Zoka 2 - 1400 Senede fark edilemeyeni fark edenler!

Yazar : Ahmet H. Çakıcı Tarih : 1 Haz 2014 0 yorum
1400 Senede fark edilemeyeni fark edenler! (Zoka 10-2)

Dünya Savaşı nihayete erdiğinde İslam coğrafyasında düşmemiş cephe kalmadığını, yetişmiş Müslüman nüfusun büyük çoğunluğunun cephelerde eridiğini, geri kalanlarında ağır baskı altında sindirilip ezilmeye çalışıldığını, toplumun önüne atılan tuzak gündemlerle ulema/arifan sınıfı ile halkın arasına duvarlar örülerek İslam Medeniyetinin/ahlakının/terbiyesinin/edebinin sonraki nesillere intikalinin engellenmeye çalışıldığını konuşmuştuk. Devam edelim.

İslam Medeniyetinin Kur’an’dan sonra en itibarlı eserlerinden İmam Buhari’nin eseri Sahih’i Buhari ve onun öğrencisi  Ebul-Hüseyn Müslim b. Haccâc’ın eseri Sahih-i Müslim Hicri 2. Yüzyılın sonları, 3. Yüzyılın başlarında Horasan’da kaleme alınıyor. Bugünkü Türkistan, Afganistan, Yukarı İran çevresi.


Demek ki Hicri 2. Yüzyıla gelindiğinde bu coğrafya Buhari ve Müslim gibi alimleri yetiştirebilecek bir süreci tamamlayabilmişti.

Hemen hemen aynı yıllarda Budistler, yine aynı coğrafyada devasa Buda heykellerini inşa ettiler.  

Horasan’ın Buharileri, Müslimleri, ve diğer tüm Müslümanları, 1200 sene bu heykelleri seyrettiler. Ancak bu heykellerin ne fitne fücur kaynağı olduğunu, ne biçim şer odağı olduklarını fark edemediler. Fark edebilmek ancak bizim neslimize nasip oldu. Onları yerle yeksan ettik.

Hz Peygamberin (sav) ebediyete intikalinden 2 yıl sonra Şam İslam topraklarına katıldı. Hicri 41. e gelindiğinde halifelik Muaviye üzerinden Şam’a taşındı. Şam, neredeyse tüm İslam tarihinin şahidi oldu.
.
Hicri 168’lerde inşa edilen Şam’ın sembolü Emeviye camiinin avlusuna, aynı çatıyı paylaşan Kilise ve Havra’nın da kapıları açıldı.  

Sahabe fethettiği ülkelerdeki gayrimüslim mabetlerine dokunmadı. Bunu delil sayan ve Hacc Suresi 40[i]. Ayetten hareket eden, halife Ömer b. Abdülaziz valilerine gönderdiği emirnamede; “Fethedilen yerlerdeki kilise, havra ve ateşperest tapınaklarının yıkılmaması” yönünde talimat verdi.

Bizim neslimiz ise Ömer bin Abdülaziz’in hareketinde bir hikmet göremediğinden Emeviye camiini de, Suriye’de ki diğer birçok camii gibi içinde secde edenlerle birlikte bombalayıp  yerle bir etti. Filistinde İsrailin, Afganistan’da Amerikalıların, Çeçenistan’da Rusların, Tarım’da Çinlilerin, Keşmir’de Hintlilerin, Bosna’da Sırpların yaptıklarının aynısını yaptı.
Ve İsrail bir ayda 1850 insanı öldürebilirken, Irakta yeni nesil bir cemaat aynı sürede 6000 rakamını rahatça aşabildi.

Şam’da Yahudi ve Hıristiyanlardan başka Hz Peygamberin torununu öldürüp intikamlarını aldığı için Yezid’i peygamber ilan eden eski Taif’in seçkinleri de yaşıyor. (Yezidiler)
Selman’ı Farisi’nin Medine savunmasını önererek kendilerini namaz borcundan kıyamete kadar azad ettiğini düşünenler,Hâkim Biemrillah el-Mansur İbnil Aziz Billah’ ı Tanrı ilan eden Nusayriler, Kendilerine Kura’an’dan sonra yeni bir kitap indirildiğini iddia edip ona uyan Dürziler, farklı fraksiyonları ile Şiiler, Sünniler, Süryaniler, Aleviler, Aramiler ve başkaları da yaşıyor Şam’da.

Şam’da, Hz Hüseyin’in aziz kellesini kesen Yezid bin Muaviyeler de yaşadı ve yaşamaya devam ediyor.

Ancak 1300 yıldır Şam’ın büyük çoğunluğu Yezid’i lanetleyip. Sünni’si ile Şii’si ile çocuklarına Hüseyin ismini verdiler.

Bizim neslimiz Yezidleşmenin ne kadar mübarek bir şey olduğunu, kendisine muhalefet edenin kafasını kesmenin erdem olduğunu fark etti.

Tevhid’i değil tekfiri, İhyayı değil imhayı mübarek sayan bir nesil.

Irakta da farklı bir şey yok. Savaşta ağaç kesmeyi, hayvanlara eziyet etmeyi yasaklayanların torunları mescidleri, marketleri, pazar yerlerini bombalamanın İslam’ın kendisi olduğunu iddia eder oldular. Bağdat’ı ihya eden Müslümanların torunları, Bağdat’ı imha etmenin derdine düştüler.

Mesele sadece kafa kesme işleri değil ki.

Biz 1400 senedir fark edilemeyen daha bir çok şeyi fark ettik.

İslam’ın kapitalizmle ne kadar uygun olduğunu fark ettik mesela. Onlara özenme diyen ayetlerin boş olduğunu Müslümanların Dünyanın tüm nimetlerine layık olduğunu son 30 senede fark ettik.
Gösterişin haram olmadığını fark ettik.
Faiz, vade farkı tartışmalı bir konuymuş.
Çok evlilik kesinlikle yokmuş.
Şeri cezaları dilimize almak/ istemek ne mümkünmüş.
Hicab/Tesettür Akdeniz geleneğiymiş.
Namaz, Hac, zekat kesinlikle bizim düşündüğümüz gibi değilmiş. (Bkz Hakkı Yılmaz)
Ramazan’da Caprisse ve Bera gibi oteller sakallı, cübbeli, çarşaflı, feraceli oruç kaçkını Müslümanlar ile doldu. Binlerce yıllık İslam tarihinin keşfedemediğini keşfetti cübbeli sarıklı imamlarımız. Seyahat ihtiyaç için değil oruçtan kaçmak için de yapılabilirmiş.

Şüphelenmeyecek miyiz?

Biz; nasıl oluyor da, 1400 senedir Müslümanların fark edemediklerini fark edebiliyoruz?

Yine soruyorum. Şüphelenmeyecek miyiz ?


Ahmet H. ÇAkıcı

[i] (Hac, 22/40) “O müminler ki tamamen haksız yere, sırf ‘Rabbimiz Allah’tır!’ dediklerinden ötürü yerlerinden yurtlarından kovulmuşlardı. Eğer Allah insanların bir kısmının zararını diğer bir kısmı ile savmasaydı manastırlar, kiliseler, havralar ve Allah’ın adının çokça anıldığı mescitler yıkılır giderdi. Dinine yardım edene Allah da elbette yardım edecektir. Muhakkak ki Allah pek kuvvetlidir, mutlak gâliptir.”

0 yorum:

Yorum Gönderme