Doğan Bey etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Doğan Bey etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

Tekkeden Kerametler - 21 "Bire Doğaan! Bire Doğaan!"

Yazar : Ahmet H. Çakıcı Tarih : 17 Mar 2008 0 yorum

Adını çok bilinen bir rivayetten biliyoruz:

Kosova Savaşında ağır bir yenilgi alan Haçlı Birliği yedi sene sonra, intikam için yeniden yola çıkar. Osmanlıyı Balkanlardan atıp bu beladan tamamen kurtulma niyetindeki, Avrupa’nın tüm devletlerinden teşkil edilmiş ordunun başında Macar Kralı Sigsmund vardır. Meydana getirilen 120 bin neferlik ordu, bugün Bulgaristan’la Romanya arasında sınır olan Tuna Nehrinin Bulgaristan kıyısında kurulmuş Plevne şehrine yakın bir kalenin önüne kadar gelir. Niğbolu Kalesi denen kalenin beyi Doğan Beydir ve yanında serden geçmiş 6000 civarında yeniçeri ve akıncı vardır.   

Kuşatma sürerken bir atlı Haçlı ordusunun saflarını “yıldırım” gibi yarar. At kalenin önünde durduğunda binicisi kaleye doğru seslenir; “Bire Doğaaan! Bire Doğaaan”. Gelen Osmanlının “Yıldırım” lakaplı sultanı 1. Bayezid’dir.

Devasa Haçlı ordusunu 1 haftadan fazla oyalayarak, hem Osmanlıya ordu toplama fırsatı veren hem bu devasa ordunun geçtiği yerlerde yaptığı talandan köyleri, kasabaları kurtaran komutan, seferlerde aldığı birçok yaradan dolayı adı “Yaralı Doğan’a” çıkmış namlı bir akıncı beyidir. 1. Murat’la Kosova Savaşında bulunmuş ve kendini orada göstermiştir.

Doğan Bey yaşını alınca Bursa’ya yerleşir ve orada vefat eder (H:796-M:1336). Adına yaptırılan cami ve kabristan harap olup sit durumundan çıktıkları gerekçesi ile 1995 yılında kamulaştırılıp gayb edilmiş olsa da bir binanın bahçesine sığınmış kabri ve bölgeye verdiği “Doğan Bey” ismi yağmadan kurtulmuştur.

Doğanbey Mahallesine komşuluk eden mahalle I. Beyazıt döneminde birçok vakfın kuruculuğunu ve yöneticiliğini yapan Pir Mehmet Beyin oğlu Sinan Beyin ismini taşır. Sinan Bey, İstanbul Saraçhanede yaptırdığı gibi Bursa’da da bir cami yaptırmış, dünya serüvenini bitirip ebedi yurduna bu caminin avlusunda çekilmiş, mahalle de Sinan Beyin lakabına binaen Kiremitçi Sinan Bey Mahallesi diye anılır olmuştur. Geniş kubbeli olarak inşa edilmiş cami 1955’te hala hizmet veren bir cami iken sonraki yıllarda Vakıflar idaresi eli ile yıkılıp arazisi satılmıştır. Bu günlerde modern bir üslupla yapılıp aynı isimle anılan yeni camide, caminin aslına dair hiç iz kalmamıştır.

Doğan Bey ve Kiremitçi Sinan mahallelerinin yanı başlarındaki komşuları ise Sultan Çelebi Mehmet’in sütannesi Daye Hatun’un ismini taşır. Daye Hatun’un mahallede yaptırdığı bir camiye atfen Bursa şivesi ile Taya Kadın diye anılıyor bu semt.


