccal’ın ortaya çıkışını da kapsayan alametlerin büyük ihtimalle İslam’ın 15.yy da, yani bizim yüzyılımızda gözükeceğine işaret etmekteydi.
                Geleceğin bilgisi Allah’a mahsustur ve sadece peygamberler gaybdan haber verebilir. O halde, takip eden sayfalarda yapmam gereken şey, gaybdan haber vermek değil, bilinenlere dayalı olarak tahminlerde bulunmaktır.
                Müslüman söylemlerinin hemen hepsi 20.yy, sasında son üç yüzyılın, Müslümanlara yönelik meydan okumalarına ekseriya kötü ve başarısız bir şekilde cevap vermiştir. Batı’nın zaferiyle yüz yüze gelmiş olmamız, bizim hangi değişimlerin kaçınılmaz ve hangilerinin direnç gösterilebilir olduğunu hesap edemediğimizi göstermektedir.
                Çağın küresel trendlerinin bilincinde olmadıkça ve çağın teknoloji ve araçlarıyla uzlaşmış hale gelmedikçe, biz Müslümanlar kaybedenler olmaya devam edeceğiz. Şiddetli bir muhafazakarlığın getirdiği manevi avantajlar, mağlubiyet ve marjinallik tecrübesinin sebep olduğu manevi çöküntüyle çok kolay bozulur. Bugün merkezi İslam ülkelerinde yaşayan Müslümanlar, kısa vadeli siyasi meselelerle sonsuz büyülenmişlik içinde, aynı çöküntüyü yaşamaya devam etmekte gibi gözüküyor. Ki, basitçe geçici tezahürler hükmündeki bu meselelerle iştigal, daha büyük eylemlerin ciddi biçimde göz ardı edilmesi suretinde gerçekleşiyor. 
                              
Müslümanların bu noktadaki ihmali, bazen utandırıcı da olmaktadır. Şunu sormalıyız: İslam dünyasının çekirdek bölgesindeki dini uyanış hareketlerine liderlik yapanların kaçı, moderniteyi temellendiren fikirleri gerçekten doğru olarak bilmektedir? Hatta kaçı zamanımızın temel entelektüel sistemlerinin ismini bilmektedir? Yapısalcılık, posmodernizm, analitik felsefe, eleştirel teori ve diğerleri onlar için kapalı kitaplardır. Onlar bunun yerine, “Uluslararası Siyonist Mason Entrikası” veya “Yeni Haçlı İstilası” ya da buna benzer kuruntuları mırıldanıyorlar. Eğer birçok İslami hareketin niçin başarısız olduğunu anlamak istiyorsak, belki de modern dünyayı entelektüel olarak kavrayamayan bu liderler hakkında bilgilenmekle işe başlamalıyız.
Modernite ideolojilerinin isimlerini dahi bilmeyen bir İslami hareket liderinin bunların üstesinden gelebileceğini ummak, doğrusu hiç de gerçekçi değildir.
Küresel gerçekler, geleneksel söylemlerin bundan böyle işlevselliğini kaybedeceği bir dünyaya şekil vermektedirler. Bu gerçeklerden herhangi bir etkilenmeye maruz kalmaksızın uzak durulabileceğini düşünmek ise, intihar etmekten farksızdır. Çünkü tüm zamanı hızlandıran, ivmelendiren ve tek-kültürleştiren bir süreçle bağlantılı olarak, giderek daha tek bir dünyada yaşıyoruz.
Bir Amerikan üniversitesinde okuyan genç Müslüman öğrencinin hali nedir? Bu öğrenci, modern Batı’da ve dolayısıyla modern küresel sistemde derin etkiye sahip ideolojileri, postmodernizmi ve postyapısalcılığı öğreniyor. Sonra doğal olarak, bunların İslami hareket liderleri tarafından çürütülmesini talep ediyor. Çürütülmediklerinde, kafası karışıyor ve zamanlar üstü bir hakikat olarak İslam’a olan itimadı sarsılıyor.
Etrafımızda bize rağmen büyük bir hızla güçlenmekte olan küresel süreçleri anlamak, dini bir yükümlülük, bir farizadır.
Önümüzdeki binyılın olası fotoğraflarından biri şudur: Batı’da istikrarlı, kendini tahlil eden bir siyaset kültürüne sahip yaşlı ve durağan nüfuslar; İslam dünyasında ise patlayan bir nüfus ve radikaller tarafından çepeçevre kuşatılmış yerleşik rejimler.
Siyasi analizciler, teknoloji ilerledikçe rejimlerin, büyüklüğü ne olursa olsun, kendi aleyhlerine olan hareketleri-silahlı kuvvetlerin içine sızmadıkları müddetçe-bastırılabileceklerine inanmaktadırlar. Hatırlanacak olursa, İran’da Şah’ın düşmesinde asıl rolü, Şah’ın aleyhine dönen ordu oynamıştı; yoksa bu, sokaktaki aleyhtarların işi değildi. Buna karşılık, Cezayir’de devrim bastırıldı, zira radikaller ordunun içinden destek sağlamadan da modern devletin üstesinden gelebileceklerine inanmışlardı. Ama yanıldılar.
Her şeyden önce, ana akım İslami hareketlerin iktidara erişmekte başarısız olduklarını görmekteyiz. BU şartlar altında, hayal kırıklığı içindeki gençler, daha radikal alternatiflere kayıyorlar. Müslüman toplumun ve Müslüman bilincinin giderek daha fazla yaşayacağı bir kutuplaşmanın önümüzdeki yüzyıla damgasını vuracağı dürüst olmak gerekirse yeterince açıktır.
Tüm totaliter dini hareketler gibi, Haricilik de ironik bir şekilde pratikte bölünüp farklılaşmasına rağmen, tanımlayıcı tek bir özelliğe sahiptir: tekfir. Tekfir, bir Müslümanın başka Müslümanların hududu aştığını ve dolayısıyla öldürülmeyi hak ettiklerini beyan etmesi diye tanımlanabilir. Bu eğilime, İmam Gazali gibi muteber klasik İslam uleması şiddetle hücum etmişlerdir. Gazali İslam’ı Zındıktan Tefrikin Kesin Ölçüsü[1] adlı eserinde, Lâ ilâhe illallah, Muhammedün Rasulullah dediği müddetçe, bir kimsenin İslam’ın dışına çıktığını beyan etmekten daha zor ve daha karmaşık bir şey olmadığını belirtir.
Çeşitlilik, her zaman İslami kültürlerin bir karakteristiği olmuştur… Müslümanlar arasında İslam’ın totaliter biçimlerine taraftar olma yönünde artan bir eğilim mevcuttur. Genç eylemci, “Benimle hem fikir olmayan herkes günahkârdır ve cehenneme gidecek” diye bağırıyor.
Oysa ortamın tehdide daha yakın olduğu dönemlerde ya da mü’min topluluklar böyle hissettiğinde, genel olarak dışlayıcılık tavrı sergilerler. Doğrusu ümmet kendini daha önce belki de hiç bu kadar tehdit altında hissetmemişti.
Aydınlanma fantezileri, kâh belirli tipteki bir Protestan kapitalist ahlakı yoluyla pratiğe dökülen materyalizm, Dünya Ana’nın ekip ruhuyla tecavüze uğramasına önderlik etmiştir. Gezegenin yüzünün her tarafında yara izi var. Binlerce ton zehirli atık, bugün okyanuslarda dolaşıyor veya stratosferde gezinip duruyor. Her gün, bilinen bir düzine tür daha yok oluyor. Kendimizin ve bazı evcil hayvanların dışındaki her hayat biçimi, modernitenin kurban ateşinde bir bir imha ediliyor.
Teknoloji ilerledikçe benzer bilimsel hataların insan türünü yeryüzünden silmeyeceğinin bir garantisi olmadığını reddedersek, aptallık etmiş oluruz. Tüm zamanlarda olduğu gibi, ilerleme çok büyük bir kumardır.
Çok daha acil ve inkâr edilemez olan çevre meselelerinden biri, yeni binyıla da taşıdığımız küresel ısınmadır. Bir yüzyıl boyunca sera gazlarını gökyüzüne pompaladık ve bu faaliyetin karşılığının ödenmek zorunda olduğu gerçeğini daha yeni fark ediyoruz. Müslüman dünyada, rahatsız edici bir şekilde, çok az kişi bu sorunla ilgili görünüyor.
Müslüman liderlerin çoğu, zeki gençlere bugünün meydan okumalarına karşı ihtiyaç duydukları yardım noktasında rehberlik edemiyor. Ortalama bir Müslüman aktivistten postmodernist yanlışları açıklamasını istediğinizde, özellikle de Vehhabi itikadına sahipse, size pek fazla yardım edemeyecektir. Kafalarımızı toprağa gömmüşüz. Böylesi hiziplerin göz ardı ettiği şey, entelektüel trendlerden ibaret de değildir. Dikkatimizi hiç vermediğimiz çevre de kendisiyle alakalı günahlarımız için vukuu yakınlaşan bir Hesap Günü’dür. Hal böyle iken, bizim aktivistlerimiz, ülkelerinde belki de içlerine doyasıya çekebilecekleri son nefeslerini alırlarken, ibadet sırasında elleri doğru şekilde bağlama ve yahut sakalın olması gereken uzunluğu üstüne rakip söylemlerini dillendiriyor olacaklar. Onların öncelikleri, saçmalıkları kadar sarsılmazdır.
Geleneksel ulema, ihtiyaç duyduğumuz nezaket ve ılımlılığa sahip, ama onlar da dinamizmden yoksunlar. Radikal grup liderleri ise, bencil dışlayıcılık, hoşgörüsüzlük ve tekfir tuzağına düşmüşlerdir. Öte yandan ana akımı ihyacı liderler, dostça söylemek gerekirse, çok zaman ilgisizler. Hem kütle halinde hareket etmeleri, hem de tehlikeli bir “ideolojik” İslam görüşünün tuzağına düşmüş olmaları yüzünden, bugünün dünyasının karmaşıklığını anlamaktan epeyce uzaktalar. Parlak gençlerimiz, bu durumu yakında yeterince göreceklerdir.
Bu sebeple, geleneksel şer’i disiplinleri ve bugünün dünyasının kültürel ve entelektüel dilini genç erkek ve kadınlara öğretmek üzere kurumlaşmaya ihtiyaç hissedilecektir. Aslında buna benzer bir şey geçmişte yapılmıştı: Gazâli’nin şöhret kazandırdığı Bağdat’taki Nizamiye Medresesi, sadece fıkıh bilgisini değil, aynı zamanda Yunan geleneğinin felsefi teolojisini de teşvik etmiş ve liderlerini bu şekilde zamanın rakip ideolojilerinin üstesinden gelebilecekleri uygun silahlarla teçhiz etmişti. Bizim yeni binyıl için Gazâli gibi bir müceddide ihtiyacımız var: Seküler düşünceye karşı kendisine çit örmeye çalışmayacak, ama onu anlayabilecek ve onunla başa çıkabilecek, dengeli, hoşgörülü ve manen şuurlu bir yüksek istidada sahip bir mücedddide. Özelde, ancak böyle bir kişi, reddedilmez bir şekilde modern şartlarda konuşulan maneviyat, sanat ve çevre meselelerine vurgu yapabilir.
Eğer miras almış ya da tercih etmiş olduğumuz temel iddialara inanmak için kendimize yeterli güvenimiz varsa, iyimser olmak içinde yeterince nedenimiz var demektir. Müslümanlar, eğer sinirlerine hâkim olabilir ve rakiplerince onların haritanın dışına itilmesine yol açan sekülerleşme sürecinin yanı sıra tepkisel Hariciliğin çıkmaz sokaklarından kaçınabilirlerse, işte o zaman, gerçekten dünyanın hakemi ve Allah’ın halifesi olma niteliklerini yeniden keşfedebilirler. Aksi halde, modernlik söyleminde şimdilerde yaşanan kriz ortada iken, ümmetin o zaman üstü ve meydan okuyucu sözü, yeryüzündeki başarısızlığın şaşkınlığı olmaksızın bir kez daha ikrar edeceğini umut etmek boşunadır.

