İtiraz 2- GENDER

Yazar : Ahmet H. Çakıcı Tarih : 25 May 2020 5 yorum

İtiraz 2- Yüz elli Yıllık Masal: Batının ilmini alacağız, ahlakını değil!

Son yüz elli yıldır Batı karşısında aldığımız ağır yenilginin altından kalkmak ve yenilmişlik kompleksinden kurtulmak için ürettiğimiz ancak hiçbir gerçekliğe tekabül etmediğini bugün fark ettiğimiz bir slogandır; “Batının ilmini almak, ahlakını almamak” . Bu sloganla yol aldığımız 150 yıllık süreçte silah sanayiinde, ekonomide, tahakkümde, eğitimde, bilgi üretiminde Batı ile aramızdaki fark kapanmak yerine gittikçe açıldı. Ve bu bizi “ilmini alamadık, bari ahlakını” alalım şeklinde okunabilecek bir kendinden nefrete, bir harakiriye, kendi kendini yok etme aşamasına getirip bıraktı.   

İstanbul Sözleşmesi’ne İtiraz Edenlere itiraz edenlere, itiraz. – 2

Sözleşme topluma yeni bir DİN dayatmasıdır diyoruz; buna itiraz edenler “Sözleşmenin “Tek Amacı”, “Kadına Yönelik Şiddeti” önlemektir. İtiraz edenler Kadına Şiddeti Savunuyor” diyorlar.

Bu itirazın çerçevesinde konuşabilmemiz ve neye itiraz ettiğimizin anlaşılması için öncelikle Sözleşmenin tamamına hâkim olan ve 25 farklı yerde kendisine atıf yapılan GENDER ideolojisini (Toplumsal Cinsiyet) açmamız ve zemini tanımlamamız gerektiğini düşünüyorum. GENDER ideoloji anlaşılmadığı sürece konu ile ilgisi olmayan ve konudan haberdar olan çevrelerin kıs kıs üzerimize güldükleri bir pozisyonda kalmaya mahkûm kalacağız, kanaatindeyiz.

Öncelikle dikkat edilirse Sözleşme  “İnsan Eşitliğine” atıf yapmıyor.

Hâlbuki “İnsan” tanımı; erkekleri, kadınları, çocukları, siyahları, beyazları, özürlüleri, mültecileri, fakirleri, zenginleri, gayleri, fahişeleri, bankacıları/tefecileri, Yahudileri, romanları, ateistleri ve akla gelebilecek her türlü beşeri tanımı kapsıyor. Ancak Sözleşme kendisini ısrarla “İNSAN EŞİTLİĞİ” üzerinden tanımlamıyor. Niçin?

Şu sebeple diyorlar:

“İnsan”, tanımı gereği kökeni tarihte, dinde, gelenekte, örfte, ahlakta olan bazı başka geri plandaki tanımları da sırtına yüklenip getiriyor. Bu alt tanımlar da insanlar arasında eşitsizliklere ve şiddete bahane sayılabiliyor.  Mesela, “İnsanlar eşittirler ve hiç kimse bir başkasının hürriyetini kısıtlayamaz ilkesi” bir ahlaki ilke çerçevesinde değerlendirilince “Zina Yapmayanların”, “Zina Yapanların” özgürlüğünü kısıtlama, onları aşağılama vesilesi olabiliyor. Ya da “ahlak” üzerinden yapılmış bir tanım, insanları, “Ahlaklı İnsanlar” ve “Ahlaksız İnsanlar” diye ikiye ayırabiliyor.

Burada dikkat edilmesi gerekir ki, “İnsan”, başka insanları ahlak üzerinden tanımlayabilme, kural koyabilme, ötekileştirebilme gücünü Tanrıdan ve Andropostan (Ahlak va’z eden erdem erkeği, heteronormativiteyi inşa eden erkek. Yani azizler, evliyalar, peygamberlerden) alıyor ve onlara dayanarak birilerini ötekileştiriyor. Tanrı ve Andropos (Peygamber) sürekli insanlar arasında ayrımcılıklar üretiyorlar. Ve tüm ayrımcılıklar da “şiddete” sebep oluyor.

Fark etmek zorundayız ki, “Tanrı Öldü” ve “İnsan”ın yani ahlakın arkasında kimse kalmadı. Dolayısı ile ölmüş bir Tanrı’nın “AHLAK ve ERDEM” üzerinden başka insanları ötekileştirmesine müsaade edilmemeli. Bunu ifade eden ünlü feminist kuramcı ve felsefeci Rosi Braidotti İnsan Sonrası eserinde “İnsan sonrası kuramı örgütlü olarak “insani” değerlerden uzaklaşma ve yabancılaşma biçimidir… Erkek insan modelini aşmak için yoğun bir transversalliğe ve sınırları aşmaya ihtiyacımız var… Erkek öznenin ezilmesi gerekir” derken “Ahlak erkeğinin” (peygamberlerin) ahlaklı-ahlaksız insan ayrıştırmasının önüne nasıl geçilebileceğinin formülünü bize söyler. Zeynep Ergun ise bunun ancak “Erkeğin (ahlak erkeğinin-AHÇ) acınası duruma düşürülüp ifşa edilmesi ile” mümkün olacağının altını çizer.

