İşte böyle...
Dünya hayatı tıpkı bir zeytinyağı sıkma presi
altındaymış gibi baskı altında; Tortu ile yağ ayrılır. Tortu çöpe atılır, yağ
kabın içinde kalır.
Baskı ve stres altında olmak kaçınılmazdır, her daim
vardır. Mesela savaşlar, açlık, yokluk, enflasyon, fakirlik, ölüm, tecavüz,
açgözlülük ...
Bu baskılar altındayken sürekli homurdanan ve şunu
söyleyen insanlar gördük: "Bu mu Hristiyanlık? Ne kadar da kötü şeyler
getirdi başımıza!"
Böyle bağırır çöpe doğru giden YAĞDAN kalan posa;
renkleri siyahtır çünkü küfrederler; çünkü ihtişamları yoktur. Yağın ise hem
ihtişamı hem asaleti vardır.
Bu dünyada başka bir tür insan daha vardır; Onları
posadan ayıran duru bir yağa dönüştüren bizzat o baskılar, o belalar ve
sıkıntılar olmasın? (Augustine)
Karl Löwith, Tarihte Anlam, Sunuş yazısı
Sadığı, mü'mini, kaliteliyi fırsatçı uyanık, münafık, sahtekârdan ayıran katlandıkları sıkıntılar, dertler, BELALARDIR, diyor sanırım. (Derdim Bana Derman İmiş –Niyazi Mısri)
Abdurrahman Arslan Bey'den işittiğimiz bu eserden biz çok istifade ettik. Ümid ederim muhatabına faydası olur.
Bilimlerin tersine cevaplanamayan
sorular sormak İlahiyatın ve felsefenin cesaret edebileceği işlerdir.
İlk ve SON şeyleri ilgilendiren nihai
soruların tümü bu alanların ilgisindedir. Bu sorular her zaman önemli kalırlar
zira hiç bir cevap onları tatmin edemez. Sorular esaslı bir arayışa işaret
ederler. Eğer tarihin anlamı tarihsel olaylarda açığa çıkmış olsaydı tarihin
anlamı için herhangi bir soruşturmaya gerek kalmazdı. Soruşturmayı teşvik eden
şey bizzat olayların içindeki anlam yoksunluğudur.
Aksine gerçek tarihin anlamsızmış gibi
göründüğü önceden-kurgulanan, öte yandan saklı kalabilen nihai bir anlam
ufkunun içindedir yalnızca.
Tarihin nihai anlamını sormak kişinin
nefesini keser; içinin yalnızca umut ve inançla doldurulabileceği bir boşluğa
doğru çeker bizi.
Karl Löwith, Tarihte Anlam, s:20
VARLIK ile ilgili ciddi sorular sormak ancak İLAHİYATIN ve FELSEFENİN
cesaret edebileceği işlerdir. Lakin felsefenin verdiği cevaplar kaçınılmaz
olarak bizi bir boşluğa sürüklemek zorunlar. Bu boşluk ancak ve ancak ÜMİT ve
İMANLA (yani Tanrı'ya imanla) doldurulabilir, diyor sanırım.
Eskiler mukadder yazgılara inandıkları
için, gelecek olaylar ve yazgılar esinlenen/ilham alabilen bir aklın
görebileceği bir peçenin altında hafif bir şekilde gizlenmekteydi.
Bu yazgıları görebilenlerin
kehanetlerine dayalı kararlar Yunan ve Roma yaşamında günlük hayatın bir
parçasıydı.
Kehanete olan bu güven, KİLİSE onu
kökünden koparıp atana kadar hiç azalmadı. Ama Kilise yazgıya inanamıyor
olmasına rağmen Tanrının belirlediği Kadere inanırdı.
Modern insan ne, yıldızların haber
verdiği gizli bir yazgıya ne de Tanrı'nın eliyle belirlenmiş bir kadere veya
doğru hedefe giden bir hidayet kılavuzuna inanır.
O geleceğin KENDİSİ tarafından KENDİ
elleriyle yaratılacağına inanmıştır.
Karl Löwith, Tarihte Anlam, s:28
Modern insan KENDİ kaderini KENDİSİNİN yazdığına inanan bir TANRI
özentisidir. Tanrılık kibrinden sakalına bile hükmünün geçmediğini, saçlarının
dökülmesini, derisinin buruşmasını engelleyemediğini göremez. Bunların ne
anlama geldiği hakkında da fikri yoktur zira onun tabiata, yıldızlara, zamana,
bilgelere ve kendine karşı kulakları sağır, gözleri kör kalbi ise TAŞ gibidir,
diyor sanırım.
Demokrasi ve bilim patlaması,
Yunanlıların ve Romalıların bizden çok
önce bizden çok daha mükemmel bir şekilde yaptıkları şeylerin anlamsız
tekrarıyken...
Karl Löwith, tarihte Anlam, s:30
Seçkin bir zümrenin kalabalıkları yönettiği demokrasi
oyunu, toplumları KORKU ve DEHŞETLE teslim almak için geliştirilen bilim ve
devasa taşlarla devasa bloklardan inşa edilen şehirlerin yükseldiği Tanrısal
kibrin ANLAMSIZ tekrarını yaşıyoruz diyor sanırım Karl Löwith…
Seküler, pagan ya da ismen Hristiyan bir toplumun
parçalanması, evrensel bir dinin yükselişi ve bireysel insanların ruhlarının
kurtuluşu için tarihi bir imkân sağlar; fakat bu dolaylı olarak toplumu
dönüştürür.
İnsanlar ACI yoluyla öğrenirler ve TAnrı sevdiğini
cezalandırarak terbiye eder. Bu yüzden Hristiyanlık çöken bir Helenistik
toplumun ıstıraplarından doğmuştur ki Helenistik toplumun Hristiyanlık Dinine
iyi bir hizmetçi gibi büyük yardımları olmuştur.
Karl Löwith, Tarihte Anlam, s:31
Toplumlardaki seküler veya paganist çözülmeler önceki
dinin o toplumda çürüdüğüne işaret eder. Sekülerleşme ile bireyselleşen ve
SIKINTILARI beraberce göğüsleyemeyen toplumlar büyük acılara gark olur. BU
ACILAR o toplumların terbiye edilmesi ve bir önceki DİNDEN daha üst bir ahlakın
ve insanlığın savunulduğu DİNİN ortaya çıkmasını sağlar.
YA da bunu beceremezse o toplum yok
olur, demeye çalışıyor sanırım.
...............................................................................................................................................................
Demokrasi ve bilim patlaması -ve diğer Batı Seküler medeniyetinin işleri- "Yunanlılar ve Romalıların bizden çok daha önce ve çok daha mükemmel bir şekilde yaptıkları şeylerin hemen hemen anlamsız bir tekrarı iken..." Toynbee, yeni bir din ve kilise olanağını açık bırakmak yerine, Hristiyanlığın hala insanlık tarihindeki en büyük "yeni" olay olduğunu ispata çalışır.
Karl Löwith, Tarihte Anlam, s:32
Seküler BAtı, Roma ve Kadim Yunan'ın DEVLETİ ve güce tapan zevk perestliğinin devamıdır. Modern Seküler paganist Medeniyette olan sadece DEVLETİN kullandığı araçların yani şiddet unsurlarının daha gelişmiş, daha fazla insanı daha kısa sürede katledebilen cihazlar olmasıdır.
Zevkperestlik ve konformistlik (mele ve mütref)
bilimin sağladığı imkânlarla yeni araçlarla devam eder.
Kölelerin ismi işçi olmuş, sayıları artarken
EFENDİLERİN onlara karşı sorumlulukları AZALMIŞtır.
Hristiyanlık bu döngüde insana
Sevmeyi, paraya tapmamayı yardımlaşmayı, merhameti, İNSAN olmanın EGOİSTLİKTEN
BEN CİLİKTEN vazgeçmekle olduğunu öğütleyerek Putperest Seküler Batının yanında
hala YENİ ve GENÇ olmaya devam etmektedir diyor sanırım Toynbee
Ne eski antik Yunanız, ne de Hristiyan, bizler moderniz.
Yani iki geleneğin tutarsız bileşimi.
Yunan tarihçiler büyük siyasi olayların merkeze
alındığı pragmatik bir tarih yazmışlardı. Kilisenin Papaları/babaları Yahudi
Kehanetlerinden ve Hristiyan Kıyamet anlayışından, Kaderci yaratım ve vücud
bulmayı tarihleştirmişlerdi.
Karl Löwith, Tarihte Anlam, s:37
Bu çelişki modern insanın hemen her an karşısındadır.
Mesela Pandemi döneminde hatırlar mısınız?
Dinin Emirlerini mi uygulayacağız yoksa seküler
papazlar olan DSÖ ve doktorlarının mı?
Bizim canımızı virüsler mi alıyor yoksa Azrail mi?
Tedbir alırsak ölümü erteleyebilir miyiz yoksa Allah,
herkese değişmez bir ecel mi tayin etmiştir?
Şifa Allah'tan mı Aşılardan mı?
Helal mi Kanunlara uygun mu?
Büyük Tanrı Allah mı yoksa DEVLET mi?
İslam'ın ailesi mi, UZMANLARIN ailesi mi?
Ailesin reisi ERKEK mi yoksa herkes "EŞ"
yani EŞİT mi?
Devletin çıkarları mı yoksa Ümmetin menfaati mi?
Faiz haram mı, çağın gereği mi?
Gibi yüzlerce konuda ACAİP terkiplere ürettik: Allah
bize bilime/bilim adamlarına, Devlete, Büyüklere, doktora, öğretmene, uzmana,
Hakime, Kanunlara, polise itaat etmeyi emreder ... dediğimiz gibi meselea
Bilimin de BİR DİN olduğunu fark etmeden.
ya da "zamana uymak gerek" gibi.
Zeyl: Görsel Mustafa Armağan'ın
"Gelenek ve Modernlik Arasında" eserinden alınma.
*******************************************************************************************
Batı uluslarının seküler mesiyanizmi (Tanrı'sız
KURTARICIK ideolojisi) her durumda, Tanrı tarafından evrensel önemde inanmış
her bireyin sorumluluğu olarak dini inançta kök salan ulusal, sosyal ve ırksal
bir HİZMET BİLİNCİ ile birleşir.
Bu Fransa, İtalya, Almanya ve Rusya için olduğu gibi
Amerika ve İngiltere için de geçerlidir. Dini bir hizmetin seküler bir iddiaya
sapması nasıl olursa olsun, bu sekülerleştirmelerde (Allah'tan arındırmalarda)
değişmeyen önemli tespit, dünyanın kötülük dolu olduğu ve kurtarılması ve
yeniden canlandırılması gerektiğine dair kanaattir.
Karl Löwith, Tarihte Anlam, s:39
Hristiyanlık İNSANLIĞI Tanrı adına kurtarma ideolojisi
idi. Batılılar Tanrıyı reddettiler ama İNSANLIĞI kurtarma görevi/HİZMETİ devam
etti.
Batının Hristiyan köklerinden kalma
başka ulusları, ırkları, fakirleri kurtarmak, ÇAĞDAŞ medeniyetler seviyesine
çıkartmak, onlara DEMOKRASİ ve insan Hakları getirmek, kadınları erkeklerin
zulmünden azad etmek KÖTÜLÜK DOLU olan, Hz Adem'in sürüldüğü, kovulduğu, bela
ve musibet dolu bu dünyadan CENNETE ulaştırmak, İYİLİK adına yeryüzünün
yeryüzünde yapılabilecek en insani hizmettir, bilinci TANRISIZ bir dünyada
Hristiyanlığın devamıdır, diyor sanırım.
Burckhardt, Hegel'in teodisesine (Tanrı'nın Kötülüğü
yaratmasının akla uymayacağı reddeden görüş) karşı, tarihin akla uygunluğunun
bizim anlayışımızın çok ötesinde olduğunda ısrar eder, çünkü bizler sonsuz
bilgeliğin amacına vakıf değiliz.
Augustinus'un hakikatin insanın içinde olduğu ve
hakikatin Tanrının kendisi olduğu görüşüne de benzer şekilde yaklaşır:
"Bizim için fark etmez". Her ikisi de bizim imkanlarımız dahilinde
olan saf bilgeliğimizi aşar.
Felsefe de Tarih Teolojisi de; Başlangıçlar ve nihai
sonlarla ilgilenmelidir. Sıradan bir tarihçi bunların her ikisine de
yaklaşamaz. Onun için ulaşılabilir olan sadece tarihin kalıcı MERKEZİDİR.
"Olduğu gibi olan, olmuş olan ve olacak olan" insanın açıklaması,
eylemesi, acı çekmesi.
Burckhardt kendine sorar "Nihai sonla ilgilenmeyi
reddetmenin getirdiği bütünleyici teslimiyetçilik bizi ne dereceye kadar
şüpheciliğe itecektir. Şöyle cevap verir: "Asıl şüpheciliğin yeri
başlangıcı ve sonu KESİNLİKLE bilinemeyecek olan değil, bizce sabit tek nokta
olan dünyadır."
Karl Löwith, Tarihte Anlam, s:46
Anladığım kadarı ile Burckhardt; İnsanın SINIRLARI
vardır. Bu sınırları aşma imkanı da yoktur. Bu anlamda İLK ve SONA dair, olmuş
olana TESLİMİYETTEN başka bir çaremiz yok.
Bu konu İLAHİ olanın bilgisidir. Bu yüzden İLKE ve
SONA dair olanda TARİH olmaz. tarih, şüphenin olduğu yerde olabilir. Şüphe
ancak insani boyutta var olabilir.
O halde ne Tanrıdan ne geçmişten (yaratım ya da doğum
öncesinden) ne de gelecekten (ölüm sonrasından) şüphe edebiliriz. Ne de
bunların varlığını Akli zeminde ispat edebiliriz.
Bunlara ya iman edilir ya da RED.
Şüphe sadece bu dünyaya ait bişidir.
Şimdiden, şu andan, şu anda olanlardan, kendimizden şüphe duyabiliriz., diyor
sanırım.
Delice gözüken ama zihnimden atamadığım
bir tahminim var:
Askeri devlet büyük bir fabrika haline
geliyor. İnsanları kocaman sanayi merkezlerine yığanların hırsının varacağı yer
şurası: Sabit ve denetlenmiş bir cimrilik, promosyonlarla ve üniformalarla
yüceltilme, güne davul sesi ile başlama ve günü davul sesi ile bitirme...
Bireysel Führerlerin ve gaspçıların
denetimi altında uzun süren gönüllü özneleşme kapıda. İnsanlar artık İLKELERE
(ahlaka ve erdemlere-AHÇ) inanmıyorlar, muhtemelen periyodik olarak
KURTARICILARA inanacaklar... Muhtemelen 20. Yüzyılda otorite yeniden
şahlanacak, hem de ne korkunç bir şahlanma. (Burckhardt'tan alıntı)
Karl Löwith, tarihte Anlam, s:50
Pek de yanılmamış gibi zira DEVLETler
gözetim ve takip teknolojilerini öylesine geliştirdiler ki, tüm toplumu askeri
bir kamp olarak tanımlamak mümkün hale geldi.
CİMRiLİK ve para yığma, bencillik ve
bireysellik övülen TEK DEĞER olarak kaldı. Ahlak, namus, şeref ve diğer
erdemlere olan inanç darmadağın oldu.
2. Dünya Savaşını getiren LİDER TAPICILIK Hitler, Mussolini, Stalin,
Churchill, Tito, Atatürk vs ile bitmedi; günümüzde hala vazgeçilmez
"olmasaydın olmazdık" tipi "Allah'ın lütfu" olarak görülen
YÜCE liderler üretmeye devam ediyor, diyor sanırım.
Papaz her şeyden önce okumuş, eğitimli sınıfa mensup,
felsefeden anlayan bir ilahiyatçı, utangaç ve biraz sulandırmış olsa da
hayırseverliği ile tanınan biridir.
Modern insan bu Hıristiyanlığın varlığını kabul eder.
Ancak laik yani Tanrı'nın umursanmadığı bir dünyada böyle bir din ilham verici
değildir.
Kilisenin hala toplumsal bir görevinin olduğunu kabul
eder ama gerçek bir uyanış için onun tavsiyeleri gözlerine hiç de cazip gelmez.
Çünkü sınırsız güvenliğin, emeğin, işin ve açgözlülüğün modern ruhu, kişisel
kurtuluşa ilgisi duymaz.
Aksine modern ruh herhangi bir ruhsal pratiğe ve saf
temaşaya kesinlikle düşmandır.
Karl Löwith, Tarihte Anlam, s:55
Sürekli devlet denen bir organize yapı tarafından
tehdit edilen,
Vergi, gizli vergi, dolaylı vergi, trafik cezası, UTTS
gibi bin türlü yolla elinde avucunda olan KORKUTULARAK alınan
Sabahın karanlığında evden çıkıp gecenin karanlığında
geri dönen böyle bir tempo içinde bile bir ev sahibi olmanın neredeyse bir ömür
sürdüğü
Kira, elektrik, gaz, aidat diye sürekli ümüğü sıkılan,
Para vermeden su içemeyen, -afedersiniz- hatta
hacetini gideremeyen
VARLIK YOKLUK derdine düşmüş topluluğun semaya bakıp
Yıldızların, güneşin, yağmurun, dumanın hayretine düşmesini beklemek mümkün
değildir.
Akşamki ekmeğinin parasını, üç gün sonraki
elektriğini, ay sonundaki kirasını ödemekte zorlanan tiplerin öldükten sonra
Ahiret'te başıma ne gelecek diye endişe etmeleri kolay iş değildir.
Zenginlik içinde şımarmış, Kibir ve
egoistlik hastalığına tutulup KALPLERİNi çürütmüşlerin ise irapta hiç mahalli
yok diyor sanırım.
Bir defasında yine bir ilahiyatçı olan arkadaşına
şöyle yazar. Burckhardt "Modern Hıristiyanlarla karşılaştırıldığında eski kâfirler
ne kadar da dindar insanlarmış."
O, dini restorasyon altında gerçekleştirilen
"muazzam işlere" karşı güçsüz tepkilere ve İncil'in eleştirel
tarihsel iyileştirmesinin kaçınılmaz sonuçlarına şahit olmuştur.
Karl Löwith, Tarihte Anlam, s:55
Türkiye'nin en eski ve namlı camiilerinden birindeyiz.
Camiyi gezen MÜSLÜMAN hanımefendilerin bir kısmı sanırım tamamen üryan gezseler
bu kadar kışkırtıcı olamazlardı. Zira giyindikleri ile o kadar şuh ve
erotikler. Gerçi, bazılarının üryan olmadığını iddia etmek de oldukça zordu.
Turistler ise kapılarda giyindikleri etek ve
üzerlerine aldıkları geniş örtüler ile onlardan çok daha saygı ile
bulunuyorlardı mekânda.
Yanımdaki arkadaş, bu durumu kapıdaki güvenlikçilere şikâyet
ettiğinde bazı ilahiyatçılardan bile "İslam'da örtü tesettür diye bişi
yok. Cahillerin uydurması" gibi cevaplar aldıklarını söyledi.
Ben de bu durumun sadece Tesettür, edep, hayâ
meselesinde olmadığını, eski gayrı müslimler sokakta yemek yememeye dikkat
ederken bazı başörtülü hanımların RAMAZAN ayında kafelerde cigara
tüttürebildiklerini, PARA ile kurduğumuz ilişkide de aynı durumun olduğunu,
DİNDAR işletmecilerin Yahudi patronlardan çok daha insafsız olabildiklerini,
vicdan sahibi ateistlerin bile karşı çıktıkları Toplumsal Cinsiyetler
meselesini muhafazakârların savunabildiklerini, Ailenin dağıtılmasının
SAĞCILARIn eli ile olduğunu, GÖSTERİŞ ve GÖRGÜSÜZLÜĞÜN medenilik iddiasındaki
İSLAMCI kesimin adeta nişanesi haline geldiğinden falan bahsettim.
Yani durum Burckhardt'ın dediği gibiydi "Eski gâvurlar bugünün MODERN veya
MODERNİST DİNDARLARINDAN daha EDEPLİ" gibiydi.
Fakirleştirip Muhtaç Hale Getirme
Burckhardt'ın 20. Yüzyılda büyük
zihinlerin cüretkar bir inisiyatif olarak sahneye çıkabileceklerine dair ümidi;
"fakirleştirip muhtaç hale getirme" ve "her şeyi basite
indirgeme" zamanları maddi lüksü ve israfı tükettiğinde çok kısa bir süre
içinde gelecek üst üste felaketler, savaşlar ve yaşam biçimimizin genel
değişimden dolayı tüm entelektüel ilginin içine yuvarlanacağı korkunç
ikilemdir.
Karl Löwith, tarihte Anlam, s:55
Burckhardt 1800'lü yılların sonunda
Devletlerin TOPLUMLARI fakirleştirerek kendisine muhtaç etme ve üstadları, âlimleri,
şeyhleri, hocaları itibarsızlaştırarak toplumu cahilliğe ve basitliğe
indirgemenin LÜKS tüketimi ve GÖSTERİŞİ kışkırtması nedeniyle ÖZ kaynakların
tükeneceğini; bunun büyük savaşlara ve felaketlere neden olacağını öngörmüş.
Ard arda gelen 1. ve 2. Dünya Savaşları
Burckhardt'ı doğruladı, sanırım.
Ancak onun beklediği büyük sıkıntıların
içinden çıkacak büyük DÜŞÜNÜRLER ortalıkta görünmüyor.
Zeyl: Türkiye'de biraz gecikmeyle olsa da DEVLET eli ile toplumun
FAkirleştirilerek teslim alınması, ALİMLERİ itibarsızlaştırarak toplumun
ahlaken çökertilmesi ve cahilleştirilmesi operasyonunda ciddi mesafeler kat
etti sanırım.
İsa ile gelen ilk dönemlerin gerçek Hristiyanlığı
dünyanın şu andaki standartları ile uyuşmayı bırakın tam olarak zıt tarafta
konumlanır.
"Zamanımızın en tutucu Hristiyanlığının"
bile kabullenmekte zorlandığı durumdan çok daha zor ve uzlaşmaz bir konumdadır.
"Mütevazı bir hayat, fedakârlık, "sağ
yanağına vurana sol yanağını dön" öyküsü tamamen popülerliğini
yitirmiştir.
İnsanlar sosyal kazanımlarını ve saygınlıklarını devam
ettirmek, bunun için daha çok para kazanmak istiyorlar. Bu nedenle Modern
Hayatın dinlerine her an daha da fazla müdahale etmesine göz yumuyorlar.
Kısacası insanlar, tüm Sofuluk ve dindarlıklarına
rağmen modern kültürün avantajlarından ve sunduklarından vazgeçme eğiliminde
değiller.
Karl Löwith, Tarihte Anlam, s:56
Modern hayat topluluklara Rahatlık, konfor ve
gösterişle dünya Cenneti vaad ederken onlardan dinlerini, ahlaklarını terk
etmelerini ya da kendine göre yeniden düzenlemelerini ister.
Hristiyanlık bu duruma tamamen teslim olmuş "PARA
ve zevke tapınmayı" ve "PARAYI tüm ilişkilerin merkezine"
koymayı kabul etmiş tüm iddialarından vaz geçmiştir, diyor sanırım.
Ne yazık ki çok azı hariç İslam
dünyasının özellikle ZENGİNLEŞEN kesimlerinde de durum benzer bir hal almaya
başlamıştır desem kızar mısınız?
Modern toplumda AHLAK doğaüstü bir inanç içerisindeki
dini temellerinden kurtulur.
Modern akıl yaşamın yüce muammasının çözümünü
Hristiyanlıktan bağımsız olarak bulmayı hedefler.
Bu konuda verilebilecek belki de en iyi örnek modern
filantropidir (İnsanseverlik).
Hristiyanlık, FEDAKÂRLIKLARA ikna ederek kişiye
şartsız bir hayırseverliği öğretir.
Modern Filantropinin kişiyi aktivitelere teşvik etmesi
kişiye dünyevi kariyerinde daha iyi bir pozisyona erişmesinden ibaret,
"para yapan" ruha eşlik eden bir yardım çabasıdır. Onun için dünyevi
hayat ve onunla ilgili şeyler tüm diğer şeylerden daha önemlidir.
Karl Löwith, Tarihte Anlam, s:56
Bu önemli bir tespit: Dinlerin Ahirete odaklanmış,
Allah ile kul arasında bağ kuran insanseverliği insanı; AHLAKLI, Erdemli ve fedakâr
bir insan yapmaya çalışırken
Modern İnsanseverlik insanı, daha Bireysel, BENCİL,
EGOİST, dünyevi ve para YAPAR daha doğru ifade ile PARA TAPARLIK sayesinde
KARİYER sahibi biri haline getirmeyi vaad eder, diyor sanırım.
Yani Dinlerin İDEAL insanı AHLAK insanı, Modern laik
dünyanın İDEAL insanı KARİYER insanıdır.
Zeyl: İletiye koymak için internette
kariyerle ilgili yaptığım aratmada gelen tüm görsellerin TEK ve YALNIZ insan
görselleri olması sanırım tesadüf değildi.
Her şeyden önce İLERMECİ bir dinin değerlerine inanan zamane insanları, geçmiş dönem insanlarının görünmeyen (gaybi) şeylere nasıl da gerçek bir itikat ve iman gösterdiklerine inanmakta oldukça zorluk çekerler.
Bu nedenle bugünün dindarlarının çoğunluğu dahi
gerçekten iman ettikleri dini sebeplerle değil ziyade daha çok bir gurur ve
nezaket anlayışı ile dini görevlerini yerine getirirler. Modern insana göre
Hristiyanlık, tökezleyen bir engel ve ahmaklık değil de -eğer dine özel bir
düşmanlığı ve garezi yoksa-seküler medeniyetin sağlıklı bir öğesidir.
Karl Löwith, Tarihte Anlam, s:56
Doğduğu andan itibaren TV'lerden verilen mesajlarla,
anasınıfından doktorasına kadar aldığı eğitimle
Pozitivizm (Doğruyu BİLİM söyle, Tanrı değil),
Materyalizm (Hayat ölçülebilir şeylerden ibarettir,
TANRI ve GAYBİ hiç bir şey yoktur)
Sekülerizm (Hayatı TANRIYI umursamadan yaşamak gerek)
Dinleri ile beyni yıkanan MODERN insanın GAYBA,
Tanrıya, Meleklere, cinlere, şeytana, ahirete vs inanması pek de mümkün
değildir.
Bu çerçeve DİNLER dahi Tanrı'yı artık işlerine
karıştırmamaya, Dindarlar dahi Tanrı'yı işlerine karışmadığı sürece kabul
etmeye meyyal olurlar, diyor sanırım.
Zeyl: Alisiz Alevilik, Muhammedsiz
Müslümanlık, Tanrısız mü'minlik bugünün SEKÜLER dinlerinin dini toplumlardaki
iz düşümleri sanırım.
DEVLET'le olmaz!
Hristiyanlığın Yunan Kültürünü ve roma DEVLETÇİLİĞİNİ
benimseyerek tarihe girdiği gerçeğinin farkındadır Burckhardt.
Lakin ıstırap çeken birinin haçın ihtişamına, acının
zafer dolu dinine dair inancı unutulsaydı muhtemelen Hristiyanlık diye bir şey
kalmazdı.
Kendini DEVLETE, Topluma veya MEDENİYETE yaslamak
yerine temel esinlenmesine dönmesi gerektiği konusunda Burckhardt kesinlikle
ısrarcıdır...
Hristiyanlığın mimarlıktan, müziğe, sanat ve edebiyata
kadar geliştirdiği tüm uzmanlıklar HRİSTİYANLIK dininin AŞKIN ruhundan tezahür eder.
