Bu halimizle VAR olsak ne, olmasak ne?

Yazar : Ahmet H. Çakıcı Tarih : 19 Mar 2021 1 yorum

 


Ayıbımız FAŞ oldu


Kimsenin ölmeye vakti yok
Toplu ölümler çağında
Hep beraber kokacak ruhu insanın

Mahmut Yavuz

Yaşı 70’i aşmış olan Kadiri Şeyhi Safiyüddin Erhan Bey’e pandemi meselesi gündeme geldiğinde çevresindekiler soruyor: “Efendim, tedbir alacak mısınız?”,Aldık ya!” diyor. “Efendim, ne tedbir aldık?” diye soruyorlar; Biz” diyor, “Hz Resulün hayatına ve Sünnete bakarak tedbir alırız. O bize, günde 5 sefer temizlenmeyi (abdesti), haftada en az 1 sefer guslü, evlere ayakkabı ile girmemeyi, hayvanı ve necaseti eve sokmamayı ve haram lokmayı evlerden uzak tutmayı tavsiye etmiştir. Biz de elimizden geldiğince bunlara riayet eder, sonrası için tevekkül eder, teslim oluruz” der.

Dikkat edilirse Şeyh Efendinin tanımında, “tevekkül” ile “tedbir”in arasında bir denge var. Yani tedbir alınırken tevekküle (Allah’tan gelebilecek/kontrol altına alınamayacak olana, imtihana, kazaya, belaya vs.) yer bırakılmıştır. “Oraya bizim gücümüz yetmez, bize düşen onlarla birlikte yaşamayı öğrenmek yani takdire rıza göstermektir”, denilir.

Modern insan ise, bilinmeyenden, gaybtan, kontrol altına alınmamıştan korkuyor. İnsanın, daha doğrusu bilimin kontrolü altına girmemiş, tahakküm edilmemiş hiç bir alan, hiçbir an istemiyor. Muğlak, belirsiz ve kontrol dışı olan, onda, panik ataklara ve korku nöbetlerine sebep oluyor. Her anı, her davranışı, her alanı hatta her nefesi kontrole kendini zorunlu hissediyor. Bu nedenle olsa gerek kadim Müslümanların kurduğu tedbir-tevekkül dengesine saldırıyor, tevekküle hiç alan bırakmıyor.

Kevin Robins bu konuyu İmaj adlı eserinde işlerken şöyle diyor: “Rasyonalitenin ve rasyonalizasyonun mantığı, aklın hükmedici gücüyle “insanoğlunu korkudan kurtarmayı” amaçlamaktadır: (Batılı) insan düşüncesi için hiçbir şey dışarıda kalmamalı; çünkü bir şeyin dışarıda olması fikri başlı başına korkunun/endişenin kaynağıdır… (Batılı) insan ancak bilinmeyen hiçbir şey kalmadığında korkudan kurtulacağını, güvende hissedeceğini düşünür. Son dönemde iyice gelişen gözetleme, takip ve hükmetmeye dayalı rasyonel (doğa ve insan doğasını) kontrole dayalı teknolojinin asıl hedefinin rasyonalizm ve pozitivimin asıl “ürünü” olan ölüm korkusunun kaynaklarını kurutmak olduğunu söyleyebiliriz.”

“Ölüm korkusunun” kaynaklarını kurutmak isteyen modern insan gaybe bırakılmış, Tanrıya/nasibe emanet edilmiş, muğlak kalmış her şeye düşman gözü ile bakıyor. Eğer her anı, her eylemi, her nefesi kontrol edebilirse TAKDİRİ yani Tanrıdan/bilinmeyenden/gaypten gelebilecek tehlikeyi/ölümü engelleyebileceğini, durdurabileceğini de ümit ediyor.

Eğer insan/bilim her şeyi kontrol altına, tedbir alanına almak istiyorsa yani insan hayatında gayba yer kalmayacaksa, “TANRI’nın işine de son verilmiş” demek değil midir?

Her şeyi kontrol etmek isteyen (yani Tanrının işine talip olan)  insanın yani bilimin olduğu yerde Tanrı;  -hala inananı varsa bile- oyun kuran değil, ancak edilgen bir Tanrı olabilir. Hayata müdahale gücünü yitirmiş, dünyayı kendi haline terk etmiş, yaratıp kenara çekilmiş, sözünün/vahyinin/tavsiyelerinin kıymeti kalmamış, GÜVEN ver(e)meyen dolayısı ile dinlenilmesine, fikrine danışılmasına, görüşlerinin üzerinde düşünülmesine gerek olmayan bir Tanrıdır. (Deizm, Angnostsizm)

Modern İnsanın, göklere geri gönderip emekli ettiği, böylesine güçsüz, iktidarsız ve güvenilemeyecek bir Tanrının AZABINDAN, yani insanın başına bir bela veya musibet gönderme ihtimalinden korkması anlamlı değildir. Bu da demek oluyor ki, Modern insanın artık başına gelen belaların, "Tanrı’ya karşı sorumluluklarını ihmal etmesinden" kaynaklandığından şüphelenmesine gerek yoktur.