Kimse kimseden "Ahlaklı olmasını bekleme" hakkına sahip değildir.

25 Kasım 2019’ Dünya Kadına Şiddeti Önleme gününde Emine Erdoğan hanımefendinin mesajında yer alan ve daha sonrasında Av. Özlem Zengin’in tekrarladığı mesajda “Başkasının ahlakından sorumlu olmak görev tamını değildir” kelimesi de aynı fikriyata atıf olarak okunabilir, kanaatindeyiz.

Ancak ‘insan’, ötekileştirme tanımlarını dolayısı ile şiddet araçlarını sadece Tanrı’dan almıyor; şiddetin tarih, gelenek, örf, adet, ‘normal’ ve ‘toplumun genel kabulü’ gibi başka dayanakları da vardır.  O zaman şiddeti önlemek için ilk önce “İnsan” kelimesinin sırtına yüklendiği “ötekileştirici” ağırlıklardan kurtulması gerekiyor. Yani din, gelenek, örf, adet, ahlak, namus, şeref, ırz, normal, toplumun genel kabulü vs. gibi tüm “dışlama” üreten normları belirleyen yapıların/kaynakların reddedilmesi gerekiyor.

Ancak İNSAN kelimesinin derinliği ve “insanın” binlerce senedir özellikle dinler tarafından tanımlanıyor olması buna imkân vermiyor. Başka bir kelimeye ihtiyacımız var.

Sözleşme Ayrımcılığı, Kadın-Erkek eşitliği üzerinden de tanımlamayı reddediyor.

Bu kelime, bu süreçte uydurulmuş bir tanım olan “biyolojik cinsiyet”ler yani KADIN-ERKEK eşitliği üzerinden de tanımlanmamalı. Çünkü “kadın ve erkek” tanımları yine dinlerin sınırlarını kabul eden, “ikili cinsiyet” hiyerarşisine (İki tane cinsiyet vardır: Kadın ve Erkek, fikrini kabul eden düşünce-AHÇ)  dayanan kavramlardır. Ve LGBTTQ+ kimlikleri ifadeden acizdir. Onları içeri alamaz, dışlar. Bizim tüm dışlanan kimlikleri içine alabilecek bir tanımlamaya ihtiyacımız var, diyorlar.  Bunun için öncelikle Judith Butler’ın ifadesi ile “ikili cinsiyet rejiminin bükülmesi” gerekir çünkü ikili cinsiyet rejimi yani “heteroseksüellik tüm cinsiyet imkânlarını bizden çalar”. Örneğin bu düşüncenin yansıması olarak “Bilim Adamı” kelimesini dengelemek için üretilen “Bilim Kadını” ibaresine itiraz edilmiş ve eşcinsel kimlikleri de kapsayan “Bilim İnsanı” tabiri üretilmiştir.

GENDER ya da Türkçeye tercüme edildiği haliyle “Toplumsal Cinsiyet” kelimesi bu manada İnsan kelimesinde olduğu gibi “Allah’a, Andropos’a (peygamberlere) dine, ahlaka, şerefe, namusa, örfi, geleneksel tanımlara” hiçbir referans vermediği için Lezbiyen, Gay, Biseksüel, Trans kimlikleri sahiplenmeye dönük uygun bir kavramdır. Rosi Braidotti'ye göre Gender'la “Erkek imparatorluğundan azade olmanın keyfine varma”  zamanının geldiğini düşünür.

Ancak burada bir başka sorunla karşılaştığımızı ifade ediyor bu işlerin referansı ve peygamberi olarak gösterilen Judith Butler; Tanrıyı, ahlakı, erdemleri ve diğer geleneksel normları red ettiğimiz bu noktada GENDER’ın sahipleneceği kimlikler LGBTTQ+ ile sınırlı mıdır? Eğer sırf bu kimlikleri legalleştirecek isek yaptığımız sadece şiddet halkasını biraz genişletmek ve çemberi kadın erkek sınırından alıp LGBTTQ+ sınırına taşımaktan ibaret olmayacak mıdır?

Bir yükseltilmiş ahlak tanımlayıcının (Tanrının/Peygamberlerin) olmadığı yerde LGBTTQ+ formların bile kabullenmekte zorlandığı aile içi ilişkilerin (ensest), pedofilinin (8 yaş altı ile seks), oğlancılığın, pornonun, röntgenciliğin, teşhirciliğin ya da toplumun dışladığı herhangi başka bir formun dışlamasının imkânı var mıdır? Butler bu soruya cevap veriyor ve “Hayır!” diyor; “Hiçbir formun dışlanmasına izin vermemeliyiz!” Yani ensest de, pedofili de, hayvanlarla seks de “yetişkin ve evli kadın/erkek ilişkisi kadar” normal olmalıdır. (Queer Teori)
Kimse Pedofilik olarak doğmayı kendi seçmedi. Onlara karşı anlayışlı olmalıyız.