Hristiyanlık kültürünün bu başarısı, kilisenin dünyaya zaten kendi kendilerine
daha net farkında oldukları dünyayı öğretmesinden değil, öte dünyaya iman eden
bir inanç ile bu dünyayı etkileme başarısındandır.
Karl Löwith, Tarihte Anlam, s:57
Dinler Devletlere, toplumlara, geleneklere, kültürlere YASLANARAK var
olmadılar. Hatta onlarla SAVAŞARAK, mücadele ederek, Allah'a, ölüm sonrasındaki
bir hayata İNANARAK yeryüzünde büyük devrimler yaptılar.
Devletle, kalabalıklarla, paraya, güce, konfora, zevke
tapan kültürle ANLAŞMAK, uzlaşmak onları güçlendirmez, boğar, kurutur.
Tüm bilimlerin, sanatların, mimarinin, müziğin ve
insanlık adına yapılan her GÜZEL şeyin ardında DİNLER vardır. Zira insanı
zevkinden, menfaatinden, çıkarlarından ödün vermeye beraberce UZAKTAKİ bir
fayda uğrunda fedakârlıkta bulunmaya ancak o ikna eder. Eğer o yoksa dönüşüm
zevkperestliğe ve insanlığın güçlü insanlarca KUL edileceği bir düzene doğru
olmak zorundadır, diyor sanırım.
Yani DEVLETLE, para ile,
kalabalıklar ile OLMAZ, iman ile olacak bu iş.
MODERN HRİSTİYANLIK alemi Hristiyanlığın en iyi ve en
güzel yaşandığı dönemin dünyevilikten kopmayı başardığı dönemlerde yaşandığını
unutmayı ister.
Zira klasik paganizmin çok Tanrıcı kültürlerinin
aksine, Hristiyanlık dini, ulusal bir kültürü kutsayan bir kült değil gelecekle
ilgili vaatleri olan bir inançtır. İlk Hristiyanların AHLAKİ dayanıklılığı
gelecekteki CENNET hayalini takip ederek kısmen doğaya ve kültüre karşı
gösterdikleri kayıtsızlık sayesindedir.
Karl Löwith, Tarihte Anlam, s:57
Hristiyanlığın (nitekim İslam'ın da) muhteşem başarısı ilk Dönem Hristiyanlarının dünyaya, dünyevi zevklere ve maddiyata tamah etmeyişleri ruhlarını, kişiliklerini, namuslarını ve şereflerini bunlarla değişmemeleri idi.
Bugünün Hristiyanları (keza İslam'ın
Dindarları da) her ne kadar İLK dönemin öncülerini kendilerine ÖRNEK olarak
gördüklerini iddia etseler de tıpkı PAGANİST, PUTPEREST dinlerde olduğu gibi
dünya zevklerinden, maddiyattan, rahat ve konfordan ödün vermeyi iste3memekte,
mutluluğu Ahiret sonrası CENNET'de aramak yerine CARPE DİEM (anın keyfini
çıkar) dininde aramayı tercih etmektedirler, diyor sanırım.
Burckhardt, modern Hristiyanlıkta
terimsel bir çelişkinin olduğunu fark etti:
Modern dünyanın Şeytani DÂHİLİĞİ,
paragözlülüğü ve Güçlülüğü, menfaate ve güce tapıncı GÖNÜLLÜ olarak acı
çekmenin, fedakarlık ve kendinden geçmenin direk karşı kutbunda yer alır.
Burckhardt'ın bu görüşü çok dikkate
değerdir zira bu 1800'lü yılların seküler bir tarihçisinin tespitidir; 20
yüzyılın bir ilahiyatçısının değil.
Karl Löwith, Tarihte Anlam, s:58
Para, güç, menfaat, dünya ve dünyevi
zevkler ŞEYTAN'In mü'minleri aldatma hileleri olarak tüm kutsal kitaplarda YER
alır.
Ancak modern dindarlar tam da bu
fitneleri yani para ve güce tapıncı ile İTİBARDAN (kibirden) ve konfordan taviz
vermeden yani bizzat ŞEYTAN'IN hilelerinin peşine düşerek MÜ'MİN olmaya
çalışırlar.
Hâlbuki Seküler ( TAnrı'yı umursamayan) sosyologlar bile HAKK'tan gayrısına
LA (hayır) demiş, merhametini, namusunu, şerefini, fedakârlığını, Dünyaya zerre
değer vermeyen vakarını gördükleri, HAkkın ve kardeşinin hatırını kendi
çıkarından yüksekte tutan mü'minleri özlemektedirler, diyor sanırım.
Seküler Batı Medeniyetinin serbest bıraktığı zenginlik
güçleri kaderin garip bir oyunuyla küresel düzeydeki YOKSULLUĞUN ana sebebi
haline gelmiştir...
İnsanlık doğanın efendisi olmuştur, ama insan da bu
sayede insanın kölesi olmuştur...
Tüm icatların ve ilerlemelerin sonucu, öyle görünüyor
ki şudur: İnsan hayatı, materyal bir güce indirgerken, materyal güçler hayatı
yönetir hale gelmiştir. (Karl Marx, 1856 yılı makalesinden)
Karl Löwith, Tarihte Anlam, s:66
Batının Paganist (çok Tanrılı) sekülerizmi son
yüzyıllarını insanlara ne vaad etmişse tersini eline vererek devam ediyor.
Tanrıdan Özgürleşmek için MANAyı reddedip maddeciliği
yüceltirken, madde yücelip insanın EFENDİSİ haline gelmiştir.
Hayatımızı kolaylaştırsın diye hayatımıza soktuğumuz
bilgisayarlar, yazılımlar, kameralar, tıbbi cihazlar BİZLERİN EFENDİSİ haline
gelmiş hayatlarımızı yönetir, hayatlarımıza karar verir hale gelmişlerdir
Tıpkı PARANIN hayatımızı kolaylaştırmasını isterken
TANRI pozisyonuna gelmesi gibi, diyor sanırım Karl Marx.
Zeyl: Görsel Doğu Romanın sembolü
insanoğlunu emziren ASENA (dişi kurt) heykeli.
19. Yüzyılı karakterize eden,
kimsenin itiraz edemeyeceği tek bir muazzam olgu vardır:
Bir taraftan daha önce tarihin hiç bir anında
kaydedilmemiş endüstriyel ve bilimsel güçler gelişmiştir; diğer tarafta ise Geç
Roma İmparatorluğu'nun çok iyi bilinen dehşetini bile geride bırakan çözülmenin
semptomları belirmiştir. (Karl Marx 1856 yılı makalesinden)
Karl Löwith, Tarihte Anlam, s:66
Modern zamanların itiraz edilmeyecek 2 özelliği var
1- Bilim ve teknolojideki gelişme
2- Geç Roma döneminin ahlaki düşkünlüğünün ve
sapkınlıklarının yeniden zuhur etmeye başlaması
Demiş sanırım Karl Marx.
Sanırım Ahlaki çöküntünün zuhur belirtileri çok
aşıldı. Toplumsal Cinsiyet Eşitliği projesi ile AHLAKSIZLIĞIN ahlak olarak
tanımlanmaya çalışıldığı sürece bile geldik.
Ancak ROMA'nın arenalardan DEHŞET salarak
toplumu idare teme yöntemi de kontrol ve takip teknolojileri ile TOPLUMA korku
salarak toplumu idare etme ya da DEVLETİN haksızlıklarına boyun eğme stratejisi
olarak devam ediyor kanaatindeyiz.
Bir tarafta modern endüstriyel bilim, diğer tarafta modern
ıstırapla çürüme arasındaki bu antagonizma (çatışma);
Üretim güçleri ile çağımızın sosyal şartları
arasındaki bu antagonizma anlaşılır fakat karşı konulamaz ve inkâr edilemez bir
durumdur.
Bu antagonizmada, tüm bu çatışma ve çelişkilerde
kuvvetle işleyen tini Hegel'in ifadesi ile "AKLIN HİLESİNİ" fark
edebiliyoruz.
Yani sosyal üretim biçiminin, iyi bir hayat için
mutlaka "YENİ İNSANLARA" ihtiyaç duyduğunu biliyoruz. (Karl Marx)
Karl Löwith, Tarihte ANlam, s:67
AKLIMIZIN hilesine kapıldık.
Korkunç bir şekilde zenginleşmek, güçlenmek ve TANRI
Olmak istiyoruz.
Bunun peşine düşmenin bizi TANRI değil ŞEYTAN
yapacağını, bunun ancak diğerlerinin bize köle ve kul olmaları ile, ıstırap ve
acı ile, katliam, yalan, hile ve soygun ile olacağını BİLE BİLE bunu istiyoruz.
Başka bir iNSAN MODELİNE ihtiyaç
var. Modern insan her şeyi çürütüyor sadece havayı, toprağı, suyu değil İNSANI,
ahlakı, namusu, şerefi, edebi de diyor sanırım.
Marx'a göre YENİ insanın matrisi (hedefe ulaştıracak
ana ögesi) kapitalist toplumdaki en SEFİL yaratık yani İŞÇİ sınıfıdır.
Ki bu işçi sınıfı üretim araçlarının sahibi
konumundaki kapitalist patrona ücret karşılığında kendisini satmaya zorlanmış,
kendisine inanılmaz derecede yabancılaşmıştır.
Marx İşçi sınıfında dünya devrimi vasıtasıyla tüm
insanlık tarihinin nihai amacının gerçekleşmesi için gereken tarihi aracı
görmüştür. İşçiler tarihsel materyalizmin seçimiş insanlarıdır çünkü kapitalist
düzenin ayrıcalıklarından yoksun bırakılmışlardır.
Fransız Devriminden önce Sieyes'in burjuvanın "hiç
bir şey" olduğunu bu nedenle "her şeye hakkı olduğunu" söylediği
gibi Marx'da burjuva toplumunun zaferinden 15 yıl sonra, ortaya çıkan işçi
sınıfının evren misyonunu tanımlamıştır.
İşçi sınıfının davası bütündür çünkü insan varlığından
tamamen yabancılaşmıştır.
Karl Löwith, Tarihte Anlam, s:68
Marx'a göre işçiler, Kapitalist sınıfın günahlarına
bulaşmamış olduğu ve Zengin/Güçlü sınıf tarafından tüm kazanımlarından MAHRUM
bırakıldığı için KAPİTAZMİN günahlarına bulaşmamış ve TEMİZ/PAK kalmıştır.
Yani İsa'nın havarileri, Hz. Peygamberin sahabesi, İslam’ın
Mü'minleri Komünizmin İŞÇİLERİDİR.
Kafirlerden hesap sorulacak kutsal KIYAMET günü, Marx
için İşçilerin ayağa kalkıp kapitalistlerden hesap soracakları DEVRİM günüdür.
Müslümanın ölünce ulaştığı CENNET, Marx'ın işçilerinin
kapitalizmden sonra ulaşacakları günlerdir.
Ne yazık ki sanırım Marx yanıldı
zira işçilerin büyük çoğunluğu ihlaslı, takvalı, edepli, namuslu ve şerefli
MÜ'MİNLER değil, KAPTALİST olmak için fırsat kollayan kapitalist adaylarından başka
bir şey değillerdi sanırım…
Üretim araçlarının bütününün ele geçirilmesi yoluyla
sadece kısmi değil bütünüyle özgürleşmeyi, başarabilecek olan sadece işçi
sınıfıdır der Marx
"Gerçek boyutta dünyevi bir dertle (para
kazanarak "yaşamını sürdürebilme" derdiyle) kendisine ve hayata iyice
yabancılaşmış" MALLARIN asıl üreticisi, ama aynı zamanda dünya piyasasında
kendisi de satılık bir mal olan - ücretli-emekçi-işçi sınıfı TOPLUMU
kurtarabilecek tek devrimsel güçtür. zira onun bireysel menfaati toplumun genel
menfaati ile örtüşür.
İşçi sınıfının "SEÇİLMİŞ" olduğuna dair bu
felsefe kendi felsefesinin bilimselliğine uygun, kendi çerçevesinde eskatolojik
(nihai bir sona inanan) ve yaklaşım biçimi olarak kahince olarak Komünist
Manifesto'da yer alır.
Karl Löwith, Tarihte Anlam s:69
Marx işçi sınıfının zengin zümre tarafından
aşağılanması ve insani hayatın dışına itilmesini, onun menfaatinin toplumun
genel mefaati ile ortak olmasını kurulacak Dünya Cenneti için en ideal
yaptığını düşünüyordu sanırım.
Ancak sorun belki de toplumun menfaatlerinden yoksun
olma, emeğin sömürülmesi ya da ortak menfaat meselesi gibi EKONOMİ kökenli bir
sorun değil de FITRİ kökenli, insanın zengin ya da fakir zulme meyyal, kibirli,
nankör bir varlık olması; kolayca UNUTMASI, kolayca ALIŞMASI, kolayca İHANET
etmesi idi.
Belki de terbiye edilmesi gerek sadece BURJU sınıfı
değil genel olarak HAM insanın kendisiydi.
Eğer sorun bizim dediğimiz gibi
insanın FITRATI ile ilgiliyse işçiler de GÜCÜ ELLERİNE geçirdiklerinde
zalimleşecek, düzen değişmeyecek sadece zalim değişecektir.
Doğa güçlerinin dizginlenmesi, makineleşme, sanayide
ve tarımda kimyasalların kullanılmaya başlanması, buharlı gemiler,
demiryolları, elektrikli telgraflar, dünyanın her tarafında toprağın ıslah
edilmesi... Bunların hiç biri değil.
Modern insan Mısır Piramitlerinden, Roma'nın su
kanallarından ve Gotik Katedrallerden çok daha büyük eserler başarmıştır...
Kavimler göçünden ve Haçlı Seferlerinden çok daha
büyük ve çok daha farklı yerlere seferler düzenlemiştir.
Lakin Batı Medeniyetinin asıl büyük zaferi bunlar
değildir.
Onun zaferi -taraflarını Burjuva ile işçinin
simgelediği çatışmayı dahi bitirecek olan başarısı- ATAERKİL ve İNSANİ
ilişkilere son noktayı koymasıdır.
Karl Löwith, Tarihte Anlam, s:69
Marx'ın "Tarih boyunca ezilenle ezen arasında
süren çatışmaya neden olanın Ataerkil düzen ve dinlerin "insani" diye
tanımlanan öğretilerinin ve yaptırımlarının nesillerden nesillere aktarılması
olduğunu düşünür. Burjuva ile işçi sınıfının son çatışmasını kazanacak olan
işçilerin BURJUVAYI yok etmesi ile burjuvanın koruyup kolladığı ataerkil ve
dini yapılar da yok olacaktır."
Dediğini iddia ediyor sanırım Karl Löwith.
Eğer bu doğruysa Marx'ın en büyük çuvallaması bu
olmuştur, muhtemelen. Zİra insanın zalimliğinin kökeni ataerkil yapıda değil
kendi ruhuna mündemiç olan sıfatlardadır. Komünizm ve Post Modern Kapitalizm,
Dinleri ve Ataerkil yapıyı, bazen kanunlar ve gözetleme teknolojileri bazen
medyadan psikolojik ve sosyal şiddet ile bazen de Sovyetlerde olduğu gibi büyük
bir devlet şiddeti ve zalimlikle bastırdığı halde ne zulüm de ne çatışma da ne
vahşilikte bir gerileme oldu. Tam aksine bunlar ortadan çekildikçe çatışma
yaygınlık kazandı ve şiddet katlanarak arttı.
Bunların hem liberal hem de komünist
yapılarca baskılandığı son 2 yüzyıl insanlık tarihinin en büyük katliamlarının
yaşandığı zamanlar oldu kanaatindeyim..
"Günümüze kadar bütün toplumların tarihi, sınıf çatışmalarının tarihidir"
Yani tarih özgürle köle, patrisyenle (elit) pleb
(sıradan), senyörle(asil) serf(köylü), usta ile çırak veya Marx'ın özetlediği
gibi "sömürenle" "sömürülen" arasındaki antagonizmanın
(çatışmanın) tarihidir.
Bu çatışma tüm tarih boyunca kâh açıktan, kâh gizliden
devam etmiştir ve sonuç olarak ya toplumun devrimsel bir yeniden yapılanması ya
da her iki tarafın ortak çöküşü ile neticelenmiştir.
Feodal toplumdan filizlenen modern burjuva da bu sınıf
çatışmasından kurtulamamıştır; sadece yeni sınıflar yeni sömürü ve baskı
koşulları ortaya çıkarmıştır.
Ancak bu çatışmada Marx farklı bir taraf görür: Ona
göre bu iki düşman kampın yani, işçi ile burjuvanın çatışması; nihai çatışma ve
hesaplaşmadır
Karl Löwith, Tarihte Anlam, s:69
Büyük Kitaplar Kıyamet saatine kadar Şeytan ile
İnsanlığın mücadele halinde olacağını ve kıyametin kopması ve mü'minlerin galip
gelmesi ile bu mücadelenin biteceğini Huzura ve CENNETE kavuşulacağını
söylerler.
Marx için insani çatışmanın sonu burjuva ile işçi
sınıfının yapacağı son çatışma olacaktır. İşçilerin burjuvayı haklaması ile
komün toplum kurulacaktır.
Yani demeye çalışıyor ki KArl
Löwith, Komünizm ütopyası ilahi dinlerden bir uyarlamadır.
Modern sanayi, ataerkil ustanın küçük atölyesini
endüstriyel kapitalistin büyük fabrikasına dönüştürmüştür.
Fabrika içine tıkılan işçi kitleleri askerler gibi
organize edilirler. Endüstriyel orduya ait bir biçimde, tam bir astsubaylar ve
subaylar hiyerarşisinin denetimi altına girerler.
İşçiler, artık yalnızca burjuvazinin ve burjuva
devletlerinin köleleri olmakla kalmazlar, her gün ve her saat makinenin, şefin
ve öncelikle de şahsen patronun kölesi durumuna düşerler. Bu despotluk,
amacının, kazanç olduğunu ne kadar açık ilan ederse, bir o kadar daha aşağılık,
tiksindirici ve nefret uyandırıcı olur. (Karl Marx)
Karl Löwith, Tarihte Anlam, s:70
Zeyl 1- Modern Sanayii eski Ustalık çıraklık kurumunun devamı olarak görüyor MArx
MARX'a ufak bir itirazım var. Küçük atölyedeki usta
ile işçiler arasında kurulan ATAERKİL düzen de İNSANİ ilişkilerin gelişmesi
mümkündü. Bu nedenle baba oğul gibi olmuş hatta ötesine geçmiş usta çırak
ilişkileri sık rastlanan bir durumdur. Usta çırağının her halinden haberdar ve
sorumludur. Düğününü yapar, kendisine rakip olacağını bilerek dükkânını bile
açabilirdi.
Lakin kapitalist işletmelerde merkezdeki PATRON gibi
büyük Kapitalist de GÖRÜNMEZdir. Onunla işçileri arasında İNSANİ bir ilişki
kurulması mümkün değildir. Birbirlerini sokakta görseler tanımazlar. PATRONUn
ne işçilerinin hallinden haberi vardır ne de işçinin hali umuru ve sorumluluk
bilinci kapsamındadır
Zeyl 2: Fabrikalarda veya devlet
kurumlarında amirlerin, şeflerin, müdürlerin alt kesimlere uyguladıkları
aşağılamalar Askeriyede askerin kişiliksizleştirilmesi için aşağılanması
uygulamalarından hiç de aşağı kalmayabilir.
Modern endüstriyel burjuva, insanı
"doğal üstünlüğüne" bağlayan "doğal" bağları parçalarına
ayırmıştır.
İnsanla insan arasındaki yalın
BENCİLLİK, duygusuz bir NAKDİ ÖDEMEDEN başka bir bağ bırakmamıştır.
Karl Löwith, Tarihte Anlam, s:70
İnsan insanla hayvanın hayvanla
kuramadığı "DOĞAL" bağlar kurar.
- Aile bağı
- Akrabalık bağı
- Komşuluk bağı
- Kardeşlik bağı
- İman bağı (inanç, ideoloji bağı)
- Din Bağı
- Millet bağı
- Hobi bağı
- Meslek bağı
- Zulüm bağı
- Mazlumluk bağı
...
İnsanlar arasındaki bu doğal bağları
kapitalist PARA TAPICILIĞIN "BİREYSELCİLİĞİ", "menfaat
perestliği", "çıkarcılığı" darmadağın eder.
Hepsini kırar, atar.
İnsanların arasındaki her ilişki
"Bundan ne menfaatim olacak? Ne kadar ödeyeceksin?" sorusu ile
karşılanır olur.
Bu sorunun altında yatan mantık, benim seninle HİÇ BİR İNSANİ BAĞIM Yok
demektir, diyor sanırım.
Dindar huşunun kutsal ürpertilerini,
Şövalyece fedakârlıkların yüksek heyecanlarını
Ağaların duygusal cömertliğini
Egoist/bencil hesapçılığın buz gibi suyunda boğdular.
İtibarı ve toplumsal şerefi alınır asatılır bir
nesneye indirgemiş, sayısız kazanılmış özgürlüklerin yerine tek bir özgürlüğü
VİCDANSIZLIK ÖZGÜRLÜĞÜNÜ koymuştur.
Tek kelime ile burjuvazi, dini ve siyasi ilizyonlarla
üstü örtülü sömürüyü apaçık, utanmaz, dolaysız, yalın sömürüyle değiştirmiştir.
Bugüne dek büyük değer verilen ve sofuca bir takva ile bakılan ne kadar ahlaki
eylem varsa burjuvazi bunların hepsinin üstündeki kutsallık örtüsünü çekip
atmıştır.
Doktoru da, hukukçuyu da, rahibi de, şairi de,
iktisadçıyı da kendi ücretli kulu haline getirmiştir.
Karl Löwith, Tarihte Anlam, s:70
Kapitalizmin MENFAAT putperestliği
toplumlardaki tüm AHLAKİ değerlere saldırır. Geride vicdansızlık ve Ahlaksızlık
ÖZGÜRLÜĞÜNDEN başka bir şey bırakmaz diyor sanırım.
Üretimin sürekli altüst oluşu,
Bütün toplumsal tabakalarda düzenin bitmez bozuluşları,
Sonu gelmez belirsiz hareketlilik burjuva çağını tüm
öncüllerinden ayırt eder.
Bütün sabit ve donmuş ilişkiler, beraberinde
getirdikleri eski ve saygıdeğer ilkeler ve kabuller ile birlikte tasfiye
oluyorlar.
Yerleşik olan ne varsa eriyip yok oluyor,
Kutsal olan ne varsa lanetleniyor,
İnsan kendi yaşadığı ortama ve hemcinsleri ile olan
ilişkilere ayok kafa ile bakmak zorunda kalıyor.
Karl Löwith, Tarihte Anlam, s:71
Kapitalizmin VİCDANSIZLIK özgürlüğü
İnsanlığın binlerce senede ulaştığı ahlaki yapıları,
erdemlere yaslanan düşünce fikir ve kabulleri darmadağın eder.
Tüm bağları koparır.
İnsan ÇIRIL ÇIPLAK bir yalnızlık
içinde kendi gerçeği ile yüzleşmek zorunda kalır, diyor sanırım.
En uzak ve en barbar milletleri bile emerek, onları
kapitalist üretim biçimine uymaya zorlayarak, piyasayı sürekli genişletirken
Batı Medeniyeti, artık "büyü gücü ile kendi yarattığı yeraltı dünyasını
kontrol edemeyen bir büyücü" gibi yarattığı devasa ve değişim ve üretim
araçlarını kontrol edemez hale gelmiştir.
Sanayi ve ticaret tarihi, modern üretim güçlerinin
sosyal ve ekonomik koşullara ayaklanma tarihine dönüştü. Ortalığa bir
"Aşırı üretim salgını" çıktı. Mevcut Burjuva toplumunun koşulları
kendileri tarafından yaratılan bu hareketliliği ve zenginliği içine almak ve
kontrol etmek için oldukça dardır.
Burjuvanın dünyayı kontrol etmek için ürettiği
silahlar şu an kendisine yönelmiştir.
Karl Löwith, Tarihte Anlam, s:72
Küresel zenginlerin zenginliklerini artırmak için kışkırttıkları üretmek için üretmek, tüketmek için tüketmek ideolojileri kontrolden çıkmış KÜRESEL EGEMENLERİN kendilerini vurur hale gelmiştir.
Sanırım İKLİM Politikaları ile
gelişmekte olan ve az gelişmiş ülkelere dayatılan YAPTIRIMLAR Küresel
egemenlerin, kendi egemenliklerini sürdürebilmek için üretim ve tüketim
zincirlerini yeniden kontrol edebilmek için dünya ekonomisine yapmak
istedikleri müdahaledir.
Marx'ın ütopyasına göre;
İşçiler, işçi sınıfının menfaatleri doğrultusunda,
başka ülkelerdeki işçilerin komünist karakterini ortaya çıkararak tüm toplumu
zenginlerin tasallutundan kurtarırlar.
BU sürecin sonunda işçiler önceki dönemin zenginleri
gibi YÖNETİCİ bir sınıf var etmeyecek, kendi üstünlüklerini de reddedecek, eski
sistemin yerine herkesin özgür gelişimini sağlayacak bir
"birliktelik" inşa edeceklerdir.
Nihayetinde zorunlulukların alanı, komünist karakterin
YÜCE Birlikteliğinde oluşacak "özgürlük alanı" ile yer
değiştirecektir.
Anlaşılabileceği gibi Marx'ın tarihi mesiyanizminin
nihai amacı ve ideali TANRISIZ bir Tanrı Krallığı kurmaktır.
Karl Löwith, Tarihte Anlam, s:73
Ama Allah'ın tayin ettiği, ama kılıç gücü ile ama
seçimle başa gelen olsun bir "ACAİP YETENEKLİ" kurtarıcı lider yani
"MESİH" bekleme inancı sadece Yahudilik ve İslam toplumlarına özgü
bir inanç değildir.
Modern dinlerdeki "kurtarıcı" öncü, yeri
doldurulamaz BÜYÜK önder, Olmasaydın OLMAZDIN'lıkçı, devrim yapacak komünist
öncü kadro beklentileri Yahudiliğin MESİH BEKLEME inancının uyarlamalarından
başka bir şey değildir.
Sonunda SEçilmiş, ÖZEL, MUHTEŞEM
birileri TANRININ koltuğuna oturarak TANRI'nın yapması gereken Yeniden bir
toplum yaratma, düşmanlardan öç alma, gariplerin intikamını alma, güçsüzlere
GÜÇ verme misyonunu göreceklerdir.
Devrim zamanlarında ekonomi temel radikal bir değişime
uğradığında, legal ve politik, DİNİ Ve felsefi tüm üst yapı biçimleri de çok
hızlı biçimde az ya da çok değişime uğrar.
Karl Löwith, Tarihte Anlam, s:74
Gerek Cumhuriyete geçişte yapılan inkılaplar, gerek
Özal dönemi ile yarı liberal gerek Tayyip Bey dönemi ile geçilen tam liberal
politikalarla topluma vurulan RADİKAL darbelerin toplumda meydana getirdiği
AHLAKİ, kültürel, dini, sosyal değişimleri yaşı yetenler ve aklı olanlar
sanırım gözleyebilmiştir.
Mesela önce TAM FAİZE dayalı bir ekonomi gelmiş
Ardından FAİZİN helalliğine dair dini FETVALAR
Faizin gerekliliğine diar akademik ve felsefik
söylemler
Sonra en dindar kesimin bile faizle iç içe kurdukları
işletmeler
Ve faize, borca, krediye dayalı bir TOPLUMSAL yaşam
geldi.
