3 - İnsan’ın Son Vakti, İnsan Sonrası Toplum- Posthümanizm

Yazar : Ahmet H. Çakıcı Tarih : 1 Kas 2019 1 yorum

İnsan’ın Son Vakti, İnsan Sonrasına Geçiş - Posthumanizm
 "Korkarım dünyada bir zaman gele, insanlar yaşaya, insanlık öle..."
Bahtiyar Vahapzade

Belki de bizler, “son” normal insanlarız[1].  

Abdulhakim Murad, Habermas’tan alıntılayarak: “İnsan, kendisinin ve âlemin varlık sebebini ararken tarih içinde giydiği kıyafeti, yaşadığı şehri, düşüncelerini, iyiye ve kötüye dair fikirlerini, dünya, ölüm ve ölüm sonrası hakkındaki kabullerini, erdemlerini, din ve tanrı telakkisini sürekli değiştirdi. Ancak bütün bu değişimlerin merkezinde olan “insan” daima sabit kaldı, değişmedi, varlık olarak kıymetini korudu. Şu an eşiğinde bulunduğumuz Transhümanizm diye anılan bu dönemle birlikte söz konusu olan, bizzat insanın değişmesi hatta tamamen yok olması. Bu süreç sadece, Habermas’ın vurguladığı gibi “felsefeyi” ve “fikirleri” değil insanın çevresindeki her şey gibi insanı dahi yok edebilecek bir süreç[2].”  


Ancak transhümanizm (Akışkan/Geçişken İnsan/Geçiş İnsanı) veya Posthümanizm (İnsan Sonrası) derken sadece gelişmekte olan teknoloji ile önümüze çıkması muhtemel insan/robot/bilgisayar karışımı siborg[3]lerin çağının kastedilmediğini hatırlatayım. Kavram bu manayı kapsıyorsa da, bütün hedefi bundan ibaret değil kanaatindeyiz. Bu konuya daha sonra döneceğiz. Öncelikle meselenin fikri kökenine biraz girmek istiyorum.
Transhumanizm veya Posthumanizm konusunda okuduğum hemen her şey Nietzsche’nin Soykütük Teorisine gelip dayandığı için öncelikle, Wendy Brown’ın kılavuzluğunda Soykütük Teorisi hakkında genel bir bilgi vermek istiyorum.

Soykütük Teorisi

"İnsanın ebediyete olan inancı yitirildiğinde sadece aşk değil, onu hayatta tutan yaşam enerjisi de yitirilir. Dahası hiç bir şey ahlaka aykırı sayılmayacak, her şeye, hatta yamyamlığa bile göz yumulacaktır. Tanrıya ve ebediyete inanç yitirilip, Tanrının yerine akıl konursa makul olan tek bir değer kalır, bencillik[4].         
Dostoyevski / Karamazov Kardeşler

Nietzsche ve Evrim Teorisine göre: İnsan ilkel çağlardan itibaren çöllerde, dağlarda vahşi bir hayat sürerken kendisini korumak, hayatta kalmak, neslini devam ettirmek, avlanmak, av olmamak, sürekli gözlemek ve gizlenmek zorunda iken edindiği içgüdüleri; zamanla “fazla” gelişerek, anormalleşerek insanın kendisine karşı, kendisini kontrol ve tahakküm altında tutan bir mekanizmaya dönüştü. Öyle ki, bu güdüler, bir kafesin insanı sarması gibi onu sardı ve olduğu yere mahkûm kıldı. Gelişmesine engel oldu. Geçmiş dönem insanları bu güdüye; töre, ahlak, erdem, tanrı vs. gibi değişik isimler vererek kutsadı. Kendini ya da sürüyü riske atan düşmanlık, savaş, katliam, bencillik, takip, saldırı, tahrip, değişim isteyen vb. her şey “kötü”, bunları koruyan her şey “iyi” sayıldı. Hazlardan, zevklerden kaçmak ve bunları kötücül duygular olarak tanımlamak binlerce yıllık vahşi hayatın geliştirdiği hayatta kalma içgüdüsü ile ilgiliydi. İnsanlığın gelişiminin önündeki en önemli engel olan, başkalarını ya da sürüyü düşünerek yaşamanın yani “vicdan” denen karalığın (karavicdan) da kökeninde de bu güdüler vardı.
İnsan maymunluktan iki ayaküstünde durmaya başladığı Neanderthal döneme geçtiğinde, ne Tanrıyı biliyordu ne ahlakı ne paylaşmayı ne de diğer erdemleri. Tarih içinde insan kalabalıklaşıp, toplumu sevk ve idare ihtiyacı duymaya başlayınca siyaseten keşifler yaptı ve bunları üretti. Tanrı ve diğer değerler (ahlak, namus, şeref, merhamet, doğruluk, dürüstlük, aile vs) SANIdır, uydurmadır, uydurulmuşlardır. Ancak Hakikat için kanılar/inançlar yalanlardan daha tehlikeli düşmandırlar[5].

Üretilen Sanı’ların içinde en tehlikelisi Tanrıydı. O, insanın paçalarından tutup ilerlemesine, gelişmesine, sınırsız GÜÇ elde etmesine engel oluyordu. “Kazancınızı fakirlerle paylaşın” diyerek sermayenin birikmesine, “doğruluk, dürüstlük, bencillik vs.” diyerek kişisel gelişime, “ahlak, namus, şeref” diyerek pazarların büyümesine engel olurken, “ibadet” diyerek zaman israfına, “zulüm etmeyin, öldürmeyin” diyerek milyonlarca miskinin korunmasına neden oluyordu. Hâlbuki Tanrı da diğer “üretilmiş kültür ürünleri  gibi insanlığın yüz karasından[6] başka bir şey değildi.”

Zaman geçip insanlık ilerleyip artık çöllerde gezmesine, dağlarda avlanmasına ihtiyaç kalmadığı, gecenin hayaletlerinden, kötü ruhlardan, kara büyüden korkmasına gerek olmadığı, sürü olarak doğada yaşamadığı günümüzde, o geçmişin hayaleti hala Tanrı, töreler, ahlak vs. adı altında insanlığı kafesin içinde tutmaya devam ediyor[7]. Nietzsche’ye göre bu kafesten kurtulmanın yani ilerlemenin tek yolu bu sanılardan vazgeçmek yani “unutmaktır.” Edilecek fedakârlığın yani unutulacak olanın büyüklüğü ilerlemenin önü de o kadar açılacaktır[8]. 
Bu meyanda Nietzsche, ilk kutsanması gereken yeti olarak “bencilliği” ele alır ve Şen Bilim eserinde insanın “en yaratıcı duygusu[9]  olarak tanımladığı bencilliğin “iyilikçiler” tarafından kötülenmiş olmasını eleştirir.[10]Ne denli çok kan ve zulüm yatıyor, bütün bu “iyi şeylerin” altında!”[11] diyerek, “iyi”nin ve “iyilik”in sorgulamasını derinleştirir. Ancak Nietzsche’nin “iyi” ve “iyilikle” olan hesabı bu kadar değildir: Ahlakın Soykütüğü Üzerine eserinde, “İnsanın gelişmesi, yararları, rahat yaşaması açısından zerrece olsun, “iyi insanın”, “kötü insandan” daha değerli olduğundan hiç kuşkulanılmamış, bir tereddüde düşülmemiştir. Ama ya tersi doğruysa! Ya “iyi “dediğimiz bir “gerilik” işareti ise? Bir tehlike, bir ayartma, bir zehir, bir narkotikse (uyuşturucuysa-AHÇ)? Şimdinin geleceğe bedel ödetmesiyse? Belki de daha rahatlatıcı, daha az tehlikeli ama aynı zamanda daha küçük düşürücü, daha dar biçimde (bunu yapıyorsa- AHÇ)? Öyleyse ahlak, tam bir yüzkaralığı olmayacak mıdır, eğer en yüksek güç, en görkemli olan insan henüz erişilmemiş olan bir insansa, Ahlak tehlikelerin tehlikesi olmayacak mı?” (Mütercim Ahmet İnam Bey sorgulananı ”iyi ve kötü” olarak çevirse de gelinen aşama ile hedefe direk dinlerin konulmuş olmasının kelimenin “hayır ve şerr” olarak tercüme edilmesi gerektiğini bize düşündürtüyor. -AHÇ)

İnsanın ilerlemesi ve yeryüzüne hâkim olmasını sağlayan bencilliği, aç gözlülüğü, hırsı, tamahkârlığı, tecavüzkâr oluşu, sınır tanımaz hadsizliği, zalimliği, ahlaksızlığıdır. Modern keşiflerin ve büyük sanayileri kuran sermayenin temeli 3. Dünya ülkelerinden yapılan korsanlık, sömürü, hırsızlık, gasp, aç gözlülük, hırs,  talan ve yağma ile biriken servetlerdir. Bunlar Tanrı’nın öğütlerini dinleyerek yapılamazdı. Batı, Tanrı’ya karşı sorumluluklarını reddederek 200 yıldır dünyanın efendisi oldu. Ancak bu efendilik uzun süre bu haliyle gidemez. Çünkü Tanrıyı reddetmek Batılı insanı amaç boşluğuna düşürdü. Bu nihilizmdi. “Yaşamın anlamsız” olduğu düşünülen ilk Nihilizm döneminin ardından, “karşıdakinin yaşamasının anlamsızlığının” düşünüleceği Nihilizmin yıkıcı 2.dönemi gelecek. Bu dönem, korkunç bir boğuşma ile neticelenecek. (Nietzsche’ciler bu dönemin II. Dünya Savaşında gerçekleştiğini düşünüyor.) Bu aşamadan sonra, Batının hala dünyanın patronu olmaya devam edebilmesi için Tanrıyı ve O’na karşı sorumluluklarını reddetmiş olması yetmeyecek, çünkü ondan geriye bir hortlak kaldı ve o aramızda sinsice dolanmaya devam ediyor. Bundan sonra Tanrı’dan geriye kalan hayaletin/hortlağın da (yani Ahlakın-AHÇ) yok edilmesi gerekir[12].
Vurulması gereken hedef, Ahlaktır[13].
Soykütüğümüze dönmeli, kılavuzluğumuzu neanderthal insana yaptırmalıyız. Ahlakın sinsi saldırılarından, her yerden gelebilecek hiç beklenmedik kafa kaldırmalarından ve insanlığın gelişmesine engel olmasından ne zaman şüpheye düşsek neanderthale (o maymunumsu varlığa-AHÇ) dönüp bakmalı, onda olmayan her şeye (ahlak, namus, şeref, merhamet, paylaşım, hayâ, namus, edep, nikâh vs.-AHÇ) düşman olmalıyız.[14] Unutulmamalıdır ki, “İlerleme"nin büyüklüğü, fedakârlık etmek zorunda kaldığımız şeylerin yığınıyla ölçülebilir; “yığındaki insanlık” bir tek insan türünün büyümesi için feda edilir- İşte budur ilerleme[15]" der Nietzsche.

Bu meyanda Nazi Almanya’sına ve Faşist Mussolini İtalya’sına ilham veren ve fikir babalığı yapan Nietzsche, “Üst İnsan”ın yolunu açmak için “Alt İnsan”lara, gelişmemişlere, fakirlere dair edilmesi gereken fedakârlık tavsiyesini, Şen Bilim eserinde anlattığı bir hikâyede dile getirir: “Ellerinde yeni doğmuş bir çocukla bir adam, kutsal adama yaklaştı, "Ne yapmalıyım bu çocukla?" diye sordu. "Zavallı, biçimsiz, çirkin, ölmek için yeterince yaşamışlığı yok. Öldür gitsin!" diye bağırdı kutsal adam, korkunç bir sesle; "Öldür ve kollarında üç gün üç gece tut, kendine bir anı yaratmak için"; - Böylece bir daha zamanı gelmedikçe çocuk yapmayacaksın- Adam bunları duyunca düş kırıklığı ile yürüdü gitti. Çoğu insan kutsal adamı, bir zulmü, bu çocuğun ölmesini onadığı için ayıpladı. "Yaşamasına izin vermek daha zalimce olmaz mı?" diye cevapladı kutsal adam[16].”

Soykütük Terorisi, Nietzsche’nin “ari ırk” fikrinin zemini ve Batılı emperyalist düşüncenin zihinsel kodlarının haritası gibi duruyor. Nietzsche’nin “Ari Irk” Teorisinin hayata geçirildiği Hitler Almanya’sının insanlığa nasıl bedeller ödetmiş olduğu görüldüğü halde Batı’da hala popülaritesini koruyor olmasını Batılı zihnin kendisinde vehmettiği “üstün/Ari ırk” düşüncesinin büyük bir nehir olarak derinlerinde akmakta olduğuna delil olarak görüyoruz.

Wendy Brown’a göre, Nietzsche’nin Soykütüğün tersine çevirme stratejisini, üç ayrı kertede tanımlamak mümkündür.
1-Değiştirilemez varsayılan değerlere kafa tutup  “her türlü eleştirinin ötesinde olan sorgulanamaz doğruları” şüphe götürür sıradan birer kurguya indirgemek, (İyileri ve ahlaki değerleri şüpheli hale getirmek)
2- Başlangıçta sorgulanamaz kabul edilen “ahlaken iyi” olanı tersine çevirip tehlikeli olarak varsaymak (“Kötüyü” “iyinin”, “ahlaksızlığı” “ahlakın” yerine yerleştirmek.)
3- Tarihin akışını tersine çevirmek. (Tarihi seyri tanrının/değerlerin/ahlakın müdahalesine müsaade etmeden yeniden düzenlemek.[17])

(Kanaatimizce burada Evrim Teorisinin, “İnsan, hayvani bir varlık iken süreç içinde yavaş yavaş medenileşmektedir” teorisi tersine çevrilip; insan, “medenileşme denen süreçle doğallığından koptu,  ilk haline, hayvanlar gibi olduğu hale geri dönmelidir” şeklindeki bir teoriye dönüştürülüyor. Böylece Evrim Teorisi de oyun dışına atılıyor. -AHÇ) Bu sebeple Nietzsche, kendisine getirilen “geleceği feda etme” eleştirisine meydan okuyarak öncelikle değiştirilemez varsayılan gündelik değerlere kafa tutar. Onda “her türlü sorgulamanın ötesinde” kabul edilen ne varsa, artık şüphe götürür bir kurgu, bir vehim şeklini alır. Bir tersine döndürme ile ahlaken iyi olan, kendini vaaz ediş şeklinin tersine, tehlikeli olarak var sayılır.
Gayatri Spivak’ın “Batılı entelektüeli, Batı Emperyalizminden bağımsız görmek bir aldanmadır[18] sözünün çerçevesinde değerlendirdiğim Nietzsche ve Soykütük Teorisini, İnsan Sonrası dönemin fikri temeli olarak görüyorum.

1 - Transhuman (Geçiş-ken İnsan) ve Posthuman (İnsan’ın Sonrası)

Tüm Tanrılar öldü: şimdi Üstinsanın yaşamasını istiyoruz” Bir Tanrı yaratabilir misiniz? … Öyleyse tanrılar hakkında bir şey söylemeyin bana! Oysa pekâlâ yaratabilirsiniz Üstinsanı. Belki kendi kendiniz değil kardeşlerim! Ama Üstinsanın babalarını ve atalarını yaratabilirsiniz kendinizden: en iyi yaratınız olsun bu![19]
                                            Nietzsche

Tarihin bu anına kadar her şey değişebiliyor, öznelleşebiliyordu. Giysiler, evler, şehirler, düşünceler, dinler, tanrılar, inançlar, değerler, çirkinlikler, güzellikler, zaman, dünyaya ya da ölüm sonrasına dair fikirler her şey tartışılabilirdi. Yani özneldi. Hepsinin kıymeti dönem dönem değişir, bazen merkeze bazen çevreye/periferiye kayardı. Sadece bir tek şey, bütün bunların ortasında, hepsinin merkezinde sabitti,[20]İnsan.