“Toplumsal Cinsiyetler” denen topluma rol, davranış, tepki, kınama, dışlama dayatan tüm toplumsal ve cinsel modellerin ve kaynaklarının yok edilmesi gerekir. Bu noktada mesela biyolojik olarak erkek çocuğunu toplumsal erkeklik kalıpları, biyolojik olarak kız çocuğunu “toplumsal kız” kalıpları ile yetiştirmek çocuklara uygulanan şiddet kapsamına girecektir. Üstelik şiddet döngüsünü” kuracağı için şiddeti gelecek kuşaklara da taşıyacaktır. Yani bir çocuğa iffetten, namustan, ardan, ayıptan, ahlaktan, mahremiyetten, bekâretten, delikanlılıktan, güçlü olmaktan, mücadeleden falan bahsetmek ve bunları ona öğretmek, ona rol yüklemek ve onun cinselliğini ve zevk alanını kısıtlamak demektir. Bunları öğreterek çocuğa “cinsel ve toplumsal şiddet” uygulamış oluruz. Çocuğun şiddetten kurtulabilmesi ve özgürce zevk ve eğilimlerini yaşayabilmesi için çocuklar; Toplumsal Rollere, erkeklik ya da kadınlığa dair hiçbir şey duymadan büyütülmelidir. Annamarie Jagose Queer Teori, Bir Giriş eserinde “Anneden kıza nakli durdurmalıyız” derken bunun nasıl yapılacağını izah eder. (Hatırlarsanız Milli Eğitim Bakanı Ziya Selçuk, Bakan olduktan sonraki açıklamasında 162 adet Toplumsal Cinsiyete Duyarlı (cinsiyetsiz-AHÇ) Okul açılacağını duyurmuştu.[1])


Genel bir toparlama olarak GENDER ideoloji
; Yeryüzündeki bütün şiddetin kaynağında özellikle bebeklik ve çocukluk döneminde doyurulamamış ve baskılanmış cinselliğin olduğunu düşünür[2]. Cinselliği sınırlayarak insanı bir şiddet makinesi haline getiren ise Erdem, Ahlak talebinde bulunan, kural koyan Erkektir[3], iddiasındadır.

Bu nedenle GENDER İdeoloji şiddeti ortadan kaldırmak için her türlü bireysel eğilimlerin, zevklerin önündeki engellerin kaldırılması için Ahlak erkeğinin tanımladığı ve dayattığı psikolojik, ekonomik, fiziksel, toplumsal şiddete ve ayrımcılığa sebep olarak görülen tüm dini, ahlaki, tarihi, geleneksel, örfi ve toplumsal engellemelerin, tanımlamaların, toplumsal ve cinsel rollerin reddedilmesi olarak okunabilir. Zygmunt Bauman’ın tanımlaması ile bu post-modern dönemin Yüce Tanrısı ORGAZMdır; Vücut, Haz ve Dokunulmamazlık/Karışılmamazlık, teslisin üzerinde durduğu üç ayaktır.

İtirazlar:
1.       GENDER (Toplumsal Cinsiyet) ideolojisini savunup Gaylikten enseste kadar her türlü ilişkiyi meşrulaştırmamak ya da savunmamak mümkün değildir. İslami/dini perspektifin ahlak, günah, mahremiyet, utanma, hayâ, edep, fıtrat, ırz, namus, şeref, günah vs. gibi kavramları bir ÖTEKİ tanımladıkları için; (Dikkat edilirse bu kelimelerin olumsuzları küfür, hakaret anlamı da içerirler.) ahlaksız, günahkâr, namussuz, utanmaz, şerefsiz, edepsiz, hayâsız, namahrem, anormal olarak tanımladıklarını ötekileştirmiş, kınamış, dışlamış dolayısı ile onlara fiziksel, psikolojik ya da toplumsal yaptırım/şiddet uygulamış olurlar.

Bu anlamda GENDER ideoloji ile İslam’ın bir araya getirilmesi bizce mümkün değildir. Çünkü karşımızda “değerleri yeniden tanımlayan” değil tüm değerleri REDDeden, tüm ahlaki, dini, katıları/sabiteleri/değişmez doğruları eriten, İyi ve Kötü kavramlarını yamultan, büken, iç içe geçiren, geçişken/translaştıran bir ideoloji var. Kendisi bir DİN olarak karşımızdadır. Yaptırımlarını da dinler gibi öteki dünyaya değil, direk bu dünyada devreye sokmayı hedefler.