Önce AHLAKA, erdeme, MAHREME, ar ve namusa dayalı
"BİZ ŞEREF imiz için yaşarız" toplumu vardı
Sonra NAMUS, iffet, şeref, hayâ ve NİKÂHI önemsemeyen
yasalar geldi
Ardından PARADAN başka bir kutsalı kalmamış, namusuna,
mahremine, şerefine düşkün olanlarla dalga geçilen hatta bunları çevresinden
talep edenleri cezalandıran bir topluma geçildi.
Şimdi dindarların kızlarının ağyara gösterdikleri
kefen bezine mahrem
Gibi şeyler okuyunca geldi aklıma
Tarihte her ne görülürse görülsün, sonuç olarak
"ideolojik" bir "üst yapı" olarak anlaşılır, çünkü sosyal
ve politik, legal ve ruhsal yaşam sürecinin genel karakterini belirleyen şey
her zaman materyal üretim biçimidir.
BU materyalist yorum bilinen bir önermeden hareket
eder, "insanların varlığını belirleyen şey bilinç değildir", tam
tersine, bilinci belirleyen onların sosyo ekonomik var oluşlarıdır.
BU önerme, idealist kuruntularla aklı karışmamış
herkese aşikâr bir önermedir.
Karl Löwith, Tarihte Anlam, s:74
Marx ve Engels'in bu önermeleri sanırım Müslümanlara
çok uzak bir önerme değildir: İnsanların ne düşündüklerinin, ne konuştuklarının,
zihinlerinde ne olduğunun çok önemi yoktur. Nasıl ürettikleri, geçimlerini
nelerden sağladıkları, kazançlarını nerelere harcadıkları, midelerine ne
koydukları onların HALLERİNİ, gidişatlarını belirler, düşüncesindedirler
sanırım.
İnandığı gibi yaşamak mümkün değildir, YAŞADIĞI gibi
inanmak, fikirlerini tashih etmek zorunda kalır insan, diyor özetle sanırım.
Mesela uzun da kısa keselim Aydın
ABAsı olsun
Komünist manifesto, her şeyden önce KÂHİNCE bir belge,
bir yargı ve eyleme davet eden bir çağrıdır. Hiç de elle tutulabilir olguların
ampirik kanıtına dayalı saf bir bilimsel önerme değildir.
... Marx, artı değer teorisi ile sömürü gerçeğini
"bilimsel olarak açıklayabilir" . Ama bu sömürünün kötü olduğu
fikrinin adaletsizlik ve halka ilgili bir mesele olduğunu değiştirmez.
Sömürü, Marx'ın evrensel tarih taslağında, "tarih
öncesinin" radikal kötülüğünden veya İNCİL'deki kullanımıyla İLK GÜNAHTAN
aşağı kalır yanı yoktur. Tıpkı ilk Günah gibi SÖMÜRÜ DE insanın sadece ahlakını
değil bilincini de etkiler...
Yüce ve her tarafı kaplayan bir KÖTÜLÜK Olarak SÖMÜRÜ
ekonomik bir tanımdan çok daha fazlasını İFADE eder.
Karl Löwith, Tarihte Anlam, s:75
SöMÜREREK zengin olmak, aldatarak servetlerini çalmak,
eşkıyalıkla zayıfların mallarını gasp etmek NEDEN KÖTÜ olsun ki?
Ekonomiyi, yıldızların konumunu, kimyasal tepkimeleri
FORMÜLLERLE açıklayabiliriz. Lakin SÖMÜRÜNÜN kötü bir şey olduğunu formüllerle
açıklamak mümkün mü?
Yalanın, riyanın, münafıklığın, hırsızlığın,
kandırmanın, zulmün, öldürmenin kötülüğünü BİLİMSEL FORMÜLLERLE ispatlamak
mümkün değildir
Eğer bunları tanımlamak istiyorsanız MUTLAKA TANRI'ya,
Ahirete, EBEDİLİK fikrine gitmek zorundasınız. MARX dahi TANRININ adını anmadan bunu yaptı diyor
sanırım.
Aristo'ya ve Aziz Augustin'e göre KÖLELİK diğer birçok
kurum gibi sıradan bir kurumdur.
Aristo için TİKSİNDİRİCİ olmaktan çok tamamen doğal
bir gerçeklikten doğar.
Aziz Augustin ise KÖLELİĞİ hayırseverlikle teskin
edilmesi gereken ama sonsuz kurtuluşa ermeye ya da lanetlenmeye sebep olmayan
bir sosyal durum olarak kabul eder.
Yönetenle yönetilen arasındaki ilişkinin ÖZGÜRLÜK
tutkusu üzerinden sömürü olarak tanımlanması, kölelerden çok daha fazla
özgürleşen BURJUVA sınıfının yükselişi ile oldu.
Marx'ın ahlaki yargılarla ve değerlendirmelerle
önyargısız olmakta ısrarcı olması ve farklı toplumsal çatışma problemlerini
"sömüren ve sömürülen" sözcüklerinde toparlaması kendi kendine
yaptığı ilginç olarak nitelendirilebilecek bir yanlış yorumlamadır.
Komünist Manifestonun temel öncülü işçi sınıfı ile
burjuva arasındaki çatışma değildir; çatışmanın sebebi bir tarafın IŞIĞIN
çocuğu diğer tarafın karanlığın çocuğu olmasıdır.
Karl Löwith, Tarihte Anlam, s:75
Marx iyilik-kötülük, doğruluk-yanlışlık, helal-haram,
zalim-mazlum, hayır-şer gibi dinlerin tüm ÇATIŞMMALARINI tek tanımda topladı
sömüren ve sömürülen.
Ancak İSİM Verilmeden sömürenler Şeytan'ın,
sömürülenler Tanrı'nın yani IŞIĞIN çocukları olarak kabul edildiler.
Bu durum DİNLERİN kabulü idi BİLİMSEL hiç bir temeli
yoktu, diyor sanırım.
Seküler yorumlarla saptırılmasına rağmen, Komünist
Manifesto hala mesiyanik bir inancın temel özelliklerini muhafaza eder.
"Gelecekte olacak şeylerin bugüne verdiği güvence".
Bu yüzden, burjuvayla işçi sınıfı yani iki düşman kamp
arasındaki "son" çatışmanın, Hristiyan/Yahudi düşüncedeki tarihin son
evresinde Hristiyan ve Hristiyan olmayan arasındaki son mücadele ile örtüşmesi;
Komünizmdeki İşçi sınıfının görevinin dinlerdeki
seçilmiş müminlerin görevi ile örtüşmesi
En alçaltılmış sınıfın kurtarıcı ve evrensel
fonksiyonunun ÇARMIH ve Diriliş modellerinde tasarlanması
Zorunluluk alanının özgürlük alanına olan nihai
dönüşümünün (Dinlerdeki emir ve yasakların insanları özgürleştireceği
iddiasının, İşçilerin partisel ya da devrimsel Zorunluluklarının onları
özgürleştireceği iddiası-AHÇ)
Komünist ütopyadaki Civitas Terrena'nın (Dünya
Devletinin) Civitas Dei'ye (Tanrı'nın devletine) benzemesi ve
Komünist Manifesto'da taslağı çizilen bütün tarih
sürecinin anlamlı bir son hedefe doğru (kıyamete ve KURTULUŞA doğru-AHÇ)
inayetsel bir ilerleyiş olarak genel Yahudi- Hristiyan tarih yorumu şemasıyla
örtüşmesi tesadüf değildir...
Karl Löwith, Tarihte Anlam, S:76
Marx'ın materyalist (maddeci,
Tanrı'yı ve gaybı reddeden) Komünist ütopyası Yahudiliğin kurtuluş için MESİH
bekleyen inancı ile çoktan fazla benzeşir demek istiyor sanırım.
Ne burjuva ne de işçi sınıfı kavramları, ne iki düşman
kamp arasındaki yoğun mücadele şeklinde cereyan eden tarih görüşü, ne de bunun
özellikle hızla doruğa çıkacağı umudu "saf bir ampirik-deneysel"
yolla ispatlanabilir. (Bu bir mü'minin kıyamet beklentisinden farklı bir durum
değildir-AHÇ)
Tüm tarihin bir sınıf mücadelesi tarihi olduğu
yalnızca "Marx'ın "ideolojik" bilincinde" varken, bu
kavramın arkasındaki gerçek itici güç, kendi bilinçsiz kökünü Marx'ın varlığında
hatta onun ırkında bulan saydam MESİYANİZMDİR.
Kendisini güçlü bir din karşıtı ve hatta Yahudi
karşıtı olarak hisseden, özgürleşen bir 19. Yüzyıl Yahudisi olmasına rağmen o
bir eski AHİT Yahudisiydi.
Karl Löwith, Tarihte Anlam, s:76
Ne işçi sınıfının IŞIĞIN çocukları ne de Burjuvanın
(patronların) Karanlığın çocukları oldukları ne de bir gün bunların arasındaki
çatışmanın NİHAİ bir sona çatışmaya ulaşacağı beklentisi BİLİMSEL bir
düşüncedir.
Bunlar SAF DİNİ terminolojinin
MARX'ın ideolojisine uyarlanmasıdır, diyor sanırım.
Komünist İTİKAD, Yahudi/Hristiyan mesiyanizminin
temellerine ihtiyaç duyar:
Zafer ancak aşağılanmanın ve çilenin özgürce kabulü
ile gelir. Proleter (işçi) komünist HAÇI olmayan havaridir; uhrevi huzurun
dünyadaki talibidir.
19. Yüzyıl Rus nihilizminin ve sosyalizminin tersine,
Marx dini bilincin problemlerine olan hakiki ilgiden ve onu anlamaktan
mahrumdur. Bilimsel bir ateistti ki din eleştirisi onun için Hristiyanlığın
kendisinin tarihsel sonu gibi gerçekleştirilmiş bir olguydu. Marx, dünyevi
pratiklerin tüm standartlarının, İncil'in ve Kilisenin Babalarının bütün temel
öğretileri ile tamamen çeliştiğine dikkat çeker.
Karl Löwith, Tarihte Anlam, s:78
Marx dinleri modern dünyaya ayak uydurmaları mümkün
olmayan çoktan ölmüş yapılar olarak görüyordu. Her ne kadar Komünal Ütopya
Yahudiliğin/Hristiyanlığın Kurtuluş ideolojisinin uyarlaması olsa da bu
böyleydi.
Hâlbuki her TAKLİD aslı yaşatmak için vardır.
Altı üstü 100 yıl sonra Komünizmin,
Nazizm'in/Faşizm'in, Stalin'izmin, Lenin'izmin, Kapitalizmin, Modernizmin vs.
tükenişini konuşuyoruz. Muhtemelen Hristiyanlık ve Yahudilik daha binlerce sene
devam edecek, diyor sanırım.
Marx şöyle devam eder;
"Gerçek zorluk, Yunan sanatının ve destanının
belirli sosyal gelişim biçimlerine bağlı olduğunu fikrini anlamak değildir.
Bu zorluk, daha ziyade, neden onların hala bizim için
bir ilgi kaynağı oluşturduğunu ve belirli açılardan erişimin ötesinde bir
standart ve model olarak bize üstün geldiğini anlamakta yatar.
Dini arka planıyla Komünist manifesto'yu aydınlatma
çabalarımıza uygulandığında şöyle bir soru sorabiliriz: "Eğer Materyal
Üretim biçimleri tüm BİLİNÇ biçimlerini etkileyen faktörse taa ESKİ mesiyanizm
nasıl olur da hala ruhani tarihsel materyalizm modeli olarak çekici olabilir ve
üstün gelebilir.
Marx'ın buna cevabı hiçbir surette ikna edici
değildir.
...
Marx'ın yanlış sorusuna doğru cevap şu olabilir,
ekonomik durum gibi tek bir faktör, tarihi bütün olarak asla
"belirleyemez" ve bütün bir tarihsel sürecin yorumu, nötr olgularda
bulunmayan bir referans sistemine ihtiyaç duyar.
Karl Löwith, Tarihte Anlam, s:78
Evet, üretim biçimleri, madde ve
maddiyat insan bilincini şekillendirmede önemli bir faktörtür lakin insanın YEKÛNU
bu değildir. Düşünün en ateist tip dahi hayatı tehlikeye girdiğinde Allah Allah
çekebiliyor, merhamet dilenebiliyor, şefkat görünce yumuşuyor, doğruluğu
övüyor, sadakatten mest olabiliyor, diyor sanırım.
Marx, Epikür'ü en büyük antik aydınlanmacı olarak ele
alır.
Çünkü o, ölümlü bir insan olarak Gökyüzünün ve Yeryüzünün
TANRI'LARINA kafa tutarak "şehitlerin en soylusu" Prometheus'u takip
etmiştir. Bu meydan okuma modern dünya piyasasının idollerinde yeniden gündeme
gelmiştir.
Çünkü dini bilincin tasfiyesi insanın dünyayı kontrol
altına alıp onun EFENDİSİ (LORDU/TANRISI-AHÇ) olması için bir ÖN koşuldur.
Marx'ın bir dünya devrimi ile dünyayı toptan
değiştirme girişimi, insanın var olan bir yaratım düzenine bağlılığının inkârını
içerir.
Karl Löwith, tarihte Anlam, s:79
- Prometheus sıradan bir mitolojik kahraman değildir.
İNSANIN Tanrıya olan isyanını temsil eder. Tanrı'nın düzeninin yerine insanın
düzen kurma ideali onda resmedilir.
- İnsanın yeryüzünde İNSAN KRALLIĞINI -daha doğrusu
zengin ve güçlülerin fakirler üstündeki MUTLAK, SORGULANAMAZ ve HESAP VERMEZ
iktidarının- kurulabilmesi için zenginleri de AHLAKA davet eden, onlara da
hesap soran TANRI'nın iktidarının devrilmesi gerekir.
- Marx'a göre Yeni Dünya düzeni için tüm değerleri alt
üst eden bir devrim gerekir ve bu da insani ilişkilerin bir FITRAT dâhilinde işlediği
fikrini reddetmekle mümkündür. (Kız ve erkek çocuklarının davranışlarını
temelde etkileyen FITRAT değil, ÖĞRETİLMİŞ davranış biçimleridir deyip kız
çocuklarının eline tüfek erkek çocukların eline bez bebek verme zırvalığı
sanırım buna dayanıyor.)
Diyor sanırım.
Marx'ın eleştirisi şu cümle ile başlar:
"... din eleştirisi tüm diğer eleştirilerin ön
koşuludur. Yani doğaüstünün ve öteki dünyevi dinlerin ilüzyonunda dolaylı olarak
yansıtılan din dışı şeylerin, gerçek dünyanın.
Feuerbach'ın, Tanrı'nın yalnızca sonlu insanın sonsuz
bir izdüşümü olduğu ve teolojinin (Tanrı biliminin) özünün antropoloji (insan
bilimi) olduğunun keşfinden sonra, şimdiki görev "bu dünyanın HAKİKATİNİ
"kurmaktır." der.
Karl Löwith, Tarihte Anlam, s:79
Karl Marx Tanrı'ya dayalı değerler sistemini yıkmanın
YENİ ve ADİL bir İNSAN Krallığı kurmak için şart olduğuna inanıyordu. Bunu
başardığımıza göre YENİ Dünya’yı kurmaya başlayabiliriz diyor sanırım.
Ancak aradan geçen 100 yıllık süre içinde TANRI'ya
dair değerlerin yerine ikame edilmiş TEK bir değer var edilemediği gibi
TANRI'ya dayalı değerler önemsizleştirildiğinde geriye hayvani bir
"menfaat" duygusundan başka hiç bir şey kalmadığını da gördük.
O kadar ki çağa "Post
Truth" (Hakikat, gerçeklik, doğruluk sonrası) çağ ismi verildi. Mesele
Hakikatin, doğruluğun ya da gerçeğin aşılıp sonrasına geçilmesi değildi. Sorun
TANRI olmayınca ne inanacak bir Hakikat, ne bir gerçeklik ne de bir doğrunun
kalmasıydı.
Marx "Tüm Tarihin içeriğini düzeltiyoruz; ancak
artık onun içinde Tanrı'nın değil de insanın vahyini görüyoruz"
"İnsanın kendine yabancılaşmasında sebep DİNİ
öğreti olmadığı zaman, kişi bundan daha adi biçime, yani insanın günah yoluyla
olana değil de insanın madde aracılığı ile diğer insanları sömürmesi yoluna
yöneliyor. BU yabancılaşmanın da maskesini düşürmeliyiz" der.
Karl Löwith, Tarihte Anlam, s:80
İnsanları sömürmenin EN kolay ve en zahmetsiz yoludur
DİNİ sömürü. Zira İNSANLARIN Hakka zaafı vardır, Hakka, iyiye, güzele, doğruya,
vefaya, kereme/cömertliğe, Şecaate (kahramanlığa), Fedakârlığa yani Allah'ın
tüm isimlerine...
Bunu iyi bilen ŞEYTAN her zaman, ama HER ZAMAN
Allah'ın bir isminin altına kendisini gizleyerek dolandırır insanoğlunu. Tıpkı
kapıdan giren Dolandırıcının bağıra bağıra "SELAMUN ALEYKUM" demesi,
sahtekar dilencinin elini açarken "Allah rızası için" demesi gibi.
Zira insanlar ALLAH'a hürmet ederler, Şeytan'ın ise
hiç itibarı yoktur ki kendi ismi ile kandırabilsin insanları.
Bu yüzden kitab-ı Kerim altını çize çize
"Şeytan'ın sizi ALLAH'In simi ile kandırmasına müsaade etmeyin" diye
ikaz eder..
Bunu bile bile Müslümanlar hep
ALLAH'In Aziz ismi ile aldatılmaya devam ederler.
Kur'an'ın AKILCI Yorumu ne işe yarar?
Feuerbach'a göre "dinin(Allah'ın)
insanın bir yaratımı olduğunu kabul etmek" yeterli değildir, bu ifade,
dinin insanı kendine yabancılaştıran etkisinden kurtulamamış bir ifadedir.
(Dinin/Allah'ın sıradan bir insan icadı olduğunu tespit etmek yetmez, bunun
SAPKINLIK olduğunun da altını çizmeliyiz, diyor sanırım-AHÇ)
Marx'a göre de kısaca din, "sapkın bir
dünyadır" ve bu sapkınlığa, insanın özü Komünist düzende ve özgürlükte
kendini bulana kadar son verilmelidir.
Ona göre dinin sıkı bir materyalist
eleştirisi basit bir reddedişte veya sırf bir insanileştirmede değil, dini
diğer tüm kaynaklarından ve motivasyonlarından mahrum bırakan şartları yaratmak
için var olan pozitif varsayımdadır.
Karl Löwith, Tarihte Anlam, s:81
DİNİ sadece REDDEDEREK ya da Tanrı'yı da
biz icat ettik diyerek yenemezsiniz.
Dini yenebilmek için DİNİN faydalandığı
gaybi, mistik, mucizevi alanları kurutmalı ve bunları AKILCI zemine
taşımalısınız. Gaybi alan kalmadığında yani TANRI insan aklının alamayacağı
muhteşem işler başaramadığında itibarını da kaybedecektir, diyor sanırım.
BURADAN BAKINCA
Hz İsa'ya baba bulunmasının, Hz Musa'nın yardığı denizin, deniz çekilmesi
ile açıklanmasının, Hz Peygamberin Ay'ı bölmesine getirilen AKILCI yorumların;
namazın bel ağrısına, oruc'un empatiye, zekâtın sosyal adalete, hacc'ın
iletişime iyi geldiği gibi emirlere getirilen AKILCI, faydacı ve materyalist
yaklaşımların ne işe yaradığını hissetmek SANIRIM mümkün hale geliyor.
Marx'a göre artık savaş dinsizler ve
Hristiyanlığın Tanrıları arasında değildir; savaş dünyevi putlara karşıdır.
Kapitalist düzenin en göze çarpan putu,
metalarımızın "fetiş" karakteridir. Bu durum üretimin faydalı
araçlarının nesneleştirilen şeylere, somut kullanım değerlerinin soyut değişim
değerlerine sapması ile ortaya çıkmıştır.
BU sapma ile birlikte metanın üreticisi
insan, kendi ürettiklerinin bir metası haline gelmiştir.
Karl Löwith, Tarihte Anlam, s:82
1- Modern insan kullandığı eşyayı çok
hızlı bir şekilde KUTSALLAŞTIRABİLİYOR (Putlaştırıyor). Arabasının,
giydiklerinin ya da telefonunun MARKASINDAN, Oturduğu SEMTE kadar.
Önce kendi eli ile Markaya, modele,
semte, MODAYA veya herhangi bir ikona ÖZEL BİR ÖNEM atfediyor ve onu gerçek
değerinden ÇOOOOOOK daha yüksek bir değere çıkarıp TAPINIYOR.
Ardından YENİ bir İKON bulunca anında
bunu ÇÖP edip diğer PUTUN peşine koşuyor.
2- Önce ev köpeği diye bişi icat ediyor.
Sonra, köpeğinin hizmetine kendini adayıp, köpeğinin İnsanına dönüşüyor.
Arabasının, parasının, evinin, makamının insanına dönüşür gibi.
Markalar, DÜNYEVİ PUTLAR dinlerin yerini alıyor, der
gibi.
Tüm ürünlerimizin meta formu, ELEŞTİRİLMESİ ve
değiştirilmesi gereken YENİ puttur.
Modern dünya sadece görünüşte dünyevidir. Kendi
keşifleriyle yeniden BATIL hale gelmiştir.
Şimdiye kadar Roma İmparatorluğu sonrasında
Hristiyanlık mitinin yayılma sebebinin Matbaanın icad edilmemesi olduğuna
inandık. Hâlbuki gerçek tam tersi idi.
Matbaanın keşfi ile bir kaç saniye içerisinde bütün
dünyaya basın aracılığı ile bir ASIR İçerisinde üretilebilecek MİT'ten daha
fazlası üretilip yayılır.
Karl Löwith, Tarihte Anlam, s:83
Sürekli KENDİMİZE yeni putlar üretiyoruz.
PUTU alıp evimize, aklımıza, fikrimize koyduğumuz an
onu ELEŞTİRMEYE ve değersizleştirmeye çalışıyoruz.
YENİ puta/ IDOLE yer açmak için,
diyor sanırım.
Hegel'in "idealizminin" tarihsel kaynağı ise
Hristiyan geleneğidir.
Tüm Alman idealizmi gibi, Hegel'in Tin/Ruh felsefesi
de Hristiyan doğaüstücülüğü üzerine inşa edilmiştir. İsa'nın Tanrı (Lord) ve
tarihin Tanrı'nın Sözü (Logos) olduğuna dair inançtır ki, Hegel bunu kendisini
tarih sürecinde belli eden metafizik/Gaybi bir Tin'e/Ruh'a dönüştürmüştür.
Öte yandan, Hegel Dünya tarihini Tin tarihiyle
özdeşleştirdiği için, onun tarih anlayışı, Marx'ın MAteryalist Ateizminden çok
daha fazla dini kaynaklarını muhafaza eder.
Hegel kendisini dünyayla ve var olan, cari olan akla
bağdaştırmışken, Marx onca materyalist vurgusuna rağmen aşkınsal inancın bu
dünya üzerindeki gerilimini sürdürür. İşin doğrusu Marx'la karşılaştırıldığında
Hegel çok daha realisttir.
Karl Löwith, Tarihte Anlam, s:83
Komünist devlette her bireyin sosyo
politik bir varlık olarak kendi ÖZÜNÜ gerçekleştirmiş olacağına inanan (insan-ı
kâmil) ve komünist toplum ile tam bir CENNET hayali kuran MARX tüm
materyalistliğine rağmen aslında bir eski Ahit (Yahudilik) uyarlamasıdır, tıpkı
HEGEL'İn Hristiyanlık uyarlaması olduğu gibi, demeye çalışıyor sanırım.
Batılı insan Tarihin AMACIDIR.
Hegel'e göre "Halklar, tıpkı bireyler gibi nereye
gittiklerini bilmezler; Tanrı'nın ellerindeki araçlardır ki onun istencine ve
amacına karşı çıkmalarına ek olarak ona itaat de ederler. BU yüzden, tarihi
hareketlerin nihai sonuçları bireylerde niyet edilen şeylerin hem daha fazlası
hem de daha azıdır; NİHAİ tasarım sonuçta insanın planlarına galip gelir ve
hatta onu saptırır.
Bu girişten sonra HEGEL devam eder: "... Dünya
Tarihi DOĞU'da başlar Batı'da biter. Büyük Doğu İmparatorlukları, Çin,
Hindistan ve Perslerle başlar. Anlamlı tarih Greklerin Perslere karşı kesin
zaferiyle Akdeniz dünyasına kaymıştır ve Batı'daki Alman-Hristiyan
İmparatorlukları ile son bulmuştur.
Avrupa "belli ki" tarihin amacıdır...
Doğulular dünyanın çocukluğuydu, Grekler ve Romalılar gençliği ve yetişkinliği,
Hristiyanlar Olgunluğuydu.
Karl Löwith, Tarihte Anlam, s:94
Batı düşünce dünyasını, fikriyatını,
entelektüel gayretini, felsefesini ve BİLİMİNİ Batılı kibirden,
üstünlükçülükten/faşizmden, sömürü ve emperyalizminden ayrı düşünmek bir
aldanmadır, diyordu biri. Ama ismi hatırlayamadım.
Ünlü Alman hezarfen (birçok bilimde üstad olmuş)
Goethe şöyle söyler:
"Tüm kaynakları okuyabilsen, yorumlayabilsen ve
değerlendirebilsen çok uzun süre önce keşfedilmiş, teyid edilmiş, kimsenin
şüphelenmediği şeylerden başka ne bulabilirsin ki?"
Tüm şeylerin sefilliğinin hakikati: İnsanlar hep korku
içinde olmuş ve sorunlarla boğuşmuş, birbirlerine acı çektirmiş, işkence
yapmışlardır; sahip oldukları küçücük hayatlarını birbirlerine zehir
etmişlerdir.
Dünyanın güzelliği ve dünyanın güzelliğinin onlara
sunduğu varoluşun tatlılığı, değer vermedikleri ve zevk alamadıkları şeylerdir.
Yalnızca bir kaç hayat sefa ve eğlence içinde geçti.
İnsanları birazcık olsun hayata bağlayan şey her zaman
ölüm korkusuydu ve ölüm korkusudur.
Hayat böyleydi, böyle de olmaya devam edecek. İnsanın
kaderi bu!
Neyin, kimin tanıklığına gerek var?
Karl Löwith, Tarihte Anlam, s:98
Hayat mücadeledir diyorlar. Çok yanlış bir söz bu.
"Köpek miyiz" ömrümüzü cedelleşerek
geçireceğiz?
İnsan yeryüzüne CEDELE gelmedi teavüne (paylaşmaya)
geldi:
Eğer paylaşmayı bilmezse hayat mücadeleden ibaret
kalır.
Hayat, kemik kapma kavgasına dönüşür.
Diyordu Yeşil Efendi
Bir de HAYRETİNİ kaybeden
insanlığını da kaybediyor diyordu.
İçkin ve belirsiz bir ilerlemeye olan inanç, Tanrı'nın
aşkınsal inayetine inançla yer değiştirmiştir.
"İnsanlar inayetten bağımsız olduklarını
hissedene kadar bir ilerleme teorisine inanmaları mümkün değildi". Veya
tam tersi: "İnayet öğretisinden şüpheye düşülmediği sürece, bir ilerleme
öğretisinin ortaya çıkması mümkün değildi."