Şimdi İnsanın değiştirilmesine sıra geldi. İnsan, güçlü, sorunsuz ve ölümsüz olma isteğiyle tanrıya benzemenin, tanrı olmanın derdine düştü[21].

Transhümanist devre insan kapasitesi ile insanın sonunun getirildiği yer. Bu "felsefenin", "diyalogun", "sohbetin",  "muhabbetin", her türlü insani beraberliğin, tüm insani ilişkilerin ve insanın merkezinde olduğu diğer her şeyin de sonu anlamına geliyor. Hatta insanın da sonu.

Doğanın kontrolündeki evrimden, insanın, kaderini kendi eline aldığı, mekanik evrime geçiş sürecine verilen isim transhümanist devre. Yarı insan yarı makine homosibernetikler ve kendi başlarına hareket edebilen robotların (otonom, otomat) ortalıkta dolaşacağı, genetik mühendisliğin çok gelişeceği, çocukların genetik DNA temizliği veya tasarımı yapılarak sipariş olarak üretilecekleri (öjenik*), katil robotların veya savaş robotlarının hâkim olacağı, cinsellik ihtiyacının üreme temelinden koparılıp sex robotlarına yönlendirileceği, androidleşmiş, pek çok vasfını, doğallığını, biyolojisini, duygularını kaybetmiş bir insani değişim döneminin haberini veriyor egemenler[22].

Transhümanistler insanın kaderini, -ikisi de güvenilmez olan- tanrının ve Darwin’in/evrimin elinden alma çabasındadırlar[23]. İnsan kendi kaderini ellerine almalı, Cennete, mükemmelliğe ve ölümsüzlüğe ulaşmak için Tanrının takdirini/Ahireti veya binlerce yıla yayılan ve değişim yaparken zengin fakir, alt sınıf, üst sınıf, kıymetli insan, kıymetsiz insan ayırt etmeyen evrimi beklememeli, diyorlar.

Ahmet Dağ, transhümanizmi, transhümanizmin en önemli temsilcilerinden olan J. Huxley’den hareketle, “Bilimci ve evrimci bir sürecin unsuru olan transhümanizm bir yandan insan kalmaya çabalarken diğer taraftan insan doğasını, hatta insanı aşma çabasıdır” diye tanımlar. İnsan kalarak insanı aşmaya çalışmak Transhümanizmin en büyük paradoksudur.

Ahmet Dağ, Teknolojik gelişimin yardımıyla mevcut insanın aşılacağına inanan transhümanizme rehber olan fikirler; insanın arzu edilebilir (kendi kendini) tasarlaması, tüm acının yok edilmesi, insan otonomisinin gelişmesiyle ölümsüzlüğün ve nihayetinde insan doğasının tam yenilgisi[24]”dir, der.

Bu konudaki yoğun çalışmaların neticesi olarak; otuz yıl içerisinde insanüstü zekâ yaratmak için teknolojik araçlara sahip olunacak ve kısa süre sonra normal insan/homosapiens devri sona erecek[25], iddiasındalar. Hatta meşhur transhümanist Feridun M. İsfendiyari 2030 yılında insan beyninin bilgisayara aktarılacağından o kadar emindir ki, ismini FM-2030 diye değiştirir. İsfendiyari Transhümanitenin sembollerini; “Protez, plastik cerrahi, telekomünikasyonun yoğun kullanımı, kozmopolitan görünüm ve dünyevi hayat tarzı, androjin/cinsiyetsizlik ve yeniden üretim, dini inançların yokluğunu ve geleneksel ailenin inkârını içerir” diyerek tanımlar. 

Transhümanistlerin hemen hepsi, bu dönemi tanımlayan 3 temel sembol üzerinde anlaşır:
            1- Süper uzun hayat
            2- Süper zekâ
3- Süper sağlık.

Bu döneme yani İnsan’dan/homosapiensten Robotinsana/robosapiense geçişte ana unsur Yapay Zekâ** olacak gibi duruyor.

Transhümanizm; yalnızca düşünür ve yazarlar tarafından temsil edilen bir hareket değildir. Birçok okul, şirket, dernek, hatta kilise tarafından temsil edilen ve kendini yayma amacı taşıyan bir tebliğ hareketidir. İnsan ömrünü uzatma, hastalığı ortadan kaldırma gayesi taşıyan tıp merkezleri, nano teknoloji, nano-biyoloji, genetik bilim, bilgisayar programı ve yazılımı çalışmalarıyla meşgul olan bilim merkezleri ve şirketler, yine Yapay Zekâ çalışmaları yapan her birinin bütçesi milyar dolarları aşan Samsung, Nokia, Bloomberg, Beta, Space3, İntel Capital ve Google gibi şirketler bu sürecin arkasındadırlar[26].

Ancak transhüman nihai model değildir. O insanlık ile makine olmak arasında bir geçiş modelidir ve posthuman olma yolunda evrimci sürecin ön aşamasıdır[27].  Bu noktada transhümanizmi “geçiş insanı” olarak da çevirmek mümkündür[28]Nietzsche’nin deyişiyle “İnsan, hayvan ile üst-insan arasına bağlanmış bir halattır, öyle bir halat ki, bu halat bir uçurumun üzerinde yer alıyor.[29]“ Post-humanist dönemde insan, geçiş halatı olduğu dönemden ÜST İNSANa ulaşmış olur. Trans-hümanite sürecinde klasik insandan/homosapiensten kopan insanın, post-hümanist dönemde tamamen robo-sapiens/android haline gelmesi beklenir. 

Post-hümanist dönem ile insanlığın “beden” hapishanesine mahkûmiyetten tamamen kurtularak ölümsüzlüğü yakalaması mümkün olacaktır, iddiasındalar. Bunun için insanın beynini bilgisayara/makineye/robota aktararak, ölümsüzlüğe giden yolda –önündeki en büyük engel olarak görülen- vücudundan kurtulması bir zorunluluktur[30] . 

Hannah Araendt, bu dönemi “İnsanın, yeryüzünün kendisine sunduğu kökten farklı, tamamen insan yapımı koşullar altında yaşamak durumunda kalacağı ve çalışmanın, işin, eylemin ve düşüncenin bir anlamının kalmayacağı bir zamanı ifade eder, diyerek tanımlar[31].

Ancak bu sürece gidiş hiç de kolay olmayacak. Mesela upuzun bir hayata, sağlığa hatta ölümsüzlüğe ulaşırsak nüfusu nasıl denetleyeceğiz veya kontrol edeceğiz?

Hannah Arendt, Berkeley’den alıntılayarak söylediği, “Bugün en büyük tehlike... yerleşik ve saygın olanların mümkün olan en derinden nihilistçe bir yadsımaya, yani kendi çocuklarını, geleceğin taşıyıcılarını inkar ederek geleceği yadsımaya (harcamaya-AHÇ) hazır olmalarıdır[32]” demesi konu hakkında bir ip ucu verebileceği kanaatindeyiz. Ancak transhümanist döneme geçişte egemenlerin önündeki tek sorun, yok edilmesi gereken sanayi toplumlarının ıskartaları/ lüzumsuz kitleler değil. Kitlelerden bu sürece geçişte gelebilecek olan ahlaki direncin ve o dirence kaynaklık eden ilahi söylemin de yok edilmesi gerekiyor. Bu konuyu genişletelim.

Gerek Transhuman gerek Posthuman diye tanımlanan kavramlar, iki temel kavramın reddiyesi olarak işlev gördüğünden, bu kavramları açıklayabilmek için öncelikle başka iki kavramı açıklamak gerektiğini düşünüyorum: Andropos ve Vitruvius.


a) Andropos: 
Bıktık, İnsandan bıktık[33]...
Nietzsche

Bu kavram Eski Yunan’da hikmet sahibi olgun insanı (insan-ı kâmil, aziz, evliya) karşılıyor.  (Bu kadar açık ifade edilmiyor ama Andropos, Peygamberleri işaret ediyor kanaatindeyim.) Andropos, toplum için bir ahlaki nizam tanımlıyor. "İnsan" olmanın bir takım ahlaki sıfatlara sahip olmakla ilişkili olduğunu düşünüyor ve tanımlanan ahlaki niteliklere sahip olmayanların, “İnsani” olarak eksik olduklarını, insanileşmede başarılı olamadıklarını iddia ediyor. 

Bir Kadiri şeyhi olan Şemseddin Yeşil Efendinin 1966 yılında verdiği bir vaazındaki, "Vicdanın, ahlakın, Allah'ın (cc), aklın, ruhun, mananın, kabul etmediği bir çirkinliği gördüğünüz zaman, elinizle yıkın. Ona kudretiniz yetmezse sözünüzle yıkın. Buna da kudretiniz yetmezse kalbinizle yıkın. Yalnız kalbe de kalırsa, bilin ki indi ilahide inananların en zayıf sınıfında bulunursunuz. Ya çirkinliği güzel diye kabul ederse, batıla hak diye taparsa hangi sınıfta bulunur? Onun sınıfı yok. O mükellef değil. Serbeste dâhil o. O ne demek o? İnsan muamelesine tabi değil. Teklif yok çünkü. İnsan değil…[34]  ifadeleri “insan” olmanın üst bir ahlaki donanımla elde edilebileceğine işaret etmektedir. Hala kullanılan, “önce insan ol", “insan mısın?”, “insanlık önemli” gibi kelimeler de, muhatabından ahlak ve erdem talep eden dini söylemin, Andropos/peygamberler düşüncesinin toplum içindeki yansımalarıdır. 

İddia şu; 5000 senedir, Andropos (peygamberler), insan olmak adına ahlak ve erdem söylemi altında, toplumları baskılıyor ve onlara şekil veriyor. Tefeciliği, paradan para kazanmayı, hırsızlığı, yalanı, talanı, nikâhsız birlikteliği, fahişeliği, eşcinsel, pedofilik, aile içi ilişkileri yasaklayanlar; mahremiyet, hayâ, edep, ahlak vs. gibi erdemleri tanımlayarak bir çok toplumsal yapıyı ötekileştirenler Hz. Muhammed, Hz. İsa, Hz. Musa, Hz. İbrahim, Buda, Konfüçyüs gibi Andropos/Ahlak Erkekleridir.  Andropos’un (Peygamberlerin, azizlerin, evliyaların ...) ahlak ve erdem anlayışına uymayan kesimler dışlanıyor ve ötekileştiriliyorlar. Kusurlu görülüp, “insan”lığı eksik olarak kabul ediliyorlar. Bunlar fahişeler, eşcinseller, tefeciler, cimriler, hırsızlar, katiller, benciller vs.’dir.

Bunlardan  bankacılar, tefeciler, yalancılar, sahtekârlar vs. Makyevelizmin, “başarıya giden her yol mubahtır” düşüncesinin kabul görmesi ve Kapitalist ekonominin hakim ekonomi olması ile toplumlarında asaletlerine kavuştular. Zaten yeni dönemin peygamberi Nietzsche’ydi ve o, “Bencilliği” en yaratıcı insan güdüsü, “merhameti ve acımayı” insanın tehlikeli bir zafiyeti olarak tanımlarken, “Güç ilahtır. Tanrının öğütlerini dinleyecek olursak, dünyanın efendisi olacak gücü elimizde tutamayız” diyordu.  

Ancak eşcinseller ve fahişelerin durumunda hiç bir iyileşme olmadı. Onlar binlerce yıldır Andropos tarafından ötekileştiriliyor ve aşağılanıyorlar. Üstelik ezilmişlerin içine "kadınları" da dahil etmemiz lazım, çünkü peygamberlerin arasında kadın yok. İncil ve Tevrat’ta kadına hiç hitap edilmiyor, muhatap alınmıyor. Tam tersine Hem Kur’an’da, hem İncil’de, hem Tevrat’ta, “erkekler kadınlara yönetici" olarak tayin edilerek[35] kadınların erkeklere tabi olması istenip erkeklerin kadınları sömürgeleştirmesinin yolu açılıyor. Dolayısı ile Andropos, kadını da aşağılıyor, ötekileştiriyor, insan saymıyor, diyorlar.

Leonardo Da Vinci'nin çalışması: Vitruvius İnsanı
b) Vitruvius: Leonardo Da Vinci’nin günlük notlarının arasında bulunmuş ve meşhur olmuş eskizidir. Bu çalışma Aydınlanmanın ve modernist dönemin (hümanizmin) “İnsan” sembolü olarak kabul ediliyor. Bu eskizde Da Vinci Vitruvius İnsanını; batılı, beyaz, sağlıklı, yakışıklı ve erkek olarak tasvir eder. Batı Hümanizminin(insancılığının) bilinçaltı "İnsanı", bu değerler üzerinden tanımlayarak Batılı, beyaz, sağlıklı, estetik ve erkek(heteroseksüel) olmayan herkesi aşağıladı, kusurlu gördü ve yeterince “insan” kabul etmedi, diyorlar. Bu nedenle Asyalı, Afrikalı, Kızılderili, sarı, siyahî, çirkin, sakat, şişman, eşcinsel, kadın, Yahudi ve Müslümanı vs. ötekileştirdi, “İnsan” saymadı ve görmezlikten geldi. Gördüğünü de Yahudiler, zenciler, Çingeneler, Kızılderililer gibi boğdu, perişan etti. Görmemesi görmesinden daha hayırlı oldu.

“Erkekinsan”nın kurmuş olduğu bu dünya adaletsiz, zalim, hoşgörüsüz bir dünya idi. Melbourne merkezli “Radikal Lezbiyen Manifesto” da yer alan “Bütün baskıları –kapitalistin işçiye, beyazın siyahîye, emperyalistin üçüncü dünyaya uyguladığı baskıları- cinsiyetçi, yani erkek iktidarına dayalı buluyoruz”[36] cümlesinde bu fikrin kaba bir özetini bulmak mümkün...

İşte İnsan Sonrası kavramı, Andropos’un tanımladığı “ahlaklı insan” ve Vitruvius’un tanımladığı "Beyaz Batılı İnsanın" aşağıladığı zümreleri –ki, en fazla ve en uzun süreli aşağılananlar kadınlar, eşcinseller ve fahişelerdi- özgürlüklerine kavuşturmak için, peygamberlerden kaynaklı “insan” anlayışlarının reddine dayalı inşa edilmeye çalışılan döneme verilen isim. İtalyan filozof ve feminist kuramcı Rosi Braidotti bu dönemi, “İnsan Sonrası; ahlaki rasyonellik, bütüncül kimlik, aşkın bilinç veya doğuştan gelen ve evrensel ahlaki değerler gibi mefhumlardan radikal bir biçimde yabancılaşmayı içerir[37]” diyerek tanımlar. 

Görüldüğü gibi Braidotti açıkça ilan edilen bu savaşın karşı cephesinin Andropos(peygamberler) ve onun ahlak anlayışının olduğunu söylemekten çekinmez.

Abdülvehhap el Messiri, yazılarında Tanrının ölümünün sekülerizmin başlangıcı ile ilan edildiğinin ve Sekülerizmle birlikte insana düşman bir insancıllığın (hümanizmin) Batı düşüncesine hâkim olduğunun üzerinde özellikle durur: “Materyalizmin antihümanist eğilimleri, “sadece doğanın değil, insanın da yapı söküme uğratılması, nötrleştirilmesi, kişiliksizleştirilmesi ve kutsal olmaktan çıkarılması sürecinin epistemolojik temeli haline gelmiştir,[38]” der. Messiri, Batı uygarlığının Tanrıyı öldürmesi gibi İnsanı da öldürmesi/yapı söküme uğratması/ kişiliksizleştirmesi seküler aklın doğal ve gitmekten kaçınamayacağı sonuçtur, fikrindedir. 