2.BÖLÜM
MODERNİTENİN SONUNA OLAN İNANÇ
İkinci binyılın ilk yarısında, Avrupa İslam’dan ve İslam’ın aracılığıyla Yunanistan’dan çok şey almıştır. Rönesans sonrası Avrupa’da ise –Pascal ve Malebranche ve belki Leibniz- gibi birkaç düşünür, İslami mirastan ilham almaya devam etmişse de çok daha uzak Doğu’dan ithal edilen fikirler cazip hale gelmiştir: Keşif amaçlı seyahatler, Cizvit misyonu ve Şarkiyatçılığın doğuşunun mümkün kıldığı bir süreç.
Clarke 18 yy. Avrupa’sında zihinleri büyük ölçüde Çin’in işgal ettiğine işaret eder… Voltaire, Ahlak Üstüne Deneme[2]’sinde Çin’in ahlak felsefesinin tabiatı gereği üstün olduğunu savunmuş ve Çin tecrübesini rasyonel deizmin bir teyidi olarak övmüştür.
Lyotard’ın “Postmodernite, modernitenin önünden yürür” şeklindeki beyanı ise, Aydınlanmanın rasyonalizminin karanlığa gömüldüğüne işaret etmektedir: Gerçekliğe dair doğrusal ve söylemsel kuruntular, basitçe tercihe bağlıdır, onlar temelsiz birer safsatadır. Buna karşın ilk insanın sezgisi doğru kabul edilerek övülür, zira onun kesinlikle öznel olduğu düşünülür. Tüm söylemlerin bu radikal eşitliği, çağdaş ortamın öylesine önde gelen bir özelliği olan kültürün küreselleşmesi hakkındaki öfkemizi yatıştırır. “Seçmecilik, çağdaş kültürün sıfır derecesidir.” Der.
Lyotard: “Bir kimse reggae dinler, bir kovboy filmi izler, öğle yemeğini McDonalds’tan akşam yemeğini yerel mutfağından yer, Tokyo’da bir Paris parfümü sürer ve Hong-Kong’da geleneksel giysiler giyer.”
BU bakışa göre Descartes ‘yeryüzünde batıl bir metinsel üstünlüğün araçlarını imal etmiş’ bir emperyalistti. Günümüz düşünce dünyasında, Richard Rorty’nin deyimiyle “başka bütün kültürleri yutan bir tür doymaz canavar” olarak Batı’ya teessüflerini dile getiren güçlü bir Avrupa merkezcilik-karşıtı eğilim şu an mevcuttur.
Dolayısı ile Batı’daki hâkim düşünce okulu bugün bir din ile nasıl konuşacağını bilmez durumdadır… Bununla birlikte Ferid Esack’ın iddia ettiği gibi diyalog, liberalleşmiş ve izafileşen gelenekler arasında daha başarılı olamayacak; bilakis en başarılı diyalog kutsal metinleri referans alan muhafazakâr mü’minler arasında olacaktır.
İslam ile aşırı feminist düşünce arasındaki çatışmalar keskin olacaktır; fakat bu tartışmalar Rorty’nin ‘gökyüzü orakları’ olarak tanımladığı daha yüksek bir epistemolojinin her meselenin üzerinde Demokles’in kılıcı gibi sallandırılmasıyla çözülemez. Bu tartışmaların çözümlenebilmesi için, azınlık görüşleri bir nebze zedelenebilecek olsa da, hak arayışına imkan veren bir konsensüs ortamının yerleşik hale getirilmesi zorunludur.
1994’teki Kahire Nüfus Konferansı’nda en başarılı kültürlerarası işbirliği, dindar liberaller arasında değil, bilakis en muhafazakâr iki katılımcı grubu, Müslümanlar ve Vatikan temsilcileri arasındaydı. Günümüzün ahlaki göreceliğini aşırılaşmaya devam ederse ki öyle görünüyor, farklı inançların gelenekselcileri arasındaki böylesi işbirliğinin daha da yaygınlaşacağı öngörülebilir.
Müslüman düşünürler Varlıktan yola çıkmışlarken, Hristiyan düşünürler ise Akılla başlamışlardır.
Bugünün dünyasında, keza Allah’ın izni ve inayetiyle yeni binyılda, İslam’ın süregelen ve birçok modern izleyiciyi hayrette bırakan gücüne paralel olarak geliştirilmelidir. Gazali’nin de tamamen öngörülebilir olarak mütalaa etmiş olduğu üzere, Batı düşüncesinde bir boşluğa yol açmıştır.
Olgusal insanoğlu, kendisini ancak bir olgu olarak bilebilir; anlamın ve meta-anlatının tek kaynağı olan öz, yalnızca geleneksel olarak anlaşıldığı şekliyle aklın ulaşabileceği bir şeydir; yoksa basit bir muhakeme makinesi olarak akıl ona ulaşamaz.
Anlamlı bütün nazari davaların kaynağı, Hakk’a yönelik dönüştürücü sevgisidir. Yalnızca o Kaynak, hakikati sonuç verir; O olmadan, güneş sistemi güneşsiz kalır ve hiçbir şey görülemez.

3.BÖLÜM
TEMEL İLKE OLARAK SÜNNET
Çağdaş Batı sanatı, biz Müslümanların pek fazla zaman ayırdığı konu değildir. Aramızda gözü açık olanlar, bu sanatın açık bir biçimde Batılı Hristiyan dünya görüşünün çöküşünü temsil ettiğinin bilincindedirler. Ki, bu dünya görüşünün yerini, ilkin, Rönesans’ın beşer-üstü insan fantezileri, yaratılmış insanın kendine yeter olduğunu düşündürten o saçma çıplak tasvirler almış ve sonra iki dünya savaşı Batılı seçkinleri insanın kendi elleriyle bir yeryüzü cenneti yaratmasının mümkün olmadığına ikna ettiğinde, modern dönemin tuhaf sanat ürünleri boy göstermeye başlamıştır.
Bugün en bilinen İngiliz sanatçılarından biri, çürümeyi engelleyen formaldehit adlı kimyasal sıvı içinde yüzen bir koyun sergilemesiyle meşhur Damien Hurst’tür. En az onun kadar ünlü iki sanatçı da çok büyük tuvalleri kendi idrarları ile boyayan gri Marks and Spencers kostümlü iki orta yaşlı eşcinsel, Gilbert ve George’dur. Unutmadan İngiliz sanat dünyasında en prestijli ödül olan Turner Ödülü’nü 1998’de fil dışkısıyla boyanmış bir heykelin kazandığını da hatırlatalım.
Postmodernite Batılı ruhu esir almış, hatta dağıtmıştır. Ki o ruh, en zeki ve en saygın sanatsal temsilcilerinin örneklendirdiği gibi, buğün insan dışkılarıyla ilgilenmeye başlamış bulunuyor. Ruhtan akla, bedene ve şimdi de, atık ve dışkılara… Bakışımızı başka yere çevirmemizi gerektiren can sıkıcı bir gelişme. Ama sırf çöküşün ne kadar istikrarlı gittiğini gözlemek için dahi sanat galerilerini gezmek, insana çok şey öğretiyor.
Biz tarihin % 99’luk diliminde türümüz tarafından genel kabul görmüş normları elimizde tutmaktan öte bir şey yapmıyoruz. İfrat eden, aşırılığa giden, acayip bir şekilde büyümüş ve çıldırmak üzereymiş gibi görünen Batı’dır.
Samimi Müslümanların her akıllarına düştüğünde kalplerinde duydukları Kâbe hasreti, basit bir bina özlemi değildir. Zaten kendisi için, kendisi adına bakıldığında, Kâbe kâinattaki diğer şeylerden daha üstün bir cüz değildir. Bu nedenledir ki, Kâbe hasreti, bizim ruhlar âleminde Yaratıcımızın huzurunda olduğumuz o zaman-dışı mükemmel ‘zaman’a ulaşma özleminin bir ifadesidir.
Bu hasret, İslam’da merkezi bir duygudur. Kalpten gelmektedir. Kalp Kâbe’nin ihtişamını bilir, akıl kavrayamaz, akıl için, neticede 12 metre yükseklikte küp şeklinde bir yapıdan ibarettir. Celâleddin Rumi şöyle der: “Akıl hac için deve buluncaya kadar, muhabbet Kâbe’yi çoktan tavaf ermiştir.”
İnsanlığın büyük babası ve büyük annesi, Cennette, sadece tek bir şeyin talimini yapıyordu: Belirli bir ağacın meyvesini yemekten sakınmak!

                Namazın sonunda Kabe’den başka yere dönmeden önce, ,kulaklarımızda hala çınlayan içimizdeki o sözü sağa ve sola söyleriz: ‘es-selamü aleykum’. Zarif ve kadim kutsal merkezle kurduğumuz bağlantı, diğer vakitlerde bize değişmiş bir tavır kazandırır.
Namaz, bir zikir biçimidir... Saf güzellik olan Kâbe’ye bedenen yöneliş, ilk yuvamızın tasdikini, hepimizin bağlı olduğu o ahde sadakatimizin teyidini temsil eder ve hatırlatır. O halde, namaz tam insanlığımızın beyanıdır.
Modern dünya, fıtrattan uzaklaşma hususunda bir panik içindedir. Denizler, hava ve nehirler, insanın hırsının ve saflığa duyduğu nefretin bir sonucu olarak, endüstri atıklarıyla kirleniyor. Alzheimer hastalığı, satım, ADIS ve erkek kısırlığı, insan türüne ait çöküşün gittikçe büyüyen işaretleridir… İnsanların intisap ettiği dinlerin onlar için cazibelerini kaybetmiş olduğu, bu yüzden de insanların kendi zevklerine ve bizzat kendilerine tapınmakta oldukları fark edilmedi
Sünnet modernliğin zehirli denizinde bizim güvenli bir şekilde yol almamızı sağlayacak bir cankurtaran sandalıdır.
Benlik damarı Peygamberimizden uzak olduğu gibi, şaşkınlık yahut ümitsizlik de O’na yakın değildi. Daima, hakikatin hakkı için baktı ve gördü. Uhdesindeki nübüvvet makamının farkındaydı, ama bununla kibirlenmezdi. Ve şöyle derdi: “Mahşer günü diriltilecek ilk insan benim ve bununla övünmem.” O kendi kıymetini biliyordu, ama Rabbini bilmesi dolayısıyla biliyordu. Bu yüzden hiç kibirlenmezdi.
 O’nun sünneti dünyada O’ndan kaçmayı değil, O’nu yaşamayı gerektirir.
Sünnet, fıtratını bozmamış olanlar için, türümüzün normal yaşam tarzı gibi kolayca ve tabi olarak gelmek zorundadır. “Aranızda hiç kimse iman sahibi değildir” der Peygamber “ta ki arzularınızı, kişisel tercihlerinizi, hevanızı size getirdiklerime tabi kılana dek!”
Nefsi ve Ben’i, bir kedinin fareyi gözlediği gibi gözlemeye ihtiyacımız var. Sürterek parlatmalıyız nefsimizi ancak bu sayede nurlanabiliriz.
Merhamet yüklü bir hoşgörü olarak hilm, Peygamberin yokluğu halinde o kadar kalbi kazanmasının imkânsız olduğu bir vasfıydı.

                Talihliyiz, çünkü Batılılardan ayrı olarak, hala güzelliğe odaklanmış haldeyiz. Başka bir deyişle, her şeye rağmen, ne olduğumuzu yahut ne olmamız gerektiğini biliyoruz. 