Fakat nihayetinde ilerleme öğretisi, inayet teorisinin
yerini almalıydı; yani geleceği BİLEBİLMELİ ve gelecek için tedbir
alabilmeliydi."
Karl Löwith, Tarihte Anlam, s:103
İnayet İnancı:
Dinler "Allah'ın nurunu tamamlayacağına"
inanır. Bir gün NUR tamamlanacak, insanlar Ahirete uyanacak, hesap verecek ve
cezalarını çekeceklerdir.
Buna hazırlık için ibadet edecek, yalan söylemeyecek,
ahlaklı olacak, çalmayacak, öldürmeyecek, zarar vermeyecek iyi bir kUL OLARAK,
hayatını Tanrı'ya adayarak tedbir alacaktı.
İLERLEME İdeolojisi:
Bir gün toplum olarak ilerleyecek, Çağdaş medeniyetler
seviyesine çıkacak, modernleşecek, kültürlü, saygılı, müreffeh, adil, sorunsuz
ve sömürüsüz bir topluma dönüşeceklerdir. Bunları yapmayanlar geri kalacak,
sömürülecek, hayvanlar gibi yaşayarak cezalarını çekeceklerdir.
Buna hazırlık için çok çalışmalı, hayatını
çalışmaya(patrona) adamalı, bilime İNANMALI, bilimin emirlerini yerine
getirmeli, çağdaşlaşmalı, çağdaşlığın gereklerini yerine getirmeli, İngilizce
öğrenmeli, Batılılar gibi olmalı, devlete vergi vermeli, vergi kaçırmamalı,
askerliğe koşmalı, devlete isyan etmemeli, ÇOK KİTAP OKUMALI, çok BİLGİ
edinmeli, hurafeleri, bidatleri, üfürükleri, dinleri, donları(tesettürü) ve
cemaatleri terk etmeli. İlerlemenin Tedbiri de buydu.
İlerleme Teorisi DİN'lerin inayet
teorisinin Tanrısız MUADİLİDİR diyor sanırım.
Batılı düşünce adamları modern devrimsel
ilerlemesinin, doğa bilimlerindeki ve tarihteki yeni bilgisinin basit bir
sonucu olmadığını, bunun Hristiyanlığın klasik paganizme üstün gelmesi ile
sağlandığının farkına varmışlardır.
Sonuç itibari ile Hristiyan karşıtı olmasına rağmen
aslında köken olarak Hristiyan olan ilerleme düşüncesinin belirsizliği bu
yüzdendir...
Yargı ve kurtuluş bakımından seküler tarihin
eskatolojik yorumu eski TARİHÇİLERİN aklına hiç bir zaman gelmemiştir. Bu
Hristiyanlığın UMUDUNUNUN ve Yahudi BEKLENTİSİNİN uzak ama yoğun olarak
etkisidir.
Karl Löwith, Tarihte Anlam, s:104
İnsanlar beraberce GELECEKTEKİ bir umuda
odaklanamazlarsa fedakârlık, gayret, birliktelik mümkün olmaz. Onlar sadece
ŞEHVETLERİNİN ve GÜCÜN peşinde koşarlar. Bu da ilerlemeyi değil zulüm ve şehvet
toplumunu ortaya çıkarır. ROMA gibi
Tanrısız PAGANİST düşünce için İnsanlığın ilerlemesi
diye bir şey söz konusu olamaz. İnsanlığı bir bütün(tevhid) olarak
algılayabilmek için, onlara, fedakârlığa değebilecek bir HEDEF belirleyecek
onların üstünde bir güç olduğunu kabul etmeleri gerekir. Eğer o yoksa herkes
kendi hayatını sürer ve ölür. Karıncalar ve fareler gibi...
Olaylar sonsuz bir döngüselliğe dönüşmek zorundadır.
Herhangi bir hedefe yani İLERDEKİ, insani kudreti aşan
bir MENZİL'e doğru yürüyüşten bahsedilemez.
İnsanlığı bir bütün olarak düşünüp 5 Bin sene önceki
ile 10 bin sene sonrakini berberce aynı hedefe doğru ilerlediğini düşünebilmek
ancak "ortak TANRI" fikri ile mümkün olabilir.
Batının İLERLEMECİLİĞİNdeki
tutarsızlık bundan kaynaklanır. Hem TANRIYI reddedip hem İNSANLIĞIN ortak
MENZİLİNDEN bahsetmesi, insanlığın ortak menzilinin ne olduğunu; neden
ilerlemesi gerektiğini, ilerleyince ne olacağını, geriden gelenlerin
ilerlemesinin neden öncekilerin de ilerlemesi sayılacağını, hedefe ne zaman
varılacağını, varınca ne olacağını anlatmaması bundan diyor, sanırım.
Tamamen zararsız gibi görünen "İlerleme"
tartışmalarının dikkatli bir okuması, meselenin kadim Hristiyanlıktaki akıl ve
vahiy arasındaki antagonizma (çatışma ) olduğunu gösterir.
Modern ilerleme düşüncesinin bir TÜR DİN olmaya doğru
ilerleyişi, üstünlük iddiasının açık bir şekilde Hristiyanlığa karşı olması ile
neticelenmiştir.
Karl Löwith, Tarihte Anlam, s:104
Hristiyanlıkta insanlar ADEM'den geliyordu. Allah
onları CENNETTEN olgunlaşmış ve tamamlanmış olarak indirmişti.
Tekrar CENNETE gitmeleri gerekiyordu bunun içinde
AHLAKEN Cennete layık kullar olmalarını ispat etmeleri gerekiyordu.
İlerleme Tanrı'ya doğruydu.
Delili falan yoktu. HABERE inanıyorlardı.
BİLİMCİLER geldi ve dediler ki İnsanlık sudan
evrimleşerek geliyor. Tek hücreliler bakterilere, balıklara, balıklar
solucanlara, kurbağalara, maymuna sonunda insana dönüştü.
İnsanların en Gelişmiş FORMU Avrupalı beyaz ve
Hristiyan olanıdır. Diğerleri gelişmemiş aşağı yani düşük modellerdir.
İnsanlık gelişmeye, İLERLEMEYE devam ediyor.
İlerleme nerede duracak, sonu nereye varacak belli
değildir.
Ancak içinde "İlerleye ilerleye DÜNYA'da
ölümsüzlüğün ve mükemmelliğin olduğu, özgürlük, adalet, demokrasi, sevgi dolu
bir yer kuracak" iddisını sessizce de olsa taşır..
Onların da delili yok.
Onlar da Bilim adamı denen şahısların HABERLERİNE ve
tahminlerine, teorilerine, zanlarına inanırlar.
Ancak Modernist Bilimciler
kendilerinin, DİNCİLERE ve Tanrıya karşı galip ilan ettiler, diyor sanırım.
Proudhon Tanrı inancına boyun eğmenin
dünyevi "ilerleme" inancı ile uyumlu olmadığını anlamıştı.
"Pagan yazgısına büyük bir İSYAN
olan Hristiyanlık, şahsi olmayan yazgının yerini şahsi inayetle değiştirmiştir.
Ona göre modern devrimin görevi, insan eli ve insan adaletini bütün insani
olaylar doğrultusuna getirerek sonrakinin kadersizleştirilmesidir.
İnsan TAnrı ile yer değiştirmelidir ve
insan ilerlemesine olan inanç, İNAYETE olan inancın yerini almalıdır.
Karl Löwith, Tarihte Anlam, s:105
Devlet ilerlediği zaman toplumun her
ferdinin İLERLEDİĞİ kabul edilir.
Ancak Allah'a inanan bir toplumda
KURTULUŞ yani ilerleme bireysel değildir, ŞAHSİDİR. Tüm toplum helak olduğunda
Bir kişi kurtulabilir ya da Bütün toplum kurtuluşa ererken bir kişi helak
olabilir.
Zira nihai ADALETİ TAnrı ancak
sağlayabilir.
Eğer nihai ADALETİ TANRI sağlayacaksa sıradan insanların DEVLETE, YÖNETİCİ
zümreye sadık olduklarından emin olunamaz. Eğer devlete mutlak itaat ve mutlak
biat isteniyorsa DEVLETLE beraber ilerleme, devletle beraber gerilemeye,
devletle birlikte kurtuluşa, devletle birlikte yok oluşa da sıradan insanların
inanması gerekir diyor sanırım.
Proudhon'a göre yazgı/kader sosyal içgüdüdür. Onun
teşviklerinin ve insanı etkileyebilme gücünün idrak edilmesi gerekir.
Tanrının inayeti, sosyal bir varlık olarak insanın
"kolektif içgüdüsünden" veya "evrensel aklından" başka bir
şey değildir. Tarihin Tanrısı insanın kendi yaratımıdır ve ateizm (yani
HÜMANİZM) her teodisenin (İyilik ile kötülüğün arasındaki çatışmanın)
temelidir.
Bu "insancıl ateizm" insanın
entelektüelindeki ve ahlaki serbestliğindeki son terimdir ve aynı zamanda,
devamlı soruşturan "yorulmak bilmez Şeytan" olan rasyonel analizle
yok edilen tüm bu doğmaların "bilimsel yeniden inşasına ve tetkik"ine
hizmet eder.
Tarihte Anlam, Karl Löwith, s:106
Batının rasyonalizm dediği BATILI AKIL kafadan
kendisini TANRı (Aslında KİLİSE) karşıtı konumlar.
VE AKLINI Şeytanın tarafında işletir. Kendini TANRISAL
DOĞMALARI yok edip yerlerine BİLİMSEL ilkeler koymaya adar.
Müslüman dünyadaki AKIL tartışmalarını bu uyuşmazlık
üzerinden okumak gerekir sanırım. Zira MÜSLÜMAN AKLININ VAr olmak ve kendine
yer açmak için savaşması gereken bir Kilisesi yoktur.
Zira o AKLEDEN KALPLERE indirilmiş
bir dindir. Dinle Savaşması gerekmez. Selama (barışa), SELİM (iyiliğe)
yönlendirilmesi yeterlidir.
Proudhon "Özgür ve akıllı bir
insanın ilk görevi devamlı olarak Tanrı fikrini aklından ve bilincinden
kovmaktır" der. Çünkü var olursa, zorunlu olarak doğamıza düşman
olur" der.
Ona rağmen bilime, ona rağmen refaha,
ona rağmen topluma ulaşırız: HER İLERLEME Tanrılığı yok ettiğimiz bir
ZAFERDİR." der.
Karl Löwith, Tarihte Anlam, s:107
Tanrı DOĞAMIZA düşmandır.
Özgür seks yapmak isteriz TANRI
"Dur!" der
Gücümüz ve paramızla ve güçsüzleri
KÖLELEŞTİRMEK onları sömürmek, faizlendirmek, kiracımız edinmek isteriz. Tanrı
"DUR!" der.
İşimize geldiğinde YALAN söylemek,
kandırmak, dolandırmak isteriz Tanrı DUR! Der.
Sürekli Biriktirmek, cimrilik etmek
isteriz, Tanrı DUR! Der.
Canımız istediği gibi KATLİAMLAR yapmak
isteriz. Tanrı DUR! Der.
Kendimiz Övmek, Yüceltmek, Kibirlenmek,
tapındırmak isteriz Tanrı DUR! Der.
Gösterişle diğerlerini kudurtmak isteriz
Tanrı DUR! Der.
Tanrı Doğamıza düşman. Biz de ona DÜŞMAN olmazsak istediğimiz, refah,
zenginlik ve şehvet toplumunu var edemeyiz. Bilimi bu uğurda kullanmalı,
İLERLEYE İLERLEYE Tanrı'ya olan muhtaçlığımızı bitirmeli ve TANRI'Yı
öldürmeliyiz, diyor sanırım.
Proudhon devam eder:
"İnsanlığın çağlar boyunca kendi yazgısının
efendisi olmak için Tanrı iile girdiği mücadelede, Tanrı insanın ıstıraplarına müdahale
etmemiş ve onları azaltmamıştır, daha ziyade kendi işini yaparken ona eziyet
etmiştir. Tanrı, "bilincimizin hayaletidir" ve ilahi inayetin baba, kral
ve yargıç gibi tüm vasıfları insanlığın otonom medeniyetle uyuşmayan ve tarihin
felaketleriyle çürütülen bir karikatürden başka bir şey değildir.
Tanrı zorunlu olarak "uygarlık karşıtı, özgürlük
karşıtı ve insan karşıtıdır."
Karl Löwith, Tarihte anlam, s:107
Batı, Kilisenin her şeye hâkim olduğu bir dönemi
KİLİSE'YE dolayısı ile Tanrı'ya savaş açarak aştı.
Ancak İslam dünyasında mülklere, insanlara, bağlara,
bahçelere düşünceye, şiire, edebiyata, mimariye her şeye sahip olan bir OTORİTE
hiç olmadı.
Dolayısı ile bu topraklara İTHAL getirilmiş düşüncenin
DİNE ve İslam'a açmış olduğu savaşın hedef aldığı direk bir muhatap yoktur. O
yüzden BATI'da Hristiyan'a değil Kilise'ye düşman olanlar Doğu2da Müslümana
düşman oldular.
Batı düşüncesini anlayabilirsek
BİLİM kökenli tiplerin neden İSLAMA ve Müslümana bu denli nefret duyduklarını
da anlamak mümkün olabilir.
Komplo Teorisi Falan Değil!
Tam 1800 yıl önce, bugünlerde yaptığımız
gibi, biri insanlığı yeniden canlandırmaya çalışmıştı:
Devrim dehası Lucifer (Şeytan)
"Sonsuz"un düşmanını, azizlere yaraşır yaşamından, harika bir akıl ve
hayal gücünden dolayı kendi oğlu gibi görebileceğini düşündü.
Ona hükmü altına aldığı dünya
Krallıklarını göstererek şöyle söyledi: "Eğer bana şükretmek ve bana
tapmak istersen sana dünyanın her şeyini bahşedeceğim."
- Hayır! dedi Nazarane (Hz İSa'nın
peşine giden anlamında bir isim). "Ben sadece Tanrı'ya tapacağım"...
Bu önemsiz reformcu çarmıha gerildi.
Ondan sonra Farisiler, vergi tahsildarları, papazlar ve krallar, önceden
olduklarından çok daha baskıcı, zorba ve çirkin bir biçimde yeniden ortaya
çıktılar ve DEVRİM gerçekleşmedi. Belki yirmi defa tekrar tekrar denendi ama
her seferinde tekrar tekrar ertelendi".
Proudhon, LUCİFERDEN (Şeytan'dan) hiç
bir beklentisi olmadan, LUCİFER'in işini yapmak için hazır olduğunu belirtir.
Proudhon'un Cennetten atılan Şeytan'ı
manevi baba olarak kabul etmekteki RADİKAL kararının çağdaş sembolü
Baudelarie'nin ünlü mısraıdır.
"Kabil soyu,
Gökyüzüne çık
Ve at Tanrıyı yeryüzüne...
Karl Löwith, Tarihte Anlam, s:108
Tam da Nietzsche'nin dediği gibiydi
mesele.
TANRI ayak bağı idi ve öldürülmesi
gerekiyordu.
Eğer TANRI'yı ciddiye alıp doğru sözlü,
kendi emeğinden başkasını yemeyen, faiz, riba, sahtekârlık, dolandırıcılık,
RAntçılık (kira ekonomisi) öldürme, katliam, talan, yağma, sömürü YAPMASAYDIK
merhametli, adil, cömert ve doğru insanlar olsaydık dünyanın kontrolünü ele
geçiremezdik.
Bunu Tanrı'yı değil ŞEYTAN'ı dinleyerek
başardık.
Komplo teorisi falan değil Ciddi ciddi;
"Bundan sonra da TANRI'yı değil LUCİFER'i ciddiye almalıyız. Ondan gelen
her şeye DÜŞMAN olmalıyız", Diyorlar.
Şu anda toplumlar Toplumsal Cinsiyet Eşitliği ile
NAMUS, Şeref Irz, ahlak, edep iffet, NİKAH ve AİLE'Yİ kötülemeye zinadan,
eşcinsellik, lezbiyenlik, ensest, pedofiliye kadar her şeyi KUTSAMAYA
zorlanıyorlarsa LUCİFER'E tapındıkları için sanırım.
1843'te Proudhon, eski Avrupa'nın çöküşünü tarif ederek,
"Hristiyanlığın bu SON saatinde", ona olan şükranlarını ve ondan
aldığı ilhamı hatırlar.
Çünkü toplumumuzun temellerini kuran, kurallarını
kabul etmesini sağlayan, milleti birleştiren ve ADALET duygusu ile verimli
zihinleri işleyen HRİSTİYANLIKTIR.
Yirmi sene sonra, Ateist Prodhon sosyal çözülmeyi
analiz ettiğinde, 19. Yüzyıldaki krizin Batı Toplumunun HRİSTİYAN köklerinin
çürümesi ile ortaya çıktığını anlamıştır.
Karl Löwith, Tarihte Anlam, s:110
Bugün Türkiye'de onca Milliyetçi, kavmiyetçi, hizipçi,
partici cereyanlara rağmen Laz'ı, Kürd'ü, Arnavut'u, Türkmeni, Yörük'ü,
Çerkez'i, Gürcüyü, Arap'ı, Zaza'yı, Pomak'ı, Boşnak'ı vs.'yi bir araya getirip
TEK SAFTA toplayıp BİZ KARDEŞİZ dedirten nedir?
85 Milyon insanın kalbi çürümemişlerini bireysel çıkarlara
rağmen HAK'ka, Adalete sadık kalmaya çağıran nedir?
Onca şehvetçiliğe rağmen Anne babana ve diğer
varlıklara karşı saygılı ol diyen kimdir?
Onca KONFOR TAPINCINA rağmen yaşlına, özürlüne sahip
çık diyen kimdir?
Başkalarının acılarına ortak ol, servetinden onlara
PAY ayır, diyen kimdir?
Zengin ve Güçlüleri fakir ve güçsüzlere karşı
MERHAMETLİ olmaya çağıran hatta onları TEHDİT eden kimdir?
Din çürüdükçe ortalığı bireyselliğin, egoistliğin,
zevkperestliğin, konforculuğun pis kokuları basar.
Bundan en çok da DİN'i çürütenlerin şikâyetçi
olması işin trajedisidir, sanırım.
Hegel'de olduğu gibi Comte'ta da insanlığın evrimi çok
açıktır ve EVRENSEL değildir.
Beyaz IRK'la ve HRİSTİYANLIKLA ortaya çıkar ve onunla
beraber düşünülür. "Tek başına" (sadece) Batı Medeniyeti kendi
MİSYONU çerçevesinde belirli biçimde dinamik, ilerlemeci ve evrenseldir.
Ancak HEGEL Batı'nın ayrıcalığının Hristiyanlık
olduğunu düşünürken Comte, beyaz IRKIN fiziksel, kimyasal ve biyolojik
üstünlüğünü "tamamen POZİTİF" yollarla anlatmaya çalışır...
Karl Löwith, Tarihte Anlam, s:112
Eğer tarih okumalarında Batılı
düşünürlerin kendilerini ÜSTÜN IRK (sebep farklı olsa da) diğerlerini yani
BİZİ- aşağı, AŞAĞILIK, geri, gerici, az gelişmiş ya da gelişmemiş, Evrim
sürecinde arkada kalmış gördüklerinin farkında olmazsanız TARİHTE bulacağınız
ANLAM kendi AŞAĞILIĞINIZI kabul etmekle neticelenecektir diyor sanırım.
Nitekim entelektüel alandaki gelişme ahlaki alanda
olduğundan daha aşikârdır.
Üstelik doğa bilimlerinde sosyal bilimlerde olduğundan
daha da temellendirilmiştir. Hâlbuki nihai amaç ve görev, sosyal olarak yeniden
organize olmak adına, doğa bilimlerinin başarılarının sosyal fiziğe ve
sosyolojiye uygulanmasıydı.
Karl Löwith, Tarihte Anlam, s:116
Fen bilimlerine yönelmenin amacı İNSANLIĞI,
iNSANİYETİ, ahlakı ve erdemleri yüceltmenin yollarını aramaktı. Fen
Bilimlerinde bulunacak kurallar SOSYAL bilimlere uygulayacak ve İNSALIĞIN
kalitesi artırılacaktı.
Ancak Fen bilimlerindeki onca ilerlemeye rağmen
İNSANİYETTE bir ilerleme olduğuna dair hiç bir emare yoktur.
Filistin Bunun DELİLİDİR, diyor
sanırım.
Bilimsel genellemelerin özel alanı olan Pozitif
felsefe yalnızca cevaplarını elde edebileceğimiz sorunlarla uğraşırken,
İlkel insanların ilgisini cevabı ELDE EDİLEMEYECEK
sorular çeker...
Şimdi yani 19. Yüzyılda Avrupa'nın en iyi zihinleri,
eski yükseköğrenim biçimlerinin kaçınılmaz bir şekilde çöktüğü aşamaya ulaşan
"pozitif" bir eğitimin teolojik, metafizik ve yazınsal eğitiminin
yerini alması gerektiğine hem fikirler... (Comte)
Eğer insan kendi bilgi olanağına ve evrende sahip
olduğu güce böyle abartılı bir tahminle başlamasaydı şu an, zaten bilebildiği
ve yapabildiği hiç bir şeyi ne bilebilir ne de yapabilirdi.
Karl Löwith, Tarihte Anlam, s:119
Geçmişin Yüksek Öğretim kurumları tamamı İLAHİYAT
yapılarıydı. Ve insanın asla KESİNLİKLE bilemeyeceği ve kavrayamayacağı
soruları peşine düşmüşlerdi: İnsan kimdir, varlık amacı nedir, nereden
gelmiştir, nereye gitmektedir. Rabbi kimdir gibi.
Modern Yüksek Eğitim ULAŞILMAZ soruları terk etti ve
çözebilecekleri soruların peşine düştü.
Hâlbuki İNSANLIĞIN büyük gelişmesi ULAŞILMAZ Sorular
peşinde koşması ile olmuştur. Erdemler, AHLAK ve insaniyet ULAŞILAMAZ soruların
peşinde koşmakla ulaşılabilen DEĞERLERDİR.
Ulaşılabilir sorular insana KİBİR,
şehvet, Güç, TAHAKKÜM, Kölelik, katliamlar, Öldürme ve Katliam Teknolojilerinde
zirveye çıkmayı getirdi. Hâlbuki başlangıçta onlar yoktu, diyor sanırım.
Katolikliğin etkisi antik ataerkil despotluğu yok
ederken BABA otoritesini kabul ederek karşılıklı sorumluluk anlayışını
geliştirmiş böylece AİLE kavramı ortaya çıkabilme fırsatı bulmuştur.
Kadının sosyal durumunu da onun sayesinde gelişmiştir.
Çünkü Katolik kadınların yaşamını zorunlu olarak kalıcı olarak düşünmüş ve
evliliğin dağılmazlığını (Erkeğin canının istediği an kadını başından attığı
düzeni ortadan kaldırmıştır-AHÇ) kabul etmiştir.
Katoliklik daha yüksek evrensel kardeşlik ve
hayırseverlik hissiyle antiklerin (deist, ateist, politesit, agnostik vs.)
vahşi vatanseverliği ile değiştirmiştir. Böylece farklı kavimler, farklı sosyal
statüdeki insanlar din üzerinden birbirlerine kardeş olabilmişlerdir.
Uluslararası savaş hukukuna kabul ettirilen insani
hükümler Katolikliğin zorlaması ile olmuştur.
Refahın mükemmel olmayan dağılımı, acının
paylaşılmasına adanan hayatlar -antiklerin bilmediği ve Tanrısal bir
cömertlikten kaynaklanan- birçok değerle doldurulmuştur.
Evrensel sosyal birlik hissini genişleten Katoliklik,
tüm zamanları, mekânları ve toplumları birbirlerine bağlayabilecek devlet ve
imparatorluk yapılarından çok daha dayanıklı ve kuvvetli bir sistem var
edebilmiştir.
Karl Löwith, Tarihte Anlam, s:122
Hristiyanlık İNSANİ ilkelerle toplumları birbirlerine
bağlarken deist, ateist, politeist ya da agnostik yapıların onu tasfiye ederek
kendilerine yer açtılar.
Dinlerin getirdiği KARDEŞlik dolayısı ile paylaşma, fedakârlık,
cömertlik ilkeleri hızla MENFAATÇİLİK ve BENCİİLLİKLE tasfiye edilerek farklı
kavimler, topluluklar, sosyal ve maddi statüler arasındaki bağlar da koparılır.
Dikkat edilirse kurulan düzende,
-din yani nikâh- devreye girmediğinde ERKEK kadını -hiç bir sorumluluğa
girmeden- dilediği an başından atabilir.
"Modern zamanların RUHANİ devriminin,
Protestanlığın memnuniyetle Karanlık ÇAĞ olarak adlandırdığı insanlık tarihinin
unutulmayan mevsimine atfedilebileceğini anlayabiliriz" der Comte.
Bu yüzden Comte büyük bir pişmanlıkla, bu büyük ve
yüce kurumun statik ve yoz bir hale gelen mevcut kısırlığının kendi entelektüel
temelini kaybettiğini ve şimdi bizi yalnızca onu ilerlemesi ile birleştiren her
türlü büyük hizmetin hatırası ile baş başa bıraktığını ifade eder.
Karl Löwith, Tarihte Anlam, s:122
Mezhep savaşları mücadelesini kazanan Protestanlığın
KATOLİK dönemi KARANLIK ÇAĞ olarak adlandırması büyük bir haksızlıktı. Zira
gerek protestanlığın yaptığı devrimin gerekse sonraki büyük atılımların temeli
ve zihni hazırlığı Karanlık Çağ diye kötülenen o dönemde yapılmıştı. Bugün
tapındığımız İLERLEME ideolojisi bile onun evladıdır.
Bugün KATOLİK KİLİSESİNİN içine düştüğü büyük zihinsel
atalet, kısırlık ve bunama hali insanlık için büyük bir kayıptır, diyor sanırım
yazar.
Hele ki MÜSLÜMANLARIN tarih dışına düşmesi; hayal âleminde
yaşaması, kısır mezhepçi çekişmelerle birbirlerini boğazlaması Amerika’nın ve
Batılı sömürgecilerin kuyruğuna takılıp kendisini inkâr etmesi
Yani BUNAMA hali ile insanlık âlemi
neler kaybetti kim bilir neler?
Katolikliğin, Kraliyet güçleri ile kurmuş olduğu
talihsiz çıkar ortaklığı sonradan Protestanlığa tepki olarak başlamıştır.
En iyi zamanlarda Katoliklik tüm geçici güçlerle olan
antagonizmasında (karşıtlık, çatışma) harikaydı. Protestanlığın dağılan gücüne
olan Katolik direnişin merkezi organı İSA'nın toplumuydu.
Öte yandan Protestanlık çürüyen sistemin bütün
kötülüklerini paylaşmıştır.
Karl Löwith, Tarihte Anlam, s:124
Modern dönem dini hareketleri Batı'nın "GÜÇ"
ve "İLERLEME" Tanrılarından çok etkilenmişlerdir. Onlar da bu
Tanrılara tapınırlar. Ancak GÜC'ü HAK'TA aramaktan vazgeçip yeryüzünde aramaya
başlamak onları kullanışlı APARATLARA dönüştürdü. Artık ŞEYTAN'la da ortaklık
kaçınılmazdı.
Nitekim modern DİNDARLAR güce ulaşabilmek için
verdikleri tavizlerle adeta kötülüğün bir unsuru haline geldiler, diyor diye
anladım.