İrlanda’lı ateist bir düşünür olan Terry Eagleton’un “Tanrı’yı toprağa verdiğimiz mezarlıktan geri dönerken fark ettik ki; Tanrı ile birlikte “İnsan”ı da toprağa vermişiz. Geriye gelişmiş bir hayvan olarak dönüyoruz... Tanrı’ın olmadığı yerde “insan” da varlığını koruyamıyor[39]” kelimesi de Messiri’nin iddiasının doğruluğuna işaret eder gibidir. 

Rosi Braidotti, Postmodernizmin insanları bir arada tutan ilahi ve ahlaki mutlak değerleri paramparça etmesi ile zerrelerine(bireylere) ayrılan toplumların bir arada yaşayabilmelerini sağlayacak ortak değerleri yani Peygamberlerin, ahlak ve erdem insanının yerini alabilecek düşünceyi eşcinsellerin ve kadınların; hayvanları, bitkisel canlıları hatta cansızları dahi dışlamadan(Zoe) birlikte üretebileceklerini iddia eder. Bunun için öncelikle Andropos’un tanımladığı “insan”ın yoldan çekilmesi gerekir. İnsan Sonrası kuramı değerlerden örgütlü olarak yabancılaşma biçimidir... Klasik değerlerle göbek bağını keserek yaşamsal, transversal, ilişkisel yeni öznelere doğru geniş bir bakış açısıyla yol almaktır.[40]” diyerek bunu tanımlar, Braidotti.

Braidotti, “Nietzsche’nin, Tanrı ile birlikte, Tanrı fikri üzerine bina edilen “insan” fikrinin de öldüğünü ilan etmesinden beri, “insanlığın” zor durumda olduğu düşüncesi Avrupa felsefesinin sürekli tekrarlanan motifi olmuştur[41]” der.  “Andropos’un merkezi konumu sorgulandığında “erkekinsan” ile “diğerleri” arasındaki sınır, yerle bir olur ve ötekilerin (kadınlar, eşcinseller, hayvanlar, bitkiler...) özgürleşmesi ile doğan enerji, “İnsan Sonrası”nı başlatır. Andropus’un (peygamberlerin-AHÇ) geriletilmesi ve krize sürüklenmesi ötekilerin şeytani gücünü serbest bırakır. Hayvanlar, böcekler, bitkiler, çevre, -aslında- tüm evren işin içine girer[42]diyerek Andropos insanının yerine “Şeytani Güçlerin yaratıcılığını” önerir.

Peygamberlerin ve Hümanizmin tanımladığı normların hepsini yerle bir edip tarihe gömerek; andropos erkekinsanın ürettiği dünyaya karşı kadın, eşcinseller ve teknoloji, hep birlikte iffetsizce[43] translığın (geçişkenliğin) üzerine bir dünya kurmak istiyoruz (Zoe), diyorlar. Yeni kurmayı hedefledikleri dünyada peygamberlerin ya da onların takipçilerinin ayaklarına dolanmasına, onlardan bir tek kelimenin bile gelecek nesillere aktarılmasına müsaade etmek istemiyorlar.

Peygamberlerin tanımladığı ahlak, erdem, iffet, namus, şeref vs. sahibi “insan”lardan olmak istemiyoruz. Şeytani güçleri serbest bırakmak ve hem Peygamberlerin hem de Vitrivius’un Hümanizminin(insancıllığının) insanını aşmak, ondan sonraya geçmek istiyoruz; "İnsan" olmak için ahlaklı, erdemli, batılı, erkek ve heteroseksüel olmaya gerek yok. Hatta “İnsan olmaya bile gerek yok", fikrindeler.














(Ahlak erkeğinin/Peygamberlerin tanımladığı Normların/Temel prensiplerin/Erdemlerin alt üst edilmesine, yıkılmasına yönelik eylemlerden bir kaç sahne.) 
           
Not: Andropos/Peygamber Erkeğin normlarının Altüst edilmesine Bir Örnek:

Yeni Şafak Gazetesi: 08/02/2019
İnsan Sonrasına geçişe, normların ters yüz edilmesine, ahlaki kaosun var edilmesine dair bir örnek:
Sabah Gazetesi, 8/02/2019 
Sabah gazetesinde "aldatma" bir kusur olarak haberin içine girememiş. 

Yargıtay Genel Hukuk Kurulunun 8 Şubat 2019 tarihinde gazetelere düşen kararında; koca, aldatılan ve işsiz olmasına rağmen, aldatan ve mahkemece tam kusurlu bulanan karısına nafaka ödemeye mahkûm edildi[144]. Toplumsal normlar bu durumda aldatan kadının ve aldatan erkeğin cezalandırılmasını öngörür. Toplumsal normlara göre  “aldatan kadın, namussuzdur” , sevgilisi erkek ise “ırz düşmanıdır”, her ikisi de “zanidir”. Ancak Yargıtay aldatan erkeğe ve aldatan kadına herhangi bir cezayı uygun görmezken; kocaya, aile birliği içinde de olsa, karın da olsa kimsenin cinsel hayatına karışamazsın. Eğer bundan rahatsız olup boşanmaya kalkarsan seni cezalandırırım, demiş oldu. Burada karısının başka bir erkekle olmasını problem olarak gören koca Andropos’un/peygamberlerin tanımladığı “insan” çerçevesinde hareket etmektedir. Yargıtay tek eşli/monogamik evlilik anlayışının, karı-koca ilişkisinin, nikâh, helal, haram, zina gibi geleneksel ve dini normları gündemine almadan “İnsan Sonrasına” geçmiş ve kocayı cezalandırmıştır. Yine olayı, ertesi gün bazı gazeteler, geleneksel normlardan ve İNSAN üzerinden görürken, bazı gazeteler de “insan sonrasına” geçip “kadın aldatmasını ahlaki problem olarak görmeyi reddeden, ekonomik bir bakış üzerinden vermeyi tercih etti.)  

Ancak kuracakları yeni düzenin önünde bazı engeller var. Öncelikle onların yoldan temizlenmesi gerekiyor. 


2- “İnsan Sonrası”nın Reddettikleri

"Ebediyet yok ise "iyilik" de yok" diye fikrini açıkladı İvan, ısrar edilince.[44]

Andropos ve Vitruvius İnsanının aşılıp, İnsan Sonrasına geçilebilmesi için öncelikle Hümanizm, sekülerizm ve biliminin otoritesinden kurtulmak gerekir.[45] (Adeta,  “Bunlar eski oyunun numaraları idi; ayağımıza dolanıyorlar, yeni oyunda onlara ihtiyacımız yok!”, der gibiler.)

Nitekim, Judith HalberstamBeyazlık, hem kalem hem de silgidir” şimdi silmenin, unutmanın zamanı geldi, diye haber veriyor[46]. Ahmet Dağ’da “Tanrı inancına karşı duyarsız, insanı dönüştürme, evi ve insanın yaşadığı çevreyi değiştirme, Yaşanası (!) bir yer haline getirme amacında olan transhümanizm her şeyiyle şimdiye kadar olan dünyayı geri bırakmak ister” diyor[47].

a) "Hümanizm, doğduğu günden beri erkek merkezli, heteroseksüel, Batılı ve emperyalistti. Farklılıklara hiç bir zaman tahammül edemedi. Farklıyı görmezden geldi. Farklıyı görmek zorunda kaldığında da, onu boğdu. “Bütün hümanizmler emperyalist olagelmişlerdir. İnsanı sınıf, ırk, cinsiyet ve genom üzerinden algılarlar. Kucaklayışları, görmezden geldiklerini boğar... Hümanizm adına işlenmemiş bir günah düşünmek imkânsızdır[48]... Hümanizm fikrinin, kadını ve eşcinseli aşağılayan erkekinsanın ürettiği bir fikir olarak; faşizm ile vardığı yer, insan fırınları ve Yahudi katliamı olurken, Komünist Hümanizmin vardığı nokta ise Gulaglar oldu... Hümanizm karşıtlığı, İnsan Sonrası düşüncenin önemli bir kaynağıdır[49]”, diyerek Rosi Braidotti, Avrupa hümanizminin kirli iç çamaşırlarını ortaya döküyor. Ve sanki yeryüzünün tek düşünce biçimi Batı Hümanizmi imiş gibi veya doğru dürüst bir başka İnsani düşünce geliştirme ihtimali yokmuş gibi bizi; insanı, “şerefli ve kutsal” bir varlık olarak görmeyi terke ve kendimizi hayvan kabul etmeye davet ediyor. (Hayvan konusuna yeniden döneceğiz.)

Ahmet Dağ’ın, Klemm ve Schweiker’den alıntıladığı “İnsanoğlunun vahşeti, hümanizm karşıtlığına yol açmaktadır[50] kelimesi, insanoğlunu “vahşete” yönlendiren kaynakları sorgulamadan “hümanizmi” mahkûm etmesi ile biz de tedirginlik uyandırıyor.

Bundan fakirlerin endişelenmesine gerek yok; “insan”ın kurduğu düzen sadece batılı, beyaz, sağlıklı, estetik ve heteroseksüel erkeği koruyordu. “Gidecek olan, ardından ağlamaya değer bir şey değil”, diyor Braidatti. Ancak, androposun/peygamberlerin yani ahlak ve erdem insanının tarihe gömülmeye çalışıldığına dair pek çok ipucu varken, Kapitalist/Batılı/Beyazın koltuğunun sallandığına dair hiç bir emarenin olmamasının fakirler açısından oldukça endişe verici olduğu kanaatindeyim. Sanki Batı Hümanizmi, yok edilmiyor da, yönetici elitin çok daha dar bir alana indirgendiği, en yoksul en alt tabakanın sayısının 300-500 milyondan 8 milyara çıkarıldığı post-Posthümanist bir döneme giriyoruz gibi geliyor bana.

b) Sekülerizm: “Sekülerizm, Tanrı’nın yerine aklı oturtarak Hristiyan düşünceyi yeniden üretti... Hümanizm, Hristiyanlığın kurtuluş doktrininin, insanın evrensel özgürleşme projesine dönüşmesidir... İlerleme fikri, Hristiyanlıktaki Tanrının inayeti inancının seküler bir versiyonudur. İşte bu yüzden kadim paganlara yabancıdır. Sekülerizm, Modernizmin bir enstrümanı olarak dini otoriteyi sarsmak için kullanıldı... Özgürlük sloganını kullansa da fakirler için hiç bir zaman özgürleşmeci olmadı... Sekülerler, ne başlangıçta ne de yakın zamana kadar “kadın” veya “eşcinsel”lerin sorunlarını kendilerine dert edinmediler... Sekülerizm, çeşitliliği bırakın, farklılıklara saygıyı bile teminat altına almadı[51], diyerek insancıllıktan(hümanizm) sonra sekülerizmden, daha doğrusu Tanrı’nın aklından sonra kendi aklımızdan da kurtulmamızı teklif ediyorlar. Yani, tanrıdan bağımsız dönemden sonra, kendi aklımız, bireysel tercihlerimiz döneminin de sonuna geldik. Braidotti, yeni kurulacak dünyanın bir "DİNİ/DİNSİZLİĞİ" olacak ve kimsenin buna uymamak seçeneği olmayacak demeye çalışıyor sanırım.

Prof. Noah Harari de özgürlük, eşitlik, akılcılık, bireysellik gibi sloganların son demlerini yaşadığını, buna kendimizi alıştırmaya başlamamız gerektiğini haber veriyordu[52]. İsveç[53], ABD[54] ve İngiltere’deki[55] chipli insan ve Çin’deki, her an tüm toplumu gözetleyen akıllı kameralar ile vatandaşlık puanı uygulamaları[56] yerleştikçe Harari’nin haklı olduğunu ve bu sloganlardan geriye hiç bir şey kalmadığını kalabalıklar da anlayacak kanaatindeyim.

Bu aynı zamanda şu anlama da geliyor: Akılcılık akımı bireysellikle beraber gelir. Eğer akılcılık yoksa bireysellik de tutunamaz. Bu öngörümüz doğruysa, yakın zamanda “Yeni Büyük Cemaatin/Cemaatlerin” mensubu olmaya da çağırılacağız demektir. Öyle yüce(?) cemaatler ki bunlar; yöneticiler ile sıradan insanların arasındaki mesafenin, Yunan Mitolojisinde Olimpos Dağının yükseklerinde bulut[57]ların ardında kalan Tanrılar ile eteklerinde yaşayan sıradan insanların arasındaki mesafeden daha fazla mesafenin olduğu cemaatler[58] olacak diyor, Prof Harari. (Sonu gelmekte olan Ulus Devletlerin Halkı”, yerine “Büyük Şirketlerin Elemanı” olmamızı planlıyorlar sanırım.)

Tanrının üst akıl olduğu devreyi, “Sapere Aude”, “kendi aklını kullanmaya cesaret et!” diye kapatanlar, galiba “bizi teslim edecekleri yeni Tanrı, Büyük Akıl adına ön hazırlık” yapıyorlar.  Bunun M. Hardt, A. Negri, Wendy Brown, Z. Baumann, A. Touraine vs.’nin bahsettikleri gelmekte olan kapitalistlerin  “Süper Diktatörlük”ünün hazırlığı olarak okunabileceği kanaatindeyim. Burada Noah Harari’nin gelmekte olan düzeni Yeni Paganizm (Çok Tanrılılık) olarak tanımlıyor olmasını ve “Bu andan itibaren, egemenlerin Tarı olmak istemesi değil, Tanrı olmak istememesi ahlaksızlıktır”, kelimesini de hatırlatmakta fayda var[59].  

c) Bilimin otoritesi:
Geçen yüzyılda bilim gelişti. Bunun 3 sebebi vardı: 1- Bilimin gelişmesi ile Tanrının iyiliğinin ve bilgeliğinin daha iyi anlaşılacağı düşünülüyordu. Newton buna inanıyordu. 2- Bilginin mutlak manada iyi olduğuna; ahlak, mutluluk ve bilgi arasında bir bağ olduğuna inanılıyordu. Voltaire'in ruhundaki mutlak inanç bu idi. 3- Bilimde bencil olmayan, kendi kendine yeten, insanın kötü dürtülerinin genellikle yer almadığı, gerçekten masum bir şey olduğuna inanılıyordu. Spinoza'nın ruhundaki itici güç de buydu.
İşte bilimdeki ilerleme bu 3 büyük hatanın neticesiydi. Bu üç büyük hata ile ne olduysa oldu[60].
                                                                                  Nietzsche

Vitruvius’un erkekinsanının yaptığı en kuvvetli numaralardan biri de bilimin nesnelliği, tarafsızlığı numarasıydı. Bilimin alkış tutulan nesnelliğinin son derece kuşkulu olduğu kanıtlanmıştır. Bu yüzden bilimin, bilimsel nesnellik ve öznellik iddiaları şiddetle reddedilmelidir... İleri kapitalizmin, sömürüde en ciddi enstrümanı her zaman bilim olmuştur... İnsan öldüren robotları da atom bombasını da bilim adamları yaptı... Üniversitelerden bilim beklemek artık mümkün değildir çünkü ticarethaneye, toplumsal rant dağıtım mekanizmasına dönüştüler... Dekanlar, bilim adamlarından çok bir holding CEO’su olarak işlev görmeye başladılar[61]."diyerek de bilimin otoritesinin sorgulanmasını teklif ediyor sayın Braidotti.