4.BÖLÜM
AİLENİN ÇÖKÜŞÜ
Abdü’l-Vedud Çelebi, ancak “tefessüh[3]” bir ilke olarak kamusal müzakere zemininde kendisinden asla söz edilemez hale geldiğinde o toplumun gerçekten çökeceğine işaret eder.
Ailenin konumu üzerindeki münakaşa, göbeği yağ bağlamasına karşın “çökmüş” olan Kuzey ile gitgide daha da yoksullaşan Güney arasında mevcut olan bir ideolojik çarpışmanın tam ortasında yer almaktadır. Yine, Avrupalı Müslüman topluluğu da, bu çarpışmanın ortasında, kendisini tanımlamaya ve hayatiyetini sürdürmeye çalışıyor… Her televizyonu açıp arkamıza yaslandığımızda, Üçüncü Dünya’nın katı bir şekilde aile-merkezli oluşunun hastalıkları ve halklarının liberal demokrasinin sosyal öğretilerine uyum göstermedeki isteksizlikleri hakkındaki sonu gelmez propagandalarla diri tutulan Kuzeyli önyargı ve şüpheye şahit olmak zorunda kalıyoruz.
Aslında, modern Batı’ya ait sosyal öğretilerin, girmekte olduğumuz binyılda yeni emperyalist ideolojilere dönüşmekte olduğu fikrine katılmamak mümkün değildir.
1950’ler ve 60’lara kadar Avrupa’nın aile değerleri, fark edilir derecede, aileyi merkeze alan büyük bir din ve gelenekten besleniyordu. Bugün büyük ölçüde kayboldu… Londra’daki 900 rahipten 200’ü eşcinsel eğilimlerini açıklamışlardır. Bu durum laikçiler tarafından sevinçle karşılanmaktadır zira geleneğin zayıflamış sesinin en sonunda tamamen kesileceğini ümit ediyorlar. Avrupa’nın geri kalanının durumu da, doğrusu bundan pek farklı değil.
Bütün bunlar, sınıf, ırk ve iktisat açısından Avrupa’nın büyük kısmında şimdiye kadar marjinal kalmış Müslüman topluluğunun, bundan böyle, potansiyel olarak çok daha şiddetli bir yabancılaşmaya maruz kalacağı anlamına gelmektedir.
İnsanların “İnançsızların ne düşündüğünden bize ne?” diyerek omuz silkmesi çözüm değildir. Çünkü Kur’an, Müslümanların başkalarına örnek olmaya çağırmaktadır. Biz, kültürel gettolarda saklanır ve sınırı aşmalarından ince bir zevk duyduğumuz kimselere yıpratıcı ve küstah bir şekilde davranırsak, ne örnek olabilir, ne de Allah’ın bize gönderdiği mesajı başarılı bir şekilde aktarabiliriz. İşte bu yüzden, Batı toplumunun gerçek ikilemlerini anlamada zor olan yolu seçmek zorundayız ve bizi bekleyen daha da zor bir iş, gerçekten yardımı olabilecek çareleri nazikçe sunabilmemizdir.   
Bugün İngiliz çocukların yüzde 34’ü evlilik dışı doğuyor, benzer oranda yetişkin ise boşanmanın üzücü sonuçlarını yaşıyor. Yirmi yıl içinde, ulus çapında çocukların ancak yarısından daha azı, anne ve babanın beraber yaşadığı ailelerde büyütülecek… ABD’de mahkûmların yarısından çoğunun parçalanmış aileden geldikleri ve erkek ve kadınların orta ve ileri ve ileri yaşlarda dahi anne-babalarının boşanmasından derin psikolojik zarar gördükleri biliniyor. Görünen o ki, Piskopos ve Hahambaşı, çocuklar ve yetişkinlerin aile sığınağına geçmişte asla bu kadar ihtiyaç duymadıkları hızla-değişen bir dünyada, ailenin günahların en temeli olan bencillikle yıkılmış olmasının yasını tutuyorlar. Kimse bir feragatte bulunmak istemiyor. Kişisel özgürlük putuna boyun eğerek, hepimiz haklarımız için yaygara koparıp görevlerimizi es geçiyoruz.  
Açgözlülük, zengin insanlar ve mutlu Finans Bakanları meydana getiriyor, ama artık bunun uzun vadeli maliyetini ödeme zamanına gelindiği de gözleniyor.
Müslümanlar olarak bizler biliyoruz ki, toplumun mevcut kötü durumu asla vaaz vermekle ıslah edilemez. Yapısal değişimler de gerekir ve böylesine ağır bir problemin çözümünün sancılı olacağı aşikârdır.

En az ailenin çöküşünün nedenleri kadar aşikâr başka bir şey de, kurulu düzen ideologlarının bu çöküş nedenlerini tanımayı reddetme gerekçeleridir. En göze batan örnek, politikacılardır… Parlamento üyelerinin ahlak dışı ilişkileri, ikinci eş olarak kullandıkları sekreterlerle de sınırlı değildir. Açıkçası, Batı’da çok-eşlilik, Müslüman topraklarda görüldüğü üzere az rastlanır bir istisna değil, kuraldır.
Bireysel hakların aile haklarından önce geldiği gibi felakete götürücü bir anlayış kaçınılmaz bir şekilde hem bireyin, hem de ailenin çökmesi sonucunu doğurmaktadır. 
Cinsel tacizler üzerine günümüzdeki şiddetli tartışmalardan anlıyoruz ki, bundan böyle özel arzuların tecavüz edemeyeceği bir kamusal alandan pek söz edilemez. Erkek ve kadınların gelişigüzel birbirine karıştırıldığı, ayartma ve sadakatsizlik yönünde radikal bir şekilde artmış fırsatın bu derece herkese açık olduğu bir toplum, daha önce asla var olmamıştı.
Kamusal alanın erotikleşmesi, kültürümüzün bir parçası haline gelmiştir. Orta yaşlı erkekler ile kadınlar bir kez baştan çıkınca, gayrimeşru sağlıksız ilişkiler kurmak artık bir an meselesidir.
Sorulması gereken soru şu: Acaba çare var mı?
Bizim taraf olduğumuz tercih, erkek ve kızların ayrı ayrı eğitilmesidir. İşyerlerinde, kadının ilerlemesine engel olunmadan, gayrimeşru bir aradalığa ilişkin tüm olasılıklar ortadan kaldırılarak eş hakları garanti altına alınmalıdır. Bu noktada karşı cinsten asistan istihdam etmede ısrarlı olan siyasetçiler ve işadamları, gerekçelerini açıklamalıdırlar. Kadını metalaştıran ve evlilikte sadakatsizliği, kışkırtmaya yönelik pornografi ve pornografi-içeren reklamlar, müsamaha gösterilmeden sansür edilmelidir.
Ailenin çöküşü süreci, iktisadi ve insani sonuçları itibarıyla çok radikal bir şekilde gelişiyor. Bu çöküşü sebebiyet veren unsurların tespit edileceği ve radikal çözümlerin düşünüleceği bir zaman, hiç kuşkusuz, eninde sonunda gelecektir. Sonra da, büyük bir ihtimalle, bugün alay konusu edilen mâkuliyet yüklü Müslüman muhafazakârlığı lâyık olduğu mevkie erişecektir.
Conor Cruise O’Brien’ın izah ettiği gibi, seküler sosyal ilaçlardaki sıkıntı, uygulandıkça hastayı daha da hasta etmesidir. Batı’da bugün bunu ifade etmek, sosyal hastalıklarımızın daha da kötüleştiğini söylemek, küfür kabul edilmektedir. Ama durum budur. Gelgelelim, bu sahte din (Batı’nın yeni dini, söz konusu tatminin haklardan zevk alabilme yeteneğiyle elde edilebileceğini öğretir), böylesi bir yıkıma öncülük etmiş anlayışların toplumun hassas kesiminde eleştiri konusu edilmemesini sağlayacak kadar güçlüdür hâlâ. Böylesi bir hassaslığı umursamayan yegâne halk olarak, belki de sadece Müslümanlar kalmıştır.
Bu yüzyılın en karakteristik özgürlükçü hareketlerinden biri, feminizm olmuştur. 20. Yüzyıl feminist değerlerden dolayı en ziyade mağdur olan kesimin, öyle niyet edilmediği halde kadınlar olduğu gözlemidir… Gerçek adaletsizlik ve ıstırap, asıl sosyal desteğin kesildiği, kendilerini bağımsız bir varlık olarak ispat etmek zorunda kalan bugünün kadınları için oldu… İslam’da kadın, daima malını, soyadını, miras haklarını ve dava açma hakkını elinde bulundurarak evlilik sonrasında bile kanun önünde müstakil bir kabul gören özerk bir kişidir.    
Müslümanları üzen şey, daha ziyade, son otuz yılın yeni feminizmi; Friedan, Greer ve Daly’nin militanca ideolojileştirilmiş dünya görüşüdür. Bu düşünürler, sadece toplumdaki yapısal haksızlıklara değil, erkek ve kadın kimliğinin en temel kabullerine de saldırarak, yeni bir evre başlattılar. “Annelik içgüdüsü miti yok edilene kadar, kadınlar boyun eğmeye devam edecekler” diyen Simone de Beauvoir’ı, başka feministler de, benzer sözler söyleyerek takip ettiler.
Günümüz toplumu, mutlak eşitlik aramaları yönünde kadınların beyinlerini yıkayabilse de, onların bebek sahibi oldukları, hatta çocuk yetiştirmekten zevk alma eğilimine sahip oldukları gerçeğini daha fazla göz ardı edemez... Bugün kadınların mutlak kadın-erkek eşitliğini talep eden feminist ortodoksiye karşı geldiğine ve çocuk bakmanın birçok eğitimli kadının zihninde medyada sunulduğu kadar da kötü algılanmadığına dair görünür işaretler söz konusudur. Fakat başka bir skandal daha var ki, o da, babaları “anneleştirme” ve ev erkeğine dönüştürme kampanyasıdır… Tüm bu yanlışlar ve başarısızlıklar sonucunda, bugün birçok ev, evden çok yatakhaneye dönüşmüş durumdadır. Öğün vakitleri rastgeledir, öğünler ise konserve türü hazır yemeklere kaymıştır; anne babalar, enerjilerini tükettiklerinden, çocuklarıyla “nitelikli zaman” harcayamaz hale gelmişler, dahası eve ve birbirlerine aidiyet hisleri de hazin bir şekilde zayıflamıştır. Çocuklarda evi terk ettiklerinde artık eskisi gibi kendilerini pek bir şeyleri terk etmiş gibi hissetmiyorlar.  
İki eşin de çalıştığı ailelerde stres, normal insanların çoğunun üstesinden gelebileceğinden fazladır. Yüksek gelir ve işten zevk alma, artan yorgunluk ve mücadele için yetersiz telafilerdir. Kadının evi sıcak bir yuvaya dönüştürme kabiliyetinin törpülenmesiyle, hem koca hem de çocukların içinde bulunduğu ortam güvensizleşmiştir. Görevlerinin üst üste gelmesi, sonsuz genişlikte bir tartışma alanına neden olmaktadır. Ve çözülme meydana geldiğinde en çok acı çekenler, her zaman olduğu gibi, kadınlar olmaktadır.  Yaşlanan yalnız bir ebeveyn olarak kadın, toplumun kendisiyle çok az ilgilendiğini bizzat yaşar. Bu kadın tipinden, neredeyse “devletin kadınları” diye yeni bir sınıf oluşmuştur.  
Modern Avrupa’nın sosyal yönden çözülüşü, vergi gelirlerinde müthiş bir artışı beraberinde getirmiştir.
Sosyal yapıyı kemirmekte olan güveler, yalnızca feministler değildir. Daha radikal oldukları söylenebilecek başkaları vardır. Bunların en uç örneği ise eşcinselliği savunanlardır. Merak uyandırıcı ama daima iğrenç ideolojileri topluma öyle bir doğma dayatıyor ki, aile açısından sonucunun ölümcül olduğu çoktan ortaya çıkmıştır… Bazı araştırmacılar aşırı nüfuslu topluluklarda bu eğilim Tabiat’ın nüfusu kontrol altında tutmaya yönelik kendi tekniğiyle alakalı olduğu tahmininde bulunmuşlardır… Gebelikle sonuçlanan kadın-erkek cinselliği, yeni yaşama, çocuklara, torunlara ve bitmez tükenmez bir soya yol açan muazzam bir birleşmedir. Sonsuzluğa açılan bir kapıdır. Buna mutlak derecede zıt olarak eşcinsellik ise, hiçbir ürün vermez. Her zaman olduğu gibi, en uç noktada günahlar bir erdem tersyüz edildiğinde gelir.
Eşcinsellik evlilik kurumuna yönelik radikal bir meydan okumayı temsil eder. Eşcinselliğin propagandacıları, inkâr etme ihtiyacı hissetmeden, türümüzün en hayati ilkesine saldırmaktadırlar… Eşcinselliği savunan lobinin her başarısı, toplumun aksi durumda yaşamını sürdüremeyeceği fıtrata uygunluğa vurulmuş bir darbedir.  (s:113)
Eşcinsellik, çok uzun zamandır, insanı tatmin etmeye yönelik olarak, “hayat tarzı seçenekleri”nden bir seçenek denilerek ailenin önemi azaltılmaya çalışılıyor.
AIDS’in ilahi bir ceza olduğu görüşü, çok kaba bir yaklaşımdır. AIDS, sadece ilahi kanunu, nâmus’u göz ardı ettiğimizde başımıza gelebilecekleri hatırlatan bir numunedir.
Teknoloji ve refah, artan orandaki zayiatla başa çıkabilecek sosyal güvenlik sistemlerinin vücuda getirilmesine izin verir. Ama burada bir ironi mevcut: Yeni Dünya Düzeni’ne liderlik eden bir devletin Central Park’ında gece yarısından sonra asayiş sağlanamamaktadır… Batı’daki sosyal gidişat hususunda her halükârda endişe etmeliyiz. Batılı ailenin sağlığına kavuşması, Müslümanların ilgilenmesi gereken acil bir meseledir. Arkadaş ve komşularımızın inançları, gerçekliğin örsünde paramparça olup da bizi dinlemeyecek kadar perişan olmadan önce, görüşlerimizi onlara ifade etmek zorundayız.