Biz günah, haram, ahlak, edep, namus, şeref kavramlarına sahip olmayan bir mantık ile düşünmek ve böyle bir fikriyata teslim olmak sorunda mıyız? Bu mantık ile düşünmeye razı olduğumuzda Müslüman olarak kalma ihtimalimiz var mı?

Bu mesele, “Ben öyle düşünmüyorum!” denilerek geçiştirilebilecek bir şey değildir. Kimse bize “Sen bunu nasıl anlıyorsun?” diye sormuyor. Fikriyatın Avrupa’da uzun yıllara dayanan bir geçmişi ve bunun için üretilmiş Avrupa’da yığınla müktesebat var.

2.       GENDER İdeoloji, bireyi, “dinin, ahlakın, geleneğin, örfün Toplumsal Cinsiyet kalıplarından” özgürleştirirken merkeze aldığı HAZ odaklı düşünce biçiminin sınırları yoktur. Bu düşünce biçiminde HAZların sorgulanması mümkün değildir. Birinin –toplumda ne kadar iğrenç olarak tanımlanırsa tanımlansın- herhangi bir cinsellik talebi “hazlarını kontrol etmesi gerektiği” talebi veya baskısı ile karşılanamaz. Aksine bu kınama ve dışlama eğilimi taşıyan fikrin toplumdan dışlanması ve yok edilmesi gerekir, iddiasındadır.

Ancak dinlerin “şehvetini kontrol et” tavsiyesinin, kişinin kendisine dönük cinsel şiddet olduğunun ve “bunun toplumla arızalı, şiddete yönelik ilişkiye evrildiği fikrinin her hangi bir dayanağı yoktur. Üstelik kişi bir eşcinselin duyduğu hazzı aldatmadan ya da yalancılıktan veya hırsızlıktan alıyorsa, eğilimi bu yöne ise bu durumda “Niçin hırsıza, katile, sahtekâra, sadistin eğilimine karşı anlayışlı olmamız gerekmiyor?” O’nun hazzının önündeki engelleri de kaldırmamız, onun ötekileştirilmesine karşı çıkmamız ve ona karşı uygulanan psikolojik, toplumsal ve fiziksel şiddetle de mücadele etmemiz gerekmiyor? Neden ona yapılan ayrımcılığı görmemezlikten geliyoruz? Sonuçta hırsızlığın, tecavüzün, aldatmanın çirkin bir şey olduğunu da dinler tanımlıyorlar. “İnsani” olmayan yapılar için hırsızlık, dolandırıcılık, sahtekârlık, cinayet gibi başka EĞİLİMLERİN tanımı yapılmamıştır. İNSANı reddettiğimiz yerde bu eğilimlerin de suç olarak kalması mümkün olmayacaktır. (Büyük egemenlerin istedikleri hariç.) 
Sayın Emine Erdoğan'dan NÖTR Cinsiyetlere vurgu.
“HAK” kelimesi Tanrıya referans verir. HAKLI olmak, Tanrı tarafından Meşru kabul edilmektir. HAK Allah’ın bir ismidir. HAK’kın referansı olarak Tanrı’yı devreden çıkarıp, yerine birkaç eşcinsel felsefecinin sanrılarını, kimse ile uzun süreli sağlıklı ilişki kuramamış psikolojisi bozuk  feminist ablaların kuruntularını ya da egemenlerin dayatmalarını referans edinmeyi niçin kabul etmemiz gerekiyor? Bu bir DİN değişimi değil midir?

3.       Gender kalıplar ya Toplumsal Cinsiyet Eşitliği üzerinden ‘Din, Tanrı, erdem, ahlak, ırz, namus, şeref gibi kavramların olmadığı “NÖTR Cinsiyetli” bir toplum kurduğumuzda şiddet ortadan kalkacak’ iddiası öyle çok ayakları yere basan bir iddiaymış gibi de gelmiyor bize.

Çünkü Tanrı, Andropos (Peygamberler) veya tarihin kuralları/normları belirlemediği yerde ortam boş kalmıyor ve o boşluk Medya tarafından yani GÜÇ sahiplerince dolduruluyor. 
Ahlakın, Erdemin, Namusun, Şerefin belirlediği kuralların yerini; “MEDYA”, “Uzmanlar”, “Bilim Kurullarının” gerçekte ise onların sahibi olan sermayenin kuralları, normları alıyor. Bu sefer ötekileştirmeler sermayenin tanımları üzerinden yürümeye başlıyor. Ancak Tanrının ve Peygamberlerin değerleri zengin/fakir/kral ya da köle herkesi hesaba çekerken güç sahiplerinin normları sadece alt sınıflar için geçerli oluyor ve üst tabakaları sigaya çekemiyor. Bu anlamda Gender İdeoloji zenginlerin, fakirlerin üzerinde kurdukları tahakkümün önündeki engellerin, ayak bağlarının temizlenmesi anlamına da geldiği kanaatindeyiz.