Zygmunt Baumann, Aydınlanmanın tanrıları pozisyonundaki entelektüellerin, Modernist dönemde pozisyonlarını bilim adamlarına kaptırdıklarını ve entelektüellerin artık yasa koyucu rollerini yitirdiklerini ve rollerinin “çevirmenliğe” ve sermayeden beslenen memurluğa (semiyotik aracılık) indirgediğinin tespiti yapar. Bu dönemde entelektüeller, özgürlük ve adalet gibi yüksek ve ulvi amaçlara bağlı kalabilseler bile fikirlerinin kuvveti sıradan vatandaşlarla aynı seviyeye indirgenmiştir. Baumann “postmodern dönemde entelektüele ihtiyaç olmadığını onun yerini “zorlamanın rasyonel tekniklerinin”, “herkesi kuşatan bir kontrolün (panaptikon)” ve “piyasanın çekiciliğinin” aldığını söyler.  Ve böylece Postmodern dünyada entellektüellerin siyasi olarak mülksüzleştirilmesinin ve onların entelektüel emperyalizminin sona erişi[62]”nin haberini verir.

Artık entelektüelin tahtına oturan bilim adamının saltanatının da son günlerine geldik. Bu sürecin halledilmesi için büyük mücadelelerin verileceğini sanmıyorum. Kalabalıkların, fark etme fırsatı dahi bulamadan, çok hızlı bir süreçle otorite konumundaki bilim adamlarının hayatlarından çıktıklarını göreceklerini düşünüyorum. Egemenler tanrısal pozisyonlarını gizlemek için kullandıkları bir sütrenin daha işini bitirerek çöpe atıyor ve üstelik o kesimden kendilerine gelecek eleştirilerin de önünü kesiyorlar.

Bir kaç örnekle açıklamaya çalışayım:

Amerika’da Massachusetts eyaletindeki dünyaca ünlü bir kan kanseri kliniği bütün verilerini, tedavi süreçlerini, kullanılan ilaçları ve sonuçlarını bulut ortamına yüklüyor. Dünyanın neresinde olursa olsun hasta, kendi verilerini bulut ortamına taşıdığında hastalığı hakkında o güne kadar tespit edilmiş tüm hastaların verilerinin yüklü olduğu, dünyanın en yetenekli yüzlerce doktorunun tecrübelerini ihtiva eden, aynı hastalığı yaşayan milyonlarca başka hasta ile kendisinin durumunu ve süreçleri karşılaştıran yapay zekâlı doktorlar ile buluşmuş oluyor. Bu şartlar altında devlet hastanelerinin hekimlerinin pek şansı olmayacaktır, sanırım.
İngiltere ‘de mülteciler avukatlık masrafları nedeniyle robot avukatlara yönlendirilmeye başlanıyor[63]. Çıkan sonuçlar gerçek avukatlar ve hâkimlerin vermiş oldukları kararlarla karşılaştırıldığında sadece %11’lik bir sapma olduğu fark ediliyor. Ancak bu başka bir tartışmayı gündeme getiriyor: Bu % 11’lik oran, robotların hatasına mı işaret ediyor, yoksa insanların hatasına mı veya İngiliz adalet mekanizmasındaki rüşvet oranına mı? Bu tartışıla dursun, şu kabaca belli oldu ki; insanların çoğu karşıdakinin zenginliğinden ve nüfuzundan etkilenebilecek savcılar veya hâkimlerdense veya avukatlık masraflarındansa buluta bağlı bir bilgisayar tarafından davalarının görülmesini tercih edecekler.

Google’ın buluta bağlı sürücüsüz arabalarından birinin önüne aniden sarhoş biri çıkıyor. Google’ın arabası duruyor ancak insanın kullandığı arkadaki otomobil duramayıp Google’ın arabasına çarpıyor. Bunun üzerine bir tartışma daha başlıyor: “Arkadan vuran araba, Google’ın bağlı olduğu buluta bağlı olsaydı bu kaza olur muydu? Gelecekte her an dalma, uyuma, hata yapma riski olan insanlara araba kullandırmamalıyız. Bizim usta şoförlere değil, sisteme entegre olmuş pilotlara ihtiyacımız var”, diyorlar.

Dikkat edilirse her üç örnek de, bireysel insani tecrübe ve bilginin bulut dediğimiz bir ortam tarafından kıymetsizleştirilip ihmal edilebilir kılınmasını anlatıyor. Bu anlamda insani kapasitenin çok üstüne çıkan bilgi depoları, işlem kapasiteleri ve hızları ile robotlarla yarışması mümkün olmayan bilim adamlarının egemenler ile halkın arasındaki tebliğci, vaiz/papaz pozisyonları da bitiyor sanırım. Üstelik şu ana kadar kurdukları tüm oyunlarda bilimin ve bilim adamının ardına saklanan sermaye için bunun bir bedeli vardı. Sanırım artık “kazanan hepsini alır” oyununda bilim adamlarına pay ayırmayı düşünmüyor ve onları geri pozisyona çekiyorlar.

Yunan mitolojisinde Olimpos Dağının yükseklerinde, bulutların ardında olan Tanrılar, günümüzde de otoritelerinin önündeki bilim adamları sütresini kaldırıyor ve bulutun (Cloud) ardına geçerek tamamen görünmez olmayı tercih ediyorlar. (Alegori Prof. Noah Harari’den alınma) Mesela daha önce müşterisiyle birebir muhatap olan işletme sahibi, büyük marketlerle ortalıkta görünmez oldu. Ancak kasiyerler, tezgâhtarlar hala karşımızdaydı. Hukuka tüzel kişilik tanımının sokulması ile ulaşılması zor bir konuma çekilen kapitalistler internetten alışveriş, kasiyersiz market[64] uygulamaları[65] gibi global ölçekli yapay zeka uygulamalarının yayılması ile tamamen sır olup ortalıktan yok oluyorlar. Onlara ulaşmak, sohbet etmek, nerede, nasıl yaşadıklarını, ne yeyip içtiklerini öğrenmek hatta bazen isimlerini dahi bilmek mümkün değil.(Gelecek 20-30 yıl boyunca dünyada yaygın mesleklerden birinin de buluta bilgi yüklemek işi olacağını tahmin etmek zor değil.)

Haccac Ali’nin Geraard Delanty’den yaptığı alıntıda Delanty, “Tanrı’nın ölümü tezi ve sözde “sekülerleşme” , sadece Nietzsche’nin üst insanı değil, aynı zamanda doğa, tarih yasaları, akıl ve ilerleme de dâhil olmak üzere yeni seküler tanrılar dünyaya getirmiştir[66]” diyordu. Delanty’nin işaret ettiği Tanrılardan “üst insanın”, Sekülerizmin diğer tanrılarını çöpe attığı bir döneme giriyoruz. Anladığım kadarı ile “İnsancıllıktan (hümanizmden) kurtulmalıyız, Sekülerizmden kurtulmalıyız, bilim adamlarından da kurtulmalıyız”, diyorlar. Çünkü artık egemenler/üst insanlar Tanrı’nın koltuğuna aracısız, direk oturmak ve buyruklarına; ne akıl ne insanilik ne de bilim adına itiraz gelmesin istiyorlar.

Bu nasıl olacak?



3- İnsan Sonrasına Geçiş: Üç Aşama

Sana Üstinsan olmayı öğretiyorum, İnsan üstesinden gelinmesi gereken bir şeydir[67].
                                                                                                                      Nietzsche

Postmodernist düşüncenin önemli isimlerinden sayılan Fransız filozoflar Deleuze ve Guattari, “İnsan Sonrası”na geçişi üç aşamalı bir süreç olarak tasvir ediyor: Hayvan oluş, Yeryüzü oluş ve Makine/Robot oluş.

HAYVANLAŞMAMIZ, sorgulamadan kapıldığımız akıntının zevk temin eden yönlerini öne çıkardığımız ölçüde, akış hızını artıran çabalar gösterdiğimiz zaman gerçekleşecek.

NEBATLAŞMAMIZ (OTLAŞMAMIZ), mensubu olduğumuz toplum öbeğinin uyduğu akıntıyı sorgulamadığımız, bu akıntıyla sürüklenmeyi olağan saydığımız zaman başımıza gelecek.

ROBOTLAŞMAMIZ da, bütün hareketlerimizle Dünya Sistemi'nin programına uyarlı hale girmemizle vaki olacak.
İsmet ÖZEL
Ahmet Dağ, “Transhümanist dönüşüm sürecinin bir yerinde kuşkusuz insan olmayı bırakmak zorunda kalınması transhümanistlerin nihayetinde akıllarında bulundurdukları şeydir. Yeni bir hayat biçimi yaratan transhümanizm sadece hümanizmi, aşmakla kalmaz, aynı zamanda insanı da aşar” diyor. Dönüşüm Hayvan oluşla başlıyor.

a)    Hayvan oluş:

(Bu bölüm büyük oranda “1-Ailesiz Toplum. Modern Familly… Ya sonrası” yazısında tekrar edilmişti.)

“Dönüşümün Hayvan oluş ekseni, insan merkezciliğin yerinden edilmesini ve çevre temelli, diğer türlerle sembiyoz içerisinde oluşumuz temelinde türler ötesi bir dayanışmanın tanınmasını içermektedir[68]  diyor, Rosi Braidotti. 

Fakirler ile zenginler arasındaki mecburi ilişki kırıldı, artık zenginlerin asker veya çalıştırmak için amele olarak fakirlere ihtiyaçları yok. Fakirler artık, zenginlerin kurtulmak istedikleri Zygmunt Bauman’ın deyişiyle sanayi toplumunun çöplerine, ıskartalarına[69] dönüştüler. Prof Harari onlara gereksizler ismini uygun görüyor. Zengin ve fakir arasındaki karşılıklı-simbiyoz ilişkinin zengin ayağının kırıldığı şu aşamada kapitalistler, fakir insana ortak olarak başka bir partneri; hayvanları ve böcekleri öneriyorlar.

“İnsan” ancak Tanrının varlığı ile var olabilir.[70] "Tanrı,  her şeyi yarattı ve sadece insana ruhundan üfleyerek[71] O’nu hayvanlardan ayırdı, insan kıldı. Hayvanları ve diğer mahlûkatı insanın hizmetine koşarak, O’nu tüm mahlûkatın efendisi, kendisinin “halifesi” olarak görevlendirdi”,  diyordu dinler.

Eğer Tanrı yok ise, insanın değerini aldığı kutsal kaynak, dolayısı ile kutsal görev veya sorumluluk da yoktur. Bu demektir ki, insanın diğerlerinin üzerine otorite tesis etmesinin, “efendi” olmasının, onlardan fayda sağlamasının dayanağı da yoktur. Tanrının olmadığı yerde insan ancak, diğer hayvanlardan biraz daha gelişmiş bir hayvan olabilir. Tersten de söylenebilir; Tanrı yok ise; hayvanlar, gelişmemiş insanlardır[72].

Bir insan sırf daha iyi matematik sorusu çözüyor, daha iyi resim yapıyor diye diğer insanlardan üstün ve farklı haklara sahip olamazsa, genel olarak insan da gelişmiş bir hayvan olarak  sırf çevreden gelen verileri daha karmaşık formüllerle değerlendirebiliyor diye, hayvanlardan üstün olamaz.[73] Dolayısı ile insanın sahip olduğu her hakka hayvanlar da sahiptir, diyorlar[74].

Rosi Braidotti, İnsan Sonrası isimli eserinde; “.. insan sonrası kuramı, insanmerkezciliğin kibrine ve insanın aşkın bir kategori olarak ‘istisna addedilmesine’ karşı çıkar." derken felsefeci ve Hayvan Hakları aktivisti Paola Cavalieri daha açık sözlüdür; “İnsan Haklarından insanı çıkarmanın vakti geldi.[75] Queer felsefeci  Judith Halberstam, George Orwell’in Hayvanlar Çiftliğinden, Tavuklar Firarda’ya kadar birçok animasyon ve Sarah Franklin/Donna Haraway’in geliştirmiş olduğu transbiyoloji kavramını incelediği eserinde şu kanıya varır: Tüm bunlar aynı zamanda insanların bir istisna olduğu fikrini reddeder ve insanı muhtelif varoluş biçimlerinden müteşekkil bir evrenin içine yerleştirir.[76]  Hayvanlarla, insanlar aynı kategorilerde, aynı haklarla savunulmalı, tüm canlılar aynı haklara sahip olmalı; insanlar, aşkın bir varlık olmadıklarını, sadece diğer hayvanlardan biraz daha gelişmiş bir hayvan olduklarını kabullenmeli”, diyorlar. 
Buraya kadar her şey normal gibi duruyor. (Zaten arabalarının içinde diri diri yanan 5 kişilik ailenin haberi ancak kenar köşede yer bulurken[77], ayakları kesilen köpek haberinin[78] haftalarca ekranlarda döndürüldüğü bir ortamda bunlara itiraz etmek de kolay değil.)

Problem şurada ki; şu an mevcut insan nüfusunun %80’i bile İnsan Hakları seviyesi denen hakların çoğundan (yemek, temiz su,  barınak, iş, güvenlik, özgürlük, seyahat, onurlu hayat vs. ) nasiplenememişken ineklere, domuzlara, köpeklere, farelere, böceklere de bu seviyeleri vaat etmek nasıl mümkün olacak?

Hayvanları insanların seviyesine çıkarmak mümkün değil ama insanları hayvan seviyesine indirmek  pekâlâ mümkün. Tabi zengin/güçlüleri değil, güçsüz ve fakir olanları.(Yalnız zenginliğin ölçüsü milyon dolarlar değil, milyar dolarlardır artık.)

Prof. Harari de aynı fikirde; ancak farklı sebeple: “İnsan Hakları ya da İnsan Eşitliği, en güçlü insanları hadım ederek süper insanların gelişmesinin önüne geçilebilir, hatta bunlarla Homo Sapiens’in bozulmasına ve soyunun tükenmesine bile neden olabiliriz” [79], diyor.  Anladığım kadarı ile İnsan Hakları seviyesinin çok yüksek olduğunu, Süper İnsanların hedeflerinin ya da hayallerinin önünde engel teşkil ettiğini ve bu engelin ortadan kaldırılması gerektiğini söylüyor, Prof Harari. “Eğer seçkin bir millet insanlığın gelişimine devamlı ön ayak oluyorsa onu insan türünün evrimine bir katkı sağlamayan diğerlerinden üstün tutmalıyız[80]” derken de bu görüşünü destekliyor. (İnsan ırkının gelişmesine  destek verenler dediği zenginliğin en tepelerindeki Anglo Sakson, Yahudi, beyaz kapitalistler; vermeyenler de, geri kalan herkes mi? Sanırım Prof. Harari, “Bizim efendi, sizin köle olmanız gayet doğal, bunu garipsememelisiniz, kabullenin” demeye çalışıyor. Görünen o ki, Nietzsche de, “ari ırkı” da dipdiri hayatta.)

Hayvan Hakları meselesi, sadece Hayvan Hakları değil, “Gelişmiş Hayvanların” da hakları meselesi.