5.BÖLÜM
İSLAM, IRIGARAY VE CİNSİYETİN YENİDEN TANZİMİ
Prof. Carol Gilligan “ kadınlar ahlâki kararlarını haklar çerçevesinde almaktan ziyade, ilişkiler çerçevesinden alırlar”.
Cinsiyet-odaklı yaklaşımların bütün problemi maneviyatla ilişkilendirmesidir.
Mevlana “Akıl hac için bir deve buluncaya kadar aşk Kâbe’yi tavaf etmiştir” der. Çoğu geleneksel din Allah’a giden yolun akıldan değil, kalpten geçtiğini kabul eder.
Eski Hristiyanlığın evlilikten daha yüksek bir davet olarak sürekli bekârlığı tercih etmesi, kadınlara karşı özel bir tavır takınmasını gerektirmişti. Burada model olarak alınan kişi, kuşkusuz, Kilise muhayyilesinde tasvir edilip yorumladığı şekliyle, Hz. İsa’nın kendisiydi. İslam ise, bunun tam zıddı olarak, Semitik nübüvvet çizgisinin asli ve aynı zamanda Süleyman-vari, çok-eşli, yiğit peygamber modelinin bir versiyonunu muhafaza etti.
                İslâm’ın tabiiliği, sürekli olarak şunu savunur: Kutsiyet, insan içgüdülerinin bastırılmasından değil, onların bir nizam altında teyidinden hâsıl olur.
                Başka yerlerde olduğu gibi bu mekânda da kadınlar ve erkekler cemaatle yapılan ibadet esnasında birbirlerinden ayrılırlar. Bunun sebebi yine pragmatik bir nedendir: Genellikle fiziksel temas da gerektiren ibadet sırasında erkekler ile kadınların birbirine karışmasının hemencecik zihni ve ilgiyi başka tarafa çekmesi ihtimali.
                Sonuç olarak, kadınlar ibadette erkeklere liderlik edemezler.
Cinsiyeti kutsal (ya da doğal –AHÇ) işaret olarak tanımayı reddeden ama rastgele erotik sinyaller göndermekten zevk alan modernite, kamusal alanı renklendirerek ve kaba bir şekilde “yargılayıcı” bulduğu cinsiyet ayrımının tüm bakiyelerine savaş açarak, kamusal alanı “evcil”leştirir.
                Irigaray’ın çalışmasındaki zaaf, onun yaşlılara karşı üzücü kayıtsızlığıdır. Birçok feminist gibi oda, sadece görünüşte olanlar ile ilgilidir. Dişi vücudunun üreme ve beslenme telosunu kabul etse de sonu ihtiyarlığa varan doğal gidişatı değerlendirirken gözle görülür oranda başarısızdır.
                Yaşlı annelere hürmet, annelere yumuşaklık ve sadakat, onların gösterdikleri şefkate misliyle karşılık verecek bir şefkatin neredeyse kutsal bir davranış olarak görüldüğü nebevi vizyonun tekerrür eden özelliğidir. “Kim annesinin iki gözü arasından öperse, ateşten bir korunma kazanır.”(Beyhakî)
                Nitekim İslâmi kültürler üzerine çalışan antropologlar, sürekli olarak, hanımların kocalarına karşı, kocaların ise annelerine karşı vazifeşinas olmalarını gerektiren ikili bir hiyerarşi bulunduğunu ifade ederler. Modernite, bu iki bağı da zayıflatır: İlkini hiddetle, ikincisini dalgınlıkla. Ve sonuç, dürüstçe söylersek, gençleri yaşlılar öncelikli hale getiren ve toplumun onuru ve toplum hafızasının hazinesi haline gelmiş yaşlılara karşı insafsız ayrım biçimleri dayatan orantısız bir yeni hiyerarşi olmuştur... Amerikalı yaşlı insanlara ait evlerin yüzde 60’ına tek bir ziyaretçinin uğramadığını ortaya koymuştu. Ki, ortalama durum bu olmakla birlikte, kadınlar arasındaki yüzde daha da yüksek olsa gerektir. Bu bakımdan ironi şurada: Batı’da genç ve orta yaşlılar, şimdiye kadar olduğundan daha geniş ufuklara sahiptirler; ama hepsi tek başlarına, televizyon ekranına bakarak, hafızalarındaki olayları tekrar tekrar sohbet konusu ederek ve çok nadir ziyaret eden akrabalardan gelen ve yılların akıp geçtiğini hatırlatan tebrik kartlarıyla oynayarak, evde hapis kalarak geçirecekleri ölümden önceki son on yılın korkusunu şimdiden yaşıyor olmalıdır. Hâlbuki en Batılılaşmış Müslüman toplumlarda dahi, yaşlıların aslında gayet konforlu toplama kamplarında soyutlanmış halde tutulmalarına iyi gözle bakılmaz.
                Halk içinde cazibesini teşhir eden bir kadın, “görsel hırsızlık” olarak tanımlanabilecek nahoşluktan incinebilir bir konumdadır. Ve böyle bir durumda, onun tanımadığı erkekler, rızası olmadığı halde kendisinden görsel olarak haz alabilirler. İşte kadın, örtünerek kendisini fiziksel bir varlık olarak sadece ailesine ve kadınlar meclisine gösterme iktidarını kazanır. Özellikle modernitenin fırtınalı ikliminde kullanışlı bir tür “manevi yağmurluk” olarak hicaba ilişkin bu görüş, gelenek ve gayeden değil, erkeklerin görsel tecavüzünden ve gereksiz gösterişten özgürleşmiş bir İslami kadın vizyonuna izin verir. 
                Stephen Pinker, kitabı Zihin Nasıl Çalışır’da açık bir şekilde şunu belirtir: “Erkeğin tekrar-üreme başarısı ne kadar dişiyle çiftleştiğine bağlıdır, ama dişinin tekrar-üreme başarısı ne kadar erkekle çiftleştiğine bağlı değildir.
                İslam özelinde çok-eşlilik, Tevrat’a inanan bir kabile toplumuna kadar geriye götürülebilecek şekilde, Sâmilerden tevarüs edilen bir kurum olarak ortaya çıkmıştır. Ki söz konusu toplumda sık sık savaşlar olduğundan, dul kalanları koruyacak ve tekrar topluma kazandıracak bir güvenlik sistemine ihtiyaç duyuluyordu. Bununla birlikte konuya daha evrensel açıdan bakacak olursak, klasik Hinduizm erkeğin dört eşli olmasına izin verirken, birçok Hristiyan da, otantik biçimde Kitab’ı Mukaddes’e uygun bir hayat tarzının parçası olarak, bugün çok-eşliliğin bir kurum olarak yeniden toplumda yer almasını talep etmektedir. 
                Çok-eşlilik kadının yararına da iş görebilir: Mesela böyle bir ailede kadınlardan biri işe gidebilirken, diğeri çocuklara bakabilir. Hem böylece modern ilişkiler içinde yakayı bırakmayan bir mânia olarak işin çocukla, çocuğun işle aldatılmasının önüne geçilebilir. Bu da, çok-eşliliğin, dürüst konuşursak, kadınlar için özgürleştirici bir seçenek olduğunu göstermektedir.
                Modern Batı toplumları Müslüman toplumlara göre çok daha fazla çok-eşli uygulamaları bünyesinde barındırmaktadır. Tek farkla ki, Batı’da ikinci ilişkiler herhangi bir yasal çerçeve içine oturtulmaz.
                Erkekler biyolojik olarak birden fazla kadından hoşlanacak şekilde yaratılmışlardır… Modern Batı’da bir erkek aynı anda iki kadınla beraber olduğunda hukuk, iki kadından birini, meşru haklardan ve sosyal konumundan yoksun bırakabilir. Buna karşılık, şeriatta iki kadın da yasal eşler olarak pekâlâ kabul görebilir. Batı’da homoseksüel, lezbiyen ve diğerleri de dâhil olmak üzere tüm türlerin rızaya dayalı ilişkileri, izinden de öte, militanca savunurken; yine rızaya dayalı surette, bir erkeğin iki hanımla evliliği ahlaka aykırı olarak görülmektedir. Batı toplumlarında insanlar hâlihazırda “günah içinde” yaşamakta ve inatla da birlikteliklerini yasallaştırmaktan uzak durmaktadırlar.
                Kuşku yok ki, benlikten sıyrılmadıkça yeryüzünde adalet ve şefkatin gün yüzü göremeyeceğine dair sufi içgörüsünün, akıllılar arasında nihai kıstas olacağı bir zaman gelecektir. İslami gelenek, rol yokluğunun giderek daha fazla tahribi gözlenen kural yokluğuna önderlik ettiği yeni toplum üzerine tefekkür etmek ve birçok sorumluluk sahibi zihni karıştırmaya devam edegelen bir tartışmayı gerek kendisinin, gerek Batı’nın aşmasına imkân sağlamak suretiyle, gerçekten bir köklü çözüm imkânı sunmaktadır.

6.BÖLÜM
GEÇMİŞE DUYULAN ÖZLEM OLARAK HİDAYET: BÜYÜK MİSAKIN UZANTISI
                İhtida, İslam’a giriş, bir hatırlatmadır; zaten var olanı inkâr etme değil, içeriye geri dönme ve teyit etmedir. Bu sebeple, bugünkü yeni Müslümanların büyük çoğunluğu kendilerini ‘dönenler’ diye değil, ‘aslına dönenler’ diye tanımlıyorlar. ‘Farkına varanlar=kabul edenler’ belki daha sahih bir karşılık olabilirdi. İhtida edenler için İspanyolcadaki alışılmış deyim, yani, kendini Müslüman kabul eden, Müslüman olduğunun farkına varandır.
                İslam’a dönüş, iddia edildiği şekilde tipik bir biçimde resmi baskının veya yerli Hristiyan kurumlarının ya da diğer kurumlarının çökmesinin bir sonucu değil, Müslümanlar ile gayrimüslimler arasında artan sosyal etkileşimin bir neticesidir.
                İhtidanın alışıldık kıvılcımı uzaktaki sultanların siyasetleri değil, Müslüman tebliğciler ile temas kurulması idi… Bugün Endonezya nüfusunun yüzde 90’dan fazlası Müslümandır. Öyle görünüyor ki, bunun sebebi, deniz ticaret yollarının Müslümanların hâkimiyetinde olduğu nazara alınırsa, bölgenin hepsi de nüfuslanmış birkaç bin adaya bölünmüş olmasının Müslümanların bu adalara ulaşmasını kolaylaştırmış olmasıdır. Bu sayede Müslümanların ada halkıyla temas kurma imkânları artmıştır.
                Kur’an kenara itilmiş ve zulme uğrayan bir zümre lehine, çok-tanrılı bir dünyaya karşı ve aynı zamanda onun ardındaki Yahudi-Hristiyan âlemine karşı bir argüman olarak ortaya çıktı.

7.BÖLÜM
DİNDAR ÖTEKİYİ TASVİP ETMEK
                Şeriatla etkileşim içinde olan ve gayrimüslimlerle ilişkiler alanındaki hükümleri sayesinde anında ulaşılabilir ahlaki ve teolojik zemin temin eden, tasavvuftan ziyade, kelamdır.
                İslam emelleri itibariyle evrenseldir. Bir hadis-i şerifte “Önceki peygamberler sadece kendi kavimlerine gönderilmiş iken, ben bütün insanlığa gönderildim” buyrulmaktadır. Buna göre, Müslümanlar, bir ahir zaman ümmeti, ilk olacak sonuncular halini almaktadır.
Ötekinin, yani diğer dinlerin mensuplarının daha nazikâne bir değerlendirmesini güvence altına almak için Esack ve Eyyup’ün yaptığı şekilde icmaı sorgulamak, hadisi görmezden gelmek ve Kur’an’i tefisirin temel prensiplerini sulandırmak, zımnen Hristiyanlıktaki gibi sekteryen çöküşe giden bir çözülme ihtimaline yol açmak demektir. (s:205)  
Kutsi şeriatın âlimleri İslam’ın diğer bütün dinleri neshettiği hususunda görüş birliği halindedirler. Çünkü bu bizzat İslam’ın tavrıdır.
Bir kimsenin ait olduğu cemaati necat tarihi içinde merkezi bir yere oturtmasının kaçınılmaz olarak mü’minleri aşırı gurura, ihtilafa ve cepheleşmeye götüreceğini ileri sürmenin olsa olsa bir hata olduğuna hükmedebiliriz.
                Dini bir birlikte yaşama seviyesini ekseriya desteklemiş olan İslam gibi… Çeşitli inançların birbirlerine geçmiş olduğu bir dünyada yaşamanın talepleri acil bir cevap istemektedir. Ancak, dinlerin kendi anlayışlarının temel prensiplerinden vazgeçmemek zarureti de aynı derecede aciliyet kesbetmektedir.