Sanırım modern zamanların Protestan
Müslümanları için de durum farklı olmayacaktır.
Sınırsız eşitlik gibi, sınırsız özgürlük
de adi çoğunluğa olan bağımlılığı lanetler. Protestanlık, her ne kadar kendi
adına mantık dışı sınırlamalar da olsa her bireyin ne olursa olsun her konu
üzerinde özgürce sorgulama yapma hakkını beyan ederek modern devrimci
felsefenin temellerini kurmuştur.
En kutsal güçleri korkusuzca
tartıştıktan sonra, İnsan Aklı herhangi bir sosyal kural ve kurumun önünden çekilmemiştir.
Karl Löwith, Tarihte Anlam, s:124
İnsan AKLINI en yüce ve en yüksek DEĞER
ölçüsü kabul edince Tanrı, tecrübe, hikmet ve Melekler gibi ÜST mercileri kendi
sınırlarına indirgedi.
İnsan aklının düzlemine ve seviyesine
indirgenmiş bir TANRI, melek, peygamber, hikmet ve tecrübeye SAYGI duyulması
için bir sebep kalmadı. Zira bu seviyeyi zaten insani Akıl işgal ediyordu. Bu
saatten sonra bunları İNSAN aklının ciddiye alması düşünülemezdi. Böylece insan
Aklı seviyesine indirgenmiş Tanrı, peygamber, hikmet ve gelenek dayanamadı ve
darmadağın oldu.
Onlarla birlikte referansını onlardan alan ahlak, terbiye, edep, örf,
anane, mahrem, namus ve tüm diğer değerler de dağıldı diyor sanırım.
Allah'ı anlatırken insanları DEİST yapmak.
Reformun yol açtığı toplumsal çözülme 3 aşamada
ilerledi:
Luther dini disiplini alaşağı etti.
Calvin doğmayı (vahyi-AHÇ) daha kapsamlı değişimlere
sokmuş hiyerarşinin yıkımını sağlamıştır
Ve Socinian İsyanı* Hristiyanlığı diğer Tek Tanrılı
dinlerden ayıran inanç ilkelerine saldırarak ana maddelerin yıkımını
tamamlamıştır.
Ancak 3. aşama Katolikliği hatırlamanın ötesine mahkûm
etmiş ve Protestanlığı "teizm" yoluyla "sanki bütün dinler
zorunlu olarak doğaüstü değilmiş gibi" metafizikçilerin 'doğal din"
dedikleri akıl almaz terimlerin birleştirilmesi ile "saf deizme
götürmüştür."
Bundan sonra mezhepler birbirlerinden ayırt eden
gerçek bir fark kalmamıştır.
Karl Löwith, Tarihte Anlam, s:125
Sanırım Hristiyan akılcılar DİN anlatmaya çalışırken
GAYBI akılla açıklamaya çalışıp, önlerine gelen her şeyi AKLIN sınırlarına
hapsetmeye kalkınca insanları SAF DEİZM'e götürdüler.
Zira GAYP yoksa TANRI'ya ihtiyaç da yoktu.
Aklın sınırlarına hapsolmuş, insanın ve fiziğin
sınırları içinde kalmış bir TANRI'yı kimse beğenmedi, diyor sanırım.
Sanırım BİZİM ilahiyatçılar da şimdi tam bu
aşamadalar.
Tanrı'yı ve Resul'ü insan seviyesi indirerek
Sıradanlaştırıp çöpe atma aşamasında.
*Mesih'in tanrılığını, Şeytan’ın varlığını,
asli günahı, kefareti ve ebedi cezayı reddeden ve günahı ve kurtuluşu akılcı terimlerle
açıklayan İtalya kökenli Polonya'da başlayan hareket.
Mucize değil de ne?
Net olarak görülen şudur:
Avrupa sisteminin tüm yozlaşmasının tek bir BÜYÜK
sebebi vardır. Ruhani gücün politik olarak alçaltılması.
Ancak Protestanlığın negatif felsefesinin gelişimiyle
olgunlaşmamış bir zihne en önemli konularda "kendi kararını kendin
ver" denildiği hesap edilirse, MUCİZE, ahlaki çözülmenin hala
tamamlanmamış olmasıdır.
Karl Löwith, Tarihte Anlam, s:126
Tanrı reddedilince Ahlakın ve erdemlerin mesnedi,
kefili, koruyucusu, hamisi, mihengi kalmadı.
Bir de üstüne şehvete, hevaya, menfaate, benciliğe,
egoizme, bireyselliğe TAPINAN binlerce yıllık geleneği, hikmeti, irfanı ve
tecrübeyi aşağılayan, Reddeden bir dininin propagandası 4 yaşından 40 yaşına
kadar tüm insanlığın zihnine çakıldı.
Bu şartlar altında hala AHLAK hala
ERDEM hala NAMUS hala edep hala ŞEREF diyebiliyorsa insanlar bu MUCİZE değildir
de nedir? Diyor sanırım.
Geleceğin "mutlu günler vaad ettiğine" dair
duyduğumuz güven, ancak Hristiyan inanç kökenleri fark edilmediği zaman kolayca
anlaşılabilecek bir şey değildir.
Gelecekteki GÜZEL GÜNLER için yaşamak oradan yeni bir
başlangıç beklemek Yahudi ve Hristiyanlara hastır.
Onlar için gelecek ve Hristiyanlık aynı anlama gelir.
Bu noktada diye biliriz ki, Seküler ilerlemecilikle
Hristiyani gelecek arasındaki fark, Seküler ilerlemeciliğin geleceğe korkusuzca
ve umutla bakarken tasavvurunun muğlak ve bulanık olmasına rağmen
Hristiyanlığın umudunun net bir Tanrı'ya doğru gidiş olmasıdır.
Karl Löwith, Tarihte Anlam, s:128
Seküler aydınlar ve politikacılar GELECEĞİN bize UMUT
DOLU, aydınlık günler getireceğini, İLERLEDİĞİMİZ zaman HARİKA günlere
kavuşacağımızı, her şeyin "İYİ" olacağını VAAD ederler.
Ama bunlar ne zaman gelecektir, ne kadar ilerleyince o
harika günler ortaya çıkacaktır. Orada ne vardır, onları HARİKA eden nedir? Biz
görebilecek miyiz? İYİ olan nedir? Bize düşen sorumluluklar neler?
Sorumluluklarını yerine getirmeyenler aynı toplumun içinde ise sorumluluğunu
yerine getirmekle getirmemek arasında ne fark vardır? Gibi soruların cevabı
yoktur. Her şey bulanıktır.
Hristiyanlıkta ise eğer mü'minlerdenseniz gelecekte
sizi Cennet bekler. Oraya gideceklerin yapması gerekenler bellidir.
Sorumluluklarını yerine getirmeyenlerin ne olacağı da bellidir. Seküler Dinlere
oranla çok daha net bir TABLO çizerler.
Yani İNSANIN niçin fedakârlık
etmesi, ahlak ve erdemli olması gerektiği Hristiyanlıkta bellidir. Ancak
seküler ideolojilerin İLERLEMECİLİK, kalkınmacılık ideolojisi insanlara fedakâr
olmaları, cömert ve adil olmaları, ahlak ve erdem sahibi olmaları için NET BİR
SEBEP ortaya koyamaz diyor sanırım.
İlerleme düşüncesi, klasik paganizmin dünya görüşü
"döngüsel umutsuzluk"a karşı tesis edilen bir öncü gelecek ufku
olarak düşünülebilir.
Var olan gelişmelere ve ilerlemelere dair tüm modern
uğraşı, modern bilincin rahminden doğduğu ve kendisini terk ettiği
Hristiyanlığın ilerlemeciliğinde kök salar. Çünkü ilerleme bir doğa yasası
olarak AKILLA değil, yalnızca merhametin ödülü olan UMUTLA ve İNANÇLA bilinebilir
ve ortaya konulabilir.
Karl Löwith, Tarihte Anlam, s:129
Tanrı, Ahiret, Cennet-Cehennem bilincine sahip olmayan
eski Roma'nın dini PAGANİZM'de merhametin, iyiliğin, fedakârlığın
sürdürülebilmesi için gerekli olan ENERJİ yoktur. Zira AKIL, hayvanlar gibi
doğup, büyüyüp, yaşlanıp, ölüp gittiğimiz bu DÖNGÜ içerisinde bu tür şeylere
vakit, ömür, sağlık, gençlik ve para harcamanın BOŞ İŞ olduğunu hemen fark
eder.
Merhamet, umut, fedakârlık, cömertlik için gelecekten
bir UMUT olması lazım. Bunların BOŞ İŞ olmadığını söyleyecek gelecekte bir ÜMİT
ve buna İMAN olması lazım.
Seküler dinler bunu Hristiyanlığın
inayet (kurtuluşa ermek, Allah'a ulaşmak, Cennet girmek) fikrinden alıp BULANIK
bir İLERLEMECİLİK diye tanımladılar, diyor sanırım.
Comte, saf bir pozitif bu yüzden de göreli bir düzen
üstüne inşa edilen YÜCE otorite fikrinin tutarsızlığını hissetmiştir.
Şunu samimi bir şekilde ifade eder: "Yeni bir
ruhani otorite kurmaya çalışan insan için olmayacaklarını söylemek kolay, ancak
ne olacaklarını söylemek imkânsız. Ne papazlar, ne âlimler, ne mevcut öteki
sınıflar var olacak, "felsefi bir papazlık" meydana getiren ve
bilimsel düzenin diğerleri üzerinde hüküm kurmadığı, mevcut toplum düzeninden
gelen üyelerden oluşan "tamamen yeni bir sınıf olacak".
Karl Löwith, tarihte Anlam, s:130
Pozitivizmle beyinleri yıkanmış, dolayısı ile herkesin
kendi kurduğunuz düzenekte, kendi düşünce sistemi ile kendi zevkleri ile
ulaştığı göreceli sonucu HAKİKAT kabul ettiği yerde insanların İTİMNAT edip
boyun bükecekleri YÜCE kim olabilir ki?
Herkesin kendi nefsini, menfaatini, ümidini HAKİKAT
Ağzına geleni konuşmasını, sıkılamasını, işkembe-i
kübrasının fokurdamalarını "fikir" zan ettiği yerde
İnsanların ORTAK bir GÜCE, YÜCEYE tabi olmalarını,
sözünü dinlemelerini beklemek ahmaklıktır.
Bu durum din adamlarını, âlimleri, üstadları
dağıtacaktır ancak yerine ne gelir bilmiyoruz diyor, sanırım.
Bilim adamları ve AZMANLAR geldi.
Ve onlar PARAYI verene hizmet ettiler HAKİKATE değil.
Onların itibarı bitti
Şimdi TV'LER, KANALLAR,
Sosyal medya hesapları var.
İnsanlar onları dinleyip HUŞU
buluyor, BÜYÜLENİYOR, TRANSA geçiyor.
Pozitif çağımızda, bilimsel araçlar vesilesi ile daha önce hiç ilgilenmediğimiz kadar bireysel yaşamın korunmasıyla ilgilenmemiz aynı anda aynı ilerlemeci buluşlarla onu toptan yok etmemizin çok açık olması, çağımızın en ilginç diyalektiklerinden biridir.
Karl Löwith, Tarihte Anlam, s:133
Modern zamanlar "SANA NE" ve "BANA
NE" dini olarak tanımlayabileceğimiz bir DİNİ kutsadı. Kimse kimseye
karışamaz, kimse kimseye müdahale edemez, kimse mahreminden dolayısı ile kimse
kimsenin derdinden sorumlu değildir.
Tabi bunun için kurallar yapıldı. Hatta Özlem zengin
hanım gibiler çıkıp "Kimse kimseden ahlak, namus, şeref talebinde
bulunamaz" diyerek BİREYSELLİĞİN ailenin içinde dahi KUTSANMASINI
isteyebildiler.
Tam bunda kameralar insanların her ANINI gözlemeye
başladılar, sosyal medyayı takip eden Yapay ZEKÂ herkesin her ANINI izliyordu,
Devletler bir TC numarası ile insanların her hareketlerini kaydetmeye
çalıştılar.
Bir tarafta "ÖZEL
ALANLARI" korumak için aile, akrabalık, komşuluk, cemaat gibi tüm İNSANİ
bağların kesilmesi diğer taraftan tüm özel alanları ve mahremiyeti yok eden
örümcek ağlarının toplumların her tarafını sarması AYNI anda oluyor demeye
çalışıyor sanırım.
Elbetteki gelecekte de devletlerarası ihtilaflar için
yatıştırıcı bir ruhsal gücün müdahalesine ihtiyaç duyulacaktır ama şüphe yok
ki, artık BÜYÜK SAVAŞLAR bitti.
Çünkü askeri ruh "kaçınılmaz yok oluşa" mahkûm
edilmiştir. Çünkü bilimsel çağ "kaçınılmaz olarak" (COMTE kaçınılmaz
kelimesini EVRİM yasasını vurgulamak için kullanır) ASKERİ RUHU DA DİNİ olanla
birlikte yok edecektir.
Karl Löwith, Tarihte Anlam, s:131
Comte diyor ki bütün büyük Savaşların sebebi
dinlerdir. Dinler yüzünden insanlar birbirlerini katleder. BİLİM İlerleyince
insanlar ALLAH'a inanmayı bırakınca savaşmaya da gerek kalmayacak DİNLERLE
birlikte SAVAŞLAR da bitecek.
Tam bir saçmalıktı,
August Comte 1857'de öldü.
O günden beri dünya Dünya tarihinin görmediği 3 DÜNYA
SAVAŞI yaşadı; Tek bir savaşta (2. Dünya Savaşında) tüm insanlık tarihindeki
savaşların toplamından daha fazla insan katledildi. Komünist, Allahsız, dinsiz
kitapsız Sovyetler isimli zulüm ve katliam makinesi geldi geçti. Amerika diye
PARA TAPAR bir ekonominin zulüm, vahşet, katliam götürmediği hiç bir coğrafya
kalmadı.
Dinler değildi insanları birbirlerine sokan insanın
MENFAATÇİLİĞİ, bencilliği idi. KENDİLERİNİ üstün görmeleri, başka insanları
kendilerine kul, köle, sömürge gören KİBİRLERİ idi. İnsanın doğasında bulunan
vahşete, günaha, sadistliğe temayülü idi.
Dinler BUNLARI terbiye etmeye çalışıyorlardı.
Dinler geriledikçe insanın İçindeki GELİŞMİŞ HAYVAN
özgür kaldı.
Bu hayvan geliştikçe AHLAK ve MERHAMET değil ölüm
silahları gelişti.
Sanırım olan bu idi.
İnsanın doğal iyiliği denen modern öğretiye inanır
Auguste Comte.
Ancak insanın dünyaya hükmetmesindeki her gelişmenin,
bozulmanın yeni biçimlerini ve aşamalarını da beraberinde getirdiğini ve ölümlü
insanın tarihi sürece dâhil olduğu sürece tüm ilerleme araçlarımızın sadece
gerileme araçları olduğunu fark edememiştir.
Karl Löwith, Tarihte Anlam, s:134
Modern insanın İLERLİYORUM dediği ve kontrol altına
aldığı her alan aynı zamanda bir GERİLEYİŞE işaret eder.
- İnsan yalnız avlanırdı. Cemaat oldu. İlerleyince
BİRESELLİĞE geri döndü.
- Erkek GÜCÜ YETTİĞİ kadına sahip olurken, erkeğin
kadına karşı sorumlu olduğu NİKÂH ve AİLE kurumunu geliştirdi. Modern dünya
İlerleyerek yeniden güçlü erkeğin dilediği kadına sahip olacağı
"sorumluluk olmadan ilişki" düzenine döndü.
- İnsanlar çıplaktı. Sonra giyindiler. İlerleyince
yeniden çıplaklığa döndüler.
- Gücü yetenin borusunun öttüğü bir düzen vardı.
HUKUKU/şeriatı geliştirdiler. İlerleyince büyük balığın küçük balığı yemesi
doğa yasasıdır dediler.
- Cömertlik, ahlak, namus, şeref, ar, hayâ, edep,
merhamet, vefa yoktu İLKEL insanda, şimdi buna geri döndüler...
İlerleme dediğimiz HAYVANİLİĞE geri dönüş mü?
Demeye çalışıyor sanırım.
Dünyadaki göreli Tanrı Krallığının kuruluşunu
destekleyerek Comte teolojiyi(ilahiyatı) sosyolojiye, teokrasiyi (din
adamlarının yönetimini) sosyokrasiye (parti başkanlarının yönetimi), Tanrıya
Tapınmayı İnsanlığa tapınma ile değiştirir.
Böylece siyaset bilimine dini bir anlam yükleyerek
kutsar.
Cismani güç BATI ile ilgili her işin arkasında olan
FİNANS ve endüstri şefleri tarafından yönetilirken, ruhani güç de BİLGENİN
eline geçmiştir.
Karl Löwith, Tarihte Anlam, :135
İlahiyatın (Fıkıh, kelam, hadis, usul, Kur'an vs.)
yerini sosyoloji, andropoloji, psikoloji, siyaset, tarih vs. aldı
Mübarek din adamlarının yerini, Yüce Parti
Yöneticileri aldı
Şura'nın yerini, MEclis/Parti meclisi aldı
Alimin, imamın, hocanın, şeyhin yerini Uzman, Bilim
adamı, psikolog, doktor, danışman aldı.
Sonuçta Toplumların gerçek YÖNETİMİ tefecilerin eline
kaldı, diyor sanırım.
Tespit, Cuk oturmuyor mu?
İsmi kulağınıza yabancı gelebilir ama...
Comte, Batı toplumlarının yeni dini
"Pozitivizmin" bayrağı, takvimi, bayramları, yeni pozitivist AZİZLERE
olan tapınma törenleri, yeni Kilise tasarımları vs. konusunda çalışmıştır.
Nasıl ki ilk Hristiyanlar ilk dini merasimlerini PAGAN
tapınaklarında yapmışlarsa POZİTİVİZM dini de öncelikle kiliselerde ayinlerini
yapmaya başlayacaktır.
... Hristiyanlığı hümanizmaya (insan sevgisine) indirgeyen
Feurbach gibi, TANRI'yı reddeden ama onun AŞK ve ADALET gibi geleneksel insani
fiillerini elde tutan "DİNDAR BİR ATEİST"tir.
Pozitivizm dini insanın insanlığını sorgulamayan
(Birinin insan olması için AHLAK ve ERDEMLİ olması gerektiğini söylemeyen-AHÇ)
bir inançtır.
Karl Löwith, Tarihte Anlam, s:135
İsmi kulağınıza yabancı gelebilir. Ancak pozitivizmin
öğretisine yabancı değiliz. Zira İLKOKULDAN itibaren üniversiteye kadar bize ve
çocuklarımıza Comte'un -ADI ANILMADAN- pozitivizm dini verilir. Verilir'in
ötesinde BEYİNLERİNE kazınır.
Çocuklara "doğru bilginin yalnızca bilimsel bilgi
olduğu", doğru bilgiye ise yalnızca ampirizm (deneycilik) ile
ulaşılabileceğini MUTLAK ve SORGULANAMAZ bir HAKİKAT olarak çakılır.
Bunun "vahiy diye bir bilgi olamaz, Kur'an'da
Allah da, peygamber de, Melekler de, Cebrail de, Ahiret de, hesap da
YALAN" demek olduğu, DİNLERE itiraz ettiği söylenmez.
TEFECİLERE hizmet eder, para
sahiplerini kutsar zira BİLİMİ ve BİLİM ADAMININ maaşını onlar finanse eder.
Condorcet, pusula ve ateşli silahlar gibi Bilimsel
İcatlar döneminin aynı zamanda feci katliamlar dönemi olduğuna dair şaşırtıcı
tespiti samimi olarak kabul eder.
Ancak kabul ettiği bu sonucun "İYİSANIN DOĞAL
olarak iYİ Olduğu" tespitine şüphe düşürmesine de izin vermez.
Yalnızca, yenidünyanın keşfinin, Hristiyan olmayan
yerlilere karşı duyulan aşağılamanın ve Hristiyanlar tarafından beş milyondan
fazla insanın katledilmesine, milyonlarca insanın bir yarımküreden diğerine
sürüklenmesine sonra da mal gibi alınıp satılmasına, ihanet ve hırsızlıkla
özdeşleştirilerek köleleştirilmesine neden olan alçaltıcı bir
"önyargı"dan bahseder.
İLERLEME ideolojisi ile zulüm çakışmasından
yapabildiği tek çıkarım, Hristiyanların işledikleri suçları sadece dinlerinin
faydası için işlediklerine dair POPÜLER iddiayı çürütmesidir.
Karl Löwith, Tarihte Anlam, s:142
İlerlemeciler, aydınlanmacılar yeryüzündeki zulmün
kaynağının Hristiyanlık, Yahudilik ve Müslümanlığın birbirleri ile ya da kendi
içlerinde yaşadıkları nizalardan kaynaklandığını iddia ettiler.
Hâlbuki Aydınlanmacılar ve ilerleme ideolojisinin müritleri
ne Tanrıya inanıyorlardı ne de Peygamberlere.
Korkunç bir zulüm düzeni kurdular.
Evet! İnsanın özünde İYİLİK vardı. Merhamet, şefkat,
alçakgönüllülük, cömertlik, kahramanlık, fedakârlık da vardı.
Ancak aynı öze yalan, riya, kibir, hırs, cimrilik, adavet
(sınırı aşma), ucub (kendi işini beğenip, başkalarını aşağılama), KAN
DÖKÜCÜLÜK, zulüm, TANRILAŞMA temayülü (nefs-i emmare) de mündemiçti.
Tam da dinlerin dediği gibiydi hadise.
Mesele dinler değil İNSANIN KÖTÜ
güdülerinin kontrolsüz kalması, GÜCÜ elde edenin diğerlerinin tepesine bin,
onları sömürme, köleleştirme EĞİLİMİYDİ, diyor sanırım.
Concorcet, insanlığın İLERLEMESİ hakkındaki
spekülasyonlarında bilimsel, kesin ve ölçülebilir hiç bir şeyin OLMADIĞINI
kabule der.
Ancak en aydınlanmış uluslarda bile medenileşmiş
barbarlığa doğru olan bütün bilimsel gelişmelerin umutsuzluğunu anlamak bir kaç
nesli bulmuştur.
19. yüzyılda bilimsel icatlarla elde edilen ÇILGIN
ilerlemenin ortasında, amaçsız ve ruhsuz bir hal ilk gölgesini Avrupa'nın en
gelişmiş zihinlerde göstermiştir.
Anlaşılmıştır ki İLERLEME hiç bir yere doğrudur.
Karl Löwith, Tarihte Anlam, s:142
İnsanlık ilerliyor dediğimizde İLERLEYEN nedir?
İnsanlık daha merhametli, daha adil, daha insaniyetli
daha cömert mi olmuştur?
Yeryüzünün varlıkları insanlar arasında daha mı adil
bölüştürülüyor?
GÜÇLÜ ulusların güçsüz kavimleri "dilediği
gibi" katliamlardan geçirmesi, onları ÖNEMSİZ insanlar olarak tanımlaması
mı durdu?
HAYIR!
Bu konularda ilerlediğimize dair HİÇ BİR İPUCU ya da
delil yoktur. Bu konuda ellerinde kalan tek iddia, insanların eski insanlara
oranla daha uzun ömürlü olduklarıdır.
Ancak KATLİAM teknolojilerinin,
insan yok etme sanatının, insan takip teknolojilerinin, insan kontrol
aparatlarının ve bilimlerinin gelişmiş olduğuna dair hiç bir şüphe yok sanırım.
Bouvard'a (ölümü 1843) göre insanlığın önünde 3
ihtimal vardır:
1- Radikallik insanlık dışı despotizmi gerektirerek
geçmişle olan her bağı koparacak
2- Tanrıcı mutlakıyet galip gelecek ve Fransız
Devriminden beri insanlığa aşılanan Liberalizm yok olacak.
3- 1789'un devamı gelecek ve bizim çok uzaklara
götürecek. İdealler ve Din diye bir şey kalmayacak. Amerika dünyayı fethedecek.
Avrupa Asya'nın kaynakları ile tazelenecek, hayal edilmemiş iletişim
teknikleri, denizaltılar, balonlar gelişecek, evrenin güçlerinin insanların
hizmetine girmeleri ile dünya tükendiğinde onları yıldızlara götürebilecek yeni
bilimler ortaya çıkacak.
İnsanın her istediği yerine geleceğinden KÖTÜLÜK son
bulacak, din ölecek yerini FELSEFE alacak.
KArl Löwith, Tarihte Anlam, s:143
Üzerinden 185 sene geçti bu kehanetlerin
- 1789 devrimi ve Liberalim devam etti.
- İnsanlık o günlerden çok uzaklara geldi.
- İdealizm öldü
- Amerika dünyayı feth etti.
- Avrupa doğunun kaynaklarını yiyerek zenginlik ve
refah içinde yaşamaya devam ediyor
- Hayal edilmemiş iletişim teknikleri, uçaklar
denizaltılar geliştirildi.
- Uzaya gidilemedi
- Kötülük YOK edilemedi
- DİN'Ler yaşamaya devam ediyor
- Felsefe ÖLDÜ. Hiç bir anında fakir
ve güçsüz kalabalıkların umudu olamadı.
Tolstoy Avrupa'nın sadece kendini değil
tüm dünyayı yok etmekte olduğunu söyler:
"Romalıların ahlaki yozlaşması
yalnızca çok küçük bir topluluğu etkilemiştir.
Bugün elektrik, demiryolları, telgraf
tüm dünyayı çürütüyor... Herkes aynı şekilde kendi başına acı çekiyor. Herkes
aynı acıları aynı şekilde yaşasın diye hayat düzenini değiştirmeye zorlanıyor.
Herkes, hayatının en önemli konularına kendine, kendini anlamaya ve dine
ihanete zorlanıyor.
Sahi makineler ne üretmek için? Telgraf
neyi göndermek için? Kitaplar, makaleler hangi haberi yaymak için? Beraberce
güdülen ve devasa bir güce maruz kalan milyonlarca insan neyi, elde etmek için?
Dispanserler, hastaneler, fizikçiler hayatı hangi sebeple uzatmaya çalışıyor?
Hemen herkes kendi medeniyetinin
mükemmel olduğunu düşünür. Bunun Bireysel işaretleri tırnakların temiz
tutulması, terzi ve berberin hizmetlerinden faydalanılması, yurt dışına seyahat
gibi şeylerdir. Demiryolları, akademiler, endüstriyel bölgeler, savaş gemileri,
kaleler, gazeteler, partiler, parlamentolar da bunun ulusal emareleri. Bunları
en eksiksiz tamamlayan uluslar medeni ulus olarak kabul edilir.
Hâlbuki bunlar o medeniyetin
özeliklerinden ibarettir hakiki bir İNSANİ aydınlanmaya işaret etmez. Zira ilki
kolaydır ikincisi çok sıkı bir çabayı gerektirir. BU yüzden de kalabalıklar
tarafından hor görülmekten, nefret edilmekten başka bir şeyle karşılanmaz,
çünkü medeniyet yalanını ortaya çıkarırlar.
Karl Löwith, Tarihte Anlam, s:146
Tolstoy Demiryolları, savaş uçakları,
atom bombası, akıllı telefon yapabiliyor olmak bizi DAHA insan kılıyor mu? Daha
merhametli, daha adil, daha şefkatli, daha nazik, daha anlayışlı...
Yoksa kibrimizi, zulmümüzü,
namussuzluğumuzu mu artırıyor?
İlerlemeyi hangi alanda sağladık diye
soruyor?