Bu sebeple olsa gerek modern insan, başına bir musibet geldiğinde Tanrı’dan değil, -bilimin ilgi alanı olan- çevresindeki olaylardan, nesnelerden, canlılardan şüphelenir. Mesela virüslerden.  

Malumunuzdur ki; Kutsal Kitaplar, peygamberler, azizler vs. virüslerden korunmak için ne yapmamız gerektiğini bize söylemezler. Bu yüzden Modern İnsan, her şeyi bilen, her şeye güç yetiren yani “kadir-i mutlak” bir eda ile Tanrının koltuğunda oturan “Bilim”in ağzına bakar. Onun, bu konularda uzun uzun nutuklar atabilecek binlerce vaizi vardır.

Modern insan, bilime karşı sorumluluklarını yerine getirmemiş olmaktan şüphelenir. Eğer ona bir bela ulaşmışsa, bu ancak, BİLİMin/Bilim adamlarının tavsiyelerinin, öğütlerinin, ayetlerinin, hadislerinin yeterince uygulanmamasından, ciddiye alınmamasından ya da ihmal edilmesindendir. En kötü ihtimalle Bilim Tanrısının bu konuyu ihmal etmiş, yeterince araştırmamış olmasındandır. Şu an olmasa bile bir gün MUTLAKA, Bilim Tanrısı başımızdaki belayı kontrol altına alacaktır. Her ne kadar bilimin şu ana kadar hiç kimseden belayı/hastalığı/ölümü nihai olarak uzak tutamamış olması hatta namlı Bilim adamları için bile bunları engelleyememiş olması, onun güvenirliğine halel getirmez. (Sekülerizm)

Elbette ki bela gönderemeyen bir Tanrının, kullarını koruması da mümkün değildir. Dolayısı ile bela geldiğinde modern insanın dua edebileceği, yardım bekleyebileceği, sığınabileceği bir iLAHİ makam da yoktur.

Üstelik, “İnsanı, Ölümden korumayı vaad etmeyen” tam tersine “Hepiniz öleceksiniz[1]” diye tehdit eden Tanrı’ya “Sağ Kalma/Ölmeme Histerisine” tutulmuş Modern İnsan (artık Modern Müslüman tabirini de kullanabiliriz sanırım) güvenemez. Bu noktada geleneksel Müslümanın CENNETE erişebilmek için sünnete, peygambere bakması gibi; Modern insanın dünyadaki cennet için (SAĞLIKLI bir DÜNYA) ölümü uzaklaştıracağını, erteleyeceğini veya ölüme karşı koruyacağını iddia eden bilim adamlarına kulak vermesi, onların emir ve yasaklarını dinlemesi normaldir.   

Ecel, bu noktada düşer

Çünkü seküler insan Wael Hallaq’ın tanımı ile Her yönüyle insan biçimcidir ve her şeyi, ilk ve son hareket ettirici olarak insana nispet etmekten geri duramaz[2].

Yani seküler insan hayrın, şerrin, rızkın, belanın, musibetin, hastalığın, ŞİFANIN, kazanın, kurtuluşun, özgürlüğün, Cennettin ve ÖLÜMÜN Kudretten olduğuna inanamaz.

Bu düşünce çerçevesinde ECEL kavramı da anlamını yitirir. Kitab-ı Kerim’de buyurulan bir an erkene ya da bir an geçe alınamayacak olan “ecel[3]”; Modern İnsan için inanılabilecek bir kavram değildir. Ona göre eğer tedbir alınırsa, ölüm engellenebilir; eğer tedbir alınmazsa, ölüm yakına gelebilir. Çünkü ölüm artık tayin edilmiş belli bir vakitte Azrail’in eli ile gelen bir şey değildir. Tedbirsiz bir anda virüslerden gelir. Ve dedik ya, Kitab-ı Kerim ve sünnette virüslerden nasıl korunacağımız ile ilgili hiçbir bilgi yok diye. Bu yüzden Şeyh Efendinin sünnete bakarak virüslere karşı tedbir alması modern insanın aklının alabileceği bir şey değildir.

Modern insan, doğal olarak kiminle görüşüleceğini, nasıl temizlik yapılacağını, komşuluk ilişkilerini, sokakta nasıl yürüyeceğini, neyin doğru neyin yanlış, neyin yapılabilir (helal) neyin yapılamaz (haram) olduğunu hatta ne zaman ve nasıl ibadet edileceğini öğrenmek için din adamlarına değil onu korkularından/virüslerden koruyacak olan bilim adamlarına bakar. Gerçi onların hiç birinin dediği, diğerini tutmaz. Bir önceki konuşmada söylediğinin tam tersini de söylüyor olabilirler. Ancak bu gereksiz ayrıntı çok da önemli değildir. En çok TV’ye çıkan ya da en çok payesi olan veya en çok kelimelerin içine yabancı sözcükler katan ve anlaşılmaz olan aynı zamanda en çok dinlenilen papaz/bilim adamı olabilir.