8.BÖLÜM
MÜSLÜMAN VE İNGİLİZ
İslam kültürü, başlangıçtaki Arap çağından sonraki dinamizmini, kendi etnik dehaları ile önce Farslar, daha sonra ise bariz bir biçimde Türkler olmak üzere, mühtedilerin enerjisine mi borçludur; eğer öyleyse, Batı’da mühtedilerin zuhuru, yaşlı ve yorgun İslam ümmetinin talihinin daha kapsamlı bir dirilişinin habercisi olabilir mi?
1.5 milyona ulaşan İngiliz Müslüman nüfusu üç gruba ayrılır. Birincisi ve en az sorunsal olanı, kültürel oluşum itibariyle İngiliz olmayan, ancak bu ülkeye göç etmiş bulunan erkek ve kadınlardır.
İkinci grubun içinde, birinci grubun çocukları, bazen de torunları vardır. Bu gruptakiler, genellikle iki dünya arasında parçalanmış insanlar olarak görülürler; oysa gerçekte, İngiliz dünyası onların kalplerini, onların çoğunun kabul ettiğinden daha derin bir biçimde şekillendirmiştir. Modern okul düzeni, gerçeklerin oldukça sade telkinlerine aykırı biçimde, çocuğu eğitime ve bir kültür aşılama işini anne babalardan ziyade okul öğretmenlerine yükleyen bir kültür için dizayn edilmiştir. Bu ülkeye göç etmiş olan Müslümanlar, bu göç işi tam da İngiliz eğitiminin anne babalık işine de giriyor olduğu bir zamanda gerçekleştirmişlerdir; neredeyse hiçbir Müslüman ebeveyn bu gerçeğin farkına varmıyor, oysa bu ülkede Müslüman çocukların daima üçüncü bir ebeveyni vardır: Eğitim Bakanlığı. İngilizliği öfkeyle reddetme iddiasında olan ikinci nesil Müslümanlar bile, aslında bu ret davasını Batılı muhalefet tarzlarından derinden derine etkilenmiş olan radikalizm tiplerine göre yapıyorlar.
Üçüncü grup ise, bu üç grubun en küçüğü olan “İslam’a dönenler” veya daha yerinde bir deyimle “aslına dönenler” topluluğudur… Tanım gereği, İslam’ın hidayet verdiği bir İngiliz, bir biçimde sıra dışı biridir.
Britanya’da İslam’a dönenlerin bariz bir çoğunluğunun Protestan ve Yahudi bir mazisi olanlardan ziyade Katolikler arasından çıktığıdır. Bu grup içerisinde, benim tecrübelerime göre İslam’ı seçen yegâne din adamlar sınıfı Cizvitlerdir; diğer Hristiyan tarikatlarının mensubu olup da İslam’a dönmüş bir tek kişi görmedim.
Ameller niyetlere göredir. Yüz yıl önce, Anglo-Müslüman hareketinin kurucusu Liverpoollu İmam Abdullah Quilliam Allah’a ve O’nun Resûlü’ne yönelen İngilizlerin Allah’ın lütfu ile Hakka hidayet edileceklerini yazıyordu. Başka herhangi bir gerekçeyle İslam’a yönelenler ise ciddi manevi problemler içindedirler. Nasıl namaz ibadeti baştaki niyet doğru değilse sahih olmuyorsa, benzer biçimde, İslam da, ona iman ile Allah’ın hoşnutluğunu kazanmayı samimi biçimde istemedikçe, bize bir fayda vermeyecektir. Eğer hadiseler istediğimiz seyretmiyorsa, eğer namazlarımızdan, dualarımızdan zevk alamıyorsak, eğer Ramazan bizim için sadece aç kalmaktan ibaret ise, eğer bizi yetiştirecek doğru camiyi ve doğru arkadaşı bulamadığımız açıksa, o takdirde niyetlerimizi ölçüp tartmakla işe başlarsak çok iyi bir iş yapmış oluruz. Biz kalplerimizi sadece ve ihlaslı bir biçimde Allah’a döndürmek için mi Müslüman olduk? Diğer sebepler: Baskı görenlerle dayanışma, bildiğimiz Müslümanlara duyulan hayranlık, bir gruba katılma arzusu, bir kadının aşkı, bunların hiçbiri Allah’ın lütuf ve hidayetini hak eden Müslümanlar olarak hayatımızın yeterli temelleri olamazlar… İmanımıza dikkat etmeye ve eğer gerekiyorsa, onu yenilemeye ihtiyacımız vardır. Meşhur bir hadis-i şerif “İmanınızı yenileyiniz buyurur.”
Camilerin kapıları dışındaki gerçek dünyadan bize ârız olan problemleri çözebilmek için gayrimüslim cemiyetle düzenli biçimde meşgul olmak zorunda oluşumuzdur. Ne var ki, bunun için, fiili bir tebliğ yapılmak zorunda değildir. İnsanlar, genel olarak, İslam’ın sözünü Speakers Corner’da bazı demogogların bağırtısıyla veya bir pikaptaki gezgin dağıtıcı tarafından ellerine zorla tutuşturulan, öfkeyle kaleme alınmış küçük bir broşürü okumakla duymazlar. Onlar, tanıdıkları Müslümanlara dair kişisel tecrübeleri vasıtasıyla hidayete ererler. Bu çok büyük bir oranda işyerinde cereyan eder. Diğer sosyal zeminler bize kapalıdır: birahaneler, plajlar, partiler… Fakat işyeri, Müslüman olarak fark edilecek ve değerlendirilecek olduğumuz asıl ortamdır.      
Dünyanın yarısını fethetmiş olan ilk Müslümanlar İskenderiye’nin, Kurtuba’nın veya Fez’in meydanlarında, Hristiyanlar oralara koşup gelsin de mesajlarını duysun ümidiyle geçici vaaz kürsüleri kurmuş değillerdi Onlar Hristiyanlarla iş yaptılar ve asaletleri ve davranışlarındaki dürüstlük Hristiyanların gönlünü fethetti.
Müslüman dünyasının İslamlaşma yöntemi ile mesela Kuzey ve Güney Amerika’nın Hristiyanlaşma metodunu karşılaştırın, İslamlaşma süreci, sûfilerin ve tüccarların elinde kayda değer bir nezaketle işlemiştir. Hristiyanlaşma süreci ise, Amerikan yerlilerin kitle halinde imhası, bu kıyımdan arta kalan ve de kıyımdan haberi olmayan insanların vaftiz edilmesi ve herhangi bir sapma işaretinin Engizisyon tarafından meş’um biçimde ayıklanması usulünü kullanmıştır.
Hristiyanlaşma Avrupalılaşmayı getirmiştir. İslamlaşma ise Araplaşmayı getirmemiştir.
Hristiyanlık tarihsel açıdan evrensel bir metropoliten kültür dayatmaya çabalamış evrensel bir dindir. İslam ise her bölgeye özgü yerel kültürleri mütemadiyen beslemiş olan evrensel bir dindir. 
Müslümanların halaskârların yerel, İslam-öncesi geleneğin vahyin hakikatleri ile mutlak surette çatışmayan veçhelerine intibak etme kabiliyetindedir.
Hindistan’da bulunmamış ulema arasında bile, enteresan biçimde Hinduizme dair müspet değerlendirmeler buluyoruz. Örneğin, Bağdatlı büyük kelamcı eş-Şehristani, ‘el-Milel ve’n-Nihal’ adlı eserinde Hinduizmin daha yüksek biçimlerinin çok tanrılı olmadığını kabul etmektedir. Hindularda bir nübüvvet nosyonu bulunmamakla birlikte, İnsanoğlunu Gerçek’i sevmeye ve erdemleri yaşamaya çağıran yarı-ilahi varlıklar adını verdikleri bir inançları bulunduğunu belirtmektedir… Şehristani birçok Hindu’yu açıktan açığa bu kategori içinde kabul eder. Onlar bir Allah’a inanan insanlar olarak hoş görülebilirler; kendileri, İslam’la münasip bir şekilde tanıştırılacak ama eğer reddedecek olurlarsa, yalnızca Allah tarafından cezalandırılacaklardır.   
Bir başka örnek de Çin. Çin tarihinde Ming hanedanı döneminde Çin’in yüksek rütbeli devlet memurlarından birçoğu aslında Müslümandı. Mesela 1660’da vefat eden Wang Dai-Yu, Çin’in dört dinine, İslam, Budizm, Taoizm ve Konfüçyanizm’e dair mükemmel bilgisinden dolayı “Dört Dinin Üstadı” unvanını almış olan bir İslam âlimiydi. Ming İmparatorluğu’nun deniz kuvvetlerinde önde gelen birçok amiral, dinini yaşayan Müslümanlardı.
Hindistan ve Çin’den verdiğimiz örneklerde İslam’ın kendisinin nihai dolayısı ile evrensel bir Allah mesajı olduğunu fark ederiz. Bir hadisi şeriften şunu öğreniyoruz: “Diğer nebiler yalnızca kendi kavimlerine gönderildi, oysa ben bütün insanlığa gönderildim.”  Bu Kur’an’i dünya görüşü diğer dinleri yeterli kurtuluş yolları olarak kabul ediyor demek değildir. Aslında net olarak bunu reddeder.  Ne var ki Müslümana, yenidünyalar ile karşı karşıya geldikçe, gayrimüslim kültürlerdeki harmanlardan, tabii ki kötü taneleri reddedip diğerlerini muhafaza ederek, buğday devşirme izni vermektedir.
Bir kanun veya âdet, uygulanışı ile İslam’ın vahyedilmiş bir prensibi ihlal edilmiyor ise, İslami bir kültür veya hukuka aktarılabilir. Bundan dolayıdır ki, İslam hukukunun uygulanışının ülkeden ülkeye değişiklik arz ettiğini görüyoruz. Eğer bir kadın kocasından yetersiz mehir aldığından dolayı şikâyette bulunursa, kâdı onların ait oldukları kültür ve sosyal grup içinde normal kabul edileni referans alacak ve hükmünü ona göre verecektir.
Vahiy, kültürel hayatın ayrıntıları için tam bir helyograf olmaktan ziyade, parametreler, hudutlar çizer. Mahalli düşünce manzumeleri İslamileşir, ama apayrı kalmaya devam eder.
Bugünlerde bazı Müslümanlar şiddeti reddettikleri için tekrar ediyorum. Allah’a daha yakın olmayı arzu ettikleri için İslam’a girenlerin, tek bir vahiyle gelen paradigmatik merkezden parıldayarak her yöne yayılan çok biçimli bir İslam’la hiçbir problemi yoktur. Ama İslam’a bir kimlik arayışı için girenler, geleneksel Müslüman kültürlerinin çeşitliliğini dayanılmaz bulacaklardır. Karışık kimlikleri bulunan insanlar, toptancı çözümlere çekilmektedir. Bugün, nice genç Müslüman, bağlılıkları hususundaki çağrıların çeşitliliğinden ve modernitenin aşırı kompleksliğinden dolayı kendilerini öylesine bir tehdit altında hissetmektedirler ki, meşru addedebilecekleri yegâne İslam, totaliter, tekil bir İslam’dır. Onlar için İslam Hukukunun dört mezhebinin bulunması da dayanılmaz bir şeydir. Müslüman kültürlerin meşru bir biçimde birbirinden farklılık göstermesi de, onlar için, bir tür mukaddeslere sövgü hükmündedir.
Camilerimize sık sık uğrayan ve herhangi bir ihtilaftan dolayı bağırıp çağıran bu gençler, ya İslam tarihinin cahilidirler ya da muazzam bir hata sonucu onu reddetmektedirler. Onlar için, Allah’ın lütuf ve rahmeti, herhangi bir nedenden dolayı, Ümmetin küçük bir fraksiyonu hariç herkesten çekilmiştir. Bu insanlar seçilmiş insanlardır; öyleyse, onlarla vuku bulacak her ihtilaf Allah’a karşı bir sövgü niteliğindedir.
Böylesi kimseleri kolayca ıslah etmeyi ümit etmiyoruz. Tarihimizden veya bizim ilmimizden alınan basit deliller bu işe kâfi gelmeyecektir. Onların ihtiyaç duyduğu şey güven hissidir; bu da, hem İslam dünyasının hem de Batı şehirlerindeki gettoların kötüye giden durumu göz önüne alındığında, kolayca gerçekleşeceğe benzemiyor. Öyleyse bugün için yapılacak en iyi şey, onların bağırmalarını ve melodramatik ama sürekli bedbaht faaliyetlerini görmezden gelmektir. Bizim ruhi problemlerimiz onların problemi değildir, onlarınki de hiçbir zaman bizim problemimiz olmayacaktır.
İslam, çeşitliliği tebrik eden bir dindir ve modern kültürün sefilce küreselleşmesi ortamında bile böyle kalmayı sürdürecektir.
Bir Müslüman ülkede bir Hristiyan olmak hep mümkün olmuş ise de, 1812’ye kadar Britanya’da, parlementodan geçmiş olan Teslis kanununa göre, bir Müslüman olarak yaşamak kanuna aykırı idi. Buna rağmen, bundan üç asır önce VIII. Henry’nin Üstünlük Kanunu ile İngiltere kendisi Vatikan doktrinlerine resmen bağlı olmaktan koparmıştı ve bu zamandan itibaren bir tür dini çeşitlilik, şiddetli baskılar altında, en azından bir ihtimal olarak da olsa vardı. Gerçekte Britanya, Orta Çağ Avrupa’sındaki dini gereklere mutlak olarak uyma geleneğini kıran ilk büyük Avrupa ülkesidir. Bugün Britanya’da dışlamacı ve yabancı düşmanlığı siyasi gösterilerin Kıta Avrupası ülkelerinden daha az yaygın olması belki de bu hakikat sayesindedir.
Stubbe, İsa Mesih’in ve Hz. Muhammed’in hayat ve öğretilerini yeniden inşa etmek için modern bilimi kullanmakta, eski akidenin müşkilatlı ve karışık noktalarını sarsan ve son derece iyi yetişmiş bir İngiliz aklı sergilemektedir. Burada, egzotik bir şey yerine, kendini dışa vuran son derece İngiliz türü bir din görüyoruz. Stubbe maneviyatçıdır, ama hurafeci değildir. O, sadeliği sevmekte; Katolikliğin süslü taş meteforları veya Kral Charles’ın başdöndürücü yüksek Anglikanizmi yerine, caminin sade, Püriten duvarını beğenmektedir. O, sorumsuzluk derecesinde idealist olmaktan ziyade pragmatik olan yararlı bir ahlak anlayışına değer verir: Bu sebeple çok kadınla evliliği tavsiye eder; kanunun dayatmasıyla uygulanan tek-eşliliğin ahlaki tehlikelerini gösterir… Stubbe’ye göre, Hz. Peygamberin yaklaşımı fıtrata uygundu: Kadına duyulan aşk, Allah’a yönelik aşk kadar fıtri idi.
Britanya Adaları birkaç yüz yıldır dini ve ahlaki mizaçları İslam’ınkine çok yakın olan fertlerin yurdu olagelmiştir. Bundan dolayı, bir İngiliz erkek veya kadını için, Hristiyanlıktan İslam’a geçmek yabancıların zannedebileceği şekilde dev bir sıçrama değildir… Hristiyanlık aslında bizim milli mizacımıza yabancıdır… İslam, onunla aşina hale geldikçe ve gönül rızasıyla onda sükûnet buldukça anlayacağız ki, İngilizler için en uygun dindir. O’nun değerleri, bizim değerlerimizdir. O’nun mutedil kendini ispatlama gereği duymayan, ama sular gibi derinden işleyen takvası, tevazuu, belirli bir ihtiyat üzerindeki ısrarı, sağduyu ve pragmatizme yönelik vurgusu, halkımız için en fıtri ve en kolay dini tercihi sunmak üzere meczolmuş haldedir.      