Eğer Rosi Braidotti’nin iddia ettiği gibi; “insan, “insan tabiatına” ilişkin toplumsal sözleşme halini almış tarih içinde üretilmiş bir uydurma[81]  ise, insan diye özel bir kategori yok ise,  biz de sadece “gelişmiş hayvanlar” isek ve insan evrimine katkıda bulunan o “süper insan”lardan da değilsek, egemenlerin gözünde  “hayvanlardan” bir farkımız yok demektir. O halde Egemenlerin, “Hayvan Hakları, Hayvan Oluş” diye tartıştıkları şey, süper olma becerisini gösterememiş insanların (gelişmiş hayvanların) hakları meselesi değil midir? Bize göre tam da bunu kastediyorlar ve aslında Hayvan Hakları diye tartıştıkları şey; yeni kurulmakta olan düzende GÜÇLÜ olamayan insanları (gelişmiş şehir hayvanlarını) “hayvan oluş”a ikna ve “hayvan oluş” sonrası konumlarını tayin etmeye yönelik sosyo-ekonomik politikalardan ibaret olduğu kanaatindeyiz.

Akıl ve iz’an sahiplerinden gelebilecek itirazlara da, “Artık aklın değil, duyguların bilinç için elzem olduğunu ileri sürüyoruz... şimdi aklı değil, duyguları önemsemeliyiz”,[82] diyerek bizi duygusal olmaya davet ediyor Rosi Braidotti.

Dikkat edilirse, 400 yıldır dünyayı; akla, pozitivizme, rasyonelliğe, bilimsel düşünceye çağırarak inançlardan, duygulardan hareket eden dinleri, reddetmeye davet edenler, tanrıyı öldürdüklerinden emin oldukları şu anda bizi; akıldan vazgeçmeye, duygusal olmaya ve hayvanlarla empati kurup eşit olduğumuzu kabullenmeye çağırıyorlar.

Burada hatırlatmak isterim ki; çok kısa bir süre önce kendilerine ”ari ırk” var etmek isteyen Nazilerin Yahudi, Çingene, engelli vs. milyonlarca insanı hayvanlarla/böceklerle bir gördüklerinde neler yapabildiklerine insanlık âlemi şahit oldu. Yani bu hiç de ciddiye alınmayacak bir tehdit değil kanaatindeyiz.  Dr. Haccac Ali “İnsanoğlu, -sadece Yahudileri değil- salt hayvan oldukları veya medeniyete zarar veren nesneler oldukları bahanesi ile herkesi kolaylıkla insanlıktan çıkarılabilir ve imha edilebilir kıldı” derken bu konuya dikkat çekmeye çalışır.[83]  

Abdulvahehhap El Messiri, “Modernite’nin, hem insanın hem doğanın tanrılaştırılması ile başlayan ancak paradoksal bir biçimde insanın trajik yabancılaşması ve yenilgisi ile sonlanan kahramansı veya Prometusçu bir seküler proje olarak okunabileceğini” söyler. Bizim kanaatimiz de İnsanı Tanrılaştıran bir proje olarak yola çıkan Modernitenin, insanı önce “hayvan” kılacağı sonra tamamen yok edeceği bir sürece evrilmekte olduğu şeklindedir. [84]

Eğer gelişmiş bir hayvan olduğumuzu ve hayvanlardan farkımız olmadığını kabul edersek ikinci aşamaya geçebiliriz.


b) Yeryüzü Oluş: Bu aşamayı, “Erkekinsanın hayvan oluş sürecinden tamamen farklı bir kavramsal zelzeledir söz konusu olan. İnsan ve hayvan türcülüğünün üzerine çıkıp artık yeryüzündeki her hangi bir canlıdan daha kıymetli olmadığımızın fark edebilmesi aşamasıdır bu[85] diye tanımlıyor Rosi Braidotti.

Sanırım, yazarın ölmüş bir düşünce sistemine atıfla vitalizm[86] diye adlandırdığı bu süreç aslında doğu felsefelerinde kendine yer bulan, Batının Monizm dediği, bir tasavvuf ekolünün “tevhid” yorumunun uyarlaması gibi. Her şey Tanrıdan bir parçadır. Veya yeryüzündeki her şey Tanrı tarafından yaratıldığı için eş değerdir, kıymetlidir. Onlar değerlerini Tanrıdan alarak kıymete sahip olurlar. Kur’an da geçen “Göklerdeki ve yerdeki her şey Allah'ı tespih etmektedir[87]” ayeti de buna işaret olarak görülür. 

Ancak İnsan Sonrasının, “Yeryüzü Oluş”u bir Tanrı düşüncesine sahip olmadığı için, insanı tüm diğer varlıklar ile aynı seviyede eşitlerken onları değerli kılmaz. Aksine, değersizlikte onları birleştirir. Paranın, arkasında devlet olduğu sürece kıymetinin olması gibi, insanın da arkasında Tanrı olduğu sürece kıymeti olur. Eğer devlet çökerse paranın diğer kağıtlardan bir farkı kalmadığı gibi; Tanrı arkasından çekildiğinde insanın da (özelde güçsüz ve fakirlerin) hiç bir değerleri kalmaz. Artık oda değersizdir. Ki aynı yazarın “Acı çekmeyi yeniden düşünmeliyiz. Kendi acılarımızı diğerlerinden kıymetli görmek sadece insani bir kibirden ibarettir[88]” derken insanların acılarını kedi, köpek, sansar veya farelerin acılarına indirgiyor olmasını; eşitlemenin, “hayvanları ve böcekleri insan seviyesinde bir kıymete çıkarmak olmadığına, insanları hayvan seviyesine indirmek, değersizleştirmek olduğuna” delil olarak görüyorum.

(Burada Nietzsche’nin “En güçlü Avrupalıyı yıkacak acılar bir zenciyi etkilemez (on bin ya da on milyon kültür düzeyi öne geçince, acıya yatkınlık eğrisi gerçekten de olağanüstü düzeyde aşağı düşer. Bilimsel amaçla bıçak altına yatmış tüm hayvanların toplam acısı, çıtkırıldım bir okuryazar hanımın bir gecelik acısıyla karşılaştırıldığında bir hiç kalacağından eminim.)[89]sözünü hatırlatarak Sayın Braidotti’nin kastediği acıların sadece fakirlerin acıları olup olmadığı konusunda kafa yormak gerektiğini düşünüyorum.)
Sayın Braidotti, “oportünist biogenetic kapitalizmin siyasi ekonomisi, iş kar etmeye gelince insan ve diğer türler arasındaki tüm farklılıkları siler[90]” demesi de sanırım bunu ifade ediyor.

Yeri gelmişken, bu sene ABD’nin gazetecilik alanında en saygın ödülleri arasında gösterilen Pulitzer Ödülünü; ağaçların hayatını ve insanın doğadan ayrılması ile karşılaştığı sorunları yapayzeka ve genetik ilerlemeler çerçevesinde işleyen The Overstory isimli romanın almasını ve roman yazarı Richard Powers’ın verdiği röportajda  her şeyin ötesinde ödülün, insan olmayan canlıları kale almamızı salık veren” bir kitaba verilmesinin özellikle umut verici[91] olduğunu söylemesini de konjüktürle uyumlu buluyorum.

Hayvan Oluş ve Yeryüzü Oluş süreçleri ile hayvanların, bitkilerin, böceklerin işin içine nasıl gireceğine, onların “medeniyet yürüyüşüne” erkekinsanın nasıl engel olduğuna ya da erkekinsan sonrasında böceklere nasıl özgürlükler verileceği gibi konulara girilmese de, “İnsan Hakkı” diye savunulabilecek tüm değerlerin darmadağın edildiği bir gerçek.

Burada bu konular konuşulurken sık sık geçen tekillik kavramına dair bir kaç not alıntılamak istiyorum:

Tekillik (Singularity): Tekillik kavramı Stephen Hawking'in ifadesine göre " zaman-mekan bükülümünün sonsuz olduğu bir zaman-mekan noktası"dır. Yani zamanın, mekanın, maddenin, ışığın, yönün, altın, üstün, öncenin, sonranın anlamının kalmadığı, fiziğin tüm kurallarının işlevini yitirdiği, tüm kavramların tamamen çözülüp anlamsızlaştığı, darmadağın olduğu bir noktayı işaret eder. Bu tüm evrende sadece kara deliklerin merkezinde olduğu varsayılan bir noktadır.

Bilgisayarın da öncüsü olarak anılan Jon von Neumann daha 1950'lerde " Gittikçe artan bilgi birikimi  ve teknolojik icatlar ırkımızı benzeri daha önce hiç olmamış bir "tekillik" noktasına doğru götürüyor.Bu öyle bir noktaki sonrasında insan işleri bildiğimiz işlevleri ile devam edemeyecek" demişti. "Yaklaşmakta Olan Teknolojik Tekillik" isimli makalenin yazarı Vernor Vinge "otuz yıl içinde insanüstü zeka yaratmak için gerekli olan teknolojiye sahip olacağız. BU keşiften bir müddet sonra da insanlık sona erecek" demişti(1993). Vinge "tekillik" kavramını astrofizikten alarak insanlık tarihini yorumluyor ve "insanlığa neler olabileceğini göremediğimiz nokta" anlamında kullanıyordu. Ünlü transhümanist Ray Kurzweil' 2005 yılında yayınladığı "Tekillik Yakın: İnsanlar Biyolojinin Ötesine Geçtiğinde" isimli kitabında 2020'li yıllarda satın alacağımız bilgisayarların beynimizden daha zeki olacaklarını, 2045'te ise İnsanların makinelerle tam anlamı ile birleşeceklerini ve ölümsüzlüğün mümkün olacağını iddia eder. Stephen Hawking BU iddianın üzerine "Biz makinelerle birleşebiliriz. Peki diğer robotların gelip bizi kapatmayacakları ne malum?" diye sorar.[91-a]

Ray Kurzweil bu kavramı transhümanizm çalışmalarının içine ekleyerek felsefenin, bilginin, erdemin, ahlakın, çalışmanın, cinsiyetin, insan olmanın, vücut olmanın hiç bir anlamının kalmayacağı insan sonrası dönemi işaret etmek için kullanır.

Çağlar Ersoy Singularity(tekillik) kavramını: “Makinelerin insana eşit veya insandan üstün bilişsel kapasiteye erişeceği anda meydana gelecek olan sonuçları büyük oranda öngörülemeyecek durumu ifade ediyor[92]” şeklinde tarif ediyor.  

Arif Dağ ise tekillik dönemini “Tüketim toplumunun yumuşak canavarlaşmayı, softdehumation(yumuşak insanlıktan çıkışı) artırdığını iddia eden L. Kass’a göre kapitalizmin  kullandığı bilim ve mühendislik neticesinde homojenleşme, vasatlık, uzlaşma, uyuşturucu kaynaklı memnuniyet, beğeninin bozulması, sevgisiz ve özlemsiz ruhlar vb. kaçınılmaz sonuçlar ortaya çıkacaktır[93]” diyerek tanımlar.

Tekillik kavramı Avrupa'nın sapkın "her şeyi tektipleştirme" takıntısının varabileceği son noktaymış gibi geliyor. 

c) Makina/Robot Oluş: 


                                       İnsanlık ekonomik eşitsizlikten, biyolojik eşitsizliğe geçiyor.

Noah Harari  


Baridotti, bu aşamada bize karmaşık cümleler kuruyor. Makine Oluşun ne olduğuna dair değil de daha çok ne olmadığı ile ilgili, konunun çevresinde dolanan kelimelerdir bunlar. “Vitruvius’un Erkekinsanı sibernetik olmuştur... Siborglar sadece yüksek teknolojiye sahip, savaş pilotlarının, atletlerin veya film starlarının ihtişamlı bedenlerini değil, aynı zamanda, teknolojinin güdümündeki küresel ekonomiyi kendileri erişim sahibi olmaksızın körükleyen, düşük ücretli digital proleteryayı da tehdit etmektedir[94]... Makinevari otopoiesis(kendini üretme), teknolojik olanın insan merkezcilik sonrası bir oluş sahası veya pek çok mümkün olmayan dünya eşiği olduğu anlamına gelmektedir[95]... “İnsan Sonrası kuram, “kabloya bağlanma arzusu“na yönelik güçlü nutukların karşısına ”et olmaktan gurur duyma” minvalindeki daha radikal bir materyalizm hissini koyar[96]” gibi.

İnsan ”olmaktan vazgeçip” , hayvanlığa oradan da “yeryüzü” (böcek veya eşya) olmaya doğru gidişi, onlarla empati kurmayı teklif etmelerini anlamak mümkün; gerçekten de “insanlık” hayvanlara, böceklere, çevreye zulüm ediyor. Bu çözülmesi gereken bir sorun. Ama insan, hayvan, böcek silsilesi içinde makine yer almıyor, üstelik hayvanların ve çevrenin sömürülmesi söz konusu iken makineleri/robotları sömürmek diye bir şey de yok. Eğer bir makine/robot sömürüsünden bahsedilebilecekse oda Yeni Kapitalistlerin gelişmiş makineler veya akıllı robotların üzerinden kurmaya çalıştıkları yeni düzende bir makine sömürüsünden bahsedebiliriz. Ancak bize Robot Oluş, bir eleştiri olarak değil, aksine bir yönlendirme olarak sunuluyor.

O halde Robot Oluş’u kabul etmek ne demek?
Mikrosoft'un şefi Brad Smith: Katil robotların gelişi durdurulamaz.

Robot Oluş’un egemenler açısından anlamı ile sıradan insanlar için anlamının aynı şey olmadığını düşünüyorum.

Zygmunt Bauman’a göre Hristiyanlığın “Tanrı Baba, Oğul ve Kutsal Ruh” teslisinin yerine Aydınlanma döneminde “akıl, bireysellik ve özgürlükten” müteşekkil yeni bir teslis tanımlandığını, Modernizmin katı safhası olarak adlandırdığı dönemde bunların yerini, “toprak(vatan), devlet ve ulustan” müteşekkil bir üçlemenin aldığını, postmodern dönemde ise “arzu, beden ve özgürlük” kavramlarının yeni teslis olarak kutsandığını iddia eder. İnsan bedeni, tüm katıların ve mutlak doğruların buharlaştığı bu dönemde, insanın elinde kalan tek şey, “bütün geçmiş, mevcut ve gelecekteki kimliklerin, elle tutulur tek muhafazası, taşıyıcısı ve icra edicisi[97]olarak görülür ve kutsallaştırılır. Abdülvehap el Messiri ise “insan bedeni, modernleşme çağında temel metafor haline gelmiştir... Bedene ve cinselliğe, her şey karşısında ahlaki ve epistemolojik üstünlük verilmiştir. Onlar Tanrının tek yaratıcı olduğu düzenin karşısında Tanrı rolünü modern materyalist düzende oynamaktadırlar[98]” der.

İnsan bedeni, kişinin tapacağı kutsal bir nesne olarak görüldüğü bu dönemin ardından, en zenginlerin ölümsüzlüğün peşine düşmeleri[99] ile bir düşmana dönüştü. Fark edildi ki, hangi tedbir alınırsa alınsın, hangi organ yapay olarak üretilirse üretilsin, vücuda bağımlı olan insanın ömrü ancak bir kaç on sene daha uzatılabiliyor. Bu aşılamazlık, modern insanın kendi vücudu ile yaptığı bir savaşa neden olurken, vücuttan kurtulmak bir saplantıya dönüşüyor.  Foucault’un, Kelimeler ve Şeyler metninde, “tensel kabuğun bir tür tiksinilen şey gibi zorunlu olarak aşılması” fikri ön plana çıkarılır ve zihinle beden arasında bir husumet inşa edilir[100] derken sanırım kastettiği de budur. (Queer Feminist Kuramcı Judith Butler’ın kitabının ismi “Bodies That Matter”dır. (Başa Dert Olan Bedenler)) Eğer egemenler, insanın şuurunu bir makineye, robota, bilgisayara transfer edebilirlerse işte o zaman vücuda mahkûmiyetten kurtulup, makineden makineye kendilerini transfer ederek ölümsüz olabilirler[101]. Üstelik insanı yeryüzüne mahkûm kılan vücuttan kurtulabilirsek uzaya da açılabilmek (işgal etmek, sömürmek mi demeliydim) mümkün olacak demektir.