Görüldüğü gibi düşen sadece ecel kavramı değildir: Onunla birlikte, Tanrının hayata olan müdahalesini ifade eden yönlendirme, yönetme, koruma, bela ve şifa verme gibi sıfatlara olan inanç da düşer.

He yazık ki, bizim gözlemlerimize göre artık Modern zamanlar Müslümanının belalar ve ölüm karşısında verdiği tepkiler deist, ateist, agnostik, seküler, materyalist, Tanrısız kesimlerin verdiği tepkilerle aynılaşmıştır. Modern zamanlar Müslümanı da Tanrıdan bağımsız bir hayat kurmanın, Tanrı yokmuş gibi yaşamanın ya da ölmenin yani sekülerizmin yolunu öğrenmiştir. Görünen o ki, 100 senelik seküler, pozitivist, materyalist, TANRISIZ eğitim süreçlerinde atılan tohumlar, Müslüman zihinlerde yeşermiş, ürün vermişlerdir.

Gördüğümüz kadarı ile Pandemi denen bu süreçte Müslüman camia olarak ayıbımız ortaya çıktı. İman ettiğimizi iddia ettiğimiz Rabbin vaatlerine, öğütlerine ve tehditlerine inanmaktansa küresel sermayenin fonladığı BİLİM adamı denen modernlik dininin papazlarına inanmayı ve hayatımızı onlardan aldığımız vahye göre organize etmeyi tercih ettik.

Ancak problem bununla sınırlı değil!

Bize göre, vaktin tek ümidi Müslümanlardır. Çünkü o, Neo Kapitalist, Süper Diktatöryal Yeni Dünya Düzenine ve İnsan Sonrası (Post Humanizm) döneme geçerken İNSANiyetin yok edilmesine direnebilecek, yeryüzünde kapitalizme entegre olmamış, kimliğini ve kişiliğini kaybetmemiş tek kişidir. Tek topluluktur.

O sadece kendi adına değil, tüm İnsanlık adına bu HİKÂYENİN FARKLI Da olabileceğinin hem ispatı hem ümididir.

İşte problem, o ümide, o fırsata edilen ihanettir…

NOT:

1-İtiraz edecek kardeşlerime, eğer gerçekten Rabbe iman ediyorsak ve Ahiret’in bizim için daha hayırlı olduğunu düşünüyorsak ve Cennetten eminsek; Allah Teâla’nın Yahudilere sorduğu soruyu biz nasıl cevaplarız, diye soruyorum: “Eğer biz hayırlılardan isek neden ölümden, gâvurun korktuğu gibi hatta daha fazlası ile korkuyoruz?[4]

Eğer, biz o hayırlılardan değilsek, neden onların adına konuşuyoruz?

Ya da şöyle soralım: “Rabbe Güven kalmayınca, Müslümandan geriye kalan nedir?”
Ya da şöyle: “Bu halimizle var olsak ne olur, olmasak ne?”

2- Hala salgın, pandemi falan diyebilenlerle bu meseleleri konuşmak için henüz erken diye düşünüyorum. Ancak hatırlatırım bu dönemin sembol hastalığı Alzheimer.

Bizim ilmimiz buna yetti. Allah Teâla doğrusunu bilir.

Ahmet H. Çakıcı
Recep 1442/ ALANYA



[1] Al-i İmran Suresi 185. Ayet-i Kerime: “Herkes ölümü tadacaktır; yaptıklarınızın karşılığı size eksiksiz olarak ancak kıyamet gününde verilecektir. Kim cehennemden uzaklaştırılır da cennete konursa artık kurtulmuştur. Dünya hayatı zaten aldatıcı şeylerden ibarettir.”

Ankebut Suresi 57. Ayet-i Kerime: “Her canlı ölümü tadacak ve sonunda dönüp huzurumuza geleceksiniz.”

[2] Wael Hallaq, Modernitenin Reformu, s:292

[3] Sebe Suresi 30. Ayet-i Kerime: “De ki: "Size vaad edilen öyle bir gündür ki, ondan ne bir an geri kalabilirsiniz, ne de ileri geçebilirsiniz."
Araf Suresi 34. Ayet-i Kerime: “Her ümmetin bir eceli vardır. Ecelleri geldiğinde ne bir saat geriye bırakabilirler ve ne de öne alabilirler.”

[4] Bakara Suresi 94. Ayet-i Kerime: ”De ki: “Eğer (iddia ettiğiniz gibi) Allah katındaki ahiret yurdu (cennet) diğer insanlar için değil de, yalnız sizinse ve doğru söyleyenler iseniz haydi ölümü temenni edin.”

1 yorum:

Ahmet Kırmızıyüz dedi ki...

Kalemine, yüreğine ve sabrına sağlık.
Batı medeniyetinin baz alınması ve eğitim sitemi ile bize empoze edilmesinin sonucu diye düşünüyorum.

Yorum Gönderme