9.BÖLÜM
BAĞNAZLIĞIN SEFALETİ
Bir hedefi gerçekleştirmek için masum bir can almak en aşırı seküler faydacı etiğin ayırt edici bir özelliğidir ve dinin icap ettirdiği mutlak ahlaki sınırlamaların zıt kutbunda durmaktadır.
Müzakere ve muhalefeti hoş görme kapasitesi ile bir zamanlar diğer bütün dinleri geride bırakmış bir dinin hikâyesinin böylesine dehşetli ve onur kırıcı bir şekilde bitmesi beklentisi, artık gerçek bir ihtimal halini almıştır. Geçtiğimiz on beş yılın İslami eserler tecrübesine bir bütün olarak baktığımızda, geleneksel İslami kurumların ve daha eski İslami hareketlerin Müslümanları gerçekleştirmeye değer ama şu an için imkânsız olan “İslam Devleti” arz-ı mev’ûduna götürmede başarısız oldukları düşüncesinin eşliğinde, radikalleşmenin artması olgusuyla yüz yüze geliyoruz.
İslami hareket şu ana kadar dikkate değer biçimde başarısız olmuştur. Kendimize sormalıyız: Nâsır gibi bir kasap, beceriksiz bir asker, kendini beğenmiş bir demagog, inançlarının batıllığına rağmen, nasıl olmuştur da Mısır gibi çok önemli bir ülkeyi teslim alabilmiş; buna mukabil, kum gibi kaynayan milyonlarca üyesine rağmen, İhvan-ı Müslimin altmış yıldır hep başarısız olabilmiştir? Böylesi bir kasvet ve uzayıp giden bir yetersizlik zemininde, metodolojideki hataya yönelik radikal bir eleştiri kapılara dayanmakta gecikmeyecektir.
Hastalığın belirtisi, yegâne otantik Müslüman yorumunun, yani Allah’ın bu harekete yardımını göndermediği itirafının, İslami hareketin yaşadığı krizle ilişkili olarak getirilen bütün izahlar arasında bulunmayışıdır. “Onlar kendi nefislerini değiştirmedikçe Allah bir kavmin durumunu değiştirmez” mealindeki Kur’an ayetini sıklıkla duyduğumuz doğrudur. Ama öyle görünüyor ki, bu prensip hiçbir zaman zeki biçimde kavranılmıyor…
Böylesi bir ahlaki reformun (Dine dönüş iddiasının -AHÇ), faziletlerin zahiri şartları yerine getirme yoluyla mı yoksa gerçek bir kalp arınması yoluyla mı ortaya çıkacağına dikkat etmeksizin, fıkhi kriter olarak seçilmesinden daha tehlikeli bir şey yoktur.  (Sadece zahiri amelleri barem alan ancak gerçek bir ruhi dönüşümü dikkate almayan bir düşünce çok parçalayıcı ve zalim bir düşünce olacaktır, diye anladım-AHÇ) Ayet manevi bir değişimden, özellikle mü’minlerin nefsinin dönüşümünden bahsediyor; ahlaki bir değişimden değil. Ve Kutlu Peygamber kurallara zâhiren riayet kalbin içtenlikle hakka meyletmesini yansıtmıyor ve ondan kaynaklanmıyorsa, pek bir değerinin olmadığını hep hatırlatmıştır.  
Günümüzde “eylemci” inanç tarzlarının keyfiyetini, bazen kendini sinirli düzensizliklere duçar edebilen hiddeti ile ve nispeten dar bir alana sıkışmış konu ve meselelere yönelik saplantısı ile, Kur’an’ın tasvir ettiği anlamda, gerçekten sıkı sıkıya kök salmış ve meyveli midir? Bunun cevabını kendi başımdan geçen tecrübeden yola çıkarak vermeye çalışayım.
Cemâat-ı İslamiyye adlı radikal “İslami” grubun lideri olan ve Mısır’ın Asyût Üniversitesinde öğrenim gören, çok iyi tanıdığım biri vardı. Bu zatın adı Hamdi idi. Uzun bir sakalı vardı, dişlerini sürekli misvakla fırçalardı, Kıptî Hristiyanlar aleyhinde nefret uyandıran vaazlar vererek vaktini geçirirdi. Öyle ki, onun hutbeleri sonucu Kıptîlerden bazıları dövülmüştü. Yüzlerce takipçisi vardı; Asyût bugün sertlik yanlısı Vehhâbi stili eylemciliğin kalesi olmaya devam etmektedir.
Hikâyenin ibretli tarafı şu ki; tanışmamızdan beş yıl kadar sonra kader Şeyh Hamdi’yi tekrar karşıma çıkardı. Ama artık, bir Kahire caddesinde Hamdi ile karşılaştığımda, neredeyse onu tanıyamayacaktım. Sakalları gitmişti. Bir pantolon ve süeter giymişti. Daha şaşırtıcı olanı, Avusturalyalı olduğunu daha sonra öğrendiğim bir kadınla konuşuyor ve utana sıkıla onunla evlenme niyetinde olduğunu bana söylüyordu. Kendisiyle konuştum. Anlaşılan o ki, Hamdi artık dinini asgari seviyede bile yaşayan bir Müslüman değildi, namazı bırakmıştı ve hayattan istediği Mısır’ı terk edip Avustralya’ya yerleşmek ve para kazanmaktı. Bu olayda fevkalade olan şey, İslami eylemcilik noktasındaki tecrübelerinin Hamdi’nin kendisi üzerinde hiçbir iz bırakmamış olmasıydı o, yeniden, “radikal İslam’a” dönmezden önceki gibi, çılgın, sıradan bir Mısırlı genç olup çıkmıştı.
“Selefi tükeniş” adını verebileceğimiz bu olgu, birçok modern Müslüman kültürlerinden birçoğunun aşina olduğu bir hususiyettir. İslami radikalin sıklıkla karşılaştığı bir kader olan hapis ve işkence, bu azim ve bağlılığı uzatabilir, ama nihayetinde bu neo-Müslümanların çoğunluğu selefi zihniyet manzumesinin bir kültü andıran âlemi içindeki deneyimlerinden ötürü, görünüşe bakılırsa ne daha iyi ne daha kötü halde, yeniden sapıtırlar.
Hakiki Müslüman inancı böylesine kırılgan olmamalıdır. Kur’an’ın buyurduğu üzere, onun kökü “sapasağlam biçimde” toprağa yerleşmiştir.
Genç Müslümanları bu tip geçici, ama yırtıcı bir eylemciliğe çeken şey nedir? Müslüman toplumların bugün yaşamakta olduğu genel güvensizlik halinin önemini anlamak için, determinist sosyal teorilere abone olmaya hacet yoktur. İslam dünyası çok tahripkâr bir geçiş döneminden geçmektedir. Avrupa’da beş yüz yılı aşmış olan bir ekonomik ve bilimsel değişim tarihi, İslam dünyasında iki nesle sığışacak biçimde yaşanmaktadır. Mesela çok değil sadece kırk beş yıl önce, Suudi Arabistan’ın başkenti, binlerce yıldan beri olduğu gibi, balçıktan yapılmış kulübe kümelerinden ibaretti. Bugünün Riyad’ı cam kulelerin, kola makinelerinin ve akıp giden Cadillac’ların bulunduğu devasa bir yüksek teknoloji kentidir. Gerçi bu bir uç örnektir ama modernitenin her şeyi bir derece yerinden oynatması olgusu, bir elin parmaklarını geçmeyen ücra kabile halkları müstesna, bütün Müslüman toplumların müşterek gerçeğidir. 
Böylesi bir geçiş dönemi, hiçbir şeyin sabit kalmasına izin vermeyen merkezkaç kuvvetleriyle, insanları çok güvensiz kılmaktadır. İnsanlar, çevrelerinde kendilerine kimlik kazandıracak bir şeyler arıyorlar. Bizim durumumuzda be şey genellikle İslam olmaktadır. İnsanlar ona, normal bir ve iman sürecinden ziyade, bu ruhi güvensizlik duygusu yüzünden yönelmekte oldukları için, bir süreklilik içinde bir gelenekle temas kurmakla kazanılabilecek olan ve asla bir kitaptan öğrenilemeyecek olan bazı fıtri dini faziletlerden mahrum kalacaklardır.     
Bir Arap genci, kendisini hiçbir işaret taşı bulunmayan bir çölde kaybolmuş gibi hisseder. Bir sabah bir gazete bayiinde Seyyid Kutub’un kitaplarından birini eline geçirir ve oracıkta “yeniden dünyaya gelir”. İşte bu, onun muhtaç olduğu şeydir: Ani bir kesinlik. Önündeki eşya ve hadiseleri yorumlayabileceği, hayatının gerilimlerini ve problemlerini çözebileceği bir çerçeve. Daha hoş olanı, kendisini üstün ve kontrolde hissetmenin bir yolu.   Bu genç bir gruba katılır ve yeni bulduğu kesinliği elde tutma endişesiyle, diğer bütün grupların yanlış yolda olduğu gibi alışılmış bir önermeyi kabul eder.
İslam dinine dönüşte izlenmesi gereken yol, şüphesiz ki, bu değildir. Gerçekte bu dönüşle kastedilen, çok kudsî bir kişi veya mekânın varlığı ile ateşlenen bir entelektüel kemale erme sürecidir. Tövbe geleneksel biçimiyle, neşeli bir dış görünüş, halinden memnuniyet ve başkalarına karşı derin bir şefkat duygusunu netice veriyordu… Modern tip tövbe, zahiri yoğunluğuna rağmen, imanları aynen geldiği hızla kaybolmaya müsait kimseler ortaya çıkıyor. Eylemcinin gerçek bir beslenmeden mahrum olan kalbi, en sonunda ölünceye kadar, aç kalmaya ve zayıflamaya devam ediyor.
Bizim dinimiz, en nihayet, titiz bir şekilde uygulandığında cennetin pasaportu haline gelen bir kurallar listesi değildir. Bilakis maksadı insanın kalbini arındırmak olan bir sosyal, entelektüel ve manevi teknoloji paketidir. Kur’an’da Rabbimiz, Kıyamet Gününde selim bir kalp dışında hiçbir şeyin bize faydasının olmayacağını beyan eder.
    İslam âlimleri kalbin “halleri”ni tahlil etme ilmini ve onu bu sağlam hale ulaştırmanın yöntemlerini ortaya koymuşlardır. Zaman içinde bu ilim Tasavvuf, İngilizcede “Sufism” ismini almıştır. Şimdilerde ona daha kolay anlaşılsın diye, “İslami Psikoloji” adını verebiliriz… Tasavvuf o bir mezhep değil, bir ilimdir.
Çağımızın nice eylemcisi tarafından yararsız araçlar olarak görülen, ne var ki çoğu tarafından açıktan açığa yanlış anlaşılan iki nosyon olarak, sünnet ve bid’at kavramlarına götürür.
İslam Hukukunun klasik tanımlamalarına göre, bid’at nedir? Meşhur hadis-i şerifi hepimiz biliriz: “Yeni başlatılan meseleler konusunda dikkatli olun, zira her yeni başlatılan şey bid’attir, her bid’at de sapıklıktır ve her sapıklık da ateştedir.”
Kabul edilen ve kabul edilmeyen bid’at biçimleri arasındaki bu temel ayrım, klasik ulemanın ezici bir çoğunluğu tarafından kabul görmüştür. Mesela, onların arasında el-Izz İbn Abdisselam’a –ki İslam tarihinin altı veya yedi büyük müçtehidinden biridir- göre, bid’atler şeriatın beş değer hükmü başlığı altında yer alırlar: Vacip, mendub, mübah, mekruh ve haram.
Haram bid’at, Kur’an ve Sünnet’in bilinen prensipleri ile açıkça çelişen itizali inanç ve uygulamaları içine alır. Sadece bu günahtır.
İslam düşünce tarihinde sadece iki önemli istisnası olmuştur: İbn Hazm tarafından geliştirilen Zahiri mezhebi ve Hanbeli mezhebinin İbn Teymiyye’nin temsil ettiği bir kolu. İbn Teymiyye, bu meselede klasik icmaya muhalif gider ve güzel olsun kötü olsun bütün bid’atlerin gayr-i İslami olduğunu iddia eder.
Durum buysa, neden bugün birçok Müslüman her tür yeniliğin İslam’da kabul edilemez olduğuna inanıyor? Bir faktöre zaten değinildi: İnsanlara mutlakçı ve harfi yorumlamalarla teselli bulma eğilimini veren, güvensizliğin sebep olduğu zihni kompleksler. Diğer faktör ise, liderleri her türlü gelişme ihtimalini reddetmeleri ile meşhur olan vehhâbilik olarak adlandırılan iyi finanse edilmiş neo-Hanbeli mezhebin etkisinde yatmaktadır.
Her hâlükârda, İslam’ın yeniliği kabul etme ve sindirme noktasındaki kabiliyetine dair daha sofistike ve klasik bir şuur elde ederek, Müslüman medeniyetinin yeni problemler ortaya çıktıkça onlarla uğraşacak yeni akademik disiplinleri çabucak üretmeye ne derece muktedir olduğunu anlayabiliriz.    
Abbasi şehir cemiyetinin artan lüksü ve maddeciliği, birçok Müslümanı Peygamber döneminin sadeliğinin yeniden ihyası yolunda bir seferberliğe teşvik etti. Kalbin safiyeti, başkalarına merhamet ve sürekli Allah’ı zikretme, bu temayülün ayırt edici özellikleri idi. Bu dönemde, muhasebe metoduna,  riyâzet, yani kendi kendini disiplin altına almak idi.    
İnsan fıtratının dört parçadan: Cisim, akıl, ruh ve nefisten örülü olduğu anlaşılmıştı. İlk ikisi pek yorum gerektirmiyor.( En azından modern eğitim almış kişiler tarafından ) daha az bilinen ise, üçüncü ve dördüncü kategorilerdir.
Ruh insan vücudunun, o öldükten sonra da varlığını sürdüren temel özüdür. Kur’an’ın buyurduğu üzere, ilahi ilhamın bir parçası olmasından dolayı, onu aklen anlamak zordur.
İlk İslami psikologlara göre, ruh bütün insan vücudunu kuşatan, fakat kalbi merkez edinen gayri maddi bir hakikattir… Biz dünyanın meşgalelerine daldıkça, Kur’an’ın sözünü ettiği bir pas ile örtülür.
Dinin kurallarına zahiren uymak yeterince basittir; ama bu ancak bir ilk adımdır. Daha çok gayret gerektiren ise, mücahede; yani nefse karşı verilen güne gün mücadeledir.
Nefis bir kere kontrol altına alındı mı, artık kalp temiz olur ve bundan kolayca ve fıtrî olarak faziletler neş’et eder.
Bugün Vehhabi ya da Oryantalist gündemlerden etkilenen birçok Müslüman tasavvufun İslam’da hep bir nebze marjinal bir varlık sürdürmüş olduğuna inanıyor olsa da, vakıa, klasik alimlerin ezici bir çoğunluğunun tasavvufa fiilen girdikleridir. 
Gazali’nin kendisi de, bize Ehl-i Sünnet Tasavvufunun klasik beyannamesini, İhya-ı Ulumi’d-din’i  miras bırakmıştır.
Tasavvufun İslami meşruiyeti olduğunu, onun mümessili olarak temayüz edenlerin İslam-ı İslam dünyasının sınırlarının dışına taşımadaki coşku ve heyecanları da teyit etmektedir. Hindistan, Zenci Afrika ve Güneydoğu Asya’daki İslamlaşma süreci büyük ölçüde gezgin sufi hocaların elleriyle gerçekleşmiştir.
Tasavvuf, tarihimiz boyunca Müslümanın entelektüel ve politik hayatının çok saygı duyulan bir parçası olagelmiş iken, bugünlerde niçin onun aleyhine sesler yükseliyor? Bunun iki temel sebebi var:
İlki, 1922’den önceki Oryantalist ilim anlayışının yaygın etkisidir… Müslümanların dillerine çevrilen Oryantalist eserler, anahtar konumdaki Müslüman modernistler üzerinde etkili olmuşlardır. Bunlardan biri, Muhammed Abduh, yazdığı son eserlerde İslam’da sufi söylemin merkeziliğini ve hatta meşruiyetini sorgulamaya başlamıştır.
İkincisi, Vehhabi davasının ortaya çıkmasıdır. Bundan yaklaşık iki yüz yıl kadar önce Muhammed b. Abdu’l Vehhab Suudi kabilesi ile bir olup komşu aşiretlere saldırdığında, bunu esas itibarıyla İslam’ın neo-Harici versiyonu etiketi altında yapıyordu. İbn Teymiyye’den büyük ölçüde faydalanmasına rağmen, onun hakkında bile çekinceleri vardı. Zira bizzat İbn Teymiyye, bazı sufi grupların aşırılıklarını eleştirmiş olsa da, ana akım tasavvufun bir koluna bağlanmış durumdaydı. İbn Teymiyye, altıncı yüzyılda yaşamış Bağdatlı Abdülkadir Geylani’nin anahtar niteliğindeki eseri, Fütuhu’l-Gayb’ın bazı ıstılahi noktalardaki bir yorumu niteliğini taşıyan Şerhu Futuhu’l-Gayb adlı eserin sahibidir. Kitap boyunca İbn Teymiyye kendisini Geylani’nin sadık bir tilmizi olarak gösterir ve ondan “şeyhimiz” diye söz eder.
Manidardır ki, hemen bütün İslam topraklarından farklı olarak, Necd, meşhur hiçbir âlim yetiştirmemiştir. Necd kaynaklı Vehhabi davası daha gür olarak, Suudi petrol serveti patlamasından sonra duyulmaya başlandı. Kahire ve Beyrut’taki İslami yayınevlerinin pek çoğu, hatta hemen hepsi Vehhabi teşkilatları tarafından finanse edilmektedir. Böyle olduğu için de Vehhabiler Tasavvufa ilişkin geleneksel eserlerin yayımlanmasını engelliyor ve diğer eserlerdeki Vehhabi doktirinine aykırı kabul ettikleri pasajları çıkarıyorlar.
Vehhabiliğin, neo-Harici niteliği onu diğer İslami ifade biçimlerinin hepsine karşı hoşgörüsüz kılmaktadır.
İslami gruplar artık esas itibarıyla tutarlı bir mezheple ve Eş’ari veya Maturidi akidesi ile birlik üzere olamamaktadır. Tam tersine, hepsi de kendi başlarına Kur’an ve Sünnetten hüküm ve akide çıkarmaya çalışmaktadır. Sonuç modern selefi durumu çirkinleşen müthiş bir bölünme ve ihtilaf vaziyetidir.
Tarihimizin bu kritik döneminde, ümmetin ancak tek bir ayakta kalma ümidi vardır. Bu da, sancılı münazara ve ilim asırları boyunca üzerinde çalışılan ve sofistike klasik icma ile tespit olunan “orta yol”u yeniden eski haline kavuşturmaktan geçer. Tek başına bu icma, birliğin temelini sağlama hususunda ispatlanmış bir yeteneğe sahiptir. Ne var ki, onu yeniden elde edebilmemiz, ancak kalplerimizi arındırıp şefkat, hürmet, hoşgörü ve uzlaşma gibi İslami meziyetler ile doldurduğumuz takdirde mümkün olacaktır. Tasavvufun yeteneğini geleneksel olarak ispatladığı bu içsel reform, İslami hareketin birliğinin yeniden temini için ön şarttır. Bunun alternatifi ise, muhtemelen, sürüp gidecek olan ıstırap verici başarısızlıktır.      
10. BÖLÜM
MEZHEP KARŞITLIĞI PROBLEMİ
Ümmetin geçen bin yıllık sürede sergilediği en büyük başarı, hiç şüphesiz, kendi içindeki entelektüel uyumu olmuştur… Sünni Müslümanlar kendi dini hoşgörü ve kardeşlik tavırlarını hemen hemen hiç şaşmadan muhafaza etmişlerdir. Bu uzun zaman dilimi boyunca hiçbir büyük din savaşı, ayaklanma ya da zulmün onları parçalayamamış olması, çarpıcı bir gerçek olarak karşımızda durmaktadır.
Normal sosyolojik yaklaşım, Max Weber ve takipçilerinin yorumladığı şekliyle şöyledir: Dinler başlangıçta müntesipleri arasında bir birlik dönemi yaşarlar. Sonra rakip hiyerarşilerin öncülüğünde dozu giderek artan hizipleşmenin içine sürüklenirler. Hristiyanlık bunun en bariz örneğini sergilemiştir ki, Marksizm gibi seküler itikatlar da dâhil başka bir çok din de buna ilave edilebilir. Dış görünüşe bakılırsa İslam’ın bu akıbetten kaçınma ihtimali hayret uyandırmakta ve çok dikkatli bir tahlil gerektirmektedir.
Elbette bunun doğrudan dini bir açıklaması vardır. İslam son dindir, “Son Eve Dönüş Otobüsü”dür ve bundan dolayı bu son zaman diliminde ortaya çıkan ölümcül bozulma biçimlerinden ilahi bir surette korunmaktadır. Abdu’l-Vedud Çelebi’nin “manevi entropi” diye adlandırdığı, bazı hadislerin de olabildiğince desteklediği bir vakıanın İslamın zuhurundan beri yürürlükte olduğu bir gerçektir.
Halife Hz. Ali, Nehrevan savaşından sağ kurtulan bir Harici olan İbn Mülcem ‘in düzenlediği bir suikastla katledildi. Keza en muteber Sünen külliyatlarından birisinin yazarı olan hadis âlimi İmam en-Nesai, benzer şekilde, 303/915 yılında Şam’da Harici fanatikler tarafından katledildi.
Osmanlıların son dönemlerdeki birkaç önemsiz istisna dışında, Sünni İslam’ın büyük âlimleri İmam Gazali tarafından ana hatları çizilen ethos’a bağlı kalarak birbirlerinin mezhebine açık biçimde saygı gösterdiler. Geleneksel İslam’ın açık fikirli ve nazik âlimlerinin rahle-i tedrisinden geçen herkes bu hakikati berrak biçimde görür.