Tolstoy vefat edeli 175 sene geçti
175 sene daha İLERLEDİK (?). Sanırım sorunun cevabı FİLİSTİN diye
verilebilir.
Teolojik (ilahiyatçı) düşünceyi geliştirme
yeteneğinden uzak Aydınlanma'nın tarih felsefesi "ilahi inayeti"
(Kıyamet koptuktan sonra ulaşılacak İlahi Hesap, ADALET ve Cennet Fikrini)
Tanrı'dan bağımsız bir insani ümide ve ilerlemeye indirgemiştir.
R.A. Knox'un dediği gibi "Dini kesinlik
anlayışını (imanını-AHÇ) kaybedenler insani İYİMSERLİK kisvesi altına
sığındılar; dünyanın geleceği, Ahiret yerine onların düşüncelerini işgal etmiştir
ve bir tür baş aşağı edilmiş Konfüsyüsçülükle kendi TORUNLARINA tapmışlardır.
Bu iyimser hezeyanla... Dinin liderleri... Kolayca
birleşmişlerdir."
Karl Löwith, Tarihte Anlam, s:150
Nereye gidiyoruz? ... "Ahirete, Allah'a hesap
vermeye" diyordu dinler.
Seküler aydınlar "İlerlemeye" gidiyoruz
dediler.
Artık zihinlerimizi "Ahiret'e nasıl
hazırlanacağımız?" sorusu değil, "Nasıl ilerleyeceğiz?” sorusu meşgul
etmeye başlamıştı.
Bu düşünceye göre Ahiret'te bizi MÜKEMMELLİĞİN sembolü
Aziz Kudret, Peygamberler, Allah dostları, melekler, huriler vs. değil;
GELECEKTEKİ ilerleye ilerleye mükemmele ULAŞMIŞ torunlarımız bekliyordu.
DİNLERİ alıp Kudret'in ismini ve
AHLAKI ve Erdemleri ayıklayıp YENİ DİN diye bize sattılar demek istiyor
sanırım.
Devlet Tanrısı
Modern siyasetin ayakları Hristiyan
ideolojisindedir demiştik. Özelikle Protestan teolojisindedir. Kavramları da
Eski Grek'ten alıntıdır fakat burada dikkatimizi çekmesi gereken bir şey daha
var.
Protestanlık ruhla bedeni, imanla ameli,
dinle siyaseti ayırıyor. Hristiyanlıkta bunların arasındaki ilişki zayıftır
ancak vardır. Protestanlık bunu bütünüyle ayırıyor Bir tarafta ruh, iman ve
din; diğer tarafta amel, beden ve siyaset kalıyor. Kilise ve Devlet bunları
bölüşüyor.
Din, iman ve ruh Kilisenin,
Beden, amel (eylem) ve siyaset DEVLETİN
oluyor.
Protestan Hristiyanlık sen İNSANın -ki
sonra devlet insanı VATANDAŞ yapacaktır- imanını, ruhunu ve dinini bana ver -ki
vatandaş olmasını sağlamak için de bunlar kullanılabilir-, sen de onun ameliyle
yani faaliyetleriyle, eylemleriyle, bedeniyle ve siyaseti ile ilgilenesin,
diyor.
Başka bir deyişle DEVLET siyaseti ele
geçirip modern zamanlar insanının amelini ve bedenini düzenleme, ona müdahale
etme HAKKI kazanıyor. Toplumun düzenlenmesi, insani amelin eylemin de düzenlenme
hakkı oluyor.
Böylesi bir iktidar biçimi ile dünya ilk
kez karşı karşıya gelmiştir.
Abdurrahman Arslan, Zaman Dışı Konuşmalar, s:160
Modern Devlet tarihte görülmemiş ceberut
bir TAHAKKÜM kurar.
Denizler, nehirler, yağmurlar,
topraklar, madenler, ormanlar, hayvanlar, İnsanlar onundur. Çocuklar ailenin
değil onundur. İnsanların amelleri onundur, insanların bedenleri bile onudur.
Çocuğa dilediğin eğitimi veremezsin,
dili öğretemezsin, Aşısız gezdiremezsin, dilediğin tedaviyi alamazsın, askere
gitmeyeceğim, okula gitmeyeceğim diyemezsin. Gözetlenmeyeceğim, takip
edilmeyeceğim diyemezsiniz.
Her şeyiniz onundur.
Buna karşılık kendi VATANINIZDA para
vermeden tuvalet ihtiyacınızı göremez, SU içemez, toprağınızı ekemez, . Ölseniz
para vermeden mezara bile giremezsiniz.
SİZİN SAHİBİNİZ, İLAHINIZ, TANRINIZ da
odur.
Protestanlık ile PATRONLARININ yaptığı pazarlık sonucu böyle bir yapı
gelişmiştir diyor sanırım.
Voltaire'e göre medeniyet;
Bilimlerin, becerilerin, törelerin, yasaların,
ticaretin ve endüstrinin İLERLEMECİ gelişimi demektir.
İlerlemeci gelişimin önünde 2 engel vardır:
Dogmatik(vahyi) dinler ve savaşlar.
Voltaire'nin Denemelerinin büyük başarısı, tüm tarihin
18. Yüzyılı hazırlamak için var olduğu, ortaya çıkan burjuvayı tarihin kendi
ideallerini gerçekleştirmek için çıkardığı iddiasından kaynaklanır. Ona göre
Tanrı tarihe YÖN vermeyi bırakmıştır; gerçi, hala hükmedebilecek gücü vardır
ama artık müdahale ile idare etmez.
Tarihin amacı ve anlamı, kendi aklımızla insanın
koşullarını geliştirmektir, onun cahilliğini azaltıp "daha iyi ve daha
mutlu" hale getirmektir.
Karl Löwith, Tarihte Anlam, s:166
Modern dünyanın kutsal PEYGAMBER Voltaire
- Tanrı var ve güçlü olabilir ama BİZE müdahale etmez.
- İnsan kendi aklı ile yol alabilir.
- İnsanın kendi aklı dediğimiz BURJUVANIN (Zengin
Yöneticilerin) aklıdır.
- İnsanlığın üst seviyesi BATILI beyaz, Anglosakson,
Hristiyan insandır. Onun da üst seviyesi Burjuva (Azizleri, Evliyaları) yani
Zengin yönetici zümredir.
- İnsanlık tarihinin amacı daha iyi yaşamak ve MUTLU
olmaktır.
- İnsanlığın ürettiği ve üretebileceği en kutsal ve
YÜCE ve yüksek değer Mutlu olmaktır.
- Bilgi kutsaldır. Bilen kutsaldır. Bilgisizlik
aşağılık bir durumdur. (BİLMEYİ ve bilgiyi kutsallaştırmayı, HAL edinmeyi
geriye itmeyi getiren ideoloji -AHÇ)
VOLTAİRE'nin dini ve kitabı (temel ilkeleri) Batı ve
sömürgeleri için en YAYGIN din haline gelmiştir. Ne yazık ki bu din öncelikle
Türkiye olmak üzere Müslüman toplulukları ciddi şekilde etkilemiş gibi
görünüyor.
İLERLEME dininin, geçmişe ve geleceğe duyduğu bunca
hürmete rağmen antik çağlarda ortaya çıkmaması tesadüf değildir.
Bu tür modern bir çabanın ve düşünce sistematiğinin
yolunu açan Yahudi-Hristiyan gelecekçiliğidir. Zira döngüsel/dairesel bir tarih
anlayışında ileriye doğru hareket aynı zamanda geriye doğru hareket olduğu için
ilerlemeden söz edilemez.
Fakat bugün Hristiyanlıktan kopmuş MODERN inançsızlar
bile "Çarmıh Yolcusundaki" Hristiyan'ın Ahiretten duyduğu ümidi ve
beklentiyi içinde yaşatır. İlerleme fikrine bir burjuva yanılsaması olarak
saldıranlar bile rakiplerinden daha İLERİCİ olduklarına inanırlar.
Zira her ikisi de gelecekteki DÜNYANIN bugünden daha
iyi ve İLERİDE olacağına iman etmişlerdir.
İlerlemenin en büyük önemi İLERİYE bakmasında,
odaklanmasında yatar.
Karl Löwith, Tarihte anlam, s:171
Hatırlarsanız İLERLEME dininin müntesipleri yani
"ÇAĞDAŞLAR" özellikle dindar kesimi "GERCİLİKLE" ve
"GERİLİKLE" tekfir ederler. Benim gençliğimdeki moda tabirler
"mürtecilikle".
Zira kendilerinin İLERDE olduklarından, ilerlediklerinden,
İLERLEME DİNİNİN gereklerini yerine getirmeye çalıştıklarından emindirler.
Bunun her geçen anın müminlerin AHİRETE, hesap gününe,
CENNETE yaklaştırdığı, Tanrı'ya doğru ilerledikleri anlamına gelen İNAYET
anlayışlından çalıntı olduğunu fark etmeden
Zira TAnrı yani Ahiret yok ise
gidilen, İLERLENEN bir yer de yoktur. Zaman ANLAMSIZLIKTAN ibarettir.
Kurtuluş'a, akademilerimizin yazdığı makaleler ile
değil, insanın günahkâr doğasını değiştiren kesin bir dönüşümle (hidayetle)
varılır.
Aziz St. Paul'ün "ilerlemeye zorla"
tembihinin modern aktivizm, bilimsellik veya gelecekçilikle alakası yoktur. O,
uzak ya da yakın gelecekte meydana gelecek ruhi bir dönüşüm ve tamamlanma ile
ilgilenir...
Hristiyanlık hiç İLERLEMEMİŞTİR. Çünkü Hristiyanlığın
ilerlemesi denen şey, dünyevi gelişmeyle hiç ilgilenmeyen Hz İsa'ya
giydirilmeye çalışılan modern ilerlemeci taklididir.
Hâlbuki modern ilerlemeciler Hz İsa'nın İlahi
mükemmelliğine üstünlük kuramazlar.
Karl Löwith, Tarihte Anlam, s:172
Hz İsa ve öğrencileri İLERLEME dediklerinde insanların
merhamet, adalet, paylaşım, kardeşlik, sevgi ve İNSANİLİKTE ilerlemesini
kastederler.
Hâlbuki Modern ilerlemecilerin ilerleme dedikleri
sanayi, teknoloji, bankacılık, borsa gibi alanlardaki ilerlemeler GERİ kalan
ulusların köleliği ve KATLİAM teknolojilerindeki İLERLMEYİ ifade eder.
Merhamet, şefkat, nezaket, adalet, paylaşım kardeşlik
gibi mevzular sadece KENDİ aralarında konuşulan ESKİLER MASALLARIN, köhne
geyiklerden ibarettir.
İlerleme dini gibi BELİRSİZ bir ufka
işaret etmeyen Hristiyanlık, geleceği belirli bir hale getirerek onu
yüceltmiştir ve bu yolla ŞİMDİKİ anın ciddiliğini son derece vurgulamış ve
derinleştirmiştir.
Belirli bir gelecek onuruna ve
kıyametine dair var olan bu güvenilir beklentide, tarihin ya doğa yasasıyla ya
da insanın devamlı çabasıyla belirsiz bir şekilde ilerlediği inancı değil,
tarihin fiilen sonuna geldiği inancı ifade edilir.
Karl Löwith, Tarihte Anlam, s:172
Dinler her an, kaçarı olmadan ona doğru
İLERLENEN gelecekteki HESAP gününü vurgulayarak ŞU ANI, şu anın eylemini, şu
anın imtihanını, şu anın AMELİNİ önemli kılarlar. İnsan içinde bulunduğu anın
HESABINI verebilmeli oyun, eğlence, şehvet vs. ile boşa harcanmasına izin
vermemelidir, derler.
Batının ilerlemesini var eden
Hristiyanlığın temelindeki ÖZVERİLİ ÇALIŞAMANIN motivasyon aracı budur.
Modern İlerlemecilik AHİRETİ inkâr
ederken farkında olmadan ŞU ANI ve şu anın amelini önemsizleştirmiştir.
Bu yüzden nesillerini kaybetti.
Şimdi Microsoft'undan, Apple'ına,
İngiliz Başbakanından İrlanda Başkanına kadar hemen her yerde DOĞULU gençliğin
emeğini, zihnini, vaktini, gençliğini, ENERJİSİNİ sömürerek ayakta kalmaya
çalışıyor.
Zira ŞU ANI değersizleşmiş BATILI gençliği şehvet, uyuşturucu, dopamin ve
alkolden başka bir şey harekete geçiremiyor diyor olabilir.
Tarihsel bir dünya dininin değişimi genel dünya
koşullarındaki değişimlere uyar, fakat tüm ilahi dini reformlar yeni koşullar
altında orijinal ilkel mesaja yeniden biçim vermeye çalışırlar.
Bu mümkündür çünkü bireysel bir ruhun dini ilerlemesi ile
dinlerin genel ilerlemesi veya çürümesi aynı şey değildir.
Karl Löwith, Tarihte Anlam, s:173
Modern dinler pozitivizm, materyalizm, sekülerizm,
egzistansiyalizm, deizm, ateizm, agnostisizm, kapitalizm, komünizm, liberalizm,
genderizm sürekli vaktin değişmesi ile renk değiştiren birbirlerine evrilen
yapılardır.
Her şey kötü gittiğinde, çevrede tek kişi
kalmadığında, kendi yurdundan, vatanından, ailenden, dostlarından sürgün
edildiğinde "İbrahim tek başına ümmetti" sana "DOST olarak Allah
yetmez mi?" diyen ilahi dinlerdir…
Seküler dinler çevrenin imkânları çökmesi ile hızla terk edilirken; İLAHİ dinler, sıkıntı anlarında YENİDEN kendisini kurguladığı, yeniden filiz verdiği dönemler olabilir.
Modern İLERLEME dininin açıklaması zor olan tarafı,
LAİK uygulamaların ruhani merkezi unutması değil, hem çıkarımları hem sonuçları
itibari ile din ve Hristiyanlık karşıtı bir ilerleme fikrini uygulamasıdır.
Modern Hristiyanlığın zayıflığı, onun "çok
modern" ve "çok az Hristiyan" olmasıdır ki bu tüm buluşların, dini
olmasa da ahlaki sonuçlarıyla kolayca vaftiz edilebilen tarafsız araçlar
oldukları yanılsamasında dünyasal ilerlememizin dilini, yöntemlerini ve
sonuçlarını tamamen kabul eder.
Karl Löwith, Tarihte Anlam, a:173
1- "İlerleme" fikri DİNLERİN AHİRET inancı
olmadan anlamsızdır. Bu anlamsızlık Neden iyi neden kötü olmamız gerektiğini
söyleyemediği gibi tüm anlamları da yok eder. Eğer ölüp OT olacaksak neden
vefalı, merhametli olalım ki? Neden çalışalım, neden fedakârlıkta bulunalım,
neden sevelim ya da nefret edelim ki. Herkes her şey NÖTR bir anlamsızlığa
gitmek zorunda kalır.
Bu anlamda İLERMECİLİK dini, ilahi dine muhtaçken
neden onla SAVAŞIR. Bu çok anlamsız bir durumdur.
2- İlerleme DİNİN dinlerle çatışırken "Hz İsa'nın
ayak izinden aldığı çok az şey" onun getirdiklerinin Hristiyanlar
tarafından sorgusuz sualsiz CAİZLEŞTİRİLMESİNİ sağladı. Hâlbuki İLERLEMECİLİK
Hristiyanlıktan türeyen APAYRI bir dindir.
Bu anlamda İLERLEMECİLİK dininin
Müslüman dünyada daha tanımlanmış olmaması can sıkıcı bir durum olarak
görülebilir.
Hiç bir Hakikat,
Sağduyuyla, tıpla, hukukla, belagatle, dil
çalışmalarıyla, antik yazarların ilahiyat ya da felsefik tartışmaları ya da
öyküleriyle bulunamaz, der Descartes.
Bunların hiç biri kesin bilgi değildir, geleneksel
otoriteye, "temsil"e ve "töre"ye dayanırlar. Bu yüzden
Descartes, böylesi büyük bir tasarının otoriteye, töreye, temsile, geleneğe ve
yani kesin hakikat yerine İHTİMALE bağlı olduğu bir devlet veya dini KAMUSAL
alanda "pratik" edilmediğini fark etmesine rağmen sağlam bir temelde
İŞE BAŞLAMAK için tüm görkemli ÜST YAPILAR tasavvurunu yerle bir etmeyi tercih
etmiştir.
Antik Roma Tarihini biliyor gibi görünen bir tarihçi o
dönem Roma'da yaşayan sıradan bir aşçının bildiklerinin çok azını bilir, Latin
dünyayı biliyor görünen bir tarihçi Çiçero'nun hizmetçisinden daha fazlasını
bilmez.
Duyusal deneyime dayanan bütün bilgilerin bu yüzden
haddi aşmış olma ihtimali çok yüksektir, çünkü bizi sık sık kandıran duyulardan
kesin HAKİKATİN bilgisi çıkması mümkün değildir.
Karl Löwith, Tarihte Anlam, s:184
İnsanın sürekli kendisini kandıran duyuları, nefsi ya
da aklına dayanarak bir HAKİKAT düşüncesi var edilemez. Zira HAKİKAT bu
çerçevede her kişiden kişiye ve menfaatten menfaate değişen bir şey olacaktır..
Bunu fark etmişlerdi ama YENİ bir şey kurmak istiyorlardı. VE dine, töreye,
geleneğe, MANAYA dair tüm kutsalları YERLEBİR ettiler.
Yıkmak kolaydı YAPMAK zordu. Yıkmayı başardılar.
400 senedir DİNLERİN teklifinin
(ahlakın, edebin, namusun, şerefin) yerine koyabilecek bir şey öneremediler.
Nietzsche'nin OTORİTER, ırkçı, faşist ÜST insanının vardığı yer Transhümanist
felsefe ile İNSANIN tamamen REDDİ oldu, diyor sanırım.
Descartes'ın eleme yoluyla bulduğu tek küçük ama
önemli gerçek; cogito ergo sum (Düşünüyorum öyleyse varım)'ın biçimsel
kesinliğidir.
Buradan fiziksel dünya matematiksel fikirlerle,
doğanın hakiki "dili"yle bilimsel olarak YENİDEN inşa edilebilir.
Karl Löwith, Tarihte Anlam, s:184
"Düşünüyorum Öyleyse Varım"ın haricinde bir
HAKİKATE rastlayamayan Descartes düşüncesi MATEMATİK ve FİZİK yoluyla yeni bir
dünya inşa etmeye kalktı.
İnsanın "düşünebilme gücünü" fark edebilen
ancak insanın nefsinin, arzusunun, şehvetinin, MENFAATÇİLİĞİNİN, kibrinin,
egosunun insan üzerindeki GÜCÜNÜN EN AZ düşünebilme gücü kadar insan üzerinde
etkili olduğunu hesap edemeyen bir düşünceydi.
Sanırım bu yüzden inşa edebildiği
Çıkara, menfaate, EGOYA, kibre dayalı bir dünya oldu.
Hakikat veya verum (doğruluk) yaratılan veya factumla
(meydana gelmiş gerçeklikle) aynı şeydir.
Fakat doğal fiziksel evreni yaratan insan mıdır? İnsan
yaratmadığı şeyi nasıl tam olarak anlayabilir? Onun tam bilgisine sadece Tanrı
sahiptir çünkü O yaratmıştır.
Bizim gibi YARATILMIŞLARA doğa zorunlu olarak bulanık
kalır. Bu yüzden Descartes'in kesinliği yalnızca bilinçlilik ile sınırlıdır,
bilgi ile değil. Onun bilinçliliği Hakiki bir ANLAYIŞ veya keskin bir iç
anlayış salt bir düşünce ile ilgilidir.
İnsan için bilgiye yalnızca, tıpkı bir Tanrı gibi-
kendi nesnelerimizi yaratıyor olduğumuz matematiksel kurmacalar alanında
ulaşabiliriz. Ancak matematiksel kurmacalar somut doğa bilimine herhangi bir
temel sağlayamazlar.
Karl Löwith, Tarihte Anlam, s:185
Aynada bir şeyler seyrediyoruz. Ancak, NE ayna
hakkında GERÇEK bir bilgiye sahibiz, NE aynaya yansıyanlar hakkında NE de BİZ
kimiz sorusunun cevabı hakkında.
Zira ne kendimizi ne aynayı ne de aynaya yansıyanları
BİZ yapmadık. Kimin yaptığı, neden yaptığı, amacının ne olduğu hakkında da en
küçük bir fikrimiz yok.
Biz sadece kendi elimizle
yaptıklarımız hakkında GERÇEK bir bilgi ile konuşabiliriz, diyor sanırım.
Vico'ya göre ATEİZMİN üzerine kurulu bir dünya hiç bir
yerde hiç bir zaman olmamıştır.
Tüm medeniyetler, yasalar, kurumlar, özellikle en
ilkel dönemden kalma evlilik, defin ve tarım kurumları tamamen adaklara,
ritüellere, dinlere özellikle de Hristiyanlığa ya da putperestliğe dayanır.
Tüm uluslar bir çeşit İLAHİLİK kültü ile yola
çıktıkları için aile kurumunda BABALAR kutlu ilahilikleri olan bilge kişiler,
himaye altına almak ve toplumsal MANAYI korumak adına kurban edilmiş papazlar
(vakıf insanlar), ilahi yasaları kendi ailelerine getiren krallar olmak
zorundaydılar.
EN YABANİ ve canavarca insanlar bile dini duygulardan
ve kurumlardan yoksun olamazlar ve EN VAHŞİ hurafeler bile kısır ateizmden daha
üstün ve daha yaratıcıdır.
Der Batı Düşüncesinin temel taşlarından ünlü İtalyan Felsefeci
ve hukukçu Giambattista Vico
Karl Löwith, Tarihte Anlam, s:189
KISIR Ateist düşüncenin evlatlıklarının AHLAK ve ERDEM erkeğine, AİLE babalarına saldırması, EŞCİNSEL ahlakının İstanbul Sözleşmesi, Güçlü kadın geyiği, İklim numarası diye bizim gibi ülkelere dayatılması belki de tam da bu KISIRLIĞI sebebiyledir.
Gireceği toplumu KURUTMASI, üretimi
bitirmesi, nesli ifsad etmesi, aklı bozması, ahlakı darmadağın ederek tüm
toplumu bir eşcinselin DOĞURGANLIĞI ölçüsünde bir ahlakla formatlaması
istenmesindendir belki de...
En yabani ve canavarca insanlar bile
dini duygulardan ve kurumlardan yoksun olamazlar.
En vahşi hurafeler bile ahlaken kısır
ateizmden daha üstün ve daha yaratıcıdır.
Felsefe de dinin yerini alamaz çünkü
dinden ortaya çıkan bir toplum olmadan filozoflar olamaz. (Vico)
Karl Löwith, Tarihte anlam, s:189
Felsefe DİNİN yerini alamaz.
Çooook derin izahlar yapıyor çok ince
meseleleri fark ediyor diye kimse birinin ardına düşmez.
Birileri çok derin tahlililer yapıyor
diye insanlar FEDAKÂRLIK yapmaya, kardeş olmaya, cömertliğe, yetime, garibe
sahip çıkmaya ikna olmazlar.
Bireysel keyiflerinden, zevklerinden,
eğlencelerinden, menfaatlerinden vaz geçip CEMAATİN ortak menfaati için çalışmazlar.
Bunu dinler başarabilir, YAPAR.
Felsefeciler YAPILMIŞ olanın üzerine gelir LAF üretir/değerlendirme
yaparlar diyor sanırım.
İNAYETTEN yoksun kendi başına kalmış olan insan
Yalnızca, herhangi bir sosyal ya da tarihi var oluşu
ve bu yolla insanın yok oluşuna sebep olabilecek KENDİ menfaatinden başka bir
odağı olmayan, kendine duyduğu aşkın hükmü altında biridir.
İnsan sadece ilahi İNAYET (kurtuluş) düşüncesi
sayesinde aile, cemaat, toplum, devlet ve insanilik düzleminde var olabilir.
Her biri bir şekilde kendi çıkarına yönelen insan
tutkuları, şehveti, vahşeti, açgözlülüğü ve hırsına dizgin vurabilmek için
inayet (yani ilahi yasa) askeri, ticari ve yönetici sınıfı yaratır; devletin
gücünü, zenginliklerini ve bilgeliğini ve ulusların doğa yasasını.
İnayet, tüm insanlığı dünya üzerinden silip süpürecek
insanın doğal ahlaksızlıklarını sivil mutluluğa dönüştürür... (Giambattista
Vico'dan)
Karl Löwith, Tarihte Anlam, s:189
İlahi kurtuluş düşüncesi, AHİRET'te hesap endişesi KAMİL insan olma hedefi; insanı "AHLAK EDİNİLMİŞ" devamlılığı olan paylaşma, kardeşlik, yardımlaşma, FEDAKÂRLIK, cömertlik, asalet, izzet, şeref, namus, hayâ edep, nezaket, vefa, sadakat İÇİN KENDİNDEN VAZ GEÇMEYE
Vaz geçmeyi AHLAK edinmeye ikna
edebilir, diyor sanırım...
Stoacılar* ve Epikurosçular* her ikisi de inayeti
(Ahlaki olgunlaşmayı) reddederler çünkü hepsi "keşişvari" veya
münzevi düşünürlerdir.
İnayete olan inancı kader düşüncesinden ayıran şey,
evrenselliğin idrakine gerek duyan ilahi inayet, yozlaşsa da insanın ÖZGÜR
iradesine son verir.
Epikurüsçü ŞANS/KADER öğretisi özgürlüğü saf bir
yanardönerliğe indirgerken, kader öğretisi, inayetsel zorunluluklarla özgür
irade arasındaki diyalektiği ihmal eder.
Karl Löwith, Tarihte Anlam, s:191
Zevkçilik, kadercilik insanın Ahlaki; olgunlaşmasını
talep etmez. Bireysel olarak kişinin MUTLULUĞA ulaşmasının ya kaderin/ŞANSIN
ona hediyesi ya da kişinin kendisin önüne çıkan FIRSATLARI nasıl
değerlendirdiği ile ilgili olduğunu düşünürler.
Ahlaki olgunlaşmayı talep ancak İNAYEt düşüncesinin ÖN
ŞARTIDıR.
Bu da zorunlu olarak kişinin şehvetini, çıkarlarını,
menfaatlerini SINIRLAMASI yani ÖZGÜRLÜĞÜNDEN fedakârlıkta bulunmasını
gerektirir.
Kişi en kötü hale düşmüş olsa dahi en rezil, en
ahlaksız, en sefih durumda bile AHLAK talebini geri çekmez. Bu nedenle
fahişeler ya da tefeciler bile birbirlerini Ahlaksız, Namussuz olmakla
-aşağılamak amaçlı- itham edebilirler, gibi şeyler söylüyor sanırım.
*Stocacılık: Mutluluğun insanın kendine bağlı olduğunu
düşünen Kıbrıs kökenli düşünce akımı
Epikurosculuk: Hayatın amacının
hazlar, zevkler, mutluluklar olduğunu iddia eden antik Yunan düşüncesi.
Vico, "Tarihte insanlar ne istediklerini
bilmezler, çünkü kendi küçük bencil istekleri yanlarında hiç hesap edilmemiş
başka şeylerle beraber gelir."
"Erkekler hayvani şehvetlerini tatmin etmek,
döllerini yaymak isterler. Aile ve evliliğin iffeti bunun ardından gelir.
Babalar nesillerini emniyet içinde ve kendi güçlerini
sınırlamadan büyütmek isterler, şehirleri ortaya çıkaran sivil toplumlar oradan
gelir.