Bu noktada transhümanistler ne Tanrıya ne de Evrime güvenebiliriz. İkisini de bir an önce devre dışı bırakmalı ve kendimizin/kaderimizin kontrolünü elimize almalıyız diyorlar. Her şeyden önce Tanrı da Evrim de kapitalist zenginlere “ölümsüzlük” seçeneğini sunmuyor. Değişimleri binlerce hatta milyonlarca yıl alıyor ve “kapitalistleri” öncelemiyor, fakir zengin ayrımı yapmıyorlar.

“Bizler, biz insanlar hayali bir ihtişamın enkazında yaşıyoruz. Böyle olmamalıydı: zayıf olmamalı, utanmamalı, acı çekmemeli, ölmemeliydik. Kendimizi hep ama hep büyük gördük. Bütün sahne Âdem, Havva, kutsal elma, yılan, Cennetten kovulma bütün bunlar, ölümcül bir hata bir sistem arızasıydı. Bu hikâyeyi yeniden yazmalı ve yeniden Cennete çıkıp ölümsüz olmayı başarmalıydık... “Bize verilmiş haliyle” yaratılmışlığa (fıtrata-AHÇ) isyan bu... Ölüm nedeni olarak yaşlanmayı ortadan kaldırabileceğimize, dahası, kaldırmamız gerektiğine; bedenlerimizi ve zihinlerimizi geliştirmek için teknolojiden faydalanabileceğimize, dahası faydalanmamız gerektiğine; kendimizi yüce ideallerimizin peşinde yeniden yaratabilmek için makinelerle karışabileceğimize, dahası karışmamız gerektiğine inanıyoruz[102].”

“Bu haliyle transhümanizm, biyolojiden (vücuttan etten –AHÇ) kurtulmayı tamamen savunan bir özgürleşme hareketi... Ancak bunun tam aksi yönden okunuşu da var: Görünürdeki bu özgürleşme, aslında teknolojiye nihai ve topyekûn bir kölelikten başka bir şey olmayacaktır. Bu paradoxun her iki yüzünü de akıl da tutmak gerekir.[103]

Ahmet Dağ Kaku’dan yaptığı alıntıda bu durumu şöyle ifade eder: “İnsanın robot ve Yapay zekâlı androidler karşısında acizliğini “Kendi yarattığımız yaratıkların kucağında gezdirilen birer köpek mi olacağız?” cümlesi ile ifade eder[104].

Bu işin diğer yüzünde, yani transhümanist döneme büyük kapitalist olarak değil de fakirler safında girenler için durumun farklı olacağını düşünüyoruz.  Çünkü onlar gelişmiş makineleri kullanacak olanlar değil, o makinelerin tahakkümüne girecek olanlar. Onlar, Androposun/Peygamberlerin hiç bir öğretisini umursamayan ve “insanilik” adına hiç bir beklentisi olmayan yapay zekâlı robotlarca tehdit ediliyorlar. (Robotların kimseyi tehdit ettiği yok. Asıl tehdit, robotları üreten Kapitalistlerden geliyor. Robotlar, Kapitalistleri gizlemeye yarıyor.)  “İnsan” olarak bizden artık; ahlak, erdem, merhamet, şefkat, paylaşım, yüksek maaş, herkese iş, aş, konut, özgürlük, seyahat hakkı vs. vermemizi bekleyemezsiniz. Robot olmayı kabul edin ve sadece, makinelerin egemenlerden istediğini, onların istediği kadar isteyin. Siz de robot olmayı, programlanabilmeyi, her an gözlenmeyi, kameralarca takip edilmeyi, vücudunuza chipler takılmasını, sorgusuz itaat etmeyi, aklınızı kullanmamayı ve bireysel menfaatinizi ihmal etmeyi kabul etmelisiniz. Eğer kabul ederseniz size BELKİ yaşama hakkı tanıyabiliriz. Değilse yapay zekâlı robotlar her yerde yerinizi alacak, diyorlar, diye düşünüyorum.

Burada makineleşmenin gittiği süreci anlatmak için bir örnek vermek istiyorum: Harari Homo Deus kitabında, “yapay zekâları ile öğrenen robotların kendi kararlarını vereceği bir sürece gittiğimizi söylüyor. Bu şu demek oluyor: Bir robot bir insanı öldürdüğünde ne yapımcısı ne yazılımcısı ne de o robotu kullanan sahibi, cinayetten sorumlu tutulamaz. (Bu konu Avrupanın gündeminde tartışılmaya devam etmekte.) “Kararı veren, sorumludur” ilkesi çerçevesinde, sorumlu olan kendi kararını veren robottur. Yani robotların sahipleri, bizleri robotlar aracılığı ile öldürdüklerinde sorumlu olan sadece robotlar olacak. Kimse onları üretenlere ve kullananlara hesap soramaz, diyorlar.  Çağlar Ersoy’un yaptığı şu alıntıda olduğu gibi “Bir yazılım mühendisinin bir robotun dâhil olabileceği olası bütün senaryoları hesaplaması ve eylem şeklini belirlemesi imkânsızdır ve otonominin doğasına aykırıdır[105]. Dolayısı ile mühendislerin bir ihmali olmadığı sürece sorumlu tutulabilmeleri olası gözükmüyor. Örneğin ABD’deki silah sektörünün kendini bu yönden korumaya alacak kanuni düzenlemelere sahip olduğu ve büyük ihtimalle “sorumluluktan yırtacağı” ifade ediliyor[106]”.
Microsoft'un şefi Brad Smith Katil Robotların gelişi durdurulamaz"

Dikkat edilirse savaş robotlarının piyasaya sürülüp sürülmemesi ile ilgili bir tartışma yok. Sürülmesinin sonuçlarından kim sorumlu olacak, tartışması var. Bir Pentagon yetkilisinin, robotik silahların ölüm kalım kararları vermesi ile ilgili, “mesele kullanılıp kullanılmayacakları değil, ne zaman kullanılacakları ile alakalı” demesi konunun ciddiyetini anlatır sanırım[107].

Biz ne olduğunu anlamaya çalışırken, onlar konunun önündeki hukuki engelleri robotlara vatandaşlık, yani cezai ehliyet vererek kaldırmaya başladılar bile. İngiltere’de ilk kez insanlık dışı varlık olarak bir robot mahkemede tanıklığa çağrılırken[108], Suudi Arabistan’da robotlara ilk kimlik[109], Azerbeycan’da ilk pasaport verildi[110]. Böylece egemenler robotların hukuk önünde ceza alabilmeleri için en büyük engeli, yani cezai mükelleflik engelini vatandaşlık vererek aşmış oldular. Bu arada Amerika’lı keskin nişancı Micah Xavier Johnson rastgele sağa sola ateş açmaya başlayınca bir robot polis tarafından öldürülerek, yasal olarak bir robotun öldürdüğü ilk kişi ünvanını aldı bile[111].
Çağlar Ersoy bu durumu değerlendirirken, “Uzaktan kumanda edilen robotların kullanıldığı şu dönemde bile eksik veya hatalı yazılımsal hatalar sonucunda ölen sivilleri “cama yapışan böcekler (Bugsplat)” olarak isimlendirmeye başlamışsak bunun sonucunun çok da iyi yerlere gitmediğini söylemeye gerek yok[112] diyerek endişelerini dile getirir.

Ancak devletler bazında izin verilsin mi izin verilmesin mi , ya da robotun öldürdüğü insandan kim sorumlu olacak tartışmaları sürerken egemenler çoktan "robotların" şahsi kimlik kazandığı süreci başlattılar bile:  MEF Üniversitesi’nde 24 Mart 2018 III. Ulusal Şiddeti Anlamak Kongresinde Zeynep Reva’nın “Şiddet 4.0: Robotların şiddet Suçlarında Konumlanması” konuşmasında vurgu yaptığı  Seks Robotlarına karşı işlenen cinsel suçlar[113] ve Çağlar Ersoy’un haber verdiği ‘Savaş esiri robotların Cenevre Sözleşmesi kapsamına alınması ve kötü muameleye karşı korunması[114] gibi tartışmalar egemenlerin devletlerin kendilerine hukuki statü tanımasını beklemeyeceklerine işaret ediyor. Onlar çoktan robotun eylemlerinden, robotun sorumlu olması gerektiğine, onu kullananın sorumlu tutulamayacağına karar vermişler gibi duruyor.

Burada Kapitalist Teoriler uzmanı diye tanıtılan Wendy Brown’ın, “Yaklaşmakta olan büyük sarsıntıyı korkunç acılar çekmeden atlatabilmek, Soykütüğün yaratmayı hedeflediği baş dönmesi(KAOS) ile yok etmeden sekteye uğratmak ve başka bir hikâyeye dönüşme olanağı sunmanın ne kadar başarılabileceği ile ilişkili[115]” diyerek bahsettiği “yaklaşmakta olan büyük acılar”  üzerinde düşünmeyi teklif ediyorum.  Sayın Braidotti’nin eserinde konuya dair bir ipucu buluyoruz: “Artık sorun hangi türün soyunun nasıl tükeneceği değil, hangi türlerin hayatta kalmasına izin verileceğidir.” Hatırlatırım insanların, hayvanlar ve böceklerle eşit farklı türler olarak görüldüğü “zoe” ikliminden bahsediyoruz. 

Bu anlamda Varlık Dergisi’nde Cary Wolfe’tan alıntılanan[116], “Yoğunlaştırılmış Hümanizm” eleştirisini; “kazanan hepsini alır” düsturu eşliğinde sadece en tepedekilerin, Yüce İnsanlar (Homo Deus-Tanrı İnsan) olarak değerliler hattına yerleştirildiği, diğerlerinin; hayvanlar, böcekler ve insanlar olarak değersizler hattını teşkil ettikleri Yeni Kapitalist Düzenin tanımı olarak okuyorum.  

Tanrı, güçsüz ve fakirleri, güçlü ve zenginlerden korumaya çalışan Kudretti. O’nu öldürünce, bu görevi ondan geriye kalan ‘ahlak’ devralmaya çalıştı. Onu da öldürürlerse, egemenlerin fakirlerin üzerindeki, tahakkümünü kınayabilecek kimse kalmayacak.

İnsan Sonrasına geçiş ve robot oluş sürecine itiraz eden, Tanrı’dan geriye kalan hortlağın (ahlakın) öldürülüp gömülme ihalesi ise eşcinsel, feminist kadın ve teknoloji koalisyonuna verilmiş gibi duruyor.    



4- İnsan Sonrasına Geçişte Öncüler:

a) Eşcinseller:


Braidotti, Spinoza’nın “Bir bedenin neler yapabileceğini bilmiyoruz[117]kelimesinden esinlenerek “Toplumsal Cinsiyet sistemi, insan cinselliğinin karmaşıklığını heteroseksüel aile oluşumlarına ayrıcalık tanıyan ikili bir mekanizmayla işleyip, diğer bütün beden imkânlarını bizden çaldığından, cinsiyetlenmiş bedenlerin neye muktedir olduklarını bilmiyoruz[118]” derken, bize Andropos’un/peygamberlerin tanımladığı Ahlaklı İnsanın, insanlığın önünü tıkadığını, bu tıkanıklığın trans/kaygan/queer ilişkilerin yaratacağı ahlaki kaos vasıtası ile aşıldığında yepyeni modellerin ortaya çıkabileceğini, coşkusu yüksek bir dille haber verir.

Daha önce değindiğimiz Toplumsal Cinsiyet Eşitliği ve İstanbul Sözleşmesi gibi projelerin bu fikre dayanarak LGBT ve Queer formların önünü açıp, ihtiyaç duyulan ahlaki kaosun var edilmesi için kullanıldıkları kanaatinde olduğunuzu söylemiştik. Yalnız altını çizmek isterim ki, LGBTQİ+ formlar toplumların içinde en marjinal olup genelde toplumsal tabanı olmayan hareketlerdir. Bir araya gelmeleri, gelseler dahi toplumu etkileme ihtimalleri çok düşük olan yapılardır. Sürekli egemenlerin, medya üzerinden lojistik ve mali desteğine ihtiyaç duyarlar. Bu nedenle yönlendirilmeye çok açık yapılardır. Nitekim İstanbul Sözleşmesi ve Toplumsal Cinsiyet Eşitliği gibi projelerin ardında çok büyük hegemonyal yapıların olması perde ardındaki yönlendirmenin işareti olarak okunabileceğinin işaretidir. Yani eşcinseller gerçek oyuncu değil egemenleri gizleyen sütrelerden biridir kanaatindeyiz.

Braidotti, “Dişi beden ve teknolojinin ivme kazanan güçleri arasında oldukça baştan çıkarıcı bir ittifak kurulmaktadır[119]” derken İnsan Sonrasına geçişin, eşcinsel hareketlerin haricindeki iki temel dayanağına daha işaret eder: Feminist Kadınlar ve Teknoloji.

b)Feminist Hareketler: İnsan Sonrasının fikri alt yapı desteğinin neredeyse tamamını yüklenen feminist hareketlerin eleştirisi içerden gelir: Kendisini sosyal feminist olarak tanımlayan Nacy Fraser, Kültürel Feminist dediği zümreyi Kapitalistlerle işbirliği yapmakla, onlar adına toplumu şekillendirmeye çalışmakla suçlar.[120] Nacy Fraser’in 2. Dönem feministleri “Küçük erkeklerden kurtardığı kadınları, büyük erkeklerin haremine atmakla” suçlaması ve “Örgütsüz kapitalizm, kadının ilerlemesi ve toplumsal cinsiyet eşitliği masalını uydurarak kadınların ağzına bir parmak bal çalıp, onları özgürlük hayali ile kapitalistlerin itici gücü olarak kullanır[121]”, demesi Kapitalistlerle kadın hareketleri arasındaki çarpık ilişkiye yönelik atıflardır.

Hintli feminist düşünür Gayatri Spivak’ın kelimeleri ise daha da serttir: O Batılı feminist hareketleri ironik bir dille, “esmer erkeklerin elinden esmer kadınları kurtarmakla” yani Hintli kadını da erkeği de esmerleştirenin (köleleştiren, ötekileştiren, aşağılayanın) Batı emperyalizmi olduğunu görmezden gelmekle hatta bu durumdan faydalanarak kendilerine, sömürgeci ile sömürülen arasında pozisyon yaratmakla suçlar. Batılı kadın hakları aktivistlerinin egemenlere sattıkları nesne, bizzat sömürülen kadınlardır. Onların acıları, çileleridir. Bu acıların analizlerini yaptıkları, yorumladıkları, istatistikleştirdikleri, etkiledikleri ve yönlendirdikleri için emperyalistlerin sofrasında kendilerine koltuk ve konforlu yaşam verilmiştir. Onlar asla o sıkıntıları paylaşmadılar, paylaşmayı da düşünmediler, der. Bu haliyle Batılı 2. dönem feminist hareketlerin, “madunun” (esmer kadının) hem üretilmesi hem pazarlanması sürecinin suç ortağı[122], olduğu fikrindedir. 

Spivak’a göre, Batılı entelektüel mazlum adına söz alarak hem madunun söz hakkını gasp eder, hem madunun gerçek sıkıntılarının, acılarının yerine kendi tahayyülündeki, kendi değerlerinden ürettiği ve önemsediği ya da emperyaliste satabileceği konuları ikame ederek “madun”un gerçek problemlerini de gizler. Yani bir kez daha “madun konuşamaz.”