Dikkat edilirse Covid-19 günlerinde bütün dünyada dini, ahlaki, geleneksel, örfi tüm uygulamaların iptal hakkı DSÖ denen ve Rochefeller ailesi ile yakın ilişkileri sürekli sorgulanan bir yapının yerel bazdaki uzantılarına devredildi. Böyle bir yapının, hasta olsun ya da olmasın bütün insanların en sıradan haklarını ellerinden alabilmesinin meşruiyeti sorgulanamamıştır. Bu yapının tavsiyesi ile ateşli, öksüren, burnu akanların topluma teşhiri ya da hâkim söyleme itiraz eden videoların, paylaşımların sosyal paylaşım sitelerinden kaldırılmasına karşı itiraz da geliştirilememiştir. Dine, Ahlaka, Normale, “Herkesin Kabulüne” itiraz edebilirken “Kamu Sağlığı” ya da “Bilim Kurulu Kararı” denen dayatmalara da direnilememiştir. Egemenlerce kurulmakta olan takip ve gözetleme sistemleri; toplumu, takip edilebilenler ve takip edilemeyenler, maskeliler ve maskesizler, aşılılar ve aşısızlar gibi ayrımlara zorlarken egemenlere engel olabilecek tüm direnç noktalarının (din, ahlak, erdem, gelenek, örf vs.) oldukça geriletilmiş olduğu dikkatlerden kaçacak gibi değildir. Daha yolcu taşımaya başlamadan havayolu ve seyahat şirketlerinden bilet almak için koşulan HES sertifikası şartı ile seyahat özgürlüğüne getirilen kısıtlamalar seyahat edecekler arasında bile “takip edilmeyi kabul etmenin” şart koşulması gibi ayrımcılıklar GENDER ideolojinin radarına takılabilen ayrımcılık olmayacak gibi duruyor.   

Daha açık konuşalım Gender İdeoloji toplumların egemenlerin kontrol edemediği değerlere saldırıp onları dağıtırken egemenlerin kontrolüne açık boşluklar inşa eder. Bu noktada Zygmunt Bauman’ın “Cinsellik binlerce yıl kalıcı yapılar kurmanın aracı iken artık toplumu zerrelere ayırmanın aracı oldu” ibaresinin altının çizilmesi gerektiğini düşünüyoruz.

4.       Burada dikkat çekilmesi gerekir ki, muhtemelen büyük bir dalgınlıkla Butler da, İstanbul Sözleşmesi de, “eşitlik” söyleminin içine katmanlar arası eşitlik talebini yerleştirmez. Butler ve takipçileri “ahlak”, “erdem” tanımlayan insandan gelen ayrımcılığa odaklanmışken şiddetin ve çatışmaların en büyük nedeninin kitleleri, ekonomik dar boğazlara savuran ve sefalete düşmelerine neden olan gelir adaletsizliğinden kaynaklandığını göremezler. Mesela kendisi İsviçre dağlarında özel öğrencilerin gittiği özel bir üniversitede haftada sadece 2 saat ders vererek edindiği hayat standardı ile onun evinde 7 gün ve çok daha fazla mesai ile temizlik ve hizmetçilik yapan kadının hayat standardı arasındaki devasa eşitsizliği ve bu eşitsizliğin neden olduğu psikolojik, ekonomik, sosyolojik şiddeti, bu şiddeti var eden ekonomik yapıyı ve bu yapının normal kabul edilmesindeki arızayı, fark edemez. Bir hayat kadınını, sadece hayatta kalmak için günde 15 ila 25 erkeğe hizmet vermek zorunda bırakan şartlar ve onunla aynı ‘Ekonomik hayat standardını’ paylaşmak zorunda kalan 500 milyondan fazla kadın ile 5 kişinin dünyanın tüm servetlerinin yarısını ele geçirmesine sebep olan ekonomik süreç arasındaki ilintiyi hissettiğine dair hiçbir ipucu yoktur. Gerçekte kâr kane işletmecisini korumak demek olan “Çalışamaya devam et. Sen fahişe değil seks işçisinin“ diyerek hayat kadınına, toplumun değer yargılarından koruyan bir “sosyal statü” vermeye çalışırken onun kapitalist tarafından “ekonomik sömürge” edilmesinden rahatsız olduğuna dair bir işaret de yoktur.

Emperyalizm Suriye’ye çöktüğünde ve milyonlarca kadın, mülteci durumuna düşürülüp yerinden, yurdundan, topraklarından, geçim kaynaklarından, güvenlik ortamından, ailesinden ve hatta canından edildiği süreçte Türkiye’deki Suriyeli mülteci kamplarını ziyaret eden Angelina Jolie kamplarda Toplumsal Cinsiyet Eşitliğine dikkat edilip edilmediğini sorgulamış ve Türkiye Hükümeti Suriyeli mültecilere Toplumsal Cinsiyet Eşitliği kursları düzenlemeye başlamıştı. Bu örnek GENDER İdeolojinin, kadınları(toplumları) sefalete savuran arkadaki devasa emperyal müdahaleleri, petrol savaşlarını, sömürüyü, emperyalizmi görmeyen hatta gizleyen ancak sefalete sürüklenmiş kadınlara “Bütün bunlara sebep senin kocandır, babandır” diyen anlayışa uygun bir örnek olarak verilebileceğini düşünüyoruz.
   