Soylular kendi tanrısal özgürlüklerini alt tabakalar
üzerinde sınırsızca sorgulanmadan kullanmak isterler, yasalar ve boyun eğmek
zorunda kalacakları kanunlar bu haydutluktan çıkar.
Özgür olmak isteyen halklar yasaların boyunduruğundan
kurtulmak isterler, kendilerini kurtarsın diye önder edindiklerinin kulu haline
gelirler.
Krallar tüm ahlaksızlıkları ile düzeni diledikleri
gibi bozarak konumlarını güçlendirmeyi düşünürler, düzeni bozunca başka
kralların eline köle olarak düşerler.
Bunları yapan ZİHİNDİR. İnsan bunları aklı ile
yapmıştır... Bu kader değildir çünkü bunu kendileri tercih etmiştir. Talih de
değildi zira her zaman, aynı şartlar altındaki aynı eylemlerin sonuçları
aynıdır." diyen Croce'un insan eylemleriyle onların sonuçları arasında
kurduğu diyalektik, "İnsani Hatalar Komedisi" olarak değil olsa olsa
Hegel'in "Aklın Hilesi"yle açıklanabilir.
Karl Löwith, Tarihte anlam, s:193
Croce'un insanlığın tarihe ve tarihi problemlere bakarken Tanrı'ya, kadere, kazaya veya inayete (İyiliği yaparak kurtuluşa ermek) düşüncesine değil AKLA bakarak değerlendirilmesi gerektiği görüşüne itiraz eder, Vico
İnsan genellikle AKLI ile değil
içgüdüleri ve duyguları ile hareket eder. Çoğunlukla yaptığı şeyleri ne
yaptığını bilmeden, sonuçlarını hesap edemeden, uzak etkileri hakkında hiç bir
fikri olmadan yapar. İnsanlığı büyüten, OLGUNLAŞTIRAN bu içgüdüsel davranışları
değil İnayet düşüncesidir, demeye çalışıyor sanırım.
Normal gidişat oldukça basittir:
İnsanlar önce ihtiyaç hissederler, sonra
FAYDALIYI ararlar, sonra rahatlarını düşünürler, sonra kendilerini zevke
verirler, sonra lüks içinde ahlaksızlaşırlar, ardından da delirir insani
özlerini kaybederler.
Bazen inayet bir kral vasıtası ile ulus
içinden veya kendini yönetme becerisini kaybetmişse ulusun işgal edilmesine ve
yabancı bir halka maruz kalmasına izin vererek dışsal bir çözüm bulur.
"Eğer halklar bu son sivil
hastalıkta çürürlerse, ulus içinden bir kralla anlaşamazlarsa, dışardan daha
iyi uluslar tarafından işgal edilmezlerse ve korunmazlarsa, uç hastalıklar için
inayet kendi Uç çaresini hazır bulundurur. Yaratıcı barbarlığa dönüş" der
VİCO.
Vico burada Hristiyani ilerleme
düşüncesinden ayrılmış inayet fikri üzerinden tarihi tekerrür kavramını gündeme
getirmiştir.
Karl Löwith, Tarihte Anlam, s:200
Fatır 16. Allah dilerse sizi yok eder ve yerinize yeni bir halk getirir.
Mealindeki ayeti hatırlatıyor sanırım. Eğer kendinizi idare edemeyecek
kadar zevke, konfora, ahlaksızlığa Düşerseniz Aziz Allah ya sizin
şımarıklığınızı başka kavimlere kul ederek terbiye eder ya da YOK eder, diyor
sanırım.
Birçok vahşi İNSAN gibi, bu tür insanlar da yalnızca
kendi şahsi çıkarlarını düşünen insanlara dönüşmüşlerdir. Vahşi hayvanlar gibi
en küçük memnuniyetsizliklerinde öfkelendikleri, sert ve ani çıkışlar
yaptıkları bir zarafetsiz hal içerisindedirler
BU yüzden en büyük cümbüşlerin ortasında, fiziksel
olarak bir arada iken, derin bir ruh ve irade yalnızlığı içerisinde vahşi
hayvanlar gibidirler. Zira herhangi ikisi nadiren uzun süreli anlaşabilir çünkü
her biri kendi zevki ve hevesinin peşindedir...
Barbarlıkla geçen yüzyıllar onları, barbarlık üzerine,
barbarlık hisleri ile yaratılan ilk insanlardan daha insanlık dışı bir hale
getirmiş, yabanilere dönüştürmüş, kötü niyetli anlayışların gayrı meşru
kurnazlıkları ile ömürlerini tüketen varlıklar haline gelmişlerdir...
Başkaları için Kötülük tasarlayamayacak kadar büyük
acze düşen halklar iyice sersemlediklerinde ve de vahşileştiklerinde;
RAHATLARINA, ZEVKLERİNE ve GÖSTERİŞE karşı heves duyamazlar. Sadece hayatlarını
sürdürmek için gerekli olan şeylere karşı duyarlıdırlar...
Bu noktada İNAYET (Allah'ın rızası için iyilikte
olgunlaşma çabası) onlara Tanrı'nın ebedi düzeninin merhameti ve güzelliği
kadar adaletin doğal temelleri olan dindarlığı, inancı ve hakikati geri
getirmeye çağırır. (Vico'dan alıntı)
Karl Löwith, Tarihte Anlam, s:201
Toplumların SIKINTI içine düşürülmeleri onlara güç,
bolluk, şımarıklık, keyf, rahatlık, şehvet ve konforun getirdiği İNSANİYETİ
çürüten, insanın insanlığını bozan, onu hayvanileştiren hatta hayvanlığın da
altına düşüren sıfatlarının, fiillerinin, zevklerinin temizlenmesi, tedavi
edilmesi, onarılması içindir.
Şu ayeti bu tespitin eşiğinde düşünmek mümkün
Bakara 214: Yoksa sizden öncekilerin
çektikleriyle karşılaşmadan cennete girebileceğinizi mi sandınız? Onlar
öylesine yoksulluk ve sıkıntı çekmişler, öyle sarsılmışlardı ki peygamber ve
yanındakiler, “Allah’ın yardımı ne zaman gelecek?” demeye başladılar. Bilesiniz
ki Allah’ın yardımı yakındır.
Ünlü Fransız Filozof Bossuet Tarihin ancak İNAYET (Tanrı'ya
doğru İyilikler toplayarak ilerleme-AHÇ) yoluyla ilerlediğini düşünürken Modern
düşünürlerden kendisini ayırır.
"Bağımsızlık içerisinde korkusuz, disiplinsiz ve
onursuz olarak kendi fantezileri içinde yaşamalarını sağlayan Öğretilmez bir
özgürlüğü devam ettirmek için İNAYET bağından kurtulmak istemişlerdir.
Hegel gibi Bossuet'de tarihe ilk bakışın ne AKIL ne de ADALET gösterdiğini, çünkü gerçek tarihin dindarlar ve dindar olmayanlar arasında fark yaratmadığını inkâr etmemiştir. Kötülüğün başarılı olduğu ADALETİN çöktüğü yer, TUTKULAR VE ÇIKARLAR alanıdır.
Karl Löwith, Tarihte Anlam, S:211
İnsanların ZULME, şiddete, ahlaksızlığa bulaşıp
ADALETİ çökerttikleri yer kişisel menfaatlere, çıkarlara, şehvete, EGOLARINA tapınmaya
başladıkları, bu tapınmayı MEŞRU gördükleri yer tam da DİNLERİN itiraz ettiği,
ŞİRK SAYDIĞI, mücadele ettiği şeydir.
Bossuet'e göre tam da modern, Tanrısız, İNAYET
düşmanlarının istedikleri şey budur: SORGUSUZ ve HESAPSIZ ve SINIRLANDIRILMAMIŞ
özgürlük...
Diyor sanırım.
Filistin'deki, Vietnam'daki,
Afganistan'daki, Irak'taki, Afrika ve Güney Amerika'daki Katliamlar tam da
böylesi bir ÖZGÜRLÜĞÜ ifade etmiyorlar mı?
Modern ÖZGÜR düşünürler ilahi "inayet"
(Tanrının rızasını kazanmak için ahlaki olgunlaşma-AHÇ) düşüncesine savaş açmışlardır.
Bu savaşı açarken iyi ile kötünün haksız ve
irrasyonel(akıl dışı) görünen dağılımından daha iyi bir argümanları yoktur.
Çünkü Tanrı, iyi ile kötü arasında ayrım yapmamaktadır.
Kendilerini, dünyayı yöneten ilahi bilgeliğe cüretkâr
füzeler attıkları zapt edilemez bir kale içerisine yerleştiren tanrısızlar
kendilerini, İnsanlığın işlerinin görünen düzensizliğinin Tanrı'nın bilgeliğine
karşıt bir kanıt olduğuna kesinlikle inandırmışlardır.
Dahası inayet öğretisinin ahlaksızlığın en güçlü
teftişi olduğuna inandırılmışlardır.
Karl Löwith, Tarihte Anlam, s:211
Tanrı eğer olsaydı zulüm, adaletsizlik ve düzensizlik
olmazdı.
Madem her yerde zulüm, adaletsizlik ve düzensizlik var
ve TANRI İYİLERDEN ya da kendini sevenlerden yana MUCİZEVİ müdahalelerde bulunmuyor,
o halde TANRI yok demektir.
Eğer Tanrı yok ise AHLAKLI Olmayı istemenin, adalet,
merhamet ve düzen istemenin kendisi zulüm, adaletsizlik ve AHLAKSIZLIKTIR.
Kim ki Allah'a ulaşmak için TANRININ İSTEDİĞİ GİBİ
ahlaklı, erdemli, adaletli olmaya çalışıyor ve çevreden bunları talep ediyorsa
dünyaya büyük acılar çektiren de odur.
Kafa böyle çalışıyor diyor sanırım Karl Löwith
* Dikkat ederseniz, İstanbul
Sözleşmesinin mantığının tam da bu olduğunu fark edersiniz sanırım.
Çağdaş Hristiyanlığın sorunu tam olarak ne Avrupa'da
ne de Amerika'da, Hristiyanlığın olduğundan daha fazlasını olabileceği şeye onu
olmaya zorlayacak hakiki bir pagancılığın karşısında olmamasıdır.
Dünyamız ismen Hristiyan gerçekte ise seküler olduğu
için Kierkegaard2ın deyişiyle "Hristiyanlığın, Hristiyan dünyasının içine
sokulması gerekir.
Ancak bu Hristiyanlığın, dini olan ama seküler olmayan
sekülerizmin içine sokulmasından daha zordur.
Karl Löwith, Tarihte Anlam, s:237
Bu kelimleri İslam'a uyarlarsak şöyle diyebiliriz
sanırım.
Müslümanların daha etken, daha olgun ve daha İslami
bir İslam'a ulaşmaları gerekir.
Ancak bu, dindar ancak "seküler" yani dindar
ama işine, ticaretine, KANUNLARINA, ailesine İSLAMI müdahale ettirmeyen muhafazakârların
İSLAMLAŞMASI ile mümkündür.
Ancak kendilerinin İSlam olmadığının farkında olan
ateist, deist paganların İslamlaşması sekülerleşmiş dindarların
İslamlaşmasından daha kolaydır. Zira sekülerleşmiş dindarlar kendilerini
İSLAMDAN saydıkları için düzeltecek herhangi bir şey göremezler.
Üstelik ortalıkta kendisini açıkça
İSLAMDAN saymayan ve bunu ilan eden gerçek bir toplumsal GAYR-I MÜSLİM kesim
olmadığı için dindarlar hangi halleri İslam’dan çıktıklarını, gayr-ı Müslime
benzediklerini fark edebilecek bir AYNAYA da sahip değillerdir. Her şey
İslam'ın içinden sayılabilir hale gelir, diyor sanırım.
Tarihi, belirsiz de olsa anlamlı bir
ilerleme olarak tanımlayan tüm modern çabalar, mutlaka bir teolojik (dini)
düşünceye dayanır.
Sonuçta, sonrakinin daha yüce bir yere
ulaşabileceğinin değerlendirmesi materyalist hiç bir ölçüde bulunmaz.
Hristiyanlık sonsuz bir döngü olarak dünyevi şeylerin sonsuz döngüsel devrimi
demek olan klasik zaman anlayışını çürüttü...
Kozmolojik sorunların Hristiyani
çözümünün yeri kozmos değil, Tanrı ve insandır. Çünkü TANRI kozmosu ve insanı
yaratan sonra yok edecek olandır. Tanrının kozmosu yaratma amacı ise insandır.
Augustine, "Tanrı Devleti"
eserinde, ebedi tekerrür teorisini çürütmeye çalışırken, pagan teorinin Ahlaki
eksikliğine sadece pratik düzeyde değil teorik düzeyde de itiraz etmek
gerektiğini vurgular.
Karl Löwith, Tarihte Anlam, s:247
Eğer bir Ahiret varsa düşmüşe yardımcı
olmak, ona iyilik etmek, cebine sadaka koymak, yalanı, kumarı, faizi bırakmak
bir ANLAM ifade eder. O Ahirette geçmişteki hayatına göre DAHA İYİ Bir yeri hak
ettiğini düşünebilir.
Ancak Ahiret yoksa MATERYALİST bir
bakışla biz de karıncalar, arılar, kediler ve köpekler gibi OT olacaksak,
İYİLİĞİN nasıl bir değeri olabilir ki?
Köhne bir viranede ölmekle, lüks bir
yatta ölmenin arasında ne fark olabilir? Ya da ölürken elinde bir çapa olması
ile iphone 17 olması arasında ne fark vardır. Bir çöplükte ya da uzay
kapsülünde olmanın, 30 ya da 100 yaşında ölmenin arasında nasıl bir değer farkı
olabilir ki?
Eğer bir şeyin DAHA değerli olduğunu
iddia edeceksek onun HAYATIN dışında ve kozmozun üzerinde bir güç tarafından
DEĞERLİ ilan edilmesi gerekir. Kozmozun içindeki her değer ÖLÜMÜN karşısında
sanallaşmaya ve değersizleşmeye mahkûmdur.
Bu anlamda İLERLEDİĞİMİZİ söyleyen ideolojiler içinden TANRININ çıkarıldığı
DİNSEL yapılardır denebilir diyor sanırım.
"Tüm görünen şeyler içinde, dünya en
mükemmelidir: Görünmeyen şeyler içinde ise en mükemmel olan Tanrıdır.
Dünya bizim gördüğümüz, Tanrı ise inandığımız şeydir.
Tanrı'nın dünyayı yarattığına, Tanrı'nın kendisinden
başka kimseye daha güvenli bir şekilde inanamayız. Peki, bunu nereden duyduk?
Peygamberlerden. Kutsal kitapta "Tanrı göğü ve
yeryüzünü yarattı" demesinden.
Aziz Augustine'in Tanrı Devletinde yer alan Hristiyani
düşüncenin klasik bir ifadesi olan bu pasaj en başta ANTİK paganlarla neden
Hristiyanlığın uyuşamadığını gösterir.
Ona göre TANRI'ya inanmadan görmeye geçiş yoktur.
Hâlbuki Paganlar için inanç KÖRDÜR. Yunanca theoria
kelimesi görülebilenin, ifşa edilebilenin dolayısı ile gösterilebilen tefekkürüyken,
Hristiyan inancı ise Görülemeyene bir taahhütle ikrar edilmesine rağmen ifşa
edilemeyene olan sağlam inançtır.
Karl Löwith, Tarihte Anlam, s:248
İmanın şartları:
Allah'a iman
Meleklerine iman
Kitaplarına iman
Peygamberlerine iman
Ahiret gününe iman
Kaza, kader, hayır ve şerrin Allah'tan olduğuna iman
diye sıralanır.
Bunların tamamı GAYBİDİR, görülemez, gösterilemez
sadece PEYGAMBERLERİN şahitliği ile ikrar edilebilir. İman GAYBA iman ederek
başlar.
Buna iman edenler GÖRMEYE başlarlar çiçekteki, gün doğumundaki,
yıldızlardaki,, bebekteki MUCIZE görülebilir hale gelsin
Zira pagan düşünce insanı 5 duyunun yeteneklerine,
yani çok dar bir alana hapseder. Maddeyi, görür ancak onu var edeni görmeye
teşebbüs dahi edemez.
Biri gayba biri maddeye baktığından aynı
şeyi görmez, göremezler. Aynı şeyden konuşmazlar. Bu yüzden birbirlerini ne
çürütebilirler ne bir arada ortak senteze varabilirler, diyor sanırım.
Modern insan hala HAÇIN ve DÖNGÜNÜN, Hristiyanlığın ve
Paganizmin mirası ile yaşıyor.
Batı insanının entelektüel tarihi, birini diğeriyle
yani Kurtuluş Teorisini -AKILLA birleştirme çabasından ibarettir. BU çaba hiç
bir zaman başarılı olamamıştır. Ve bir uzlaşı yolu bulunamadan da başarılı
olması mümkün değildir.
Paganizmin dünyanın EBEDİ olduğuna dair klasik
teorisi, Hristiyanlığın yaratılışa ve kıyamete endeksli inayet teorisi ile
paganist kader düşüncesi Hristiyanlığın umuda dayalı inanç düşüncesiyle nasıl
uyuşacak? Bunlar örtüştürülemez şeylerdir.
Çünkü Hristiyan "dünya görüşü" sonuçta bir
FİKİR değil, gaybi şeylere olan bir umut ve iman meselesiyken, klasik paganist
görüş sadece görünenlere inanır.
Hâlbuki Hristiyanlıkta GÖRÜLEMEZLİK "Tanrı
Devletinin" temel ilkesidir.
Karl Löwith, Tarihte Anlam, s:253
Her şeyin 5 duyudan ve akılın sınırlarından ibaret
olduğunu düşünen Paganistler ile aklın sınırlarını bir hapishane olarak gören,
GAYA ve MANA'ya yelken açmaya çalışanlar arasında
uzlaşması mümkün olmayan bir çatışma söz konusudur.
Bu anlaşmazlık giderilmezdir diyor
sanırım.
Evrensel insanlık tarihinin temel meselesi Civitas Dei
(Tanrı'nın şehri) ile Civitas Terrana (yeryüzü şehri) arasındaki ihtilaftır.
Bu şehirleri, kilise ve devlet temsil edemez, bu iki
zıt insan TÜRÜ tarafından kurulmuş mistik şehirlerdir. "Yeryüzü
şehri" kardeşini öldüren Kabil'le başlar. Onun öldürdüğü HABİL ise Tanrı
Şehrine doğru, dünyasal olmayan bir amaç için HAC yolculuğundadır.
Tanrı'nın şehirlerinin çocuklarının yeryüzünde bir
şehirleri yoktur. Bu yüzden Kabil’in çocuklarının şehirlerinde yaşarlar.
Lakin Kabil'in Yeryüzü Şehirlerinde yaşıyor olsalar da
onların TARİHİ, KAbil'İn Yeryüzü Şehirlerinin tarihi ile koordineli değildir.
Tanrı Şehrinin tarihi kendi kurtuluş yolunu gözetir.
"Augustine" ve bütün Hristiyanlık düşüncesi
için "ilerleme" kutsal bir HAC yolculuğundan başka br şey değildir.
Karl Löwith, Tarihte Anlam, s:257
İnanmış mü'minleri dünyadaki serüvenleri Hacc'a
giderken "bir gölgelikte KISA bir dinlenmeden" ibarettir. KEMALATTA,
Tanrı'ya yakınlıkta, Peygamber ümmetine layık biri olmakta İLERLEME varsa YOLCULUKTAKİ
ilerlemeden söz edilebilir.
Kullanılan aletlerin modernleşmesi, hızlanması, aya
çıkılması, KATLİAM teknolojilerinin gelişmesi, bankadaki paranın, firmadaki ya
da bürokrasideki mevkiinin yükselmesi İLERLEME değildir.
Yeryüzünün insanının TARİHİ ile HACC
yolcuğunun (sırat-ı müstakimin) insanı AYNI şehirde yaşıyor olsalar da aynı
tarihin insanları değillerdir, demeye çalışıyor sanırım.
Goethe "Westöstlicher Divan" eserine dikkate
değer bir not düşer:
"Tüm tarihin makul, eşsiz ve en derin tema’sı
'inanç ve inançsızlık arasındaki ihtilaftır"... Son kertede, inanç çağları
Goethe2ye göre "üretici" olan bütün çağlardır.
Karl Löwith, Tarihte Anlam, s:264
Tarih Haklı ile Haksız, namuslu ile namussuz, zalimle
mazlum, Ahlaklı ile ahlaksız, helal ile haram, tecavüz ile teavün, hırsızlık
ile cömertlik, doğru ile yalan, gerçek ile manipülasyon arasındaki mücadele
değil midir?
Eğer TANRI, Ahiret, Hesap günü yok ise doğruluğun,
cömertliğin, helalin, gerçeğin MENFAATÇİLİK karşısında AHMAKLIKTAN başka bir
anlamı kalır mı?
Eğer Tanrı yok ise İYİ, KÖTÜ veya
ÇİRKİN neye göre kime göredir?
Muazzam emekler vererek edindiğimiz zaferlerden elde
ettiğimiz küçük mutluluklara çok fazla önem atfetmiyor muyuz?
Bunun bazı insanlarımıza bir miktar mutluluk ve refah
getirdiğini kabul edebiliriz ancak aynı anda diğer tarafın omuzlarına ıstırap
yüklememiş ve yıkımlara neden olmamış mıdır? Niçin bu dönemler, tek bir şehrin
zenginliğinin artmasından dolayı mutlu dönemler olarak adlandırırken, güçlü ve
vahşi krallıkların, birçok medeni halkı berbat hatta yok etmesi nedeniyle
mutsuz dönemler olarak anılmıyorlar?
Öyle değil mi Roma ne zaman fethetse ve mutlu olsa,
dünyanın geri kalanı fethedilmiş ve mutsuz olmamış mıdır?
Sahi İskender'in macerası, dünyayı fethetmedeki
kahramanlığından dolayı övülmeli mi yoksa insanlığa getirdiği yıkımdan dolayı
lanetlenmeli mi?
Karl Löwith, Tarihte Anlam, s:275
Biz kazanırsak TANRI bizim yanımızda, BİZ kaybedersek
Tanrı bizi Terk etti!...
Düşmanımız da aynen böyle düşünüyor. Kendileri
kazanınca TANRININ kendi yanında olduğunu, kaybedince kendilerini terk ettiğini
düşünüyor.
Bu durumda aslında iyiliği, hayrı, Tanrıyı KENDİ
MENFAATLERİMİZLE eşitlemiş olmuyor muyuz?
Hatta kendimizi bizzat TANRI ya da TANRI'NIN oğlu
olarak görmüyor muyuz?
Hâlbuki TANRISAL olan herkes için HAYIRLI ve İYİ olan
değil miydi?
İhlas Suresinde Allah doğmadı ve doğurmadı derken
bizim kendisini AKRABA ilan etmemize itiraz etmiyor muydu?
Zeyl: Endülüs'ten Müslümanları
kovarken, Meleklerin Haçlı ordularına yardım ettiğini tasvir eden birçok tablo
yapılmıştır.
Bir bütün olarak tarih sorunu, kendi perspektifi ile
cevaplanamaz.
Böyle tarihsel süreçler, kapsamlı ve nihai bir anlamın
en küçük bir kanıtını bile taşımazlar. Böyle bir tarihten bir sonuç çıkmaz.
Tarih sorununa içkin bir sorun asla bulunamamıştır ve bulunamayacaktır; Çünkü
insanın binlerce yıllık tarihinin sonucu büyük bir BAŞARISIZLIKTIR.
Tarihsel bir dünya dini olarak Hristiyanlık da tam bir
başarısızlıktır.
Dünya hala Alarik* zamanında olduğu gibidir; YALNIZCA
baskı ve yok etme araçlarımız gelişmiştir ve RİYAKÂRLIKLA süslenmiştir.
Karl Löwith, Tarihte Anlam, s:293
Protestanlığın ve Aydınlanmacıların
"Tarihselcilerinin", "İlerlemecilerinin" iddialarının
aksine insanlığın İLERİYE doğru gittiğine dair elimizde hiç bir delil yok.
Öldürme, katletme, gözetleme, takip, sindirme,
bastırma, korkutma, kul etme, köleleştirme, şahsiyetsizleştirme
teknolojilerinde ve RİYAKÂRLIKTA ileri gitmiş olmamız İNSANLIK projesinin
ilerlediği, başarıya ulaştığı anlamına gelmez.
İnsan hala KİBİRLİ, kindar, kendini beğenmiş, zalim,
nankör, merhametsiz, düşüncesiz, cahil ve ahmak. Hala kardeşini öldürerek
ilerlemeye çalışıyor. Hala katliamlarla ÖZGÜRLEŞMEYİ ümit ediyor
İnsanlık tarihi, insanlığın BÜYÜK bir çuvallama ile
sonuçlanmakta olduğunu gösteriyor, diyor sanırım yazar.
Biz de diyoruz ki: "ÇOK AZ hariç..."
Zeyl: I. Alarik, 370 yılında Tuna
Nehri deltasında dünyaya gelen Vizigot Kralı. Roma’yı yağmalayarak sonunu
getirmiştir.
Roma halkları üzerinde büyük bir etki
bırakan 410 yılında Roma'nın Alarikler (Hristiyan bir kavim) tarafından talan
edilmesi olayı Kudüs'ten kovulmalarının Yahudiler üzerinde bıraktığı,
Konstantinapol'ün (İstanbul'un) 15. Yüzyılda düşmesinin Hristiyanlar üzerinde
bıraktığı etki ile karşılaştırılabilecek bir olaydır.
Roma'nın talan edilmesiyle Romalılar,
Romanın pagan Tanrılarının, Roma'nın çok Tanrılı kültürünü reddeden ATEİSTLER
(Hristiyanlar) nedeniyle kendilerini terk ettiklerini ve yüzüstü bıraktıklarını
iddia ettiler.
Karl Löwith, Tarihte Anlam, s:296
1- Kutsal sembollerin düşman eline
geçişi İMANI sarsıyor. Bu nedenle Hristiyanların Roma'yı yağması Romalıların
PAGAN Tanrıları terk edip Hristiyanlaşmasına sebep olmuştur. Aynı şekilde
İstanbul'un düşmesi KATOLİK Hristiyanlığa olan güveni darmadağın etmiş ve
Protestanlığa alan açmıştır.
Bugün
Hristiyanlar/YAhudi/ATEİST/küreselci paganların KUDÜS'e olan saldırılarının
Müslüman inancına, Müslümanların Allah'a olan güvenlerine yapılan saldırı
olarak okumak yanlış olur mu bilmem.
2- Roma döneminde "ATEİST" pagan tanrıları REDDEDENLERE
denmektedir. Yani o dönemin ATEİSTLERİ Hristiyanlardır.
1948'de tarihin karşımıza çıkardığı şey Almanların
yenilmesi Rusların zaferidir, İngiltere varlığını korumuş Amerika kat be kat
büyümüştür, Çin iç sorunlara gömülmüş, Japonya tarihten çekilmiştir.
Anlayamadığımız veya ÖNGÖREMEDİĞİMİZ ŞEY bu
olaylardaki potansiyeldir.
Dikkat edin bu durum 1943'te bir olanaktı, 1944'te
olması muhtemel, 1942'de henüz aşikâr olmayan bir şeydi, 1941'de ise neredeyse imkânsız.
Hitler eğer savaşın sonunda kendini öldürmek yerine
Savaş öncesi öldürmüş olsaydı ne olacağı konusunda ise hiç bir fikrimiz yok.