Spivak, Batılı entelektüeli ve feminist hareketleri, sorunların ve sorunların çözümünde aktif olacak paternal vasilerin, gizli kahramanların (emperyalistlerin-AHÇ) üretim süreçlerini üretmekle, dolayısı ile egemenlerin sömürülen ülkelere müdahalelerinin önünü açan bir işbirliği ve suç ortaklığı ile suçlar. “Entelektüellerin, egemen bir kendilik mefhumunu sağlamlaştırmak adına “kurtarılacak” bir ötekilik kurdukları fikri, liberal feminizm içinde geçerlidir... Spivak’a göre feminizm kendisinin temsil edeceği ve sonrasında da kurtuluşunu sağlayacağı madun bir öznenin inşası projesinin suç ortağıdır.[123]

Bu anlamda Batılı aydın, bilinçli olmasa bile uluslararası sermayenin emperyalist politikalarının bir unsurudur, işbirlikçisidir.

Saba Mahmood da Feminist Teorisinde, “ amaçlarımız, hedef alanımızın içindeki normların yıkımına, altüst oluşuna işaret etmeyen alanlarda var olma veya direniş biçimlerini görmeyi, anlamayı, fark etmeyi engelleyen bir körlüğe mi neden olmaktadır?” derken, Batılı feminist hareketlerin kendi ilgi alanlarında olmayan direniş hareketlerini ya da acıları göremediklerini bu alanlarda bir körlüğün ve sağırlığın var olduğunu düşünür[124].

Fredric Jameson’ın “postmodernist ruh, kapitalist ruhun bir ifadesidir” cümlesini yorumlarken Abdülvehhap el-Messiri bu görüşe bir ilavede bulunarak kapitalizmin insana olan düşmanlığının seküler düşüncenin gelmek zorunda olduğu bir yer olduğunun altını çizer; “ben kapitalizm teriminin yerine “kapsamlı sekülerizm” demeyi tercih ederim... söz konusu olan eşsiz, özgün, derin, kutsal ya da gizemle yüklü her şeyi yapı söküme uğratan bir epistemolojik mekanizma olarak sermayenin, tarihe ve medeniyete düşman olduğu için insana da düşman olan bir mekanizma olmasıdır. Burada sermaye, insanı medeniyetin ve tarihin karmaşık dünyasından çıkarıp basit, tek boyutlu bir doğa dünyasına götüren ve onu kutsallığından (şerefinden-AHÇ) arındıran en önemli araçtır[125] der. Ve devam eder; “Modernite projesi, piyasa ve güç gibi beşeri kategorilerin ve beden ve cinsellik ve haz gibi tek boyutlu kategorilerin lehine olacak bir şekilde insanın ölümünün ilan edilmesi ile sonuçlanmıştır[126].”

Ancak Braidotti zaten bunu inkâr ediyor değildir: “Bizzat yaşamın biyogenetik yapılarını pazarladığı ve bunlardan kar ettiği ölçüde ileri kapitalizm, insanın yerinden edilmesine ve İnsan Sonrasına geçilmesine katkıda bulunuyor[127], kelimesi ve Gilroy’dan yaptığı “İleri Kapitalizm, üst düzey bir androjenlik ve cinsiyetler arası kategorik ayrımın mühim oranda bulanıklaşmasını taşıyabilecek bir cinsiyet sonrası sistemdir[128]diyerek “İnsan Sonrası” için bize Kapitalizmi işaret eder. Bu nedenle konuya Varlık Dergisinde değinen Sarphan Uzunoğlu’nun “..ilk bakışta oldukça “masum” ve “yapıcı” kabul edilebilecek bu çağrıda, antroposen düşüncenin bir açmazına dahil olarak herkesi aynı oranda suçlu gören ve gösteren bir tavır olduğu görülür. Bu tavır kapitalist ve neoliberal politikaların adaletsiz mekanizmalarını gizleme riski taşır[129]” fikrine katılamıyoruz. Bizce söz konusu olan; Kapitalizmin adaletsiz mekanizmalarını gizlemeye çalışmak değil bizzat, Feminizmle Kapitalist egemenler arasındaki işbirliğidir.

Braidotti, “Esasında ileri kapitalizm, yaşayan her şeyin bilimsel ve iktisadi olarak kontrol altına alınmasına yatırım yapar ve bundan kar eder. Bu bağlam, bizzat yaşamın ticaretini yapan piyasa güçlerinin sahip olduğu paradoksal ve son derece oportünist bir insanmerkezcilik sonrasıdır” deyip, şikâyet ettiği dünyayı kuranların kapitalistler olduğunu görmezden gelerek, o kapitalist egemenlere hangi gücün yaptırımı ile sözümüzün geçeceği konusuna hiç girmeden, İleri Kapitalizm dediği egemenlere bizi güvenmeye çağırıyor. Anlaşılacağı üzere eşcinseller gibi, feminist hareketler de kendi başlarına bir varlık değil, Egemenlerin önündeki sütre işlevini gören, fikri zemine dolgu malzemesi sağlayan manipülasyon araçları olarak görev başındalar, kanaatindeyiz.  

c) Teknoloji:
Teknolojinin bütün manası bu: Bir yandan ölümsüzlüğü vaat edip iştah kabartıyor. Öte yandan bizi evrensel bir yok oluşa götürüyor. Teknoloji doğadan sökülüp alınmış şehvettir[130].
(Don DeLillo)

Üçüncü partner olarak takdim edilen teknolojidir: Rosi Braidotti, “Ben teknoloji sever biri olarak oldukça umutluyum: Teknolojinin özgürleştirici ve normları yerle bir edici potansiyelini, kendilerini öngörülebilir muhafazakâr bir profile ya da bireyciliği besleyen ve şişiren kâr odaklı sisteme endekslemeye teşebbüs edenler karşısında her zaman şiddetle savunacağım[131] der.

Andropos’un kurduğu Ahlak İnsanına dayalı öğretiyi yıkmak için en güvenilir partnerlerden biri de robotlar olacak diyor, Braidotti. Biz de bu konuda kendisine katılıyoruz. En sert koşullarda eğitilen askerlerin; çocuk, kadın, yaşlıların resimlerine yaptıkları atışlardaki isabet oranı bile, diğer hedeflere karşı yapılan atışlardan daha düşük çıkarken robotların kadın, çocuk, yaşlı, erkek, hayvan atışlarında isabet oranı hiç değişmez. İnsan askerlerin, çocuklara ateş ederken kenara doğru kayan elleri robotlarda kaymaz. Erkek hâkimlerin suçlu ile empati yaptıkları anda, kadın hakimlerin her davada cezayı en alt limitten kesmeye mütemayil olmaları robot hakimleri hiç ilgilendirmez. İş üzerinde tecavüze uğradığını iddia eden bir fahişe ile tecavüze uğramış bir iffetli kadın ya da çocuk arasında fark olduğunu düşünen kolluk kuvvetlerinin ahlaki değer yargılarının hiç birini umursamaz robot polisler. Veya hacze gittikleri evdeki perişanlığı gören haciz memurlarının veya banka personelinin vicdan azapları da olmaz makinelerde.

Robotlar makineler, Tanrının da peygamberin de “ne dediğini” yani “ahlakı” hiç umursamıyorlar. Merhamet, vicdan, paylaşım, iyilik, adalet, namus, şeref, insanlık onuru gibi kelimeleri sürekli tekrarlayarak kafalarını şişirmiyorlar egemenlerin. “Vur” düğmesine basınca vuruyor, “dur” düğmesine basınca duruyorlar. Bu nedenle “Ahlak” sonrasına geçişte eşcinseller ve feminist hareketten bile daha güvenilir partnerlerdir robotlar.  
     
Donna Haraway gelişen teknolojinin insana müdahalesi ile ortaya çıkacak olan siborglerin artık geride kalmakta olan dünyaya olan etkisini şöyle anlatır: “Siborglerin bir aileleri yoktur. Bir Cennet hayalleri de yoktur. Şerefli, namuslu falan değillerdir. Hafızalarında bir kozmos yoktur. Siborgler militarizmin ve patriyarkal kapitalizmin gayrı-meşru evlatlarıdır. Gayrı-meşru evlatların genelde kökenlerine karşı aşırı vefasız oldukları bilinir. Her şey bir yana, babalarının hayatlarında hiç bir yeri yoktur... makineler Tanrının her yerde hazır ve gözetleyen olması ile alay edercesine kutsal hiç bir şeye ne saygı gösterirler ne de hürmet...  Siborg kopyası, organik üremeden çoğalmamıştır... Siborg için ortaya atacağım argüman, onun, toplumsal ve bedensel gerçekliğimizin haritasını çıkaran bir kurgu ve bazı verimli çiftleşmeler akla getiren bir hayali kaynak olduğudur... Siborg ‘Toplumsal Cinsiyet’ sonrası (post gender) dünyanın yaratığıdır.”   

İnsan kararının rafa kaldırılmasını teknolojik olarak mümkün kılmak... ve makinelere sorumluluk vermek için sadece önümüzde ahlaki ve hukuki, engeller kaldı[132] derken Sayın Braidotti’nin kastettiği sanırım büyük egemen kapitalistler. Daha önce bahsi geçtiği gibi gelişmiş makineleri ve robotları onları üretenlerden ve kullananlardan bağımsız saymak bir aldanıştan ibarettir kanaatindeyiz. Yani gelişmiş makineler, robotlar dediğimizde de muhatabımız gerçekte kapitalist egemenler.

* Ara başlık- 1: Öjenizm

Darwin’in de kuzeni olan Francis Galton, fikir babası olduğu öjeniyi "insanın doğum kalitesini arttırma ve en yüksek avantajı sağlama bilimi" olarak tanımladı. Hitler Almanya'sı bu fikri ilk olarak "Kalıtımsal Olarak Hastalıklı Zürriyetin Engellenmesi Kanunu”nu hayata geçirerek uygulamaya koydu ve 400.000 kişi rızası olmadan kısırlaştırıldı. Almanya’da 1 Ekim 1939 yılında yürürlüğe giren program ise ismini Berlin'deki Tiergartenstraße 4 numaradaki Şansölye (Başbakan) Ofisi'nden alıyordu: T4 Bir ötenazi (iyi/güzel ölüm) programı iddiası olmasına karşın, program bireylerin rızası dışında yürütülüyordu. Resmî rakamlara göre T4 uygulamaları kapsamında 70,273 özürlü, sakat vs. öldürüldü.  Onedio’ya yazdığı yazıda Taner Bayram, "Naziler kabaca şöyle düşünüyordu: "En sağlıklı insanlar savaş meydanlarında ölürken, neden toplum işe yaramayan engelli ve hasta bireylerin yükünü çeksin?[133]" diyordu.

İnsanın acizlikleri, kusurları, engelleri genetik birleşme esnasındaki yanlış tercihlerden kaynaklanır, iddiasındaki yeni öjenikler, genetik temizleme ile mükemmel insan formlarına ulaşılabileceği iddiasındadırlar.

Başlangıçta sağlıksız, özürlü bireylerin ayıklanarak yaşamalarına izin verilmemesi dolayısı ile dağa sağlıklı, güçlü, zeki bireylerin yetiştirilmesini hedefleyen öjenik (eugenics) yaklaşım, teknolojinin gelişmesiyle, daha sperm yumurta ile buluşmadan genler üzerinde düzenleme ve ayıklama yapılarak kişilerin binlerce yıldan beri atalarından taşıyıp geldikleri genlerinin içinden temizlik(?) yapmaya gelip dayandı. Şeker, kalp, böbrek, kanser vs. yapan genlerle birlikte huysuzluk, aksilik, inatçılık, boyuneğmezlik, doğurganlık gibi genlerin de ayıklanmasını ve gelecekte egemenlere tam itaat eden "insanik Robotiklerin" yapılmasını hedefliyorlar. Bu nedenle olsa gerek ki, “Transhümanistlerin ikinci büyük adamı olarak anılan Haldane ”Bir miktar adaletsizliğe sebep olsa da insanlığın sorunlarının azaltılması için öjenik önlemler alınmalıdır[134]” fikrini savunuyor.

Ahmet Dağ bu konuyu şöyle tanımlıyor: "Uygun olmayan doğumları önleyerek daha saf bir insan ırkı yaratmayı hedefleyen "öjeni hareketi", kelimenin tam anlamıyla "iyi (kaliteli ?) doğum" anlamına gelir ve "insan gen havuzunu" iyileştirmeyi amaçlar... dönemin en etkili bio-ütopyacı hareketi olan "öjenikler" insanlığın kontrolsüz çoğalması devam ederse insanlık için felaket olacağını ifade ederler. Toplumsal temizlik (yaparak ?) ve toplumsal düzeni kökten değiştirerek toplumsal reform yapılabileceğine ve daha iyi kişisel özellikleri için yeniden üretimin planlanabileceğine inanırlar. Transhümanizmi öjeninin modern formu olarak nitelendiren bazıları, liberal versiyona karşıt olarak sterilleşme, kürtaj ve cinayetten daha çok bireysel tohum ve gen terapisi yoluyla genetiğin iyileştirilebileceğini savunurlar.[135]

            ** Ara Başlık 2:  Yapay Zekâ

Mark O’Connell göre transhümanist döneme geçişin en önemli faktörü olarak görülen "Yapay zekâ insanlığın karşılaştığı en büyük tehlikedir. Bu tehlike daha çok ona emir verenlerin isteklerini doğru ifade edememelerinden, daha doğrusu isteklerinin bedelini görememelerinden kaynaklanır. Midas'ın tuttuğu her şeyin altın olmasını istemesi sonunda aç kalması ve kızını bir altından heykele dönüştürmesi gibi bir şeydir bu.
Yapay zekâya verilecek basit bir kontrolsüz emir insanlığın sonunu pekâlâ getirebilir. Mesela "Ucuza vida üret" emrini verdiğiniz andan itibaren yapay zekâ vida üretmeye başlayacaktır. Ve bu konuda bulabildiği her şeyi sonsuz bir şekilde vida yapımında kullanmaya odaklanacaktır. Hatta insanları bile... İnsanları bile vidaya dönüştürmenin yolunu arayacaktır. Bir gün onu durdurmak, kapatmak istediğinizde, onun kapanmamanın tedbirini aldığını da fark edeceksiniz. Çünkü “Üret!” emrinin içinde "Sakın durma!" emri de gizlidir. Sorun şudur: Yapay zekâlı makine insanlardan milyarlarca kat hızlı düşünmekte ve alabileceğiniz ya da aldığınız tüm tedbirler çoktan yok etmiş olacaktır[136].

Yapay zekânın insanlığı bitirebileceğini söyleyen astrofizikçi S. Hawking ve Yapay Zekanın “insanlık için çok tehlikeli olduğunu, "3. Dünya Savaşını başlatabileceğini” söyleyen Elon Musk, 2015 yılında birlikte yazdıkları açık mektupta, Yapay Zekâlı ve otonom silahlara karşı yasal önlemler alınması ve insansız kullanımın yasaklanarak önlenmesi çağrısında bulundular. Yapay Zekâlı silahları yasaklama çağrısı, içlerinde N. Chomsky ve S. Wozniak gibi dünyaca tanınan düşünürlerin de bulunduğu bin üzerinde bilim adamı ve araştırmacı tarafından imzalandı[137].

Ancak F. Fukuyama aynı fikirde değildir, zira Fukuyama sadece Yapay Zekâyı değil genel olarak Tanshümanizmi hedef alır: Liberal demokrasinin ideallerine tehdit olarak gördüğü, toplumsalda ve siyasalda genetik bölünmeyi oluşturacak transhümanizmi “dünyanın en tehlikeli fikri” olarak isimlendirir[138]. Üstelik Fukuyama transhümanizmin totaliterliğin dönüşümüne kapı açacağı konusunda uyarıda bulunarak süper diktatörlüğün ikazında bulunur[139]. 