Gender İdeolojinin küçük erkekler karşısındaki “sert tavrı”nın büyük erkekler karşısında görünmez olduğu fikrinde biz yalnız değiliz: Ünlü Feminist Kuramcı Nancy Fraser’ın meşhur manifestosunda dediği gibi 3. Dönem feminizm “küçük erkeklerden kurtardığı kadınları, büyük erkeklerin haremine” atar.

Yine ayrımcılığın en aşikar biçimi, “zirvesi” olarak görülen sadece parası olan kadınların (insanların) girebildiği mekânlar, sadece bazı kadınların(insanların) sahip olduğu imkânlar, sadece bazı kadınların sahip olduğu eğitim fırsatları ve sağlık şartları arasındaki korkunç uçurumların “eşitsizliğine dair” de Sözleşmede hiçbir şeye işaret edilmiyor olması ve “eşitlik talebinin” içinde katmanlar arasındaki emek değeri ve gelir adaletsizliğine yönelik hiçbir ifade kullanmamasını da çok büyük bir talihsizlik olarak görüyoruz. Ancak bu böyle olsaydı muhtemelen bütün projeyi ekonomik olarak finanse eden ve lojistik siyasi gücünü var eden Bloombergler, Rochefellerlar, Bill Gates’ler ve diğerlerinin desteğini almak da çok zor olacaktı.

5.       Nesilleri GENDER ideolojisinin ötekileştirmeyen dinden, ahlaktan, namustan, şereften, gelenekten  bağımsız toplumsal erkek ya da kadın rollerini öğretmeden, Emine Erdoğan Hanımın Dünya Downlular günü twitter  mesajına da konu olan  “nötr cinsiyet” ideolojisi ile yetiştirmenin daha üstün, daha harika bir sistem olduğuna dair de elimizde hiçbir bilgi yok. Cinsiyetsiz Gender ideolojisi ile ırz, namus, şeref, mahrem, edep, hayâ, günah kavramları öğretilmeden yetiştirilen çocukların, toplumsal Erkek ya da Kız rollerini sahiplenerek yetiştirilen ve Toplumsal Roller edinen çocuklardan daha kaliteli hayatlar kurduklarına, daha kaliteli insanlar olduklarına dair de elimizde hiçbir kanıt yok[4]. Bu konuda ortalıkta, 3-5 gay ya da lezbiyen ideolojistin sanrılarından başka elimizde tutunabilecek bir dal bulunmuyor. Üstelik bu ideologların binlerce yılın birikimi Din, gelenek, örf ya da üstadların (peygamberlerin) getirdikleri çözümlerden daha iyi çözümler getirmiş olduklarına dair de elimizde herhangi bir delil yok.

Elimizde ispatlanmış bir bilgi, GENDER ideoloji üzerine kurulmuş sağlıklı bir toplum, şiddetin yok edildiği her hangi bir coğrafya ya da ümitli olmamız için elimize güzel istatistikler veren herhangi bir uygulama alanı yok. Tam aksine GENDER İdeolojinin dayatıldığı toplumlarda istatistiklerin yönü, bu fikri savunanlarca açıklaması çok zor yönlere doğru evrilmekte. (Bu konuya sonraki bir yazılarda daha geniş girmek istiyoruz.)

İnsanların birbirlerinden ahlak, erdem, namus talep etmedikleri bir toplumun halihazırdaki toplumdan daha iyi bir toplum olduğunu hangi delile istinaden biliyorsunuz? Eğer ortaya çıkan toplum ahlak ve erdem talebindeki toplumdan çok daha beter bir toplum olursa dağıttıklarınızı nasıl toplamayı düşünüyorsunuz?

6.       Bu sözleşme “Öldürülen, dayak yiyen kadınları kurtaracak, bunu tartışmalıyız” diyenlere, “Biz tuzaktaki peynirin lezzetine hiç itiraz etmedik ki”, diyoruz. Avcının tuzağa koyduğu peynirin “avcının cömertliğe delil” sayılmasına itiraz ediyoruz. (Bu da ayrı bir yazının konusu.)

 Ahmet H. Çakıcı 
Şevval 1441
İnşallah devam ederiz.