(Dip Not 194. Büyük âlimlerin en belirgin özellikleri vakar ve sükunet, diğer âlimlere saygı, ümmet için şefkat ve merhamet yüklü bir endişe ve peygambere (sav) tabi oluştur, ki O’nun nazarı her daim engin, hikmeti hep kusursuz, ve tahammülü her zaman fevkalade idi. “ (İmam Yusuf ed-Decevi)  
İmam Şafii’nin “Benim hükmümle çelişen bir hadis görürseniz, benim görüşüme değil, hadise tabi olun” talimatı gibi, müçtehid imamların içtihad’a dair tavsiyeleri işte böylesi uzmanlara yöneliktir. Bugünlerde bazı yazarlar nasıl inanmak isterlerse istesinler, böylesi tavsiyelerin muhatabının İslami eğitimden yoksun halk kitleleri değil, İmam’ın uzmanlaşmış talebeleri olduğu aşikârdır. İmam-ı Şafii bu sözünü söylerken kasaplardan, bekçilerden ve eşek çobanlarından oluşmuş bir kalabalığa seslenmiyordu.
Geçmiş zamanların büyük âlimlerinin ezici çoğunluğu –kesinlikle yüzde doksan dokuz un çok üzerinde bir kısmı- İslam’ın Hukukunu saptırmama yönündeki geleneksel dindarane endişe yüzünden, bir mezhebe sadakatle bağlı kaldılar. Sıkıntılı 14. Asırda İbn Teymiye ve İbn Kayyim gibi aykırı görüşte olan bir avuç âlim ortaya çıktı, fakat bu kimseler bile yarım –tahsilli Müslümanların uzman yardımı almaksızın içtihada tevessül etmelerine hiçbir zaman tavsiye etmediler.
Geçen yüzyılın sosyal karmaşaları, İslami ilimlerin otoritesini terk etmeyi savunan bir grup yazarı kustu. Bu kampanyanın en önde gelen şahsiyetleri Muhammed Abduh ve onun talebesi Muhammed Reşid Rıza idi. Batı’nın galebe çalması ile gözleri kamaşmış haldeki bu kimseler Müslümanların ’taklit prangaları’nı başlarından atmaları ve dört mezhebin otoritesine reddetmeleri noktasında ısrarcı oldular.
Henüz çok yaygın olmasa da, bu sorumsuz yaklaşım, öngörülebilir bir şekilde bin seneyi aşan bir süre önce büyük imamlar tarafından halledilmiş meseleler hakkında İslami hareketin birliğine, güvenirliğine ve etki gücüne ciddi biçimde zarar veren keskin kavgaları tahrik eden keskin ayrılık yüklü fikirlerin kapısını açmaktadır. Bugünlerde yaygın olarak eylemcilerin camilerde sinsice dolaşarak diğer Mü’minleri –ki bu kurbanları fıkhın söz sahibi imamlarından bazılarının tâbileri olsalar bile- inandıkları şeylerin ibadetlerinde eksikliklere sebep olduğu şeklinde eleştirdiklerini görmek mümkündür. Bu hareket tarzı ile oluşturulan nahoş, riyakârane ortam, teslimiyeti zayıf birçok Müslümanı camiye gitmekten hepten vazgeçirtecek bir etki taşımaktadır. Şimdilerde hiç kimse, ilk âlimlerin, saygın âlimler tarafından ortaya konulmuş olduğu sürece Müslümanların Sünnetin farklı yorumlarına müsamaha göstermeleri gerektiği yönündeki görüşlerini hatırlamaz.    
“Âlimler arasındaki görüş farklılıkları bu ümmetin üzerine geniş bir rahmettir”… “İlim ehli, genişlik ehlidir”… Bu kimseler birbirlerinden farklı fetvalar vermeye devam ederler ve hiçbir âlim diğerlerine görüşlerinden dolayı sitem etmez. “ Bununla beraber, şayet, belli bir hizbin arzuladığı üzere, sıradan insanlar hükümlerini doğrudan Kur’an ve Sünnetten çıkartsalardı, bunların fikirleri bugünkünden daha ahenksiz ve mezheplerin sayısı da dört değil, binlerce olurdu. Böyle bir gün gelirse, bu, Müslümanların başına musibet üstüne musibet getirir.
Şüphesiz ki, Müslüman toplumunu içten zehirleyecek olan bir ayrılık ve garazdır… Bu bize İslam’ın farklı fikirlerin olabilme ihtimalini ve meşruiyetini reddeden totaliter bir din olmadığını hatırlatır.
İnsanların ilk çocukluk yıllarından itibaren “kendilerini düşünme”ye teşvik edildikleri, Batı’nın etkisi altındaki küresel kültürde, bir kimsenin kendi sınırlarına anlayabilmek için yeterli tevazuu edinmesi bazen zor olabilir… Muhtemelen temel de yatan bir emniyetsizlik hissinden dolayı birçok genç Müslüman eylemci kendi dinleri hakkında bilmedikleri bir husus olabileceğini itirafa tahammül edemiyorlar. Ve bu, kendisine fıkıh hakkında sorulan kırk sorunun otuz altısına, “Bilmiyorum” diye cevap veren İmam Malik misaline rağmen böyledir.
Hepimiz, bir parça, Firavun gibiyiz: Benliklerimiz, yapıları gereği, başka herhangi bir kimsenin bizden daha akıllı veya bilgili olduğu fikrine karşı direnç gösterirler. Sıradan Müslümanların, Arapça bilmeseler de, kendileri için şer’i kuralları çıkarmaya ehliyetli oldukları inancı, bu bencillik duygusunun azıtmasına bir misaldir… Bu durum Müslümanlar arasında derin ayrılıkları kışkırtacak bir kasıtsız gündemin içine sürüklenmeleri ile nihayet bulacak etkili bir tuzak olabilir. Dinin büyük âlimlerinin hepsinin, hadis âlimleri dâhil, bir mezhebe tâbi oldukları ve talebelerinden de bir mezhebe tâbi olmalarını istedikleri gerçeği unutulmuş gibi gözüküyor. Kendini beğenme, sağduyu ve İslami sorumluluğa karşı büyük bir zafer kazanmış durumdadır.     
Kur’an-ı Kerim Müslümanlara akıllarını ve geniş değerlendirme yapabilme muhakemelerini kullanmalarını emreder ve ilim erbabına tâbi olma meselesi bu kabiliyetin çok dikkatli biçimde yönlendirilmesi gereken bir alandır… Ramazan el-Buti, Mezhep Karşıtlığı: İslam Şeriatını Tehdit Eden En Büyük Bid’a’da fıkhı hükümler çıkarma ilmini tıp ilmi ile mukayese eder. Çocuğu gerçekten hasta olan bir kimse doğru teşhis ve tedavi için tıbbi kitaplara mı bakmalı, yoksa uzman bir hekime mi gitmelidir, diye sorar. Belli ki, aklı başındalık, ikinci ihtimali gerektirir… Dini konularda kaynakları kendimiz incelemeyi deneyip kendi müftülerimiz olmaya kalksaydık, hem ahmak hem de sorumsuz olurduk. Bunun yerine, bütün hayatlarını Sünnetin ve Fıkhın kurallarını çalışmakla geçirmiş kimselerin hata yapma riskinin bizden çok daha az olduğunu takdir etmeliyiz.
Bunun başka misali de astronomiden eklenebilir. Kur’an ayetlerini ve hadislerini yıldızlara benzetebiliriz. Çıplak gözle onların birçoğunu berrak biçimde göremeyiz; bu yüzden teleskoba ihtiyacımız vardır. Eğer ahmak ya da mağrur isek, kendimiz bir teleskop imal etmeyi deneyebiliriz. Ama eğer aklı başında ve alçakgönüllü isek, bizim için İmam Malik veya İbn Hanbel tarafından imal edilmiş ve büyük gökbilimciler kuşağı tarafından nesiller boyu arıtılmış, cilalanmış ve geliştirilmiş bir teleskobu kullanmaktan memnuniyet duyarız.
Sunni İslam düşmanlarının en keskin darbelerine dayanarak yüzyıllar boyu ayakta kaldı. Bu yapı, yalnızca içten zayıflatılabilir. Hiç şüphesiz, İslam’ın, aralarında bu gerçeği iyi bilenlerin de olduğu, zeki düşmanları vardır.
Dört mezhebin uyumu yerine, herkesin kendisini doğru gördüğü acı bir ihtilaf içindeki bir milyar mezhebimiz olacak. İslam’ın tahribi için bundan daha zekice bir entrika tasarlanamazdı…