 Bu süreç durdurulabilecek ya da engel olunabilecek bir süreçmiş gibi durmuyor. Tüm bireyleri, toplumları ve ülkeleri önüne katacak bir süreçle karşı karşıya kalabiliriz. Tarih boyunca olan tüm ilerlemelerde veya gelişmelerde ilerleyememiş veya geri kalmış toplulukların canı yandığı gibi ilerlemeyi içeren trans-posthümanizm süreçte de yine daha çok bu toplulukların canının yanması muhtemeldir” diyor Ahmet Dağ[140].

Wendy Brown, Noah Harari, Judith Butler ve Rosi Braidotti’nin ortak iddiasıyla, kadınlar ile eşcinsellerin teknoloji ile işbirliği içerisinde oluşturacakları bir kaos ile İnsan Sonrası döneme geçebileceğimizi dışlamanın, aşağılamanın, zulmün ve acıların böylece son bulacağını iddia ediyorlar. Ancak bunlara sebep olarak gösterilen iki ana unsurdan Andropos’un, ahlakın, erdemin ve küçük erkeklerin tasfiyesinin işaretleri her yerde kendisini hissettirirken Kapitalizmin unsurlarının emperyalizmin, sömürgeciliğin, gelir eşitsizliğinin, Batı üstünlük düşüncesinin, büyük erkeklerin(kapitalistlerin) tasfiyesine dair hiç bir ipucu yok. Şu hali ile "İnsan Sonrasının işlevi, Yeni Kapitalist hamlenin önündeki engellerin kadınlar ve eşcinseller eli ile temizlenmesinden ibarettir fikri, bizim görüşümüz oluyor.

Sonsöz

Sonsöz olarak iki alıntı yapmak istiyorum:

1-“İnsan iş gücü artık gerekli olmayacağından, halk kitleleri gereksiz ve sistemin üzerindeki fuzuli bir yük olacak. Elit kısım acımasızsa, insanlığın büyük kısmını tamamen ortadan kaldırmayı seçebilirler. Ama insancıllarsa propaganda, psikolojik ve biyolojik teknikler kullanarak doğum oranını sıfırlayıp, halk kitlelerinin soyunu tüketerek dünyayı kendilerine ayırabilirler. Ya da eğer elit kısım yumuşak kalpli liberallerden oluşuyorsa, iyi kılavuzlar olmayı seçerek kalan topluma çobanlık yapabilirler. Herkesin fiziksel ihtiyaçlarının çaresine bakıp, bütün çocukların psikolojik açıdan hijyenik koşullarda büyümelerini sağlayıp, kendilerini meşgul edecek birer hobi verip, memnun olmayanlara da bir "tedavi" uygulayarak "problem "ini çözebilirler. Tabii ki, böyle bir durumda yaşam o denli amaçsız olacaktır ki, insanların güce ihtiyaç duyma sürecini engellemek ya da onları "süblim" bir hale getirebilmek için biyolojik veya psikolojik açıdan tekrar tasarlayıp zararsız bir hobiye yöneltmek gerekecektir. Bu tasarlanmış insanlar böyle bir toplumda mutlu olabilirler, ama kesinlikle özgür olmayacaklardır. Artık insanlardan değil, evcil hayvanlar statüsüne düşürülmüşlerden konuşmamız gerekecektir.[143]  Kaczynsky, Unabomber Manifesto
İnsan mükemmellik ve ölümsüzlük peşinde Cennetten kovulup yeryüzüne düştü[141]. Yeniden aynı hevese kapıldı. Bu sefer bedeli “insanlığından” olmak olacak gibi duruyor.

Ahmet H. Çakıcı         
4 Rebiülevvel 1441 / ALANYA



[3] Siborg: Aynı zamanda hem biyonik hem de mekanik vücut parçalarından oluşan varlıklara verilen ad. (Çağlar Ersoy, Robotlar, Yapay Zekâ ve Hukuk, s:3)
[4] Zygmunt Bauman Bauman, Karamazov Kardeşlerden alıntı, Iskarta Hayatlar s:120)
[5] Friedrich Nietxsche, İnsanca, Pek İnsanca
[6] Friedrich W. Nietzsche, Ahlakın Soykütüğü Üstüne, s:45
[7] Nietzsche, Ahlakın Soykütüğü Üzerine, s:82
[8] Nietzsche, Ahlakın Soykütüğü Üzerine s:76 İlerleme"nin büyüklüğü, fedakarlık etmek zorunda kaldığımız şeylerin yığınıyla bile ölçülebilir; yığındaki insanlık bir tek insan türünün büyümesine feda edilir- İşte budur ilerleme"
[9] Friedrich W. Nietzsche Ahlakın Soykütüğü Üstüne, s:26
[10] Friedrich W. Nietzsche Ahlakın Soykütüğü Üstüne, s:26
[11] Aynı eser, s:61
[12] BU bölüm genel olarak  Wendy Brown’ın “Tarihten Çıkan Siyaset” kitabından derlenmiştir.
[13] Friedrich W. Nietzsche, Putların Alacakaranlığı
[14] Genel olarak Wendy Brown’ın “Tarihten Çıkan Siyaset” kitabından derlenmiştir.
[15] Friedrich W. Nietzsche, Ahlakın Soykütüğü Üzerine s:76
[16] Nietzsche, Şen Bilim 73. Paragraf)
[17] Wendy Brown, Tarihten Çıkan Siyaset.
[18] Gayatri Chakravorty Spivak, Madun Konuşabilir mi?
[19] Ahmet Dağ, Transhümanizm, İnsanın ve Dünyanın Dönüşümü (Nietzsche Böyle Buyurdu Zerdüşt’ten alıntı) :  s:123) 
[20] https://www.youtube.com/watch?v=pz47KBGqgac                                      
[21] Ahmet Dağ, Transhümanizm, İnsanın ve Dünyanın Dönüşümü, s:158)
[22] Ahmet Dağ, Transhümanizm, İnsanın ve Dünyanın Dönüşümü, s:208)
[23] Ahmet Dağ, Transhümanizm, İnsanın ve Dünyanın Dönüşümü, s:151
[24] Ahmet Dağ, Transhümanizm, İnsanın ve Dünyanın Dönüşümü (Hauskeller’den alıntı) s:163)
[25] Ahmet Dağ, Transhümanizm, İnsanın ve Dünyanın Dönüşümü s:164)
[26] Ahmet Dağ, Transhümanizm, İnsanın ve Dünyanın Dönüşümü, s:144                                                  
[27] Ahmet Dağ, Transhümanizm, İnsanın ve Dünyanın Dönüşümü, s:186
[30] Ahmet Dağ, Transhümanizm, İnsanın ve Dünyanın Dönüşümü, s:172
[31] Çağlar Ersoy, Robotlar, Yapay Zeka ve Hukuk, s: 136
[32] Hannah Arendt, Şiddet Üzerine, s:23)
[33] Nietzsche, Ahlakın Soykütüğü Üstüne, s:46
[35]Erkekler kadınlar için yöneticidirler.” Nisa 34. Ahdi Cedit, I. Timoteosa, II, 12 ve Korintoslular XI,3  (Muhammed Hamidullah'ın Aziz Kur'an isimli mealinin s:231'nde Nisa 34 ayetinin dip not)
[36] Annamarie Jagose, Queer Teoriye Bir Giriş, s:64 dipnot
[37] Rosi Braidotti, İnsan Sonrası (The Posthuman) s:113
[38] Dr. Haccac Ali, “Seküler Aklın Haritası s:154
[39] Terry Eagleton, Tanrı’nın Ölümü ve Kültür
[40] Aynı eser, s:85
[41] Rosi Braidotti, İnsan Sonrası (The Posthuman) s:17
[42] Aynı eser s:84
[43] “İffetsizce” tabiri “27. İstanbul LGBTİ+ Onur Haftası / Istanbul LGBTI+ Pride Week”in ilan sayfasından alıntılanmıştır. https://www.facebook.com/events/1288006351350264/
[44] Lev Tolstoy, Karamazov Kardeşler
[45] Rosi Braidotti, İnsan Sonrası (The Posthuman)
[46] Judith Halberstam, Çuvallamanın Queer Sanatı, s:96
[47] Ahmet Dağ, Transhümanizm, İnsanın ve Dünyanın Dönüşümü, s:241
[48] Tony Davies, İnsan Sonrası s:28
[49] Rosi Braidotti, İnsan Sonrası, s:39
[50] Ahmet Dağ, Transhümanizm, İnsanın ve Dünyanın Dönüşümü, s:66
[51] John Gray’den alıntılayan, İnsan Sonrası
[52] Noah Harari, Homo Deus
[57] Prof, Harari her gün gündemimize daha fazla girmesi beklenen “cloud” (bulut) uygulamalarına atıf yapıyor sanırım.
[58] Benzetme Noah Harari’nin Homo Deus’undan alınmıştır.
[59] Noah Harari, Homo Deus
[60] Nietzsche, Şen Bilim s:53
[61] Rosi Braidotti, İnsan Sonrası, s:45
[62] Dr. Haccac Ali, Seküler Aklın Haritası, s:167
[66] Aynı eser, s:119
[67] Ahmet Dağ, Transhümanizm, İnsanın ve Dünyanın Dönüşümü s:197
[68] Margulis ve Sagan’dan alıntı, İnsan Sonrası, S:85
[69] Zygmunt Baumann, Iskarta Hayatlar, Modernite ve Safraları
[70] Terry Eagleton, Tanrı’nın Ölümü ve Kültür.
[71] Hicr Suresi  29. Ayet
[72] Rosi Braidotti, İnsan Sonrası s:99
[73] ZOOpolis, Hayvan Haklarının Siyasal Kuramı
[74] Aynı eser.
[75] ZOOpolis, Hayvan Haklarının Siyasal Kuramı
[76] Judith Halberstam, Çuvallamanın Querr Sanatı S:51
[79] Homo Deus, Noah Harari s:266
[80] Aynı Eser.
[81] Rosi Braidotti, İnsan Sonrası s: 40
[82] Rosi Braidotti, İnsan Sonrası (The Posthuman) s:95
[83] Dr. Haccac Ali, Seküler Aklın Haritası
[84] Aynı Eser
[85] Aynı eser.
[86] Vitalizm: Canlı olanın, canlılığı özel bir özden alarak canlı olduğunu düşünen bir akım. Organik ve inorganik tanımları bu Öz’den gelen/gelmeyen anlamında kullanılır.
Hem ruhtan hem de organizmadan ayrı olan ve tüm organik etkinliklerin temelinde bulunan bir yaşam ilkesinin var olduğunu öne süren öğreti. (www. Seslisözlük.net)
[87] Haşr Suresi 1. Ayet.
[88] Rosi Braidotti, Aynı Eser.
[89] Nietzsche, Ahlakın Soykütüğü Üzerine s:67
[90] RosBraidotti, İnsan Sonrası (The Posthuman)
[92] Çağlar Ersoy, Robotlar, Yapay Zeka ve Hukuk, s:1
[93] Ahmet Dağ, Transhümanizm, İnsanın ve Dünyanın Dönüşümü, s:209
[94] RosBraidotti, İnsan Sonrası (The Posthuman) s:111
[95] RosBraidotti, İnsan Sonrası (The Posthuman) s:116
[96] RosBraidotti, İnsan Sonrası (The Posthuman) s:111
[97] Dr. Haccac Ali, Seküler Aklın Haritası, s:207
[98] Aynı Eser, S:208
[99] Noah Harari, Homo Deus.
[100] Varlık Dergisi,2019 Ocak 1336. Sayı
[101] Martin Ford, Robotların Yükselişi
[102] Mark O’Connell, Makine Olmak, s:2
[103] Aynı eser, s:7
[104] Ahmet Dağ, Transhümanizm, İnsanın ve Dünyanın Dönüşümü s:232
[105] Human Rights Watch, Losing Humanity: The case against Küller Robots, s:43 (Alıntılayan Çağlar Ersoy, Robotlar, Yapay Zekka ve Hukuk, s:109)
[106] Human Rights Watch, Shaking The Foundations: The Human Rights Implications of Killer Robots, s20 (Alıntılayan Çağlar Ersoy, Robotlar, Yapay Zekka ve Hukuk, s:109)
[107] Noel Sharky, Cassandra or False Prophet of Doom: Al Robots and War, s:15 (Alıntılayan Çağlar Ersoy, Robotlar, Yapay Zekka ve Hukuk, s:121)
[112] Çağlar Ersoy, Robotlar, Yapay Zekka ve Hukuk, s:166
[113] http://imdat.org/wp-content/uploads/2018/03/3.-Ulusal-%C5%9Eiddeti-Anlamak-Kongresi-Kitap%C3%A7%C4%B1k.pdf
[114] Çağlar Ersoy, Robotlar, Yapay Zeka ve Hukuk, s:82 ve s:144 149. dipnot
[115] Wendy Brown, Tarihten Çıkan Siyaset
[116] Varlık Dergisi,2019 Ocak 1336. Sayı
[117] Varlık Dergisi,2019 Ocak 1336. Sayı
[118] Rosi Braidotti, İnsan Sonrası, s:121
[119] Aynı eser, s:129
[120] Makale : Nancy Fraser, Feminizm, Kapitalizm ve Tarihin Oyunu  https://docplayer.biz.tr/18628535-Feminizm-kapitalizm-ve-tarihin-oyunu-1.html
[121] Makale: Nancy Fraser, Feminizm, Kapitalizm ve Tarihin Oyunu
[122] Gayatri Chakravorty Spivak: “Madun Konuşabilir mi?”
[123] Judith Halberstam, Çuvallamanın Queer Sanatı,  s:174
[124] Judith Halberstam, Çuvallamanın Queer Sanatı,  s:174
[125] Dr, Haccac Ali, Seküler Aklın Haritası, s :252
[126] Aynı eser, s:224
[127] RosBraidotti, İnsan Sonrası (The Posthuman) s:95
[128] Aynı eser, s:120
[129] Varlık Dergisi,2019 Ocak 1336. Sayı
[130] Mark O'Connell, Makine olmak s:1
[131] Rosi Braidotti, İnsan Sonrası, s:76
[132] Rosi Braidotti, İnsan Sonrası
[134] Ahmet Dağ, Transhümanizm, İnsanın ve Dünyanın Dönüşümü, s:140 
[135] Ahmet Dağ, Transhümanizm, İnsanın ve Dünyanın Dönüşümü, s:86-87
[136] Mark O'Connell, Makine Olmak adlı eserinden derlenmiştir.
[137] Ahmet Dağ, Transhümanizm, İnsanın ve Dünyanın Dönüşümü, s:235 
[138] Ahmet Dağ, Transhümanizm, İnsanın ve Dünyanın Dönüşümü, s:205
[139] Ahmet Dağ, Transhümanizm, İnsanın ve Dünyanın Dönüşümü, s:209
[140] Ahmet Dağ, Transhümanizm, İnsanın ve Dünyanın Dönüşümü, s:248)
[141] Araf Suresi 20. Ayet:  Derken şeytan, kapalı olan avret yerlerini birbirine göstermek için onlara fısıldayıp kafalarını karıştırdı ve "Rabbiniz size bu ağacı sırf melek olursunuz veya ebedî yaşayanlardan olursunuz diye yasakladı" dedi.
[142] Aldoux Huxley, Cesur Yeni Dünya


Bu yazımı arkadaşlarınızla paylaşın

1 yorum:

hacı fuat dedi ki...

Allah bereket versin. Pek istifade ettim.

Yorum Gönder