[2]Çocuklar üreyemezler, ancak daha doğdukları andan itibaren cinsellikle, yani bedenin tüm haz duyguları üzerinden yaşanan hazlarıyla içli-dışlı bir ilişki içerisindedirler. Bu hazlar ondan birer birer esirgenecektir büyüdükçe… Ya da öyle sanılacaktır.[2]” … Hayatının ilk beş yılı boyunca adım adım ailenin cinsel kurgusundan dışlanan çocuk, ergenlikte, yani biyolojik olarak üreme kapasitesine sahip bir ön-yetişkin olduğunda, cinsellikle zorunlu olarak yeniden ilişki kurar. Ancak bu ilişki (ki bastırılmış olanın geri dönüşünden başka bir şey değildir) mutlaka histerik ve şiddet dolayımlı olmak zorundadır artık”
Cinsellik Muamması. Bülent Somay, “Bozok” Aile, s:119

5 yorum:

Unknown dedi ki...

hocam çok aydınlatıcı bir yazı olmuş. yirmi senedir dindarlar iktidarda. binlerce vakfımız, STKmız, üniversite-fakülte pırofesörlerimiz var. ama dünyadan bîhaberler. yüz-ikiyüz sene öncesinin kafasıyla yaşıyorlar. hayâtın içinden, olayları dürüstce yorumlayan, düşmanın tuzaklarını birebir takib etmeye çalışan sizler gibi gerçek entellerin(aydınlanmış-akıl sahiblerinin) çalışmaları çok önemli. teşekkür ediyorum.

Mehmet Sarı dedi ki...

Kaleminize ve yüreğinize sağlık. Rabbim emeklerinizi zayi etmesin.

Anonim dedi ki...

İstanbul Sözleşmesi İtirazının en sonunda [“Biz tuzaktaki peynirin lezzetine hiç itiraz etmedik ki”, diyoruz.] cümlesini, sonra birinci yorumdaki [“Yirmi senedir dindarlar iktidarda. binlerce vakfımız, STKmız, üniversite-fakülte profesörlerimiz var. ama dünyadan bîhaberler. yüz-ikiyüz sene öncesinin kafasıyla yaşıyorlar. hayâtın içinden, olayları dürüstce yorumlayan, düşmanın tuzaklarını birebir takib etmeye çalışan sizler gibi gerçek entellerin(aydınlanmış-akıl sahiblerinin) çalışmaları çok önemli.”] cümlesini, bir de ilk paragraftaki [“Son yüz elli yıldır Batı karşısında aldığımız ağır yenilginin altından kalkmak ve yenilmişlik kompleksinden kurtulmak için ürettiğimiz ancak hiçbir gerçekliğe tekabül etmediğini bugün fark ettiğimiz bir slogandır”] cümlesini alıp bağlamından koparmak, bir büyüteç altında, bir adım geri çekilerek sakince bir bakmak istiyorum.
Acaba biz şikayeti, eleştiriyi, mağduriyeti hayat biçimi olarak benimsedik de yapmamız gereken şeylere seyirci kalıp maruz kaldığımız şeylerden mağduriyet üreterek mi siyaset yapmaya çalışıyoruz? Soru şu; toplumda kadına şiddet olarak çok örneğini gördüğümüzü bir şiddet sorunu var mı ? Evet. Bunu engellemek, ortadan kaldırmak için toplumun önüne tuzaksız, “lezzetli bir peynir” koyduk mu ? Hayır. Bu kadar insan, dünya kadar kaynak kullanarak, 20 senedir iktidarında bunu engelleyebilecek bir vizyon ortaya koydu mu, koyduysa bile bu vizyon başarıya ulaştı mı? Hayır. O zaman en son cımbızlanmış cümleye geliyorum. Ağır yenilginin kaynağı düşünsel bir eziklik mi yoksa, teorideki “eğer iman ediyorsanız üstün gelirsiniz” arasında, cümlede olmayan ama mesajın içinde olan ‘eğer iman ediyorsanız, itaatinizi/dininizi ancak Allaha has kılarak ibadet edin ki Allah size bir zafer versin, sizi üstün getirsin’yaklaşımında, aradan atılan ibadetin geniş anlamındaki pratiklere ait bir eziklik mi? İbadeti hayatın içinden çekip kelimenin teknik anlamına, belirli zamanlara indirgenmiş bir ritüel çerçevesine daralttıktan sonra din, ne silikon vadisine ne de Londra borsasına uğramıyor. Kelime anlamına indirgenmiş kitap ancak saçı sakalı traş eden adamı bacağından toyota pikapın tampouna bağlayıp çölde sürükleyecek takvalı kardeşler arıyor. Tarihsel olarak dinin orjinal mesajını yaymaktan sıkıldık, askeri olarak üstünlüğü korumaya çalışmaktan sıkıldık, ileri teknoljiyi, bilgiyi ve dolayısıyla algıyı yönetebilir bir konumda olmaktan vazgeçtik, hala da istemiyoruz. Sıkılıyoruz. Matematik de dünya işi, bilim de. Toplumlar binbir farklı yöne evrilmiş, milyonlarca irili ufaklı sorun, elimizde tek bir reçete “Kuran”. Amenna. Reçete doğru ama tedavi?? Ben; arkadaş başın ağrıyorsa şu ayetleri yazayım suya koy sabah namazından sonra aç karınla iç diyorum, elin oğlu veriyor parasetamolü şak ağrı gitti. Ben; gerekirse alır elime keleşi dağa çıkarım diyorum, elin oğlu Teksasın köyünde konteyner içerisinde tweetten yerimi tesbit edip siha ile şak beni vurup, öğle arasında domuz pirzolası yiyor. Biz çalışıp insanın fıtratına uygun çözüm üretemediğimiz sürece edilgen olmaya devam, şikayete, mağduriyete, ezikliğe devam.
Yani özetle; sorunlarımızı biz sahiplenmediğimiz sürece elin oğlu kendine zararı minimumda tutabilmek için, daha fazla avantaj elde edebilmek için üstlenip, kendi meşrebince çözüyor gibi yapacak. Bizim muhatabımız insan. Ateisti de komünisti de eşcinseli de olsa insan. Ya çözeceğiz veya kendi kum havuzumuzda “anneee, gözüme kum atıyor” diye ağlaşıp kardeşlerimize girişmeye devam edeceğiz.