Tacitus ve Pliny arasında önemsiz bir Yahudi kavgası
olarak başlayan Hristiyanlık, Roma İmparatorluğunu fethetti. Başlangıçta bir
papazın gevezelikleri gibi bakılan Martin Luther'in fikirleri Hristiyan dünyayı
ikiye böldü.
Dini inanç sistemini koruyarak seküler tarihin
ilerlemeci sistemini devam ettirmek mümkün değildi. Zira tarih AKILLA değil
şans ve kaderle yoluna devam etmektedir.
Karl Löwith, Tarihte Anlam s:300
Tarih AKLILLA inşa edilmez.
Akılların üstüne bir AKIL vardır, insanların ona KADER dedikleri, diyor
sanırım.
Modern zamanlar insanının dini; ne
pagandır ne de Hristiyan.
Kesinlikle seküler yani
sekülerleşmişlerdir. Sadece köken itibari ile hala Hristiyan'dırlar. Modern
yaşamın KİLİSELERİ (ya da camileri-AHÇ) komünal (cemaat olarak) yaşamanın göze
çarpan merkezleri değildir artık. Modern yaşamın merkezleri daha çok iş
merkezlerine ya da AVM'lere gömülen tuhaf adalardır.
Modern dünyamızda, her şey az çok
Hristiyan'dır ve aynı zamanda da Hristiyan olmayandır. Klasik çağ standartları
ile ölçülürse ilki, HAKİKİ Hristiyanlık standartları ile ölçülürse ikincisidir.
Karl Löwith, Tarihte Anlam, S:303
Eğer kendimizi MODERNLİĞİN içinde
değerlendirirsek oldukça MÜSLÜMAN sayılabiliriz. Ama eğer kendimizi sekülerizm
öncesi MÜSLÜMANLARLA karşılaştırırsak elle tutulur yanımız yok.
Buna sekülerlik diyoruz:
DİNİN istediği kadar değil, KEYFİMİZ ya
da Çıkarlarımız istediği kadar MÜSLÜMAN ya da Hristiyan'ız, der gibi.
Zeyl: İlahiyat fakültelerinin birinde
anket yapılıyor. Sorunun biri şöyle: "Çocuğunuzu yetiştirirken kimlerden
yardım almayı düşünüyorsunuz?
A) Çocuk psikologlarından
b) Çocuk uzmanından
c) Çocuk doktorundan
d) Kaynanam ve annemden
e) Hadislerden
Cevap %83 oranında ilk 3 şık çıkmış.
Yani artık çocuklarımızı yetiştirirken Allah'a ve Peygambere değil modern
bilimcilere güveniyoruz. Ya da hadislerle bilimcilerin sözleri arasındaki kıymet farkı kalmamış. Karar mercii kişinin kendisi hepsinden üstte. Yani o artık bir TANRI
DEİZM işte budur.
Böylesi bir Müslümanlık: Dindarız ama Tanrıyı ve Peygamberi çok da
umursamıyoruz, der gibi.
Radikal inanç kadar nadir olan radikal ateizm de
yalnızca Hristiyan bir gelenek içinde mümkündür; çünkü dünyanın tamamen
tanrısız ve ıssız olduğu hissi, yaratıkları ile ilgilenen aşkın
Yaratıcı-Tanrı'ya inancı varsayar.
Hristiyan apolojistlere (din savunucularına) göre
paganlar, herhangi bir ilahiliğe inanmadıklarından dolayı değil, "birçok
Tanrıya" inanmalarından dolayı ateisttirler.
Paganlara göre ise Hristiyanlar ise evreni ve şehir
devletini, yani antiklerin kutsadığı her şeyi aşan sadece tek bir Tanrıya
inandıkları için ATEİSTlerdi.
Hristiyan Tanrı'nın, tüm popüler Tanrıları ve
paganların koruyucu ruhlarını inkâr ettiği gerçeği, RADİKAL ATEİZM imkânını
doğurmuştur. Çünkü eğer her şeyin yaratıcısı olduğu halde yarattıklarından da
yaratığı dünyadan da ayırmak için Hristiyan düşünce ber taraf edilirse,
paganlar için dünya hiç olmadığı kadar azat edilmiş ve din dışı edilmiş
olacaktır.
Karl Löwith, Tarihte Anlam, s:304
Herhangi bir şeyin YOKLUĞUNU iddia etmek, O'nun burada
bu anda bu yerde olmasa bile yerlerde var olduğunu da iddia etmektir. Zira HİÇ
LİĞE karşı çıkılamaz, isim konulamaz, tanımlanamaz, tavır alınmaz.
Bu anlamda bugün ATEİZM Tanrı ve ondan gücünü alan
kutsalların bu günün, bu zamanın, bu yerin ve bizim HAYATIMIZIN dışına
atılması, vaktin kutsallardan arındırılması anlamına gelir, diyor sanırım.
Ancak böyle bir şey mümkün değildir. Hayatın dışına
sürülen KUTSALLARIN yeri birçok KUTSAL ve birçok TANRI tarafından doldurulur.
Tıpkı geçmişte insanlara ne
yapacaklarını, nasıl yapacaklarını İMAMLAR söylerken bugün Bilim adamları,
Uzmanlar, doktorlar, Rehberlikçiler, reklamcılar, müdürler, şefler, komutanlar,
parti yöneticilerinin söylemesi gibi
Yaratıcı Tanrı imajında yaratıldığımız inancı, gelecekte mutluluk ve huzur bulacağımız bir Tanrı Krallığı kuracağımız inancı ve "kurtuluş" adına tüm uluslara "İsa'nın müjdesini" yayılmasını söyleyen Hristiyan emri; insan imajında dünyayı daha iyi bir dünyaya dönüştürmemiz ve ahlaksız ulusları Batılılaştırarak ve yeniden eğiterek (eğitimle) kurtarmamız gerektiğine dair seküler bir varsayıma dönüşmüş olabilir mi?
Karl Löwith, Tarihte Anlam, s:305
Hristiyanlığın İsa'nın MÜJDESİNİ her kese ulaştırarak
insanlığı kurtarma ideali Sekülerleşen BATI'da insanları medenileştirme idealin
evrilmiştir.
Tanrısız bir dünyada BAŞKLARINI kurtarmak diye bir şey
söz konusu olmaz. Zira KURTULMAK ve KURTARMAK da dini kavramlardır. BU anlamda
BATI her ne kadar Tanrı'yı inkâr etmişse de TANRININ "diğer toplumlara
müjdeyi ulaştır" emrini yerine getirmeye devam etmektedir, diyor sanırım
KArl Löwith'in Batı düşüncesinde Hristiyanlığın
izlerini takip ettiği bu kitabın seviyesi oldukça yüksek.
Batılı araştırmacılar ve gezginler, diplomatlar ve
rahipler, mühendisler ve iş adamları Amerika'yı keşfetmişler ve onu
açmışlardır, İngiliz İmparatorluğunu kurmuşlardır, kolonyal siyasete
girişmişlerdir, Rusya'ya nasıl modern olacağını öğretmişlerdir, Japonya'yı
topraklarını Batı'ya açması için zorlamışlardır.
Avrupa'nın ruhu çökerken, onun medeniyeti ortaya
çıkmış ve dünyayı ele geçirmiştir.
Sorun Batı aktivitesinin bu muazzam yayılımının, bünyesindeki
seküler olmayan, dini öğeyle yapacak bir şeyinin olup olmadığıdır. Hristiyan
Batı'yı dünya çapında bir medeniyete evrilten yaratıcı aktivitenin bu korkunç
enerjisini geliştiren şey onca seküler dönüşümüne rağmen Yahudi Mesiyanizmi ve
Hristiyan Eskatolojisi olabilir mi?
Karl Löwith, Tarihte Anlam, s:305
Batı'nın tüm dünyayı feth etmeye götüren, Onu
dünyasının en teknolojik uygarlığı yapan şey HRİSTİYANİ ve Yahudi öğretiden
gelen dünyayı kurtarmak misyonu idi. Tanrı'nın mesajını her yere götürmek, Tanrı’nın
krallığını hâkim kılmak, Tanrı'ya layık bir kul olmak, Kıyamet günü ona hesap
verebilmek, onun verdiği görevi yerine getirebilmekti amaç.
Ancak BATI bunu yaparken sekülerleşti, dünyevileşti ve
TANRISINI yitirdi. Hala heyecanla dünyayı feth etmeye, ona boyun eğdirmeye
çalışıyor.
Ancak ne için?
Bunu ne için yaptığı, yapması
gerektiği, sonrasında ne yapacağı konusunda hiç bir fikri olmadan.
Tüm modern tanımlarda "Batıl
İnançlar" rasyonel (akılcı) ölçülerle yargılanmıştır, dolayısı ile buna
göre batıl inançlar irrasyonel (akıl dışı) olmaktan başka bir şey değillerdir.
Fakat aslında -batıl inançlar dini
inançların ilkel halleridir-...
Klasik pagan filozoflar batıl inançlı
insanı, Tanrı düşüncesinden ahlaksızca etkilenen insan olarak tanımlar.
Sonuçta ateistler, hiç bir Tanrıyı
anlamazken, batıl inançlılar sadece yanlış anlamışlardır.
W. Balke ise "Gerçekten batıl
inançlı olmak, riyakârlıktan uzak CAHİL DÜRÜSTLÜKTÜR ve Tanrı'nın ikiyüzlülüğe
bulaşmamış sevgisine ulaşmaktır." der.
Karl Löwith, Tarihte Anlam, s:307
Batıl inançlar ilkel dini formlardır. Her ne kadar ATEİSTLERİN bir kısmı dinleri reddetseler de batıl inançları, totemleri, uğur/şans getirsin diye kutsadıkları eşyaları ile dinin İLKEL düzeyini ayağa kaldırırlar.
Hâlbuki bu "Batıl iNANÇ" dönemi kişinin dinden MENFAAT ummadığı, riyakârlığın
bulaşmadığı belki de DİNİN EN SAF dönemidir, diyor sanırım.
Hesiodos, UMUDU, pandoranın kutusu içindeki diğer
kötülüklerden ayrı bir kötülük olduğunu iddia eder.
Umut, iyi görünen bir kötülüktür. Çünkü umut bize her
zaman bir şeyler daha iyi olacağını umut ettirir. Fakat gelecekte daha iyi bir
şeyler olacağını umut etmek umutsuzluğun kendisidir. Çünkü gelecek şimdi
olduğunda bizi hayal kırıklığına uğratmayacak bir gelecek çok zordur.
İnsanın umutları "kördür", anlaşılmaz hesap
hatalarıdır, aldatıcı ve göz boyayıcıdır.
Ancak ölümlü insan Zeus'un bu güvenilmez hediyesi
(umut) olmadan yaşayamaz.
Eğer o umutsuz olsaydı "umut etmeyi arzular
halde" umudunu kesebilirdi.
Karl Löwith, Tarihte Anlam, s:311
Şu üzerinde yaşadığın toprak şahid olsun ki,
Dede ve torunu (geçmiş ve gelecek) de şahit olsun ki,
Biz insanı bir sıkıntı ve zorluk içinde yarattık. (Beled Suresi 1-4'ten ilhamla)
1 - Sıkıntı ve zorluk ve keder ve elem ve hayal
kırıklıkları ve musibetler hiç bitmeyecek.
Yalan da olsa hayal de olsa kuruntu da olsa bir UMUDU
olduğu sürece onlara dayanma kudreti olacak, diyor sanırım.
2 - İnsanların büyük çoğunluğu YERYÜZÜNDE mutlu
olamaz, huzur bulamaz zira İNSAN huzuru kaybetmeden, mutluluğu kaybetmeden
FARKINDA olamayan bir varlıktır. NE zsaman ki onu kaybeder o zaman der ki
"Aaa ben ne kadar mutluymuşum meğer bilememişim".
Onu MUTSUZ eden de tenine yapışmış
NANKÖRLÜĞÜ ve bu NANKÖRLÜĞÜN gerisindeki KİBRİ ve kendisi için kurduğu BOŞ
ÜMİTLER, HAYALLERDİR, diyor sanırım.
Modern akıl, Hristiyan mı yoksa pagan mı
olması gerektiğine karar verememiştir.
Bazen inancın bazen aklın gözüyle
görmeye çalışır. BU yüzden de görüşü -Antik Yunan düşüncesine göre de, İncil
temelli düşünceye göre de bulanıktır.
Karl Löwith, Tarihte Anlam, s:314
Sadece Batı değil moderniteden etkilenmiş
hemen her yerde aynı BULANIKLIK hâkimdir.
Dikkat edin Türkiye Cumhuriyeti de
Kamalist, Batıcı, Türkçü, Turancı, İslamist, Batı Sömürgeciliğinin karşısında
ama Batı ile birlikte hareket eden, siyonizme karşıt ama İsrail dostu, ABD
emperyalizmine karşıt Trump'la kanki; Akılcı, Laik, seküler, çağdaş ama hem
Türk geleneğine bağlı hem Müslüman inancını kollayan bir politika yürütmeye
çalışır.
Tıpkı vatandaşlarının rakı da içerim ayran da, namaz da kılarım kızlarla da
çıkarım, Atatürk'ü de severim Peygamberi de severim, Çağdaşım aynı zamanda
dindarım, Diskoya da giderim Camiye de, hacca da giderim yılbaşı da kutlarım
gibi bir BULANIKLIKTIR bu.
"İnsan Irkının Eğitimi" ile ilgili
fragmanında Vahye olan inancın altını oymasına ve onun yerine eğitimi getirmesine
rağmen üçüncü çağda ilerlemeci bir VAHYİN geleceğini iddia eder Lessing.
Yeni Ahit'te vaad edildiği gibi 3. Aşamada yeni bir
MÜJDE, kitapların ve eğitimin yerini alacaktır...
Karl Löwith, Tarihte anlam s:319
İnsanlığın 1. çağında DOĞRU bilgi kaynağı VAHİY idi.
İnsanlığın 2. Çağında Aydınlanmacılar Kiliseyi ve
Tanrı'yı devre dışı bırakmak için doğru bilgi kaynağının KİTAPLAR ve EĞİTİM
olduğunu söylediler.
İnsanlığın 3. çağında kitapların ve eğitimin başka
insanların, hiziplerin, çıkar gruplarının, ideolojilerin DOĞRULARINI
taşıdıkları fark edilecek Doğru bilgiye erişmek için girilen EĞİTİM Sürecinin
çok uzun ve insan ömrünü tüketen bir çaba olduğu farkk edilecekti.
İşte bu farkındalıktan sonra insanların senelerce
vakit kaybetmelerini engelleyip HIZLICA olgunlaşmalarını sağlamak için
"sıkıştırılmış", "Özü çıkarılmış" MUTLAK HAKİKATLERİN
(vahiy) onlara verilmesi gerekecek.
Yani tekrar VAHYE döneceğiz ama bu TANRININ kelimeleri
değil İNSAnLIĞIN ürettiği kelimeler olacak.
Zeyl: Tanrı terk edildiğinden beri insanlık TEK 1
kelime bile HAKİKATE dair kelime üretemedi.
diyor sanırım.
İlerlemeci EĞİTİMİN ve modern TARİH ilkesinin esnek
başlangıç noktası ilk dönem Hristiyanlarından başlayan TANRI KRALLIĞINI
gerçekletirmeye duyulan devrimsel tutkudur, diyordu Fichte.
Fichte'nin vahye olan böylesi inancına rağmen ATEiST
olarak suçlanması ciddi bir sorun değildir; Çünkü Hristiyanlık sonrası
zamanlarda, ateizm bile gücünü Hristiyanlıktan alır.
Karl Löwith, Tarihte Anlam, s:320
Dünkü alıntıda Eğitimin 3 aşama geçirdiğini söylemiştik.
1- Bilginin VAHİY olduğuna inanılan dönem
2- Tanrı'nın vahyin üzerindeki tekelini kırmak ve
Tanrı'yı yani Kilise'yi devre dışı brakmak için EĞİTİMİN ve kitapların öne
çıkarıldığı dönem.
3- Tanrı ve kilisenin devre dışı kaldığı durumda
mutlak ve sorgulanamaz bilgiye yani (Tanrısız) VAHYE/dogmaya geri dönüş.
Bu aşamada VAHYİ yani sorgulanamaz MUTLAK doğmayı kim
üretecek? VAhyin kaynağı kim olacak?
Durun ve düşünün şimdi PANDEMi döneminde YÜCE HOMO
Deus insanların emirlerinin, TV'lerden, Sosyal Medyadan prof denen, doktor
denen, uzman denen binlerce EĞİTİLMİŞ tarafından nasıl da HEPBİR AĞIZDAN adeta
Kur'an'dan sure okurmuş gibi tekrarlandığını.
Tek dünya, tek devlet, Tek Dil, Tek YASA söylemleri
Hristiyanlığın ATEİZME tercümesinden; Tanrı krallığının TANRISIZ olarak
yeryüzünün HOMU DEUSLARI tarafından kurulma çalışmasından ibarettir.
Eğitimin ve EĞİTİLMİŞLERİN görevi buna BOYUN
eğebilmeleri için nesilleri hazırlamaktır, diyor olabilir mi?
Zeyl: Filistinlilerin suçu böylesi
bir TANRI KRALLIĞINA uyumsuz olmaları olarak düşünülebilir mi?
Niyet ne idi? Ne oldu?
Tarihsel ilerlemenin kuralı; fikirlerin
hayata geçtiği yolların insan niyetinin çok ötesi yerlere uzanmasıdır.
Tarih her zaman bir hareketin
yaratıcısının niyetlendiği şeylerin fazlasını veya çok daha azını ifade eder.
Çünkü tarihin yapıcıları, diğerleri için yol hazırlarlar ancak yolu yürüyen
başkalarıdır.
Mesela Rousseau ve Robespierre, belki de
söylediklerinin ne anlama geldiğini dahi anlamamışlard ama Fransız Devrimini
onların fikirleri doğurdu; Marx, çağdaş Rusya'da kendisinin ne söylediğinin
farkında değildi ama Lenin ve Stalin onun peşinden gelmişlerdi; Nietzsche'nin
"Güç istencinin" metfunu Mussolini ve Hitler olmuş onlar ile ile
İtalyan ve Alman faşizminin temelleri atılmıştı.
...
Enteresan olan hepsinin de Hristiyan
geleneğinin etkisinde olmaları ve onun motivasyon gücünün modern hareketler
üzerindeki şaşırtıcı etkisi ve onlara verdiği müthiş dinamizmdir.
Karl Löwith, Tarihte Anlam, s:324
Sık rastlanan bir ifadedir "Şarap
kadehte durduğu gibi durmaz insanın midesinde".
Fikirlerde hayata geçirildiklerinde
İnsan kafatasının içinde durduğu gibi durmuyor.
Nietzsche'nin Tanrıyı gökten indirip
"ÜST İNSANI" Tanrı ilan edip GÜCE tapınarak CENNETİ DÜNYAYA indirmeyi
önermesinin insanlığa maliyeti sadece 2. Dünya savaşında 58 milyon insanın
katledilmesi oldu.
Marks'ın peşinden giden Lenin ve
Stalin'n Allah'ı devlete, devleti PARTİYE dönüştürüp KOMÜNAL hayat deneyimi ile
Cennet hayatını yeryüzünde inşa etmeye kalkması da farklı bir sonuç vermedi.
Güçlü Kadın ideolojisi kitaplarda ve
sloganlarda çok güzel duruyordu, hayata geçince bedeli ailenin yıkılması,
kadının, çocuğun, yaşlıların ortalığa saçılması ve YALNIZLIK oldu.
Diyor sanırım.
Eğer Nietzsche'nin argümanları Celsus ve Porphyry ile
karşılaştırılırsa eski argümanlara ne kadar da az şeyin eklenmiş olduğu fark
edilebilir.
Nietzsche'ye göre de Celsus'a göre de Hristiyanlık çiğ
ve saçma bir inançtır. Keyfi bir tutulma kozmoz'un rasyonelliğini yok eder. Her
ikisine göre de Hristiyanlık dini düşük, aşağılık ve cahil kitlelerin ilgi
duyduğu aristokratik değerlere, vatandaşlık görevlerine ve ataların örfüne
düşman eğitimsiz, inatçı insanların sapkın başkaldırısıdır.
Hâlbuki onların Tanrısı "Pek İnsancadır",
utanmadan sorular sorandır, "Tüm Karanlık Köşelerin tanrısıdır" ve
insanlardan bıkmış bir figürdür...
Nietzsche'de pagan düşüncenin uyanmasına neden olan
şey çağdaş Hristiyanlıktır. Buharlaşan Hristiyanlığın son aşamasına
ulaşılmışken, "Gelecek için YENİ kaynak" aranmalıydı ve aradıkları
Paganizmdedir.
Hristiyan Tanrının ölümü onun dünyayı yeniden
anlamlandırabilmesini sağlamıştır.
Karl Löwith, tarihte Anlam, s:336
Nietzsche, Avrupa'nın İnancını kaybettiğini Modern
Hristiyanlığın boşluğu dolduramadığını gördü. Avrupa'ya dinamizm ve heyecan
verecek bir İNANCA ihtiyaç vardı. Aradığını Roma'nın dini PAGANİZM'de buldu. Ve
Celcius'tan oldukça faydalandı, diyor sanırım
* Paganizm: Avrupa’nın eski dinlerine verilen ortak
isim. Bu yüzden tek bir tanıma sıkıştırılamaz. Çok Tanrılı, doğanın, dünyanın
ve zevkin kutsandığı inanç ya da inançsızlık sistemi.
Zeyl: Nietzsche antik dönem
filozoflarından ÇOK faydalandığını, bir düşünce ekolünün devamı olduğunu ilk
kez okuyorum. Şimdiye kadar onu hep müstakil bir DEHA olarak takdim eden
yazılar okumuşum
Döngüsel varlığın ve "var oluşun" (Her şeyin
bir manadan yoksun doğup, büyüyüp, ölüp yok olduğu, Ahiret 'i, hesap günü ve
Yüce Kudret'e vasıl olmanın OLMADIĞI-AHÇ) "Masumiyetinin" YENİ
şarkısını söylemek Nietzsche'nin kutsal arzusuydu.
Bu yüzden "Zerdüşt" içerik olarak olduğu
kadar stil olarak da Müjde (İncil'in kurtuluş vaadi-AHÇ) karşıtıydı.
Gerçek bir PAGAN olmaktan uzak olan Nietzsche'nin YENİ
PAGANİZMİ Hristiyan karşıtı olarak mecburen Hristiyan'dır.
Hristiyan bilinçle derinlemesine ifade edilirse, bir
zamanlar Hristiyanlığın paganizmi etkilediği "tüm değerlerin yeniden
değerlendirilmesinde" başarısız olmuştur. Her ne kadar modern insanı
klasik paganizmin eski değerlerine döndürme iddiasında olmasına rağmen iyiden
iyiye Hristiyan'dı ve moderndi. Zihnini tek bir şey meşgul ediyordu GELECEK
düşüncesi ve onu yaratma istenci.
Karl Löwith, Tarihte Anlam, S:337
Nietzsche her ne kadar İncil'e, Tanrı'ya ve onların
getirdiği AHLAK savaş açmış olsa ve kendisini PAGANİZMİ diriltmeye adamış olsa
da zihni, sürekli GELECEĞİ şekillendirmek, geleceği YARATMAKLA meşguldür.
Hâlbuki ot gibi doğup, büyüyüp yok olan bir DÖNGÜNÜN
böylesi bir endişesi olamaz. Zira PAGANİZM'de gelecek ile şu anın arasında bir
fark yoktur. Her şey bir döngünün içinde yuvarlanırken bir şeyin değişme
dönüşme diğer bir şeyden daha iyi veya daha kötü olma ihtimali yoktur.
GELECEĞİ yaratma isteği Hristiyani
düşüncenin Ana Kelimesidir. Nietzsche'de buna inanır diyor sanırım.
Nietzsche'nin mutlak GÜÇ istenci de Yunanlı
değildir...
Yunanlılara göre, göksel alanların döngüsel
hareketleri, evrensel RASYONEL bir düzen ve ilahi bir mükemmellik ifşa
etmiştir. Nietzsche'ye göre ebedi tekerrür "en korkutucu" kavram ve
"en ağır yük'tür". Çünkü bu düşünce gelecek bir kurtuluşa inançla
çatışır...
Yunanlılar kaderden korkmuş ve ona saygı duymuşlardır;
Nietzsche, ona sahip olmak ve sevmek için olağanüstü bir çaba sarf eder. Bu
yüzden, Yunanlılar gibi, yüce ve objektif düzene dair bir görüş
geliştirememiştir...
Onda ebedi tekerrür Teorisi, İnsanlar Tanrının
varlığında ve kıyamet beklentisi içinde yaşadıkları sürece yaşamış olan
sorumluluk fikrini değiştirerek, mutlak bir sorumluluk fikrini insana çarpmak
adına pratik bir araca, bir "çekiç" e dönüşür.
Karl Löwith, Tarihte anlam, s:338
Yunanlılarda şuur sahibi bir Allah inancı yoktur. Mükemmel
bir döngü içinde her şey doğar, gelişir, olgunlaşır, meyvesini verir ve ölür
idi. Yaşamın bir amacı yoktu. Kader her şeye hâkimdi ve ona saygı gösterilmesi
teslim olunması "HUZUR" için gerekliydi.
Nietzsche Tanrı'ya ve ahlaka savaş
açmış bir pagan olmasına rağmen HRİSTİYANLIĞIN etkisi ile dünyayı kurtarma,
geleceği inşa etme, kendi kaderini eline alma misyonunu üstlenmiştir. Ancak
onda, üst değeri üreten bir TANRI olmadığı, insanların karşısında sorumlu
olduğu bir makam ve hayatlarının bir hedefi (kıyametleri/Ahiretleri) olmadığı
için bunu ne adına yapılacağı belli değildir; bu boşluk anlamsız bir GÜÇ
TAPINCINA ve ÜST İNSAN/ yüce kavim/ne mutlu Alman'ım ideolojine dönüşerek
boşluğu kapatmaya çalışır, diyor sanırım.
Modern bir insan olarak, hakiki bir
"dünyaya sadakat"ten ve "semanın çanı altında" ebedi
güvenlik hissinden umutsuzca ayrılmıştır ki insanın yazgısını kozmik kaderle
yeniden birleştirmeye veya "insanı kendi doğasına döndürmeye" dair
büyük çabası hayal kırıklığına uğramıştır.
Bu yüzden, öğretisini rasyonel olarak
geliştirmeyi denediği her yer, birbirleriyle bağdaştırılamayan iki parçaya
bölünür; ebedi tekerrürün fizikle ve matematikle gösterilen bir objektif olgu
olarak sunumu ve onun ahlaki sonuçlarıyla gösterilen subjektif bir hipotez olarak
oldukça farklı olan bir sunumu.
Parçalanır çünkü modern EGONUN tesadüfü
var oluşunu ebedileştiren istenç doğal dünyanın ebedi döngüsüne dair iddia ile
örtüşmez...
Nietzsche En Dindar tanrısızdı...
Karl Löwith, Tarihte Anlam, s:339
Bir taraftan insana, "TANRI SENsin.
Ne istersen İste, dilediğini YAPABİLİRSİN" diyeceksiniz,
Sonra ondan EGOSUNU, şehvetini,
menfaatini, kibrini kontrol etmesini isteyeceksiniz
Bu mümkün değildi.
Bu yüzden insan TANRI'cılık oyunu
oynamaya başlarken ahlaki olarak büyük bir çözülmeye uğradı, diyor sanırım.
Çünkü TANRILAR sınırlanamazlar, diyor
sanırım.
0 yorum:
Yorum Gönder