Ulu Caminin kuzeyinde yer alan bölge, hemen yanı başlarındaki Kırcaali Mahallesinin isminden de anlaşılabileceği gibi daha çok Balkan muhacirlerini ağırlıyordu. Bu mahal, her nasıl olmuşsa Bursa’nın her tarafına kangren gibi yayılan kat kat betonlaşmaya karşı kendini koruyabilmişti. Ancak bir at arabasının geçebileceği ölçüde ayarlanmış dar sokakları, farklı renklerde kireçle boyanmış, tek kat ya da en fazla iki katlı, omuz omuza dizilmiş -küçük de olsa- bahçeli, kerpiç ya da ahşap kagir evleri, hemen hepsinin önünde türlü türlü ve rengarenk çiçekler bulunan pencereleri, açık kapıların önünde oturup yarenlik eden kadınlar ve çevrelerinde oynayan çocukları ile bu eskimeyen mahalleler Bursa’nın kimliğini veren bir çok hatırayı, ince zevki ve onları var eden düşünce biçimlerini bugünün nesillerine taşıyabilmişti.     

Sonra Bursa Büyükşehir Belediyesi bölgeyi fark etti: 1999 depremi öncesinde, zayıf bir talimatname ile üstelik fay hattı üzerinde inşa edilmiş, yığınla çok katlı binaya sahiplik eden nice semt dururken; nüfusu az, merkeze yakın, rantı çok yüksek eskilerin yadigârı bu mahallelere kentsel dönüşüm getirmeye karar verdi.

Böylece, evvelinde betonarme müteahhitlerinin tenhalarda teker teker yıkıp katlettikleri geçmişten kalan hatıralara, herkesin gözü önünde üstelik -kendi tabirleri ile- “tarihi şehrin kalbinde” toplu katliam yapıldı. Öyle ki, Mevlana’nın dostlarından olduğu rivayet edilen, Horasandan geldiği düşünülen Hacı Menteş Dedenin 2 metre karelik mezarına bile merhamet edilmedi. Türbe ile birlikte çoktan yıkılmış camisinin son kalıntıları da dozerlerin paletleri altında kaldı.

Becerenler becerdi ve iş kotarıldı. Bölgede, hem deprem bölgesi hem sit alanı olması nedeniyle 3 katın üzerine bina yapılması yasak olmasına rağmen proje, mahalle sakinlerine önce 8, sonra 13 kat diye duyuruldu. Bittiğinde ise 24 adet 23 katlı dev blok Ulucami ve tarihi hanlar bölgesinin tepesine dikilmişti.

Böylece bu şehre, bu vatana, bu millete canları, kanları ve mülkleri ile hizmet edip, kıymet katmış, tarihini, aklını inşa etmiş, zevkini vermiş insanların hatıraları ve eserleri, binlerce yıla dayanan kültürle birlikte maddeden başa bir şeyde kıymet göremeyen rant lobisinin cür’etkarlığı ile yok edilmiş oldu.

Dönemin başbakanı Binali Yıldırım, "Bursa, İstanbul, Edirne gibi illerimizde medeniyetimiz, imar rantına her geçen gün yenik düşmekten kurtulamıyor”[1] diyerek meseleyi “rant ekonomisinin toplumun tarihine açmış olduğu bir savaş” olarak nitelendiriyordu.

Bir taraftan binaların çirkinlikleri, bir taraftan Bursa şehir kültürüne verdiği zarar, bir taraftan Bursa’nın bereketli ve bol alüvyonlu toprağının bu beton yığınlarını büyük bir deprem sırasında taşıyıp taşımayacağı tartışmaları politikacıları rahatsız edecek boyutlara erişince yeni Belediye Başkanı Alinur Aktaş Bey, “ucube” diye tanımladığı yapılar için pek fazla kimsenin gerçekleşebileceğine ihtimal vermediği bir vaatte bulundu:


“O konutları yıkacağım.”  

Ama dikilen ucubeleri yıkmaya kalkınca, karşımıza başka sorunlar dikilmeyecek mi? Mesela, o dairelerin satıldığı 3200 hanedeki yaklaşık 10 bin insanın düzenlerini darmadağın etmeyecek miyiz? Nereye gidecekler? Ya ödedikleri paranın akıbeti ne olacak?