Ahmet H. Çakıcı dedi ki...

Anonim,
İlgi ve iltifat göstermiş yorum yapmaya değer görmüşsünüz. Çok teşekkür ederim.
Bu yazı dizisini devam ettirmeyi ve bu bahsini ettiğiniz konuları sonraki İTİrazlarda kendimizce cevaplandırmayı düşünüyoruz.
Genel olarak, bu ülkede her yıl 3000 civarında erkek öldürülürken, 3 yılda (2014-2017) intihar eden erkek sayısı 7041 iken ya da her yıl tespit edilebilen/kayda giren (ki neonatisid cinayetlerinde rakam çoook daha yüksek olduğu düşünülüyor) Çocuk sayısı 400'ü geçerken (çoğunlukla anneleri tarafından) neden yine 470'li rakamlarda olan kadın cinayetlerinin Gündeme getirildiği, şiddetin cinsiyetçilik üzerinden tanımlandığı ve bunun işi işlevi, emperyal bağlantıları üzerinde durmaya çalışacağız.
kadına şiddet söylemi üzerinden yedirilen "ORGAZM TAPICILIĞI" ideolojisinin girdiği toplumlarda şiddeti önleyip önlemediğini sorgulamaya çalışacağız. Basınç yerinde dururken bir deliği tıkadığınızda başka nerelerden delikler ortaya çıktığını hissettirmeye çalışacağız.
Bütün bunlara CEVAP veremezsek bile; kadına şiddeti Batılıların istediği biçimde tanımlayabilmek için "gelin bari gavur olalım" teklifinin gayr-i meşruluğuna işaret etmeye çalışacağız kendimizce.
Tekrar yorum yapmaya değer bulduğunuz için teşekkür ederim.

Anonim dedi ki...

Asıl ben fikirleriniz ve emeğiniz için teşekkür ederim Ahmet Bey.

Kesinlikle insana, kadına, doğaya, hayvana şiddeti batılıların istediği biçimde tanımlamamalı, "gelin bari gavur olalım" teklifini de ayaklarımızın altında çiğnemeliyiz. Bu açıdan tam olarak katılıyorum size.

Sadece işaret etmeye değer bulduğum konu, buna karşı duruş biçimi olarak eleştirilerimizin pratik yönündeki zaafiyetti. Biz zayıf bırakılmışlara adalet mesajından bir umudu taşımıyorsak, Kazdağlarında siyanürü, Rizede HESi, kıyılarda yangınlar neticesinde betonlaşmanın önlenmesi için nöbeti biz tutmuyorsak; kedi tekmeleyip köpek yakan adamlar serbest kaldığında meydanı karikatürize teyzelere bırakıyorsak; başı açık olması sebebiyle, o saatte orada olması sebebiyle, zaten, diyerek apaçık bir suç için zihni gerekçeler bulup sakince oturuyorsak; batılı ve batıcı menfaatperestlere çok da kızmak anlamlı olmayabilir diyorum.

Bu yazıyı ne ben ne de siz Akkuyu nükleer santraline karşı bir çadırın içinden veya kocam beni bu sefer öldürecek lütfen sesimi duyun diyen bir kadının bahçesindeki bir çadırın içinden yazıp okumuyoruz. Bazı güzel fiiller işlerken, bu memlekette her türlüsünü gördük, insan kalabilmek için “gelin bari gavur olalım” diyen çocukların anlam çağrısını duyduğumuzu, tutunacak tek dalın menfaatperestlerin siyaseti olmadığını, bunu yazan, bunu okuyuan, aynı acıyı en az onlar kadar hissedip Allah’ın ipine sarılan güzel insanların var olduğunu artık yan çadırdan anlatmalıyız belki de diyorum.

Sevgi ve saygılarımla...

Yorum Gönderme