BİTİRİRKEN
Şehir boğuluyor, şehrin sakinleri de öyle. Güzide dimağların pervasızlığı, anlayışsızlığa dönüşmüş, hab-ı gaflet çoğu insanoğlu için şimdi ölüm ürpertisine dönüşmüş bulunan bir Alzheimer Hastalığı halini almıştır. Çevresel bir kıyamet bedeline alınan taktik yaşantı, kısa süreliğine başımızı göğe erdiriyor; ama ardı sıra, külleri kalıyor geriye ve boşanma, intihar, depresyon ve uyuşturucu yüklü kişisel ve sosyal kabristana düşürüyor. İlerlemeye dair sloganlarımıza rağmen, Machado’yla birlikte acı çekiyoruz: “İnsanlarla barış içinde, ama iç organlarımızla savaş içinde yaşayış”.
İslam bütün ihtişamıyla, başlangıçta bize verilen insaniyetimize, fıtratımıza yeniden erişme imkanını sağlıyor; o, barış içinde yeniden türümüzün normal vaziyetine döndüren bir hayat kalıbıyla postmodern yaşayış okyanusları boyunca selametle yol almaya bizi muktedir kılan bir cankurtaran gemisidir.
Yalnız yaşlılar, binlerce kocasız anne, çocukların düştüğü iptilâlar, evsizler, bağnaz ırkçılar, türlerimizin yapıtaşlarını yeniden edite etme tehdidinde bulunan faydacı bioetikçiler, nizamsızlık cilasının altında fokurdayan bütün zehirler… Bütün bunlar, bizi Ernest Geliner’in gerçekten zamanları aşan son din olarak tanımladığı şeye doğru daha da sürüklüyor ve Allah’ı bütün isimleriyle öğreten tek dinin potansiyel ihtişamını ortaya seriyor.   


Kamil Güller
Alanya Ramazan / 1441



[1] El-faysalu’t-Tefrika beyne’l-İslam ve’z-Zendeka
[2] Essai sur les Moeurs, 1756
[3] Tefessüh: Bozulma, çürüme, kokuşma.

0 yorum:

Yorum Gönderme