Aşı Bıçağı   

Tuz Pazarından Kapalı Çarşı’ya doğru ağır ağır ilerliyorum. Sağlı sollu pazarcıların tezgâhlarına özenle dizdikleri elmalar, portakallar, mandalinalar, ayvalar, domatesler, yeşillikler insanın hem göz zevkini hem ruhunu okşuyor. Pazarcıların tonu yüksek çığırışlarına ve rahatça adım atmaya müsaade etmeyen kalabalığa rağmen, hissedilen, hiçbir AVM’nin veremeyeceği uhrevi hava, sanırım bu sokakları yüzlerce yıldır arşınlamış nice hikmet sahibi arifandan kalan, ancak zahiren fark edilemeyen kokuların, çevrede hala dolanmakta olan nazarlarının delili, diye düşünüyorum.

Vakit gelene kadar oyalanmak üzere girdiğim pazardan Tekke istikametine gitmek için Peynirciler Çarşısının önünde biriken kalabalığı aşıp Yiğitcedit Camiine doğru Cumhuriyet Caddesine sapıyorum. Caddeyi geçip Şehreküstü’ne doğru kıvrılmak üzereyken seyyar bir tezgâhın üzerinde tanıdık bir dosta rastlıyorum: Aşı bıçağı.

Az sonra 260 yıllık tekkenin ahşap kapısından içeriye süzülüp bahçe kısmına geldiğimde aşılanmış dut fidanlarını görünce bu hoş tesadüften keyf alıyorum. Henüz cebimde kendine bir yer edinmiş olan aşı bıçağını çıkarıp yanımdaki dosta tarife başlıyorum. Bizi görüp öteden beri tarım işlerine meraklı olan beyefendi yanımıza sokuluyor: “Limonu nasıl aşılıyorsunuz?” diye soruyor. Kendimi ispat etme fırsatı bulmanın keyfi ile anlatmaya başlıyorum. Dinleyicinin kıymeti, dikkati ve ilgisi şevkimi artırıyor.  

Araya bir de küçük eleştiri sıkıştırıyorum. Tutsunlar diye toprağa saplanmış çelikleri gösterip; “üst uçlarına macun sürerseniz daha iyi olur” deyip nasıl macunlanacağını anlatmaya girişiyorum.

Az sonra Tekkenin yan tarafındaki bahçeye geçince tam da benim anlattığım usulle üst uçları macunlanmış fideler karşıma çıkıyor.

- Efendim, bana anlattırdınız ama siz zaten biliyormuşsunuz.

- “Biliyorum” demeden bileni dinlemek lazım. İş bilen insanlardan öğrenilecek bir şeyler mutlaka vardır. İş bilen insanları dinlemeyi becerebilirsek büyük hatalardan ve özür dilemekle telafi edemeyeceğimiz zararlardan kurtuluruz, diyor. 

- İşi, dinlemesini bilenlere vermeli, diyorsunuz.

- Tam öyle değil! İşi, faziletli insanlara emanet etmeli. Fazileti varsa işi bileni de dinler zaten.

Eğer iş, becerip kotarana ya da cür’et edip yapana emanet edilirse ve onun fazileti yoksa,
menfaatleri olan hususta her kötülüğü yapar. Becerip kotarırken toplumu, toplum eden erdemleri, toplumu bir arada tutan değerleri dağıtır. Hak, adalet ve güven duygusunu tahrip ederek, halkı meyus (geleceğe dair ümitsiz) kılar.  

Kısa vadede iş çözer ama uzun vadede ekini ve nesli mahveder.

Erdemliyi bulmalı, erdemliyi. Cür’et edip kotaranı değil.

Derleyen: Ahmet Hakan Çakıcı
Şaban 1444     


[1] https://www.bursabakis.com/tokiyi-kim-yapti-iste-belge-211482h.htm


Devamını Oku »